(353 S. K. m. 83, 87, Ek m. 1, Ek Geç. m. 6) (5271 S. K. m. 147, 150) (5320 S. K. m. 4) (2709 S. K. m. 36) (AİHS m. 6) (YCGK 02.05.1983 T. 1983/2-65 E. 1983/199 K.) (YCGK 15.03.1993 T. 1993/5-15 E. 1993/62 K.) (YCGK 12.04.1993 T. 1993/6-62 E. 1993/94 K.) (YCGK 03.10.1995 T. 1995/3-241 E. 1995/264 K.) (YCGK 22.11.2005 T. 2005/16-139 E. 2005/139 K.)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; askeri mahkemece sanığın sorgusu saptanırken yasal hakları kapsamında, sanığa, müdafii seçme hakkının bulunduğu, onun hukuki yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade veya sorgusunda hazır bulunabileceği bildirilerek, müdafii seçecek durumda olmadığı ve bir müdafii yardımından faydalanmak istediği takdirde kendisine baro tarafından bir müdafii görevlendirileceğinin hatırlatılmamasının usule aykırılık oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir.
Daire; sanığa müdafii seçme ve onun hukuki yardımından yararlanmaya ilişkin hakları ve bu hakkın kullanılmasına ilişkin yöntemin sanığa açıklanmamış olmasının usule aykırı olduğunu ve bu durumun hükmün bozulması gerektirdiğini kabul ederken;
Başsavcılık; belirtilen konuda 353 sayılı Kanunda yapılan değişikliğin 5.10.2006 tarihinde yürürlüğe girdiğini, usul kanunlarının geçmişe yürümediklerini, bu kanunların derhal uygulanması gereken kanunlar olduğunu ve ancak yürürlüğe girdikleri tarihten itibaren görülmekte olan soruşturma ve kovuşturmalarda uygulanacaklarını ileri sürerek Daire kararına itiraz etmiştir.
Dava dosyası incelendiğinde; 26.6.2006 tarihinde askeri mahkemede yapılan duruşmada, sanığın kimliğinin saptanmasından sonra, daha önce iddianame tebliğ edilmemiş olan sanığa huzurda iddianamenin tebliğ edildiği, yasal hazırlık süresi açıklanarak sanıktan sorulduğunda, suçlamayı anladığını, yasal hazırlık süresinden vazgeçtiğini beyan etmesi üzerine iddianame okunarak sanığın sorgusunun saptandığı, daha sonra olayla ilgili olarak mağdurun da aralarında bulunduğu yedi tanığın anlatımlarına başvurulduğu, sanığın adli gözlem altına alınmasına gerek olup olmadığına ilişkin olarak bilirkişi dinlenildiği, sanığa her bir tanığın anlatımından ve bilirkişi mütalaasından sonra söz verildiği, sanığın da tanık anlatımlarına ve bilirkişi mütalaasına karşı beyanlarda bulunduğu, oturum sonunda sanığın adli gözlem altına alınmasına ve bir tanığın ifadesinin saptanması için talimat yazılmasına karar verilerek duruşmanın 18.7.2006 tarihine bırakıldığı, eksikliklerin tamamlanmasından sonra belirtilen tarihte sanık hakkında hüküm kurulduğu görülmektedir.
Öncelikle, sanığın sorgusunun yapıldığı ve hakkındaki mahkumiyet hükmünün kurulduğu tarihlerde 353 sayılı Kanunda, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile getirilen hükümlere uygunluk sağlamaya yönelik olarak henüz bir düzenleme yapılmamış olup, sanık hakkındaki yargılama 353 sayılı Kanunda öngörülen usul ve esaslara göre yürütülüp sonlandırılmıştır. Anılan tarihler itibariyle 5271 sayılı CMK'nın askeri mahkemelerde yapılan yargılamalarda da uygulanması az sayıdaki hukuki müessese ile sınırlı bulunmaktaydı. Gerek 1412 sayılı CMUK, gerek 5271 sayılı CMK hükümlerinin askeri mahkemelerde yapılan yargılamalarda da uygulanması 353 sayılı Kanunun anılan kanunlara özel olarak gönderme yaptığı veya 353 sayılı Kanunda hiçbir düzenleme yapılmamış olan hallerde mümkün bulunmaktadır (Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 20.1.1994 tarihli ve 1994/9-7 sayılı, 9.5.1996 tarihli ve 1996/55-65 sayılı kararları da bu yöndedir).
CMK ve 353 sayılı Kanun hükümlerinin uygulama alanlarına yönelik olarak yapılan genel saptamadan sonra, somut olay açısından, sanığın sorgusunun saptandığı 26.6.2006 tarihi ile hakkında mahkumiyet hükmünün kurulduğu 18.7.2006 tarihinde ve 353 sayılı Kanunda 5530 sayılı Kanunla yapılan değişiklerin yürürlüğe girdiği 5.10.2006 tarihinden sonra sanığın sorgusu ile müdafii seçme ve onun hukuki yardımından yaralanmaya ilişkin yasal düzenlemelerin gözden geçirilmesinde yarar bulunmaktadır.
5.10.2006 tarihinden önce yürürlükte bulunan 353 sayılı Kanunun Sorgunun usulü başlıklı 83'üncü maddesi; Sorgunun başlangıcında sanığa isnat edilen suçun neden ibaret olduğu anlatılır. Sorgu sanığın kendi lehine olup söyleyeceği delillere engel olmamalıdır. ... şeklinde olup, anılan kanunun Askeri mahkemece müdafii tutulması başlıklı 87'inci maddesinde ise; Sanık 15 yaşını bitirmemiş olur veya sağır veya dilsiz veya kendini savunamayacak derecede beden ve akılca sakat bulunursa ve müdafii de yoksa kendisine askeri mahkemece bir müdafii tutulabilir. ... hükümlerini içermekteydi.
Ancak, 1.6.2005 tarihinde temel ceza mevzuatında yapılan köklü değişiklikler kapsamında yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile uyum sağlamak açısından 353 sayılı Kanunda da, 5.10.2006 tarihinde yürürlüğe giren 29.6.2006 tarihli ve 5530 sayılı Kanunla önemli değişiklikler yapılmış; genel olarak askeri yargı açısından önem ve özellik arz eden hükümler korunurken, Ceza Muhakemesi Kanunu ile benzerlik arz eden veya aynı düzenlemeyi içeren çok sayıdaki hukuki müessese ve kural yönünden, bunlara ilişkin hükümlerin tekrarı yerine, 353 sayılı Kanunda yer alan ilgili hükümler yürürlükten kaldırılarak, bu hükümler için Ceza Muhakemesi Kanununa atıf yapılmakla yetinilmiştir.
Bu bağlamda, 353 sayılı Kanunun 83 ve 87'nci maddeleri de 5530 sayılı Kanunun 62'nci maddesi ile yürürlükten kaldırılmış olup, bu hükümler yönünden anılan kanunun Ek-1'nci maddesiyle Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili maddelerine atıfta bulunulmuştur.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun İfade ve sorgunun tarzı başlıklı 147'nci maddesinde;
(1) Şüphelinin veya sanığın ifadesinin alınmasında veya sorguya çekilmesinde aşağıdaki hususlara uyulur:
c) Müdafii seçme hakkının bulunduğu ve onun hukuki yardımından yararlanabileceği, müdafiin ifade ve sorgusunda hazır bulunabileceği, kendisine bildirilir. Müdafii seçecek durumda olmadığı ve bir müdafii yardımından faydalanmak istediği takdirde, kendisine baro tarafından bir müdafii görevlendirilir. ...;
Aynı Kanunun Müdafiin görevlendirilmesi başlıklı 150'nci maddesi ise; (1) Şüpheli veya sanık müdafii seçecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir.
(2) Şüpheli veya sanık on sekiz yaşını doldurmamış ya da sağır veya dilsiz veya kendini savunamayacak derecede malul olur ve bir müdafii de bulunmazsa istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir.
(3) Alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda ikinci fıkra hükmü uygulanır. ... şeklinde düzenlemeler yer almaktadır.
353 sayılı Kanunda yapılan değişikliklerin yürürlüğe konulmasına ilişkin bulunan 5530 sayılı Kanunun Ek-6/1'inci maddesinde; bu Kanunun yürürlüğe giriş tarihi esas alınarak 23.5.2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulanma Şekli Hakkında Kanunda belirtilen esasların uygulanacağı hüküm altına alınmış olup; anılan Kanunun Mahkemelerin görevleri başlıklı 4'üncü maddesinde ise;
(1) Ceza Muhakemesi Kanunu, yürürlüğe girdikten sonra aşağıdaki maddelerin hükümleri saklı kalmak üzere, kesin hükme bağlanmış olanlar hariç, görülmekte olan bütün soruşturma ve kovuşturmalarda uygulanır.
(2) Ancak Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlüğe girmesinden önce soruşturma ve kovuşturma evrelerinde yapılmış işlem ve kararlar hukuki geçerliliklerini sürdürürler. şeklinde düzenleme yapıldığı görülmektedir.
Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 4/2 nci maddesi ile 353 sayılı Kanunda yapılan değişiklikler yönünden de aynı Kanun hükümlerinin uygulanacağına ilişkin olan 5530 sayılı Kanunun Ek-6/1'inci maddesinde yer alan kurallar karşısında, her ikisi de usul (yargılama, muhakeme) kanunu niteliğinde olan anılan kanunlarda yapılan düzenleme ve değişikliklerin yürürlüğe girmesinden önce yapılmış olan işlem ve kararların hukuki geçerliliklerini sürdürecekleri konusunda duraksama bulunmamaktadır.
Öğretide de; usul (yargılama, muhakeme) kanunlarının zaman bakımından uygulanması konusunda derhal uygulanma, derhal uygulanırlık, hemen uygulanma diye adlandırılan ilkenin geçerli olduğu kabul edilmekte olup, bu ilkenin tanımı ve sonuçları üzerinde uyum birliği bulunmaktadır.
... Muhakeme yasalarının zaman bakımından uygulanmasında, derhal uygulanma ilkesi geçerlidir. Bir olaya o sırada yürürlükte olan hukuk kurallarının uygulanmasına derhal uygulanma denilmektedir.
Bu ilkeye göre, kesin hüküm verilmemiş olmak koşuluyla, hangi aşamada olursa olsun yeni yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, muhakeme işlemlerinde kural olarak, yeni yasa uygulanmaya başlanır. Derhal uygulanma, her işlemin yapıldığı tarihteki yasaya göre yürütülmesini gerektirmektedir. ... Derhal uygulanma ilkesi gereğince yeni yasa, ancak yürürlüğe girdikten sonraki işlemlere uygulanır, geçmişe yürümez. Yeni yasanın geçmişe yürümemesi sonucu olarak da eski yasa zamanında yapılmış işlemler geçerli kalmaktadır. ...Bu ilkenin sonucu olarak şu kurallar ortaya çıkmaktadır: 1) Muhakeme işlemleri daima yürürlükte olan yasaya göre yapılmalıdır. ... 2) Yürürlükteki yasaya göre bir kez yapılmış işlemler, sonradan yasa değişse de, geçersiz olmaz. ... 3) Eski yasaya göre henüz yapılmamış işlemler, artık yeni yasaya göre yapılır. ... 4) Yeni yasanın uygulanmasında, onun sanığın lehinde veya aleyhinde olması herhangi bir rol oynamaz. ... (Ceza Muhakemesi Hukuku, Prof. Dr. N. Centel-Yrd. Doç.Dr. H. Zafer, 2003, sayfa 38-40)
Yargılama (usul) yasalarının zaman bakımından uygulanmasında, yasa değişikliklerindeki geçici düzenlemelerde aksi belirtilmiş olmadıkça derhal uygulanma ilkesinin geçerli olduğu, bu ilkenin yeni yasanın eskisinden daha mükemmel olması ve ülkede aynı anda birden çok yargılama yasasının uygulanmaması, yasaların yürürlükte bulundukları süre içinde düzenledikleri alanlarda uygulanacakları, bu ilkenin doğal sonucu olarak, usul işlemlerinin, yargılamanın yapıldığı sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tabi olacağı, yargılama sırasında yasada değişiklik olduğunda yeni yasanın hemen uygulanacağı, ancak bu durumun önceki yasanın yürürlükte bulunduğu dönemde, o yasaya uygun biçimde yapılmış işlemlerin geçersizliği sonucunu doğurmayacağı gibi, yenilenmesini de gerektirmeyeceği yargı kararlarında ve uygulamada da istikrar kazanmıştır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2.5.1983 tarihli ve 1983/2-65-119 sayılı, 15.3.1993 tarihli ve 1993/5-15-62 sayılı, 12.4.1993 tarihli ve 1993/6-62-94 sayılı, 3.10.1995 tarihli ve 1995/3-241-264 sayılı, 22.11.2005 tarihli ve 2005/16.HD-139-139 sayılı kararları)
Diğer taraftan, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 31.10.2001 tarihli 4709 sayılı Kanunla değişik 36/1'inci maddesinde adil yargılanma hakkı kavramına da yer verilerek bu ilkeye anayasal bir nitelik kazandırılmış olup; İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin Adil Yargılanma Hakkı başlıklı 6/3-c maddesinde; Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek; hakkı da her sanığın en azından sahip olduğu haklar arasında sayılmıştır. Anılan sözleşme Türkiye Cumhuriyeti tarafından 18.5.1954 tarihinde onaylanmış olmakla birlikte; yargılama yasalarının zaman bakımından uygulanmasında; usul işlemlerinin yürürlükte olan yasaya göre yapılması, yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemlerin, sonradan yasanın değişmesiyle, geçersiz hale gelmemesi, henüz yapılmamış işlemlerin yeni yasaya göre yapılacak olması, yeni yasanın uygulanmasında, onun sanığın lehinde veya aleyhinde olmasının etkisinin bulunmaması, öğreti ve yargısal kararlarda benimsenmiş ve son düzenleme ve değişikliklerin yürürlüğe konulmasına ilişkin yasalarda da açıkça vurgulanmış olup, bu yöndeki uygulama ceza yargılaması işlerindeki karışıklığı da ortadan kaldıracaktır. Adil yargılanma hakkına ilişkin bir işlem sonucu savunma hakkının kısıtlanıp kısıtlanmadığı ise, her somut olayın koşulları, yapılan hata veya eksikliğin savunmaya etkisi, bu durumun özel bir temyiz nedeni yapılıp yapılmadığı gibi hususlar da dikkate alınarak değerlendirilecektir.
Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanığın sorgusunun saptandığı ve hakkındaki mahkumiyet hükmünün kurulduğu tarihlerde 353 sayılı Kanunun yürürlükte bulunan hükümlerinin eksiksiz uygulanması, anılan tarihler itibariyle 5271 sayılı CMK hükümlerinin askeri mahkemelerde yapılan yargılamalarda da uygulanmasının ancak 353 sayılı Kanunun özel olarak gönderme yaptığı hallerde veya 353 sayılı Kanunda hiçbir düzenleme yapılmamış olan hallerde mümkün olması, 353 sayılı Kanunun 5530 sayılı Kanunla değişik Ek-1'inci maddesiyle CMK'ya yapılan ve 353 sayılı Kanunun da aksine hüküm bulunmayan hallerde, sınırlı bazı müesseseler dışında CMK hükümlerinin askeri yargıda da uygulanacağına ilişkin düzenlemelerin 5.10.2006 tarihinde yürürlüğe girmiş olması, bu düzenlemelerin yürürlüğe girmesinde de 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunda öngörülen esasların uygulanacağının belirtilmesi, anılan kanunda yapılan değişiklik ve düzenlemelerin, kesin hükme bağlanmış olanlar dışında uygulanacağı, ancak değişiklilik ve düzenlemelerin yürürlüğe girmesinden önce yapılmış işlemler ve kararların hukuki geçerliklerini koruyacağının açıkça vurgulanması, esasen usul kanunlarında yapılan değişiklik ve düzenlemelerin geçmişe yürümedikleri, bu kanunların derhal uygulanması gereken kanunlar olduğu ve ancak yürürlüğe girdikleri tarihten itibaren görülmekte olan soruşturma ve kovuşturmalarda uygulanacaklarının da öğreti ve uygulamada genel kabul görmesi, ayrıca somut olayda sanığın, askeri mahkemede sorgusunun ayrıntılı olarak saptanması, kendisini yeterince savunmuş olması, tanık anlatımlarına karşı beyanlarda bulunması, savunma hakkının kısıtlandığı yönünde de özel bir temyiz nedeninin bulunmaması karşısında; yapılan uygulama ile sanığın savunma hakkının kısıtlanmadığı sonucuna varıldığından; Başsavcılık itirazının kabulü ile Daire kararının kaldırılmasına, diğer yönlerden temyiz incelemesine devam olunmak üzere dava dosyasının Daireye iadesine karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy