(1632 S. K. m. 146) (5237 S. K. m. 22, 61)
Daire ile Askeri Mahkeme arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunda çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; ölen Er I.K.'nın olayın hemen öncesindeki hareketlerinin, neticenin meydana gelmesinde hangi surette etken olduğunun G-3 piyade tüfeğinin mekanik işleyişi konusunda uzman bir bilirkişi marifetiyle tespitinin gerekip gerekmediğine ve sanık hakkında tayin edilen ceza miktarının, sanığın taksire dayanan kusurluluğuna uygun düşüp düşmediğine ilişkindir.
Daire; neticeyle doğrudan illiyet bağı içerisinde bulunan icrai hareketlerin bir bölümünün sanığın irade ve egemenlik sahası dışında cereyan etmiş olmasından dolayı, ölenin dosyaya yansıyan kusurlu hareketlerinin, neticenin meydana gelmesinde hangi surette etken olduğunun G-3 piyade tüfeğinin mekanik işleyişi konusunda uzman bir bilirkişi marifetiyle belirlenerek, sanığın taksire dayanan kusurluluğuna uygun düşen bir cezanın tayin ve takdir edilmesi gerektiği değerlendirmesiyle mahkumiyet hükmünün bozulmasına karar vermiş iken;
Askeri mahkeme; ölenin olay anındaki hareketlerinin neticenin meydana gelmesinde ne kadar etken olduğunun, G-3 piyade tüfeğinin mekanik işleyişi konusunda uzman bir bilirkişinin değerlendirmesinin mümkün olmadığı, bilirkişi dinlenilse dahi bunun teknik bir değerlendirme teşkil edemeyeceği, somut olayda sanığın kusurunun tespitinin hakim tarafından takdir edilmesi gerektiği, olay tarihi itibarıyla on aylık asker olan sanığın askerlik süresince birçok nöbet tuttuğu ve G-3 piyade tüfeğinin kullanımı ile mekanik işleyişi konusunda gerekli bilgiye sahip olduğunda tereddüt bulunmadığı, olayın meydana geldiği mahallin dar bir koridor olduğunu dikkate alarak silahını başka bir yöne çevirerek doldur boşalt yapması gerekirken oturduğu yerden tüfeğin tetiğine basmasının kusurunun yoğunluğunu ortaya koyduğu, bu suretle, sanığın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı bu hareketi ile meydana gelen ölüm olayı arasında sıkı bir illiyet bağı bulunduğu ve tam kusurlu olduğu değerlendirmesiyle, önceki mahkumiyet hükmünde direnmiştir.
Yapılan incelemede; İstanbul/Alemdağ 15'inci Füze Üs Komutanlığı emrinde askerlik hizmetini sürdüren sanık ile ölen Hv. P.Er İ.K.'nın, 4.3.2006 günü 08.00-10.00 saatleri arasında birlik kıt'a payı mühimmat cephaneliğinde nöbetçi olarak görevlendirilmiş olmaları nedeniyle, nöbet saatinden önce diğer nöbetçilerle beraber hamili bulundukları G-3 piyade tüfeklerini ve bu tüfeklere ait içlerinde 10'ar adet dolu mermi bulunan ikişer adet şarjörü silahlıktan alıp, nöbetçi astsubay nezaretinde doldur boşalt yaptıkları, emniyeti kapalı konumdaki yarım dolduruştaki silahları ile nöbet mahalline intikal edip nöbet görevini ifa etmeye başladıkları, bir süre sonra aynı Birlikte görevli Hv. P.Er İ.T.'nin cephaneliğe gelerek sanıktan cep telefonunu alıp cephanelikten ayrıldığı, adı geçenin ayrılmasından kısa bir süre sonra cephanelikten bir el silah sesi duyulması üzerine, önce Hv. P.Er Y.K.'nın ve akabinde nöbetçi astsubay olarak görevli bulunan Hv.Astsb. A.K. ile Hv. P.Er V.T.'nin cephaneliğe geldikleri, bu esnada sanığın yerde yatan İ.K.'nın başında Niçin böyle yaptın İbo şeklinde bağırarak ağladığı anlaşılmaktadır. Esasen maddi vakanın öncesine ve sonrasına ilişkin bu kabulde, Askeri Mahkeme, Daire ve Başsavcılık arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Diğer taraftan, ölen ile sanık arasında geçen olayın oluş anına tanık olan bir başka şahıs veya şahısların bulunmadığı anlaşılmaktadır. O halde sanığın aksi ortaya konulamayan beyanlarına göre yapılan tespitlere, olay sonrası yapılan tespitlere, bilirkişi raporlarına, otopsi raporuna, temsili fotoğraflara, olay yerini gösteren fotoğraf ve krokiye göre oluşa uygunluk arz eden, makul ve mantıklı olan sanık beyanlarına itibar etmekte hukuki zorunluluk vardır.
Her ne kadar, askeri mahkemece tesis olunan direnme hükmünde, sanığın ifadelerinin birbirlerinden bariz tutarsız olduğu kabul edilmiş ise de; sanığın aşamalarda tespit edilen tüm sorgu ve savunmalarında, esaslı kısımları itibarıyla, maddi vakayı benzer şekilde anlattığı görülmektedir.
Sanık olayın hemen sonrasında kendisine sorulması üzerine, ölenin kendi kendini vurduğunu beyan etmiş ise de; aynı gün askeri savcı tarafından saptanan ifadesinde bundan hiç bahsetmemiş, askeri mahkemece saptanan sorgusunda bu durumun özellikle sorulması üzerine, olayın şokuyla bu şekilde beyanda bulunduğunu belirtmiştir. Bu nedenle, söz konusu beyana itibar edilmesi ve bu durumun çelişki olarak değerlendirilmesi mümkün görülmemiştir.
Nitekim, sanık aşamalarda askeri savcı ve askeri mahkeme tarafından tespit edilen sorgu ve savunmalarında; ölen ile birlikte nöbet tuttukları sırada, ölenin kendisine ait G-3 piyade tüfeğine takılı şarjörünü çıkartarak aldığını, hatta şarjör içerisinden iki adet mermiyi de çıkarttığını, ölene Mermileri ver bir gören olur dediğini, ölenin şaka yaptığını düşündüğünü, zaten ölenin de şaka yaptığını söylediğini, daha sonra mermiler ile birlikte şarjörü kendisine verdiğini, mermileri şarjöre bastığını, şarjörü de tüfeğine taktığını, bu işlemleri yaparken mazgalın üstüne oturduğunu, tüfeği de iki bacağının arasına aldığını, ölenin de tekrar yanına oturduğunu, bir müddet yerde oturduktan sonra ayağa kalktığını ve tüfeğini omzuna astığını, kendisinin oturmaya devam ettiğini, duvara yaslamış olduğu tüfeğini eline aldığını, bu sırada ölenin kendisinin tüfeğinin kurma kolunu aşağıya doğru indirdiğini, ölenin kurma kolunu indirirken ayakta durduğunu, ikinci kez kurma kolunu indirmek isteyince müdahale ettiğini ve yapmamasını söylediğini, daha sonra şarjörünü çıkarttığını, şarjör yatağından bir adet merminin yere düştüğünü, bu sırada İ.'nin önünden geçip gittiğini, şarjör yatağından mermi çıktığı için tüfeği boş zannettiğini ve silahın dipçiğini yere dayadıktan sonra namlu yukarıya bakar şekilde iken tetik düşürdüğünü, silah patlayınca ölenin yere düştüğünü beyan etmiştir.
Olayın hemen sonrasında yapılan incelemede, sanığın nöbetçi iken taşıdığı silahın emniyetinin tek atış konumunda olduğunun, şarjörde 8 adet mermi bulunduğunun, olay yerinde, tüfeğe 23-24 cm. yakınlıkta bir adet dolu mermi olduğunun, ayrıca atım yatağına sıkışmış bir adet boş kovan bulunduğunun tespit edildiği, tek katlı cephanelik binasının duvar ve çatı saçaklarında kan ve doku parçaları bulunduğunun belirtildiği görülmektedir. Bu bağlamda, sanığın olay sırasında ölenin davranış şekline ilişkin beyanı ile olay sonrasında mermilerin ve boş kovanın durumuyla ilgili yapılan tespitin örtüştüğü anlaşılmaktadır.
Diğer yandan, söz konusu boş kovanın sanığın silahından atılmış olduğu ve silahın arızasının bulunmadığı hususu da, Polis Kriminal Laboratuarınca düzenlenen ekspertiz raporuyla belirlenmiştir.
Dava dosyasında mevcut tüm delilleri değerlendiren Adli Tıp Kurumu 1'inci İhtisas Kurulu tarafından düzenlenen raporda; atışın 20-100 cm.lik mesafe arasında yapılmış olduğu, ayrıca, olay sırasında kişiler hareketli olup, her an yer ve pozisyon değiştirebileceklerinden yara bulgularına göre hangi yönden ateş edildiğinin belirlenemeyeceği, ancak saçlı deride önden arkaya yönü olan yara niteliğine göre sanık ifadesinde anlatıldığı şekliyle tüfek dipçiği yerde dik pozisyonda ve ölen ayakta yere bakar durumda iken ateş edilmesi durumunda söz konusu yaranın oluşabileceği mütalaa olunmuştur.
Adli Tıp Kurumu raporunun sonuç kısmı, olay yeri inceleme raporundaki bulgular, ekspertiz raporu, otopsi raporunda tanımlanan yaranın şekli, olay yeri fotoğrafları ile olay yerinde yapılan keşif sırasında çekilen fotoğraflar birlikte değerlendirildiğinde, maddi vakanın sanığın anlatımıyla uyumlu olacak şekilde meydana geldiğinin kabulü gerekmiştir.
Bu itibarla, sanıkla ölen Er İ.'nin beraber nöbete başladıktan bir süre sonra, ölenin sanığın cep telefonunu isteyip kendisine ait sim kartını telefona takarak ailesi ile görüştüğü, daha sonra Er İ.T.'nin gelerek cep telefonunu bir arkadaşının istediğini belirtmesi üzerine telefonu İ.'ye verdiği, akabinde ölen ile sanığın birlikte cephanelik binasının arka tarafına geçip yere oturdukları, bir süre sonra birlikte ayağa kalktıkları, tüfeklerinin omuzlarına asılı olduğu sırada ölenin sanığa ait G-3 piyade tüfeğine takılı şarjörü çıkartarak aldığı, hatta şarjör içerisinden iki adet mermiyi de çıkarttığı ve şaka yaptığını söylediği, daha sonra mermiler ile birlikte şarjörü sanığa verdiği, sanığın mermileri şarjöre bastığı ve şarjörü de tüfeğine taktığı, sanığın bu işlemleri yaptığı sırada mazgalın üstüne oturduğu, tüfeği de iki bacağının arasına aldığı, ölenin de tekrar sanığın yanına oturduğu, bir müddet yerde oturduktan sonra ayağa kalktığı, sanığın ise oturmaya devam ettiği ve duvara yaslamış olduğu tüfeğini eline aldığı, bu sırada ölenin sanığın tüfeğinin kurma kolunu tekrar aşağıya doğru indirdiği, ikinci kez kurma kolunu indirmek isteyince sanığın ölene müdahale ettiği ve yapmamasını söylediği, sanığın daha sonra şarjörünü çıkarttığı, bu sırada şarjör yatağından bir adet merminin yere düştüğü, sanığın şarjör yatağından mermi çıktığı için tüfeği boş zannedip, silahın dipçiğini yere dayadıktan sonra namlu yukarıya bakar şekilde iken tetik düşürdüğü, silah patlayınca ölenin yere düştüğü, sanığın aksi kanıtlanamayan ve yukarıda ayrıntılı şeklide açıklanan delillerle örtüşen beyanlarından kabul edilmiştir.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, adam öldürme fiillerinde, suç niteliğinin belirlenebilmesi, sanığın suç kastının saptanması ile mümkün olmaktadır. Kast, suçu teşkil eden hareketin neticelerini bilerek ve isteyerek işlemek iradesidir. Yani, irade sadece hareketi değil, aynı zamanda neticeyi de kapsamalıdır. İstenilen ve meydana gelen neticenin uygun olması halinde kastın varlığından söz edilebilir. Kastın varlığının kabulü için failin iradesinin hem suçu oluşturan fiile, hem de bu fiilden meydana gelecek neticeye yönelik olması gerekmektedir. Failin iradesinin sadece fiile yönelik olması, neticenin istenmemiş veya düşünülmemiş olması halinde ise kasttan değil, ancak taksirden söz edilebilir.
Yerleşik yargı kararlarına göre, adam öldürme suçlarında failin iç dünyasını ilgilendiren kastının belirlenmesinde, failin dışa yansıyan davranışlarından hareket edilerek bir sonuca ulaşmak mümkündür. Bu bağlamda;
(a) Fail ile ölen arasında olay öncesine dayalı, öldürmeyi gerektirir bir husumetin bulunup bulunmadığı;
(b) Failin olayda kullandığı aracın öldürmeye elverişli olup olmadığı;
(c) Failin, davranışlarına kendiliğinden mi, engel bir sebebin etkisi ile mi son verdiği;
(d) Olay sonrasında failin ölene yönelik davranışları gözetilerek, failin olay sırasındaki konumu, davranışları ve kullandığı vasıtanın özellikleri itibariyle suç kastının ortaya konulmasının gerekli olmasının yanı sıra, ölendeki darbe sayısı ve şiddeti, darbenin vurulduğu bölgenin hayati bakımdan önemi ve failin kullandığı aracın kullanılış biçimi de failin kastının belirlenmesinde önem arz etmektedir.
Özellikle, değerlendirme yapılırken, öldürme sonucunu doğuran hareketlerin iradi olarak yapıldığı sonucuna varılsa bile, netice istenmemiş veya neticenin istenmiş olduğuna ilişkin kesin ve inandırıcı deliller elde edilememiş ise, olayda kastın değil, taksirin varlığını kabul etmek gerekir.
Taksir; 5237 sayılı TCK'nın 22'nci maddesinde, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi şeklinde tanımlanmaktadır.
Öğretide ve uygulamada taksirin unsurları;
a- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
b- Hareketin iradiliği,
c- Neticenin iradi olmaması,
d- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
e- Neticenin öngörülebilmesi şeklinde sayılmaktadır.
Uyum ve kararlılık gösteren Askeri Yargıtay kararlarında, öldürme sonucunu doğuran bir dizi hareket iradi olarak yapılmış olmakla birlikte sonuç istenmemiş ise, olayda kastın değil taksirin bulunduğu, eylemin kasten işlendiğinin kabulü için, sanığın iradi davranışlarını arzuladığı neticeyi elde etmek amacıyla, bilerek ve isteyerek yaptığının hiçbir şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde ortaya konulması gerektiği, adam öldürmenin kasten işlendiği konusunda şüphe ve tereddüt varsa, bu durumun sanık aleyhine yorumlanamayacağı kabul edilmektedir.
Öte yandan, sanık ile ölen İ.K.'nın samimi arkadaş oldukları tüm birlik personeli tarafından ifade edilmiş olup, olaydan kısa süre önce telefon istemek amacıyla nöbet yerine gelen Er İ.T.'nin anlatımı da, sanıkla ölenin nöbet yerinde şakalaştıklarını ve aralarında bir problem bulunmadığını ortaya koymaktadır.
Ayrıca, sanık ile ölenin vücutlarında kavga ya da boğuşmayı akla getirecek darp veya cebir izi mevcut değildir. Dinlenilen tanık beyanlarına göre sanık K.A., ölenin yaralanmasından büyük bir üzüntü duyarak ağlamış ve meydana gelen neticenin tasavvur ve iradesine uygun düşmediğine delalet eden psikolojik tepkiler göstermiştir. Esasen nöbet hizmeti esnasında sanığın öleni kasten vurmasını gerektirecek bir sebep de ortaya çıkmamıştır.
Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde; sanıkla ölenin samimi arkadaş olmaları, aralarında bilerek ve isteyerek öldürmeyi gerektirecek bir nedenin, herhangi bir husumetin bulunmaması, sanığın öleni kasten vurduğunu gösteren kesin ve inandırıcı hiç bir belirtinin ve delilin mevcut olmaması, olayın hemen öncesinde sanıkla ölen arasında bir tartışmanın bulunmaması, şakalaştıklarının görülmesi ve hatta sanığın ölene telefonunu ödünç olarak vermesi, olaydan sonra sanığın üzüntüsünden şoka girdiği yönünde belirtiler göstermesi, ayrıca mevcut delillere göre, sanığın öleni kasten öldürmesi için hiçbir sebebin ortaya konamaması, eylemin gelişimi sürecinde taraflar arasında birbirini tahrik edici davranışların bulunmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, Askeri Mahkemece yasal ve inandırıcı gerekçelerle, sanığın eyleminin silahı ve cephanesi hakkında tedbirsizlik, dikkatsizlik, talimat ve emirlere aykırı hareket etmek sonucu taksirle ölüme neden olmak suçunu oluşturduğunun kabulünde isabetsizlik görülmemiştir.
Taksirin tanımlandığı TCK'nın 22'nci maddenin gerekçesinde de belirtildiği üzere, taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, normatif bir değerlendirmeyle ancak olay hakimi tarafından yapılabilir. Her ne kadar, her olayın özelliğine bağlı olarak, dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırılabileceği hususunda duraksama bulunmamakta ise de; somut olayda, normatif değerlendirmeyle hakim tarafından kusurluluğun belirlenebileceği, dosyada mevcut ekspertiz raporu da dikkate alındığında, teknik bilirkişi dinlenilmesinin ek katkı sağlamayacağı görülmektedir.
Bu itibarla, somut olayda, ölenin olayın hemen öncesindeki hareketlerinin, neticenin meydana gelmesinde hangi surette etken olduğunun, G-3 piyade tüfeğinin mekanik işleyişi konusunda uzman bir bilirkişi marifetiyle tespiti gerekli bulunmadığından, bu hususta bilirkişi dinlenilmemesinin noksan soruşturma oluşturmadığına karar verilmiştir.
TCK'nın 22/4'üncü maddesinde, taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan cezanın failin kusuruna göre belirleneceği öngörülmüştür. TCK'nın 61/1'inci maddesinde de; hakimin iki sınır arasında temel cezayı belirlerken, suçun işleniş biçimini, suçun işlenmesinde kullanılan araçları, suçun işlendiği zamanı ve yeri, suçun konusunun önem ve değerini, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı ile failin güttüğü amaç ve saiki göz önünde bulundurmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Mevcut düzenlemelere göre, hakim yasal gerekçelerini göstermek suretiyle iki sınır arasında temel cezayı serbestçe belirleyebilecektir. Bu belirleme hakimin takdir hakkı içinde olmakla birlikte, bu takdirini kullanırken anılan maddede sayılan nesnel ve öznel ölçütleri gözetmesi, yanılgıya, çelişkiye düşmemesi gerekmektedir.
Her olayın özelliğine göre, taksire dayalı kusurun ağırlığı farklılık arz edebileceğinden, bu hususta önceden bir belirleme yapmak olanağı da bulunmamaktadır.
Ancak, failin taksir teşkil eden tek bir hareketi sonucu meydana getirmiş olabileceği gibi, her biri taksir teşkil eden birden fazla hareketinin birleşmesiyle de sonuç meydana gelmiş olabilir. Bir başka ifadeyle, failin hem tedbirsizlik ve dikkatsizliği veya meslek ve sanatta acemiliği hem de emir ve talimatlara riayetsizliği suç teşkil eden neticeye yol açmış olabilir. Her iki durumda da failin taksiri söz konusu olmakla birlikte, son durumda kusurlu davranışları daha ağır olduğundan, kusurunun daha yoğun olduğunu kabul etmek gerekir.
Diğer taraftan, mağdurun kusurlu hareketinin neticenin gerçekleşmesinde sanığın kusuruna katkıda bulunduğu durumda da, sanığın tek başına kusurlu olmasına göre daha az yoğunlukta kusurdan söz etmek mümkündür.
Sanığın 24.5.2005 tarihinde, ölenin ise, 24.8.2005 tarihinde, askerlik şubelerinden eğitim birliklerine sevk edildikleri, nöbet sırasında taşıdıkları silahın eğitimini gördükleri, atış yaptıkları ve silahın emniyeti ile ilgili talimatların kendilerine tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla, ölenin de silahın kullanımı, mekanik işleyişi ve emniyeti konusunda, sanık kadar bilgi ve beceri seviyesinde olduğunun kabulü gerekmektedir.
Dosyada mevcut deliller ışığında yapılan kabule göre, ölenin önce sanığın şarjöründen iki adet mermi aldığı ve daha sonra iade ettiği, sanık tarafından bu mermilerin şarjöre yeniden takılmasından sonra, sanığın kullandığı silahın kurma kolunu bir kez çekip bıraktığı, sanığın engellemesine karşın kurma kolunu yarım da olsa ikinci kez çektiği somut olayda, bu aşamada silahından şarjörü çıkartan ve bir merminin yere düşmesiyle silahını boşalttığı zannıyla yukarıya doğrultarak tetik düşüren sanığı, tam ve yoğun kusurlu olarak kabul etmek mümkün görülmemiştir.
Zira, G-3 Piyade Tüfeğinin eğitimini alan ve bu hususta tecrübeli olduğu anlaşılan ölenin, ilk olarak talimatlara aykırı ve icapsız hareketlerde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla, sanığın kendi iradesi ve egemenlik sahası dışında gelişen ölenin kusurlu hareketlerine öncelikle engel olmak ve sonrasında da, kusurlu hareketlerin sebep olduğu emniyetsiz durumu giderme düşüncesiyle hareket ettiği görülmektedir. Elbette, sanığın bu aşamada daha dikkatli ve özenli olması halinde, neticenin meydana gelmesini önleyebileceği, dolayısıyla kusurlu olduğu hususu açıktır. Ancak, ölenin olayın hemen öncesindeki kusurlu davranışlarının neticenin meydana gelmesine katkıda bulunduğu göz ardı edilerek, dosya içeriğine ve oluşa uygun olmayacak şekilde, sanığın tam ve yoğun kusurlu kabul edilmesi isabetsiz bulunmuştur.
Bu itibarla, sanığın iradesi ve egemenlik sahası dışında gelişen ve olayın hemen öncesinde cereyan eden ölenin kusurlu hareketlerini giderme düşüncesi ile hareket ettiği, ölen Er İ.'nin talimatlara aykırı ve icapsız hareketlerinin de neticenin meydana gelmesinde katkıda bulunduğu gözetilmeden, sadece sanığın tam ve yoğun kusurundan bahsedilerek cezanın üst sınırdan tayini, oluşa ve dosya içeriğine uygun görülmediğinden, Askeri mahkemenin direnerek tesis ettiği mahkumiyet hükmünün cezanın teşdiden verilmesine ilişkin gerekçe ve takdir yönünden bozulmasına karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy