(5271 S. K. m. 231) (3682 S. K. m. 8) (AYDK. 01.05.2008 T. 2008/83 E. 200879 K.)
Uyuşmazlık; sanığın daha önce müessir fiil suçundan mahkûm olduğuna dair kayıt içeren adli sicil ve arşiv kaydını gömleksizin, soruşturma aşamasında mütalaasını hazırlayan ve Antisosyal kişilik tanısı koyan bilirkişinin, adli sicil ve arşiv kaydını da inceleyerek yeniden mütalaasını bildirmesinin gerekip gerekmediği ve CMK'nın 231/6'ncı maddesinin (a) bendine göre değerlendirilebilmesi açısından, adli sicil ve arşiv kaydında yer alan mahkûmiyet hükmünün silinip silinmediğinin araştırılmasının gerekli olup olmadığına ilişkindir.
Daire; sanığın müessir fiil suçundan sabıkası bulunduğuna dair adli sicil kaydı dosyaya girmeden psikiyatri uzmanı bilirkişiye muayene ettirilmesinin bir eksiklik oluşturduğunu, ancak, bilirkişi tarafından sanıkta bulunduğu saptanan Antisosyal kişilik yapısı nın, cezai ehliyetini etkileyen bir akıl hastalığı olmayıp kişilik yapısı olduğunu, dolayısıyla askerlik süresince herhangi bir psikiyatrik tedavi görmeyen ve kesinleşmiş ve infaz edilmiş hapis cezası bulunmayan sanığın, hâlen ve suç tarihlerinde cezai ehliyetinin tam olduğu hususunda herhangi bir tereddüt bulunmadığını ve yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasına gerek olmadığını, ancak, yaralama suçundan kesinleşen mahkûmiyet hükmünün geçen süre itibarıyla adli sicilden silinme imkânı bulunduğunu kabul ederek, CMK'nın 231'inci maddesi gereğince değerlendirme yapılmasını temin bakımından, mahkûmiyet hükümlerinin bozulmasına karar vermişken,
Başsavcılık; Askeri Mahkeme hükmünde delil olarak kabul edilen bilirkişi mütalaası eksik bilgi ve belgelere istinaden verildiğinden, bilirkişinin yerine geçerek bu hususun sonuca müessir olup olamayacağına dair yorum yapılmasının yerinde olmadığı, ayrıca, doğruluğu konusunda şüphe bulunmayan adli sicil kaydına istinaden, hükümlerin onanması gerektiği görüş ve düşüncesiyle, Daire ilamına süresinde itiraz etmiştir.
Dosya içeriğine göre; sanığın 13.05.2007 tarihinde gönderildiği çarşı izninden dönmemek suretiyle firar ettiği, 02.06.2007 tarihinde güvenlik kuvvetleri tarafından yakalanarak birliğine teslim edildiği, 05.06.2007 tarihinde Askeri Mahkemeye götürüldüğü sırada yeniden firar ettiği, bir süre sonra 20.07.2007 tarihinde güvenlik kuvvetleri tarafından yakalanarak ele geçirildiği anlaşılmakta, bu konuda yargılama makamları arasında bir uyuşmazlığın bulunmadığı görülmektedir.
Sanığın aşamalarda saptanan ifadelerinde; akli dengesinin bozuk olduğu, uyuşturucu madde bağımlısı olduğu ve bu nedenle kriz geçirdiği yönünde beyanlarda bulunduğu, sorgusu sırasında ise, ifade vermeyip susma hakkını kullanacağını söylediği anlaşılmaktadır. Öte yandan, 24.07.2007 tarihinde danışmanlık kartı doldurulurken, rahatsız olduğunu ve uyuşturucu kullandığını beyan ettiği görülmektedir.
Yine, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesinin 09.04.2007 tarihli ve 2007/858-261 E.K sayılı hükmü ile, 11.01.2007-12.02.2007 tarihleri arasında işlediği firar suçundan mahkûmiyetine karar verildiği, ancak hükmün bilirkişi incelemesinin yapıldığı tarihte henüz kesinleşmediği anlaşılmaktadır.
Soruşturma aşamasında Askeri Savcılıkça sanığın adli sicil ve arşiv kaydının öncelikle faksla gönderilmesinin ve müteakiben postaya verilmesinin istenilmesi üzerine, dosyaya giren ve faks çıktısının onaysız fotokopisi olduğu görülen 26.09.2007 tarihli adli sicil ve arşiv kaydında, sanığın sabıkasız olduğunun bildirildiği, Askeri Savcı tarafından dinlenilen psikiyatri uzmanı bilirkişinin, sanığı muayene edip dava dosyasını inceledikten sonra, Antisosyal kişilik yapısında olduğunu belirlediği, sanığın cezai ehliyetinin ve askerliğe elverişliliğinin tespiti için müşahede altına alınmasının gerekmediği mütalaasında bulunduğu, daha sonra, Askeri Savcılığın 25.09.2007 tarihli yazısının arkasına, adli sicil ve arşiv kaydının çıkartılarak gönderildiği görülmektedir.
Söz konusu 08.11.2007 tarihli adli sicil ve arşiv kaydından, 18.02.1986 doğum tarihli olan sanığın, 14.06.1999 tarihinde işlediği müessir fiil suçundan, Bursa Sulh Ceza Mahkemesinin 02.07.1999 tarihli ve 1999/1625-1788 sayılı hükmü ile; TCK'nın 456/4 ve 2253 sayılı Kanun'un 12/2'nci maddeleri uyarınca ağır para cezasına mahkûm edildiği, bu hükmün 14.09.1999 tarihinde kesinleştiği belirlenmektedir. Bu itibarla, 08.11.2007 tarihli adli sicil ve arşiv kaydının içeriğinin, 26.09.2007 tarihli adli sicil ve arşiv kaydından farklı olduğu anlaşılmaktadır.
Öte yandan, sanığın ve sanık müdafıinin de hazır bulunduğu 15.10.2007 tarihli oturumda, kovuşturma sırasında psikiyatri uzmanı bilirkişinin sunmuş olduğu raporun okunduğu, sanık müdafıinin, sanığın adli gözlem altına alınması talebinin reddine karar verildiği ve gerekçeli kararda da, söz konusu bilirkişi raporunun değerlendirildiği görülmektedir.
Cezai ehliyeti etkileyen Akıl hastalığı 5237 sayılı TCK'nın 32'nci maddesinde;
(1) Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez
(2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ... Diğer hâllerde verilecek ceza ... indirilebilir şeklinde düzenlenmiş bulunmaktadır.
Kanunda akıl hastalıkları türleri tek tek sayılmamakla birlikte, öğretide ağır seyreden akıl hastalıklarının, ağır zeka geriliklerinin, şuur kaybıyla seyreden epilepsi nöbetleriyle, böyle nöbetlerin öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan konfüzyon devrelerinde işlenen suçlarda ceza ehliyetinden bahsedilemeyeceği; hafif seyirli psikozlar, orta derecede zeka gerilikleri, ağır nevroz veya kişilik bozuklukları, kişilik yıkımına varmış bulunan epilepsinin neden olduğu belirgin karakter bozuklukları ve kronik stres reaksiyonları olaylarında kişinin olayları tam ve net olarak anlama ve değerlendirme kabiliyetinden yoksun bulunduğu, girişimlerinin anlamını ve doğuracağı sonuçları tam olarak kavrayamayacağı kabul edilmektedir (Adli Tıp; Oğuz POLAT, Aralık 2000, s. 11).
Öte yandan, kusur yeteneğine etkili akıl hastalıkları olarak şizofreni, mani, melankoli, paranoya, epilepsi, zeka geriliği, yaşlılık bunaklığı örnek gösterilmekte (İzzet ÖZGENÇ; TCK Gazi Şerhi, B. 2, 2005, s. 448-454; Nur CENTEL-Hamide ZAFER-Özlem ÇAKMUT; Türk Ceza Hukukuna Giriş, B. 3, 2005, s. 380-388; Ali KOYUNCU; TCK Genel Hükümler, 2005, s. 199-205), algılama ve irade yeteneği üzerinde önem arz edecek bir etkisi olmayan nevrotik bozukluklar ve psikopati hâlinde, kişinin kusur yeteneğinin var olduğunun kabul edilmesi gerektiği benimsenmektedir (Ceza Hukukunda Akıl Hastalığı ve Ceza Sorumluluğuna Etkisi; Yener ÜNVER'den naklen - İ. ÖZGENÇ, TCK Gazi Şerhi; CENTEL - ZAFER - ÇAKMUT - Türk Ceza Hukukuna Giriş).
Diğer taraftan, antisosyal kişilik; davranışları kural dışı ve topluma karşı nitelikte olan, doğuracağı toplumsal sorunlara aldırmaksızın, anlık ve bencilce doyum arayışları gösteren, sıkıntı veya suçluluk duygusunun eşlik etmediği sorumsuz, tepkisel davranışlar gösteren kişilik olarak tanımlanmaktadır.
Öğretide, antisosyal kişiliğin ve antisosyal kişilik bozukluğunun ego defekti ile ilgisi bulunmadığı, salt kişilik yapısı olduğu kabul edilmektedir (Doç.Hv.Tbp.Alb. Aksın SÜRMELİ, Doç.Tbp.Bnb. Aytekin ÖZŞAHİN, Tbp.Ütğm. Özcan UZUN; Antisosyal Kişilik Bozukluğunun Askerliğe Elverişliliği Konusu Üzerine Bir Araştırma, Askeri Yargı tayın 80'inci Kuruluş Yıldönümü Sempozyumunda Sunulan Bildiri).
Nitekim, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 04.05.2006 tarihli ve 2006/111-108 E.K. sayılı; 01.05.2008 tarihli ve 2008/83-79 E.K. sayılı ilamlarında da, adli tıp ile ilgili öğretideki görüşlere uygun olarak, antisosyal kişilik ve antisosyal kişilik bozukluğunun bir akıl hastalığı olmayıp, bir kişilik yapısı olduğu kabul edilmiştir.
Kanunlarda akıl hastalıklarının tek tek sayılmamasının sonucu olarak, kişinin akıl hastası olup olmadığının ve bu hastalığının kişinin davranışları üzerindeki olası etkilerinin, psikiyatri biliminin verileri çerçevesinde psikiyatri uzmanı bilirkişi tarafından belirlenmesi esası benimsenmiştir.
Psikiyatri uzmanı bilirkişi, muayene tarihi itibarıyla elde ettiği bulgularla, olay tarihi ve sanığın olay sırasındaki yaşı, ceza sorumluluğunu bilinç ve eylem özgürlüğünü etkileyecek herhangi bir psikiyatrik/tıbbi tablo içinde olup olmadığı, suç işleme ve suçuna karşı savunma mantığı, suçun özelliği, olayla ilgili ifadeler ve son olarak da, sanığın tıbbi ve kriminal öyküsünü birlikte değerlendirerek, sanığın suç tarihinde davranışlarını yönlendirme yeteneğini etkileyen ruhsal bir rahatsızlığı bulunup bulunmadığını, tespit etmektedir (İ. Hamit HANCI, Adli Tıp ve Adli Bilimler, Ankara 2002, s.516).
Somut olayda, sanığın muayenesi ve adli dosyasının incelenmesi sonucunda bilirkişi tarafından, psikiyatri biliminin verileri çerçevesinde düzenlenen raporda yer alan bulgular ile, bu bulgulara ve dosyada mevcut diğer bilgilere göre konulan Antisosyal kişilik tanısının uyumlu olması, ilk bilirkişi muayenesi sonrasında dosyaya giren adli sicil kaydında yer alan mahkûmiyet hükmünün, sanığın cezai ehliyeti konusunda kuşku doğmasına neden olabilecek nitelikte bulunmaması, ayrıca, antisosyal kişilik yapısının yukarıda izah edildiği üzere gerek öğretide, gerekse yargı kararlarında bir akıl hastalığı olarak kabul edilmemesi karşısında, sanığın cezai ehliyeti ile ilgili dosyada mevcut bilirkişi mütalaasının yeterli olduğu, yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasına gerek olmadığı sonucuna varılmıştır.
Bu itibarla, bilirkişi tarafından sanıkta bulunduğu saptanan Antisosyal kişilik yapısı, cezai ehliyeti etkileyen nitelikte bir akıl hastalığı olmadığından; askerlik süresince herhangi bir psikiyatrik tedavi görmeyen sanığın, suç tarihlerinde ve hâlen cezai ehliyetinin tam olduğu hususunda herhangi bir tereddüt bulunmadığına ve yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılmasına gerek bulunmadığına karar verilmiştir.
Cezai ehliyetinin tam olduğu, suç tarihlerinde ve hâlen askerliğe elverişli olup olmadığının tespiti bakımından müşahede altına alınmasına gerek bulunmadığı soruşturma sırasında usulüne uygun olarak dinlenen ve duruşmada okunan bilirkişi mütalaası ile tespit olunan sanık hakkında, atılı suçların sübuta erdiği hususunda duraksama bulunmamaktadır.
Ancak, 08.11.2007 tarihli adli sicil ve arşiv kaydında yer alan suçu işlediğinde on sekiz yaşından küçük olduğu belirlenen sanık hakkında hükmedilen ağır para cezasının infaz edildiğine ilişkin bir kayıt bulunmamakta ise de; 08.11.2007 tarihli adli sicil ve arşiv kaydının içeriğinin, 26.09.2007 tarihli adli sicil ve arşiv kaydından farklı olması ve 20.07.2007 tarihinde yapılan yakalama nedeniyle düzenlenen tutanakta yer verilen GBT sorgulamasında da, sanığın hüküm infazı için arandığına ilişkin bir husustan bahsedilmemiş olması karşısında, söz konusu hükmün infazının yapılıp yapılmadığı konusunda kuşku doğmaktadır.
Öte yandan, mülga 3682 sayılı Adli Sicil Kanunu'nun 8'inci maddesine göre, suçu işlediği sırada on sekiz yaşından küçük olan sanık hakkındaki hükmün infaz edilmiş olması veya ortadan kalkmış olması ya da düşmüş olması hâlinde, adli sicil kaydının silinmesinin iki yıllık süreye tabi olduğu görülmektedir.
Bu itibarla, sanığın, on sekiz yaşından küçükken 1999 yılında işlediği müessir fiil suçundan kesinleşen mahkûmiyet hükmünün infaz edilmesi hâlinde, geçen süre itibarıyla adli sicilden silinme imkânı bulunduğundan, CMK'nın 231'inci maddesi gereğince değerlendirme yapılmasını temin bakımından, söz konusu hükmün ve infazı yapılmışsa infaz evrakının getirtilmesi gerekli görüldüğünden, Askeri Yargıtay Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy