(765 S. K. m. 45, 455) (5237 S. K. m. 21, 22) (1632 S. K. m. 146)
Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunda çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa yüklenen suçun vasfına ilişkin bulunmaktadır.
Daire; sanığın sübuta eren tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek suçundan, lehe kanun değerlendirmesi yapılarak, mülga 765 sayılı TCK'nın 455/1'inci maddesi uygulanmak suretiyle, asgari hadden uzaklaşılarak ceza tayini ile mahkûmiyetine karar verilmesinde, hapis cezasının adli para cezasına çevrilmemesinde hukuka aykırılık bulunmadığı değerlendirmesiyle mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar vermiş iken;
Başsavcılık; maddi olayda sanığın neticeyi istediğine dair yeterli kanıt bulunmamakla birlikte, ölüm neticesini öngördüğü, eylemin bilinçli taksirle işlendiğinde kuşku bulunmadığı değerlendirmesiyle, mahkûmiyet hükmünün bozulması yönünde görüş ve düşünceyle, Daire ilamına süresinde itiraz etmiştir.
Yapılan incelemede; sanığın Tabur Komutanının şoförü, müteveffa P.Onb. F.Y.'nin ise araç muhafızı olarak görevli oldukları, Tabur Komutanının 14.05.2005 tarihinde sanığın kullandığı askeri araçla atış alanına gittiği, araçta sanık ve Tabur Komutanından başka haberci olarak görevli P.Er R.G. ve muhafız olarak görevli müteveffanın bulunduğu, atış alanından dönüldükten sonra Tabur Komutanının yemek için araçtan ayrıldığı, P.Er R.G.'nin 272960 seri numaralı G-3 piyade tüfeğini aracın arka bölümüne yarım dolduruş konumunda bıraktığı ve saat 12.00 sıralarında rütbeli gazinosuna gittiği, biraz sonra sanık ile müteveffanın da rütbeli gazinosuna gittikleri, erbaş ve er yemekhanesine henüz yemek gelmemiş olması nedeniyle yemek yiyemediklerini söyleyerek rütbeli gazinosunun mutfağında birlikte yemek yedikleri, yemekten sonra sanığın şoförü olduğu askeri aracın yanına gittiği, aracın arka kısmında bulunan eşyaları düzeltmek maksadıyla aracın arka kapısından içine bindiği, P.Er F.B.'nin de konuşmak maksadıyla sanığın yanına giderek aracın şoför mahallinin arkasındaki koltuğa oturduğu, bu sırada müteveffanın da aracın sağ ön koltuğuna oturduğu ve aracın teybini açtığı, sanığın teybin sesini kısması maksadıyla Oha lan, teybin sesini biraz kıs dediği, önce sesi kısmasına rağmen daha sonra müteveffanın teybin sesini yeniden yükselttiği, bu sefer sanığın aracın arkasında bulunduğu sırada düzelttiği eşyaların arasında bulunan, P.Er R.G.'ye ait 272960 seri numaralı G-3 piyade tüfeğini eline aldığı, sol eliyle kurma kolundan sağ eliyle de kabzasından tuttuğu, müteveffaya hitaben Teybi kapat lan, vururum dediği, bu sırada araçta bulunan P.Er F.B.'nin kendisini korumak üzere arka koltuğa doğru eğildiği ve aynı anda kurma kolunun yerine oturma sesini duyduğu, müteveffanın ise arkasına dönerek sanığa bakmakta olduğu, bu sırada sanığın elinde bulunan silahın ateş aldığı, silahtan çıkan merminin P.Onb. F.Y.'nin sol omuz başından girip sağ sırt bölgesinden çıkmak suretiyle yaralanmasına neden olduğu, hemen araçtan inen P.Er F.B. ve sanığın aracın ön sol kapısını açarak müteveffayı araçtan indirmeye çalıştıkları, müteveffanın önce İyiyim dediği, daha sonra şuurunun kapandığı ve başka söz söylemediği, yaralanma neticesinde hastaneye sevk edilen P.Onb. F.Y.'nin bu aşamada vefat ettiği anlaşılmakta, esasen maddi vakaya ilişkin bu kabulde, Askeri Mahkeme, Daire ve Başsavcılık arasında herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Suçun ilk unsuru olan Kanuni tanıma uygunluk veya kısaca Kanuni unsur un anlamı, işlenen fiilin kanunda tanımlanan suç tipine uygun olması demektir.
Suçun bir başka unsuru da Fiilin varlığı dır. Çağdaş hukuki anlayışta, eylem hâline dönüşmeyen fikir ve düşünceden dolayı sorumluluk söz konusu olmadığından, suçun varsayılması için maddi bir fiile, eyleme ihtiyaç bulunmaktadır. Fiil denilince de bundan hareket, netice ve bu ikisi arasındaki nedensellik bağının anlaşılması gerekir. İşte eylem, netice ve nedensellik bağlantısından oluşan bu bütüne de suçun Maddi unsuru adı verilmektedir.
Şayet kanuni tipe uyan, hukuka aykırı ve icraya başlandığını gösteren bir hareket bulunuyorsa, failin kusurluluğu, harekete anlam ve yön vermek, failin sorumluluk sınırını çizmek, yapılan hareketi nitelendirebilmek bakımından ön plana geçer ve netice ile irade arasında ortaya çıkabilecek muhtemel farklar, prensip itibarıyla irade lehine çözümlenir.
Bu bakımından, kusurluluğun çeşitleri ve koşulları ile hukukumuzda düzenleniş biçimi üzerinde de durmak gerekmektedir.
Maddi unsur ile fail arasında ruhi bir bağlantıdan ibaret olan kusurluluk çeşitli şekillerde görülebilir (N.KUNTER, Suçun Kanuni Unsurları Nazariyesi, İstanbul 1949, s.85). Kusurluluğun esas şekil Sübjektif sorumluluk tur. Sübjektif sorumluluk, kasttan doğan sübjektif sorumluluk ve taksirden doğan sübjektif sorumluluk olmak üzere başlıca iki kategoriye ayrılır (S. DÖNMEZER - S. ERMAN, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, Cilt II, B.12, İstanbul 1999, s.209).
Bu bağlamda, belirtmek gerekir ki, adam öldürme fiillerinde suç niteliğinin belirlenebilmesi, sanığın sübjektif sorumluluğunun, diğer bir deyişle kusurluluğunun saptanması ile mümkün olmaktadır. Dolayısıyla, uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, kusurun türlerini oluşturan kast ve taksir kavramlarının, ceza hukuku mevzuatımızdaki gelişiminin incelenerek karşılaştırılması gerekmektedir.
Kast, 765 sayılı Türk Ceza Kanununda tanımlanmamıştır. Ancak, Kanun'un 45/1'inci maddesinde Cürümde kastın bulunmaması cezayı kaldırır denmek suretiyle kast kuralı ve bütün cürümlerde kastın aranması zorunluluğu belirtildikten sonra, Failin bir şeyi yapmasının veya yapmamasının neticesi olan bir fiilden dolayı kanunun o fiile tertip ettiği ahval müstesnadır hükmü getirilerek, sözü geçen kuralın istisnası gösterilmiştir. Bu istisna, bazı cürümlerin taksirle işlenmesi hâlinde failin cezalandırılmasına olanak sağladığı gibi, kastedilen neticeden daha ağır bir neticenin gerçekleşmesi hâlinde, failin aşın sonuçtan dolayı cezalandırılmasını da olanaklı kılmıştır.
Tasavvur ve irade teorilerini bağdaştırıcı nitelikte olan ve öğretide ağırlıklı görüş olup, uygulamada da kabul gören, Karma teori veya diğer adıyla Bilinç ve irade teorisine göre kast; yasanın suç saydığı bir eylemi ve onu meydana getirecek hareketin sonuçlarını bilerek ve öngörerek, isteyerek işleme iradesidir.
Öğretide genel kabul gördüğü ve çeşitli yargısal kararlarda da benimsenerek vurgulandığı üzere, kısaca Öngörülen ve suç oluşturan fiili gerçekleştirmeye yönelen irade biçiminde tanımlanan kastın iki unsuru bulunmaktadır.
Bunlardan ilki; düşünme ve öngörme (Bilme) unsurudur. Buna göre, failin kasten hareket etmiş sayılabilmesi için, tipe uygun hareketi önceden düşünüp öngörmüş, zihninde canlandırmış olması gerektiği gibi, sonucu da düşünmüş ve öngörmüş olması gereklidir. Bu sonuç, icra suçlarında ve ihmal suretiyle icra suçlarında yasanın yasakladığı, ihmal suçlarında ise failin gerçekleştirmek istemediği, ancak yasa tarafından gerçekleştirilmesi emredilen neticedir.
Kastın ikinci unsuru ise; irade (İsteme) unsurudur. Kastın varlığı için, hareketten doğacak sonucun sadece düşünülmesi ve öngörülmesi, kısaca bilinmesi yeterli değildir. Ayrıca sonucun da istenmesi gerekir. Buna kastın irade (İsteme) unsuru denir.
Diğer yandan kast çeşitli açılardan genel-özel kast, asıl-tali kast, zarar-tehlike kastı, ani-düşünce kastı, doğrudan doğruya-dolayısıyla kast ve belirli-belirli olmayan kast şeklinde değişik tasnif ve ayrımlara tabi tutulmuştur. Bu bağlamda, failin ani bir karar sonucunda ve derhâl suçu işlemesi, kastın meydana gelmesi ile suçun işlenmesi arasında bir zaman fasılasının bulunmaması hâlinde ani (Tehevvür) kastın varlığından söz edildiğini belirtmek gerekir (S. DÖNMEZER - S. ERMAN, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, Cilt II, B.9, İstanbul-1986, s.251-255).
Yapılan açıklamaları özetlemek gerekirse, Kast suçu teşkil eden hareketin neticelerini bilerek ve isteyerek işlemek iradesidir. Yani, irade sadece hareketi değil, aynı zamanda neticeyi de kapsamalıdır. İstenilen ve meydana gelen neticenin uygun olması hâlinde kastın varlığından söz edilebilir. Kastın varlığının kabulü için failin iradesinin hem suçu oluşturan fiile, hem de bu fiilden meydana gelecek neticeye yönelik olması gerekmektedir. Ancak, failin iradesinin sadece fiile yönelik olması, neticenin istenmemiş veya düşünülmemiş olması hâlinde ise kasttan değil, ancak taksirden söz edilebilir.
Nitekim uyum ve kararlılık gösteren Askeri Yargıtay kararlarında, öldürme sonucunu doğuran bir dizi hareket iradi olarak yapılmış olmakla birlikte sonuç istenmemiş ise, olayda kastın değil taksirin bulunduğu, eylemin kasten işlendiğinin kabulü için, sanığın iradi davranışlarını arzuladığı neticeyi elde etmek amacıyla, bilerek ve isteyerek yaptığının hiçbir şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde ortaya konulması gerektiği, adam öldürmenin kasten işlendiği konusunda şüphe ve tereddüt varsa, bu durumun sanık aleyhine yorumlanamayacağı kabul edilmektedir.
Öte yandan, suç tarihinden sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın Kast başlıklı 21'inci maddesinin ilk fıkrasında; Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. şeklinde yer alan ifadeyle doğrudan kast tanımlanmış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise; Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi hâlinde olası kast vardır. denilmek suretiyle da olası kastın tanımı yapılmıştır.
Yerleşik yargı kararlarına göre, adam öldürme suçlarında failin iç dünyasını ilgilendiren kastının belirlenmesinde, failin dışa yansıyan davranışlarından hareket edilerek bir sonuca ulaşmak mümkündür. Bu bağlamda; failin olaydan önceki ve sonraki davranışları yanında, olay anındaki davranışlarının da göz önünde tutulması ve ölçü olarak alınması gerekmektedir. Ölümle sonuçlanan olaylarda, bu genel ölçülerin yanında kullanılan vasıtanın cinsi, kullanma şekli, yara yerinin hayati bakımdan önemi, darbe adedi, şiddeti ve olayın cereyan şekli gibi konuların da ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu değerlendirme yapılırken, öldürme sonucunu doğuran hareketlerin iradi olarak yapıldığı sonucuna varılsa bile, netice istenmemiş veya neticenin istenmiş olduğuna ilişkin kesin ve inandırıcı deliller elde edilememiş ise, olayda kastın değil, taksirin varlığını kabul etmek gerekmektedir.
Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya dönüldüğünde:
Olayın meydana geldiği anda aracın içinde sanık ve müteveffa ile birlikte, tek görgü tanığı olan P.Er F.B.'nin bulunduğu, üç ayrı oturma bölümünden oluşan aracın sürücü mahallinin de bulunduğu ön bölümün sağ koltuğunda müteveffanın, sürücü mahallinin arkasındaki sıranın solundaki koltukta P.Er F.B.'nin oturduğu, sanığın da, aracın arka kısmında bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla, P.Er F.B.'nin, olay anındaki bakış açısına ve dikkatini yoğunlaştırdığı duruma göre, sanığın faaliyetlerini görebilecek durumda olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
P.Er F.B., aşamalarda tutarlılık gösteren ifadelerinde; sanığın teybin sesinin kısılması ve kapatılmasına yönelik olarak sarf ettiği sözlerin hemen sonrasında, aracın arka tarafında bulunan ve üzerinde şarjör takılı bulunan G-3 piyade tüfeğini eline alıp doğrulttuğu sırada, elinin kurma koluna gittiğini, kurma kolunun çekilip bırakılması tarzında olmayan kurma kolu mandalı kapatılma sesi duyduğunu, ancak, içeride müzik sesi de olduğundan, yavaşça çekilip bırakılan kurma kolu sesini duymamış olabileceğini, ayrıca, sanığın bu hareketleri sırasında kendisini namludan sakınmak için ön tarafa doğru eğildiğini, silahın ateş alması ile sanığın şaşırdığını ve müteveffaya yardımda bulunmak için hareket ederken, Komutanım, silah doluymuş şeklinde birkaç kez söylendiğini, diğer taraftan, sanığın daha önce kendisine de şaka mahiyetinde silah doğrulttuğunu beyan etmiştir.
Tabur Komutanının habercisi olarak görevli bulunan ve olay esnasında sanık tarafından kullanılan G-3 piyade tüfeğinin kullanıcısı olan P.Er R.G.'nin; silahını aracın arka kısmına bıraktığında, şarjörde mermi bulunmakla birlikte, namluda mermi bulunmadığını ve silahının emniyet mandalının kapalı olduğunu ifade ettiği görülmektedir.
Olay yeri krokisi (Sanık ve Müteveffanın olay sırasında bulundukları konum itibarıyla aralarındaki mesafe), ölü harici muayenesi tutanağı (Mermi giriş deliğinin niteliği ile merminin vücutta seyrettiği yol) ve tanık beyanından (Müteveffanın ön koltukta oturuyor olması, sanığın ise, aracın arka kısmında ve ayakta olması), olayda kullanılan uzun namlulu silahın yakın mesafeden ve hemen hemen yere paralel konumda ateşlendiği, olay sonrasında sanığın şoka girdiği ve müteveffaya yardım çabasında iken, ağlamaklı bir ses tonuyla bağırarak, Komutanım, silah doluymuş diye söylendiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan, ölenin temin ettiği çamaşırları getirip birlikte paylaşmak üzere bırakacak derecede sanıkla samimi arkadaş olduğu, aralarında önceye dayalı bir husumet veya geçimsizlik bulunmadığı görülmektedir.
Nitekim ölenin sanık ile aralarındaki yakın samimiyetin verdiği rahatlıkla aracın ön tarafına binip teybi açtığı, komutanın gelme ihtimalini öngören sanığın, teybi kısması için müteveffayı uyardığı, daha sonra tekrar sesi açan müteveffaya silahı doğrultup, yaptığı ikazın uygulanmasını kuvvetlendirmek ve ısrarcılığını göstermek amacıyla, daha önceki alışkanlıklarının da verdiği rahatlıkla, silahın kurma kolunu çekip bıraktığı, emniyet mandalını açıp tetiğe dokunmak suretiyle silahın patlamasına ve müteveffanın vurulmasına neden olduğu anlaşılmaktadır.
Her ne kadar, sanığın, teybin sesinin ölen tarafından fazla açılması üzerine sarf ettiği Oha lan, teybin sesini biraz kıs ve sesin tekrar yükseltilmesi üzerine, silahını doğrultarak sarf ettiği Teybi kapat lan, vururum şeklindeki sözlerin, kast değerlendirmesinde sanık aleyhine sonuç doğurduğu düşünülebilir ise de; söz konusu sözlerin samimiyetten kaynaklandığına dair sanığın savunması, sanık ile ölen arasında olay öncesinde hiçbir sürtüşme ve husumet bulunmadığına ilişkin tanıkların ortak beyanları, sanığın müteveffayı öldürmesi için hiçbir sebebin bulunmaması karşısında, sanığın öldürme kastıyla hareket ettiği hususunda kuşku ve duraksama yaratmaktadır.
Diğer taraftan, sanığın silahı ile sık sık oynayan disiplinsiz davranışlar gösteren bir kişilik yapısına sahip olması hususu, silahın ateş alması sonrasında şoka girmesi, ağlamaklı bir ses tonuyla Silah doluymuş diyerek bağırması ve hemen yardıma koşması olguları ile birlikte değerlendirildiğinde, öldürme sonucunu doğuran hareketleri iradi olarak gerçekleştiren sanığın, ölüm sonucunu da isteyip istemediğine ilişkin bulunan kuşkuyu, sanık lehine olarak daha da yoğunlaştırmaktadır.
Bu bağlamda, eylemini kasten gerçekleştirdiği konusunda her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemeyen ve oluşan şüphenin lehine yorumlanması gereken sanığın, taksirle hareket edip etmediğinin değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.
Taksirle gerçekleştirilen davranışın haksızlık unsurunu Objektif özen yükümlülüğünün ihlali oluşturmaktadır. Objektif özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Objektif özen yükümlülüğü, belli kişiden soyut, Gereklilik yargısını ifade etmektedir. Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık ferdi veya sosyal faaliyeti düzene sokmak amacıyla konulmuş her türlü hukuki ya da mesleki kurala veya yetkili merciler tarafından verilmiş emir ve talimatlara aykırılıktan kaynaklanabileceği gibi, toplum yaşamında ortak tecrübelerin yüklediği bir takım davranış kurallarına aykırılık da bu kapsamda değerlendirilebilir. Toplumsal yaşamda ortak tecrübe, bireylere çeşitli davranışları bakımından belirli bir neticenin gerçekleşmesine engel olabilecek tedbirleri almak, dikkat ve özen göstermek vazifesini yükler (K. İÇEL - F. SOKULLU - İ. ÖZGENÇ - A. SÖZÜER - F. S. MAHMUTOĞLU - Y. ÜNVER, Suç Teorisi, 2'nci Kitap, s. 249; M. E. ARTUK -A. GÖKÇEN - A. C. YENİDÜNYA, 5237 sayılı Yeni TCK'ya Göre Hazırlanmış Ceza Hukuku Genel Hükümler I, B. 2, C. I, s. 603).
Öğretide ve uygulamada taksirin unsurları; a) Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması, b) Hareketin iradiliği, c) Neticenin iradi olmaması, d) Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması, e) Neticenin öngörülebilir olması şeklinde sayılmaktadır.
Bilinçli taksir kavramı ise başlangıçta ceza hukuku mevzuatımızda yer almamakla birlikte, 765 sayılı TCK'nın 45'inci maddesine 08.01.2003 tarihli ve 4758 sayılı Kanun ile eklenen son fıkra nedeniyle hukukumuza girmiş, anılan fıkrada, Failin öngördüğü neticeyi istememesine rağmen neticenin meydana gelmesi hâlinde bilinçli taksir vardır; bu hâlde ceza ... arttırılır. hükmüne yer verilmiştir.
Basit (Bilinçsiz) taksirden söz edilebilmesi için neticenin öngörülebilir olması gerekli ve yeterli olmasına karşın, bilinçli taksir hâlinde failin somut olayda ayrıca bu neticeyi öngörmüş olması da gereklidir.
Bu bağlamda, basit (Bilinçsiz) taksir ile bilinçli taksir arasındaki yegane farkı oluşturan Neticenin öngörülebilir olması ile Neticenin öngörülmesi birbirlerinden farklı kavramlardır. Öngörebilme failin hareketinin sonuçlarını tahmin edebilme kabiliyetini ifade ederken, Neticenin öngörülmesi, somut olayda neticenin fail tarafından fiilen tahmin edilmesidir. Suç teşkil eden belli bir eylemin gerçekleşmesi olası sayılmakla beraber, fail neticenin meydana gelmeyeceğine yükümlülüklerine aykırı bir şekilde güven beslemektedir. Böylece kişi gerçekleşmesi olası sayılan neticenin gerçekleşmeyeceğine özensiz bir şekilde güvenmekte, Bir şey olmaz düşüncesiyle hareket ederek sonucun meydana gelmesine yol açmaktadır. (Suç Teorisi, s. 245; 5237 sayılı Yeni TCK'ya Göre Hazırlanmış Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, s. 602).
Bu nedenle, neticeyi öngördüğü hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta şahsi bilgi, beceri veya yeteneğine güvenerek hareket eden bir kişinin tehlike hâli, bunu öngörmemiş olan kimsenin tehlike hâli ile bir tutulamayacağından, neticeyi öngören kişinin, ne olursa olsun, neticeyi öngörmemiş olan kimseye oranla daha ağır cezai müeyyidelere tabi tutulması adalet ilkelerine de uygun düşmektedir.
Öte yandan, atılı suç tarihinden sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 22'nci maddesinde, Basit (Bilinçsiz) taksir, Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi şeklinde, bilinçli taksir ise, Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi olarak tanımlanmaktadır.
Yapılan açıklamalar ışığında somut olay yeniden değerlendirildiğinde; sanığın kurma kolunu çekip bırakmak suretiyle atım yatağına mermi sürmesi, silahın ateşlenebilmesi için emniyet mandalını açması, uzun namlulu silahın kullanımı açısından oldukça dar kabul edilebilecek alana sahip askeri aracın içinde ve kısa mesafeden silahını müteveffanın hayati bölgesine doğrultması ve silahın ateşlenmesi için gerekli olan azımsanmayacak miktardaki basıncı tetiğe uygulamak suretiyle silahı ateşlemesi hareketlerinin tümünü iradi olarak yaptığı hususunda duraksama bulunmamaktadır. Nitekim, olayın tek görgü tanığının ifadesinden ve olay sonrasında sanığın ağlamaklı bir ses tonuyla bağırarak, Komutanım, silah doluymuş diye söylenmesinden, silahın ateşlenmesi sonucunu doğuran hareketlerin iradi yapıldığı sonucu ortaya çıkmaktadır.
Sanığın eğitim durumu, tabur komutanı aracında görevlendirilecek kadar liyakatli usta asker oluşu ve hareketlerini gerçekleştirdiği mahal birlikte değerlendirildiğinde, somut olayda söz konusu iradi hareketlere bağlı olarak meydana gelebilecek sonucun, sanık tarafından öngörülemediğini söylemek mümkün görülmemektedir. Nitekim, olayın tek görgü tanığının, silahın namlusundan kendisini sakınmak için gösterdiği çabadan da, iradi olarak gerçekleştirilen bir seri hareketin sonucunun objektif olarak öngörüldüğü anlaşılmaktadır.
Bu bağlamda, olay sonrasında Komutanım, silah doluymuş diye söylenen sanığın, gerçekleşmesi olası sayılan neticenin gerçekleşmeyeceğine özensiz bir şekilde güvendiği, diğer bir deyişle, Bir şey olmaz düşüncesiyle hareket ederek sonucun meydana gelmesine yol açtığı, böylece eyleminin ASCK'nın 146'ncı maddesini atfı ile TCK'nın 455/1 ve 45/Son maddelerinde tanımlanan silahı ve cephanesinde tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu bir kişinin ölümüne bilinçli taksirle sebebiyet vermek suçunu oluşturduğu sonucuna varılmış, Askeri Yargıtay Başsavcılığının itirazının kabulüne, Daire ilamının kaldırılmasına ve mahkûmiyet hükmünün suç vasfı yönünden bozulmasına karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy