(5271 S. K. m. 34, 230) (2709 S. K. m. 141) (5237 S. K. m. 61, 62) (353 S. K. m. 207) (1632 S. K. m. 87)
Kışla dahilinde cep telefonu bulundurmayı, kullanmayı ve kışlaya sokmayı yasaklayan emre rağmen, 06.09.2008 tarihinde nöbetçi iken cep telefonu ile konuştuğu ve 19.10.2008 tarihinde yapılan aramada üzerinde başka bir cep telefonu bulundurduğu saptanan sanık hakkında, 06.09.2008 ve 19.10.2008 tarihlerinde iki ayrı emre itaatsizlikte ısrar suçunu işlediği iddiası ile açılan kamu davası üzerine yapılan yargılama sonucunda; sanığın iki ayrı emre itaatsizlikte ısrar suçunu işlediği kabul edilerek mahkûmiyet hükümleri tesis edilmiştir.
Daire; sanığın 06.09.2008 tarihli ilk eylemi hakkında henüz soruşturma başlatılmadığından, 19.10.2008 tarihindeki ikinci eylemi yönünden suç işleme kastının kesintiye uğradığının söylenemeyeceğine, sanığın bu suçları aynı suç işleme kararı altında işlediğine, dolayısıyla eyleminin zincirleme emre itaatsizlikte ısrar olarak kabul edilmesi gerektiğine karar vermişken,
Başsavcılık; 06.09.2008 tarihinde cep telefonu bulundurma eyleminden tesis olunan mahkûmiyet hükmünün onanması, 19.10.2008 tarihinde ikinci kez cep telefonu bulundurma eyleminden tesis olunan mahkûmiyet hükmünün ise, gerekçesizlikten bozulması gerektiğini ve eylemlerin iki ayrı emre itaatsizlikte ısrar suçunu oluşturduğunu öne sürerek, Daire ilamına süresinde itiraz etmiştir.
Aşamaları yukarıda açıklanan dava nedeniyle, Daire ile Başsavcılık arasında ortaya çıkan ve Daireler Kurulunda çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; birliğe cep telefonu getirmenin yasak olduğuna ilişkin emrin suç tarihinden önce tebliğ edilmesine rağmen, 06.09.2008 ve 19.10.2008 tarihlerinde birlik içerisinde iki ayrı cep telefonu bulundurduğu tespit edilen sanığın eylemlerinin, iki ayrı emre itaatsizlikte ısrar, suçunu mu, zincirleme emre itaatsizlikte ısrar suçunu mu oluşturacağına ilişkin ise de, öncelikle mahkûmiyet hükümlerinin, Başsavcılık tebliğnamesinde ileri sürülen usule aykırılık yönünden incelenmesi zorunluluğu bulunmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 141/3'üncü ve CMK'nın 34/1 'inci maddeleri, mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılacağını amir bulunmaktadır. Gerekçe, hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun açıklanmasıdır. Gerekçenin dosyadaki bilgi ve belgelerin yerinde değerlendirildiğini gösterir biçimde, geçerli, yeterli ve yasal olması zorunludur. Yasal, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi yasa koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açar. Bu bağlamda, keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, denetimde kolaylık sağlamak için hükmün gerekçeli olması gerekmektedir.
5271 sayılı CMK'nın Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar başlıklı 230'uncu maddesinde, mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde; iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ile hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi yanında delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, ulaşılan kanaat ile sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi, TCK'nın 61 ve 62'nci maddelerinde belirtilen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi gerektiği hususları düzenlenmiş bulunmaktadır.
Askeri Yargıtayın yerleşik uygulamasında kabul gördüğü üzere; hükmün gerekçesinde, iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ile hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirtilmeli, iddia ve savunma bu delillere göre irdelenmeli, gerek sanığın ortaya koyduğu savunmanın ve gerekse iddia makamının istemlerinin ne ölçüde ve hangi sebeplerle kabule değer bulunduğu temyiz incelemesine imkân verecek yeterlilikte açıklanarak, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ortaya konulmalı ve bu fiilin nitelendirilmesi yapılmalıdır. Başka bir anlatımla, yukarıda belirtilen hususlar ile ilgili sonuç çıkarma işleminin ve bu sırada yapılan muhakemenin gerekçede gösterilmesi, denetimin gereği gibi ve usulüne uygun olarak yapılabilmesi bakımından zorunludur. Bu nitelikteki bir gerekçeli hükmün, kamunun bilgilenmesine, tarafların ikna olmalarına, yargılama makamının güvenilirliliğine ve özellikle Adil Yargılanma ilkesine hizmet edeceği aşikârdır. Öte yandan, gerekçenin usule uygun ve yeterli olmamasının, gerekçe yokluğu ile aynı sonuçları doğurduğunda kuşku olmayıp, bu nedenle uygulamada gerekçesizlik kadar, yetersiz gerekçe de mutlak bozma nedeni sayılmaktadır.
Somut olayda, 06.09.2008 tarihinde nöbetçi iken cep telefonu ile konuştuğu ve 19.10.2008 tarihinde yapılan aramada üzerinde başka bir cep telefonu bulunduğu anlaşılan sanığın, 06.09.2008 ve 19.10.2008 tarihlerinde iki ayrı emre itaatsizlikte ısrar suçunu işlediği kabul edilerek mahkûmiyet hükümleri tesis edildiği, kısa karar ile gerekçeli hükmün Hüküm fıkrasından anlaşılmaktadır.
Yapılan açıklamalara göre inceleme konusu hükümlerin gerekçesi denetlendiğinde; öncelikle gerekçeli hükümde Suç tarihi başlığıyla yer alan kısımda, 06.09.2008, 19.10.2008 tarihlerine, kısa karar ve gerekçeli hükmün Hüküm fıkrasıyla uyumlu olacak şekilde yer verildiği görülmektedir. Ancak, gerekçeli hükmün Oluş ve Kabul başlıklı kısmında, sadece 06.09.2008 tarihi itibarıyla işlendiği kabul edilen emre itaatsizlikte ısrar suçuna ilişkin değerlendirmeler yapıldığı, 19.10.2008 tarihinde işlendiği kabul edilen suça ilişkin maddi vakıaya hiç yer verilmediği ve hiçbir gerekçe gösterilmediği, diğer bir deyişle, sübut, vasıf, takdir ve uygulama yönlerinden hiçbir gerekçe bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Öte yandan, 06.09.2008 tarihinde nöbetçi iken cep telefonu ile konuştuğu saptanan sanık hakkında, bu eylemiyle ilgili olarak mahkûmiyet hükmü kurulurken, 06.09.2008 tarihinde yapılan aramada cep telefonu bulundurduğunun tespit edildiği şeklindeki kabulün, açılan kamu davasında belirtilen ve dosya kapsamından saptanan maddi vakıayla uyumlu olmadığı görülmektedir. Bu bağlamda, inceleme konusu dosyada, yukarıda açıklanan şekilde delil değerlendirmesi içeren bir gerekçeli hükmün bulunmadığı açıktır.
Dolayısıyla, bu nitelikteki bir gerekçeli hükmün, kamunun bilgilenmesini, tarafların ikna olmalarını, temyiz denetiminin kolaylaşmasını, yargılama makamının güvenilirliğini ve özellikle Adil Yargılanma İlkesinin gerçekleşmesini sağlamayacağı aşikârdır. Kaldı ki, 353 sayılı Kanunun 207/3-G maddesine göre, Hükmün gerekçeden yoksun olması kanuna mutlak aykırılık hâllerindendir.
Bu itibarla; kışla dahilinde cep telefonu bulundurmayı, kullanmayı ve sokmayı yasaklayan emre rağmen, 06.09.2008 tarihinde nöbetçi iken cep telefonu ile konuştuğu ve 19.10.2008 tarihinde yapılan aramada üzerinde cep telefonu bulundurduğu saptanan sanık hakkında yapılan yargılama sonucunda, ilk eylemiyle ilgili olarak mahkûmiyet hükmü kurulurken, 06.09.2008 tarihinde yapılan aramada cep telefonu bulundurduğunun tespit edildiği şeklindeki kabulün maddi vakıayla uyumlu olmadığı, öte yandan, gerekçeli hükümde ikinci suçla ilgili hiçbir gerekçenin bulunmadığı (Sübut, vasıf, takdir ve uygulama) anlaşıldığından, Askeri Yargıtay Başsavcılığının itirazına atfen, Daire ilamının kaldırılmasına ve mahkûmiyet hükümlerinin usule aykırılıktan bozulmasına karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy