(5237 S. K. m. 106) (1632 S. K. m. 82)
Daire ile Askeri Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, sanığın kabul edilen eyleminin sadece üste fiilen taarruz suçunu mu, yoksa hem üste fiilen taarruz suçunu, hem de üstü tehdit etmek suçunu mu oluşturduğuna ilişkin bulunmaktadır.
Daire, üste fiilen taarruz halinde söylenen tehdit içerikli sözlerin ayrıca tehdit suçunu oluşturmayacağı ve sadece üste fiilen taarruzda bulunmak suçunun oluştuğu görüşünde iken; Askeri Mahkeme, eylemlerin organik bir bütünlük içinde olmadığı, tehdit eyleminin üste fiilen taarruz eyleminden sonra işlenmiş olduğu ve her iki suçun da oluştuğu görüşündedir.
Dosyada mevcut kanıtlara göre; sanığın, ... İlçe J.K.lığına bağlı ... J.Krk.K.lığı emrinde görev yapmakta olduğu, aynı Karakolda görev yapan J.Kd.Çvş. T.A. hakkında erbaş ve erleri dövdüğü halde hakkında herhangi bir işlem yapılmadığından bahisle şikayette bulunması sebebiyle 7.12.2007 tarihinde Karakola gelen İdari Tahkikat Heyetince soruşturma yapıldığı sırada, J.Kd.Çvş.T.A.'nın, hizmet binasının giriş kısmındaki koridorda J.Onb. İ.E. ve J.Er E.T.'le konuştuğunu görünce, Askerleri yönlendirme, askerleri yönlendiremezsin dediği, böyle bir şey yapmadığını söylemesine rağmen mağduru göğsünden iki eliyle duvara doğru iteklediği; olayı gören J.Kd.Üçvş. A.Ç.'nın araya girerek mağdur J.Kd.Çvş. T.A.'yı tuttuğu sırada, sanığın parmağını mağdurun gözüne doğru uzatarak "Senin gözlerini oyarım!" diye bağırdığı, olay yerine gelen diğer kişilerin de araya girmesiyle olayın son bulduğu anlaşılmaktadır.
Olayın gelişiminde, kabulünde ve sanığın üstünü itekleme eyleminin üste fiilen taarruz suçunu oluşturduğunda, bir kuşku ve uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Kurulumuzca çözümlenmesi gereken hususlar, sanığın üste fiilen taarruz suçunu oluşturan eyleminin araya girilerek engellenmesi (son verilmesi) sırasında, parmağını mağdurun gözüne doğru uzatarak "Senin gözlerini oyarım!" diye bağırmasının, başlı başına üstü tehdit suçunu oluşturup oluşturmayacağı, şayet üstü tehdit suçunun oluşmayacağı kabul edilirse, bu sözlerin üste fiilen taarruz suçu kapsamında değerlendirilmesinin gerekip gerekmediğidir.
Üste fiilen taarruz etmek suçunun koruduğu hukuki değerin üstün vücut bütünlüğü, üstü tehdit etmek suçunun koruduğu hukuki değerin ise, üstün huzur ve sükunu ile karar verme ve hareket özgürlüğü olduğu; her iki suçla korunan hukuki değerler arasında farklılık bulunduğu, biri diğerinin unsuru ya da ağırlaştırıcı sebebi olmadığı, her birini oluşturan eylemlerin de birbirinden farklı olduğu, bilinen ve kuşkusuz kabul edilen hususlardır.
Bu iki suçun bileşik suç olarak düzenlenmemiş olması ve birden fazla ve farklı fiil ile işlenebilmekte olmaları karşısında, gerekli unsurların varlığı halinde iki suçun da ayrı ayrı oluşmaları mümkün bulunmaktadır.
O halde, üste fiilen taarruz suçunun üstü tehdit suçunu da bünyesinde barındırdığı görüşünün hukuki bir dayanağı bulunmadığından, üstü tehdit suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının incelenmesi gerekmektedir.
Üstü tehdit suçu
ASCKnın 82nci maddesinde, amir veya üstünü herhangi bir suretle tehdit edenlerin cezalandırılacakları düzenlenmiş; tehdit etmenin ne şekilde olacağına ilişkin bir tanım yapılmamıştır.
TCKnın 106ncı maddesinde ise, tehdit fiili, bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden, mal varlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından veya sair bir kötülük edeceğinden bahisle tehdit etmek olarak tanımlanmış; tehdidin konusuna ve şekline göre çeşitli cezalar öngörülmüştür.
Maddenin gerekçesinde; suçun oluşması için tehdit konusu kötülüğün gerçekleşip gerçekleşmemesinin önemli olmadığı, tehdidin nesnel (objektif) olarak ciddi bir mahiyet arz etmesi, istenilenin yerine getirilmemesi halinde tehdit konusu kötülüğün gerçekleşeceği olasılığının nesnel olarak mevcut olması gerektiği; sarf edilen sözlerin ve gerçekleştirilen davranışın muhatap alınan kişi üzerinde ciddi bir korku yaratma açısından sonuç almaya elverişli, yeterli ve uygun olmaması halinde, tehdidin oluştuğunun ileri sürülemeyeceği, failin söz ve davranışlarının muhatabı üzerinde ciddi şekilde korku ve endişe yaratacak uygunluk ve yeterlilik içerip içermediğinin her somut olayda araştırılması gerektiği, nesnel olarak ciddi bir mahiyet arz eden tehdidin somut olayda muhatabı üzerinde etkili olmasının şart olmadığı açıklamalarına yer verilmiştir.
Bu açıklamalara göre; üstü tehdit suçunun oluşması için, eylemin, nesnel olarak ciddi, amir veya üst konumundaki mağdur üzerinde korku yaratmaya elverişli, yeterli ve uygun olması, bu unsurların her somut olayda araştırılması gerekmekte; Askeri Yargıtay uygulamasında bu hususlar titizlikle aranmaktadır (As.Yrg.Drl.Krl.nun 3.1.2008 tarihli ve 2008/5-5, 3.4.2008 tarihli ve 2008/62-61, 30.10.2008 tarihli ve 2008/173-177 sayılı kararları).
Yargıtay uygulamasında da; tehdit fiilinin, amaca uygun, elverişli ve yeterli olması gerektiği, ani oluşan kavgada kızgınlıkla söylenen sözlerde bu koşullar gerçekleşmediği için tehdit suçunun oluşmayacağı kabul edilmektedir (Ceza Genel Kurulunun 18.02.1991 tarihli ve 1990/4-368 E., 1990/36 K.; 5.4.1993 tarihli ve 1991/4-348 E. 1993/70 sayılı kararları).
Dava konusu olayın değerlendirilmesi
Yukarıda anlatılan olayda; sanığın, iki eliyle göğsünden itekleyerek müdahale ettiği mağdura yönelik bu eyleminin araya girilerek engellenmesi sırasında, parmağını mağdurun gözüne doğru uzatarak sarf ettiği "Senin gözlerini oyarım!" sözlerinin, olayın gelişiminde öfkeyle söylenmiş sözler olduğu, nesnel olarak mağdur üzerinde korku yaratmaya elverişli, yeterli ve uygun olmadığı, dolayısıyla üstü tehdit suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı, eylemin 477 sayılı Kanun'un 47nci maddesinde yazılı üste saygısızlık suçu kapsamında disiplin suçunu oluşturacağı anlaşılmaktadır.
Sanığın eylemlerinin organik bir bütünlük içinde işlenmiş olması ve üste fiilen taarruz suçunun üste saygısızlık suçunu da bünyesinde barındıran bir suç olması nedenleriyle, tek başına üste saygısızlık suçunu oluşturan bu eylemin de üste fiilen taarruz suçu kapsamında değerlendirilmesi ve sadece bu suçtan mahkûmiyet hükmü kurulması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Tahrik hükümlerinin uygulanmamasıyla ilgili inceleme
İfadelerine başvurulan tanıklardan Uzm.J.Çvş. K.Ç., Uzm.J.Çvş. E.Y., J.Er M.Ö. ve J.Er U.B.nin anlatımlarında; mağdur J.Kd.Çvş. T.A.'nın, olayda önce, birlikteki diğer askerlerin yanında, sanık hakkında kırık, deli gibi bazı yakıştırmalar yaptığı, sanığa bu şekilde hitap ettiği, sanığı dışlamak ve küçük düşürmek suretiyle tahrik edici davranışlarda bulunduğu yönünde beyanlarda bulundukları; Askeri Mahkemece, bu beyanların haksız tahrik teşkil edebileceği kabul edilmekle birlikte; sanığın mağdura karşı eylemini gerçekleştirirken bundan kaynaklanan öfke ve elem ile hareket ettiğine ilişkin bir beyanı ve buna ilişkin bir kanıt bulunmadığı ve dolayısıyla sanığın eylemlerini haksız tahrik sonucu işlemediği kabul edilmek suretiyle hüküm kurulmuş ise de; sanığın bu hususları ileri sürmemiş olması, eylemin haksız davranışların etkisiyle işlenmiş olması olasılığını ortadan kaldırmamaktadır.
Kaldı ki, müdafi, 11.11.2008 tarihli dilekçesinde; ısrarlı olarak eylemin haksız tahrikin etkisiyle işlenmiş olduğunu ileri sürmekte; sanık da, aşamalardaki ifadelerinde sürekli olarak mağdur edildiğini bildirmesi yanında, temyiz sebepleri içinde bu hususa ayrıca yer vermiş bulunmaktadır.
Tanıkların açık anlatımları karşısında; sanığın, olaydan önceki zamanda, mağdurun küçük düşürücü davranışlarına muhatap olduğu, bunların sonucu olarak ona karşı öfke içinde olduğu, eylemlerini mağdurun bu haksız davranışlarının etkisiyle işlediğinin kabulü gerekirken; kanıtlara ve hukuka uygun olmayan kabul ve değerlendirmelerle, haksız tahrik hükümlerinin uygulama yeri olmadığının kabulü hukuka aykırı bulunmaktadır.
Bu sebeplerle; her iki suçtan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin, ayrı ayrı bozulmasına karar verilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy