(765 S. K. m. 11, 102, 109, 112)
KONU: Askeri Yargıtay Başsavcılığının 7.5.1987 tarih ve U.Evrak No. 1987/993 sayılı başvuru yazılarında; dava zamanaşımı süresinin hesaplanmasında birbiri ile çelişkili içtihatlar bulunduğu, bazı kararlarda, örneğin Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 22.3.1984 gün ve 1984/70-68 sayılı kararında, dava zamanaşımı süresi tayin edilirken, kanuni ağırlatıcı ve hafifletici sebepler de dikkate alınıp bulunacak ceza miktarı nazara alınarak sonuca ulaşıldığı, buna karşın diğer bazı kararlarda, örneğin Askeri Yargıtay 1 nci Dairesinin 10.12.1986 gün ve 1986/270-255, 2 nci Dairesinin 16.6.1964 gün ve 1964/642-645 ve 3 ncü Dairesinin 7.4.1987 gün ve 1987/207-189 sayılı kararlarında olduğu gibi, kanuni ağırlatıcı ve hafifletici nedenler dikkate alınmadan suçun basit halini düzenleyen kanun maddesinde gösterilen ceza süresinin yukarı haddinin nazara alınması esasının kabul edildiği belirtildikten sonra bu konudaki doktriner görüşler de açıklanmak ve müellifler tarafından ortaya atılan müşahhas, mücerret ve muhtelif sistemler hakkındaki bilgiler aktarılmak suretiyle, TCK. nunun konuyla ilgili bulunan 102 nci maddesinde kesin olarak bu sistemlerden birinin kabul edildiğini söylemenin mümkün bulunmadığı, bu nedenle maddenin yorumlanması ile sonuca ulaşılması gerekeceği belirtilmiştir.
Yine başvuru yazısında TCK. nun 102 nci maddesi ile ilgili olarak yapılacak yorumda, dava zamanaşımı müessesesinin kabul ediliş nedenleri nazara alındığı takdirde adil ve mantıki bir sonuca ulaşılabileceği, mehaz kanunda sosyal fayda ve delillerin bozulması düşüncesinin zamanaşımına esas olarak alındığı sonucuna varıldığı, bu duruma göre ağır suçların kamu vicdanında bıraktığı tesir ile hafif suçların bıraktığı tesir'in aynı olmamasından ötürü ağır suçlar için daha uzun, hafif suçlar için daha kısa bir zamanaşımı süresi tanınması keyfiyetinin sosyal fayda düşüncesine daha uygun düşeceği, bu nedenle TCK. nun 102 nci maddesinde çeşitli sürelerin kabul edildiği belirtilip, suçun ağır veya hafif olduğunun tesbitinde, suçun basit halinin dikkate alınması, kanuni ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin nazara alınmamasının hatalı olacağı vurgulanarak, dava zamanaşımının sosyal fayda düşüncesine dayandırılmış olması bakımından, süresinin tayininde kanuni ağırlatıcı ve hafifletici nedenler de dikkate alınarak tesbit edilecek ceza miktarının ölçü alınmasının müessesenin felsefesine daha uygun düşeceği açıklanmış ve aksi uygulamanın adil olmayan neticelere neden olacağı örneklerle izah edilmiştir.
Ayrıca, yeni İtalyan Ceza Kanununun "Maznuna verilmesi gereken ceza" terimini tercih ettiği, tereddütleri izale bakımından zamanaşımı süresinin tayininde ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin dikkate alınacağını da 157 nci maddede tasrih ettiği ve böylece zamanaşımı süresinin tesbitinde, iş henüz kesin hükme bağlanmadığından takdiri sebepler dikkate alınmaksızın, kanunda yazılı cezanın yukarı haddi temel ceza kabul edilip, TCK.nunun 29 ncu maddesindeki sıraya uyulmak suretiyle, kanuni ağırlatıcı ve hafifletici sebepler dikkate alınarak bulunacak ceza süresinin esas alınması gerekeceği görüşü benimsenerek, dava zamanaşımı süresinin tayinine ilişkin çelişkili içtihatların Daireler Kurulunun 22.3.1984 gün ve 1984/70-68 sayılı kararı doğrultusunda birleştirilmesine karar verilmesi istenmiştir.
İNCELEME: Bu istem üzerine 5 Haziran 1987 Cuma günü saat 10.00'da toplanan Askeri Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunda, sözcü üye tarafından Askeri Yargıtay Başsavcılığının başvuru yazıları ile aralarında aykırılık bulunduğu belirtilen Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 12.3.1984 gün ve 1984/70-68 sayılı kararı, Askeri Yargıtay 1.Dairesinin 10.12.1986 gün ve 1986/270-255, 2 nci Dairesinin 16.6.1964 gün ve 1964/642-645, 3 ncü Dairesinin 7.4.1987 gün ve 1987/208-189 sayılı kararları okunarak, kararlar arasında aykırılık bulunduğuna ve bu aykırılığın 1600 sayılı kanunun 30 ncu maddesi uyarınca Askeri Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunda incelenip karara bağlanması gerektiğine,bir üyenin Daireler Kurulu kararı ile 1 nci Daire kararı arasında aykırılık bulunmadığı yolundaki karşı oyu nedeniyle, Oyçokluğu ile karar verildikten sonra, konunun esas bakımından incelenmesine geçildi:
YAPILAN İNCELEME VE MÜZAKERE SONUNDA GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Ceza hukukunda zamanaşımının, kanuda yazılı sürelerin geçmesi ile Devlet'in yargılamak ve cezalandırmak hakkını düşüren bir hal olduğu konusunda gerek öğretide ve gerekse hukukçular arasında görüş birliği bulunmaktadır. Zamanaşımının konu edildiği hallerde, kamu davası henüz açılmamış ise bunun açılmasına, açılmış ise devamına ve eğer mahkumiyet hükmü verilmiş ise cezanın infazına mani olması yönünden, ceza kanunumuzda da kabul edildiği gibi dava zamanaşımı ve ceza zamanaşımı şeklinde bir ayrım yapılması gerekmektedir.
Zamanaşımı konusunu daha iyi anlayabilmek bakımından müessesenin dayandığı esasın bilinmesinde fayda bulunmaktadır. Bu hususta muhtelif fikirler ileri sürülmüştür. Suçun işlenmesinden sonra failin kaçıp saklanmaya mecbur olması ve her an yakalanmak endişesinden ötürü çektiği ızdırap ve korku içinde yaşamasının yeterli bir ceza olduğu ayrıca cezalandırmaya lüzum bulunmadığı şeklindeki düşüncenin yanında, suçun işlenmesinden itibaren geçen uzunca bir süre içinde falilin başka bir suç işlememesi onun uslandığını göstereceği ve esasen cezanın gayesinin suçluları uslandırmak olduğuna göre, ayrıca ceza verilmesine gerek bulunmadığı fikri ileri sürülmüş olup, bunun dışında suçu ve failin kim olduğunu ispat edecek delillerin kaybolacağını, uzun zaman geçtikten sonra kaybolmuş ve zayıflamış delillerle gerçeği bulmanın güç olacağını ileri süren müellifler de bulunmaktadır.
Bu düşüncelerden başka Türk Ceza Hukukunda revaç görmüş olan "Sosyal Fayda" fikrine göre ise; aradan zaman geçtikten sonra cezalandırmakta artık sosyal fayda kalmadığı, suçun unutulduğu esasen suç'un fertten çok cemiyeti ilgilendiren bir olay olması itibari ile cezalandırmada mutlaka cemiyetin menfaatinin bulunması gerektiği, cezanın gayelerinden birinin de umumi önleme tedbiri yerine geçmesi ve kamu vicdanının tatmini olduğu, unutulma sebebiyle kamu vicdanından silinmiş olan olaydan ötürü failinin cezalandırılmasında sosyal fayda bulunmadığı ileri sürülmüştür. (Abdullah Polat Gözübüyük, Türk Ceza Kanunu Şerhi Cilt 1,2 S.399-M.Tahir Taner Ceza Hukuku S,671)
Zamanaşımının sosyal fayda esasına dayandırılmasının sonuçları olarak her suçun amme vicdanında bıraktığı tesirin aynı olmadığı, ağır suçların tesirinin daha derin, güç unutulur, olduğunu buna karşılık hafif suçların daha çabuk unutulabilinir ve hatıralardan silinir olduğunu kabul etmek zarureti vardır. Bu sebepledir ki tek bir zamanaşımı müddeti olmayıp suçun ağırlığına göre muhtelif müddetler tesbit edilmiştir. (Abdullah Polat Gözübüyük, Türk Ceza Kanunu Şerhi Cilt 1,2 S.399,400-M.Tahir Taner Ceza Hukuku, Sulhi Dönmezer, Sahir Erman Tatbiki Ceza Hukuku S.671,672)Konumuzun ana noktasını dava zamanaşımı süresinin hesaplanmasında ne gibi bir yol takip edileceği, hangi kriter ve kıstaslar nazara alınarak bu sürenin tesbit edilmesi gerekeceği, teşkil etmektedir.
Muhtelif kanunlar suçların ağırlığına göre değişebilen zamanaşımı sürelerini önceden tesbit etmişlerdir. TCK. nun dava zamanaşımı sürelerini belirleyen 102 nci maddesinde 20 yıl ile 6 ay arasında değişen süreleri tesbit olunmuştur. Bu sürelerin tesbitinde elbetteki suçun ağırlığı ve bu ağırlığına göre karşılığı olan ceza süresi etken olmaktadır. Ancak, suçun karşılığı olan cezadan ne anlaşılması gerektiği yine kanunlarda belirtilmiştir. Örneğin mehaz kanunun, TCK. nun 102 nci maddesine tekabül eden, 91 nci maddesinde "maznuna hükmolunması icap eden ceza" şeklinde bir ifade kullanılmış iken, TCK. nun 102 nci maddesinde bu ifadeden ayrılınarak aynen "cezalarını müstelzim cürümlerde" şeklinde bir ifadeye yer verilerek suçların müstelzim oldukları cezalardan söz edilmiştir. Buna göre, kanunumuz dava zamanaşımında hükmedilecek cezayı esas tutmamış, yalnız o suçun istilzam ettiği cezayı göz önünde bulundurmuştur. Kanun koyucu tarafından hangi nedenle mehaz kanunundan ayrılarak yeni bir düzenleme yoluna gidilmiştir. Bunu anlayabilmek ancak maddenin gerekçesinin bilinmesi ile mümkün olmasına rağmen bu gerekçenin olmaması sebebiyle bilinmesi de olanaksızdır.
Dava zamanaşımı süresinin hesabında nazara alınması gereken hususlar yönünden çeşitli görüşler ortaya atılmış olup, sürenin hesabında "müstelzim olan ceza"dan anlaşılması gereken'in suçun basit halini düzenleyen kanun maddesinde yazılı olan ceza mı, yoksa şahsa ve fiile bağlı ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin de nazara alınması suretiyle bulunacak ceza miktarımı olduğu öteden beri tartışma konusu yapılmıştır.
Bu hususta 2 ana görüş bulunmaktadır.
a) Müşahhas sistem, bu görüşü savunanlara göre, o suça ağırlatıcı ve hafifletici sebepler de nazara alınmak suretiyle ne gibi bir ceza verilecekse, bu cezanın suçun müstelzim olduğu ceza olarak kabul edilmesi ve bu ceza'ya göre zamanaşımı süresinin hesaplanması gerekir. Bir suçta rastlanabilecek şahsa ve fiile bağlı ağırlatıcı ve hafifletici sebepleri ve suçun ağırlık derecesini en iyi bilen o suçun hakimidir, bu hallerin önceden kanun koyucu tarafından tesbiti mümkün değildir. Bu sebeple hâkimin takdirine bırakılmalıdır. Aksi görüş, yani mücerret sistem belirgin adaletsizliklere yol açabilir. İşlediği bir suçta kanuni hafifletici sebep bulunan ve bu sebep nazara alındıkta zamanaşımı için gerekli süreyi dolduran kimse bundan faydalanamıyacaktır. (A.P.Gözübüyük Türk Ceza Kanunu Şerhi Cilt 1,2 S.401-Tahir Taner Türk Ceza Hukuku Genel Kısım S.675-Sulhi Dönmezer-Sahir Erman Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku Cilt II/2 S.986)
b) Mücerret sistem, bu görüşü benimseyenler'e göre, henüz dava sona ermemiştir.Fiilin müşahhas olarak müstelzim bulunduğu ceza belli değildir. Fiilin kanunda yazılı cezası ne miktar ise dava zamanaşımı süresinin, bu ceza miktarına göre faile ve fiile bağlı ağırlatıcı ve hafifletici sebepler nazara alınmaksızın hesaplanması gerekir.Bu görüş taraftarları karşı görüşü çeşitli bakımlardan sakıncalı bularak hâkimin takdirinin zamanaşımının kabulünde ve reddinde büyük rol oynayacağını belirtmişlerdir. (A.P.Gözübüyük T.C.Kanunu Şerhi Cilt 1,2 S.402-Sulhi Dönmezer-Sahir Erman Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku Cilt II/2 S.985,986-M.Tahir Taner Ceza Hukuku S.675,676)Bu görüşlerden başka (Muhtelit sistem) diyebileceğimiz 3 ncü bir görüş daha ileri sürülerek, fiile bağlı ağırlatıcı ve hafifletici sebepler nazara alınarak ve ancak şahsa bağlı ağırlatıcı ve hafifletici sebepler gözetilmeden, tesbit edilecek ceza miktarına göre zamanaşımı süresinin hesap edilmesi gerektiği öngörülmüştür. (Sulhi Dönmezer-Sahir Erman Nazarı ve Tatbiki Ceza Hukuku Cilt II/2 S.985, 986- A.P.Gözübüyük Türk Ceza Kanunu Şerhi Cilt 1,2 S.403-Tahir Taner Ceza Hukuku Umumi kısım S.675, 676)
Yukarıda bir nebze işaret edildiği üzere dava zamanaşımı ile ilgili olarak kanunumuzun 102 nci maddesinde "cezalarını müstelzim cürümlerde" şeklinde kullanılmış olan ifade tarzı ile kabul edilmiş olan esas'ın, anlatılan sistemlerden hangisine uygunluk arzettiği hususu da tartışmalıdır.
Doktrinde bazı müellifler tarafından kanunumuzun 102 nci maddesinin lafzı itibariyle mücerret sistemin benimsenerek mehaz kanunundan ayrılmış olduğu, esasen Yargıtay'ın da 102 nci maddede yazılmış olan ifade tarzı sebebiyle dava zamanaşımının, tayin edilecek cezaya göre değil, suça ait kanun maddesinde muayyen olan cezanın yukarı haddine göre hesaplanması gerektiğini kabul ettiği belirtilmiş olmasına rağmen, diğer bazı müelliflerce de kanunumuzda kullanılmış olan ifade'nin mehaz kanununa uygun düşecek şekilde genişletici tefsire tabi tutmanın mümkün bulunduğu, zira bir suçun müstelzim olduğu ceza'nın yalnız suçun basit halinin kanunda yazılı cezası olmadığı, yine kanunda gösterilen ağırlatıcı ve hafifletici sebepler de nazara alınarak o suç hakkında hükmedilmesi mümkün olan azami ceza miktarı olduğu, ancak bu sebeplerin şahsa ve fiile bağlı kanuni ağırlatıcı ve hafifletici sebepler olup, takdiri hafifletici sebeplere yer verilmemesi gerektiği ve 102 nci maddenin böyle bir yoruma tabi tutulmasının adalete ve mantığa daha uygun düşeceği açıklanmıştır. (Tahir Taner Türk Ceza Hukuku genel kısmı, S.677, 678-Dönmezer-Erman Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku Cilt II/2 S.986, 987-Abdullah Polat Gözübüyük Türk Ceza Kanunu Şerhi Cilt 1, 2 S.402, 403)
İçtihatları birleştirme kurulunda bazı üyeler tarafından, TCK. nun 102 nci maddesi lafzının tercüme hatasından bu şekli almayıp, maddenin yazılış biçiminden kaynaklandığı, Yargıtay Tevhidi İçtihat kararında maddedeki cezanın azami haddi nazara alınmalıdır fikri vurgulanmasına rağmen, cezanın tesbitinde ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerin nazara alınıp alınmıyacağı konusunda bir açıklama bulunmadığı, bu hususun yanlış anlaşıldığı, dava zamanaşımı süresinin tesbitinde suçtaki fer'i faillik durumu, teşebbüs hali ve yine suçun mevsuf hali nazara alınmadığı takdirde kanun koyucunun amacına aykırı düşüleceği, örnek olarak adam öldürmek fiilinin mevsuf halini içeren TCK. nun 450 nci maddesindeki kesin cezalar konulmuş olmasına rağmen, 457 nci maddesinde artırma nisbetleri gösterilmiş olduğu, TCK. nun 146/3 maddesindeki suçu işleyen faile aynı maddenin birinci fıkrasındaki ceza miktarına göre zamanaşımı süresi hesap etmenin kanuna uygun bulunmadığı, ayrıca bir küçüğün işlediği suça verilecek ceza belli olmadan zamanaşımı süresini hesaplamanın da kanuna uygun bulunmadığı ve sanığın aleyhine olduğu müşahhas sistemin hem devletin ve hem de sanığın lehine olduğu, aksi görüş kabul edildiğinde TCK. nun 109 ncu maddesinin uygulanmasında çelişkiye düşüleceği, iddianamede görevi suistimal olarak nitelendirilen fiilin zimmet olup, olmayacağının yargılama olmadan anlaşılamıyacağı, sürenin tesbitinde fiilin ağırlığı ön planda olduğuna göre buradaki müşkülatın fiilin ne zaman ağır kabul edileceğinin tesbitinde olduğu, cürmün müstelzim olduğu ceza tabirinden, o fiille kanuni ağırlatıcı ve hafifletici sebepler nazara alınarak tayin olunması muhtemel en yüksek ceza'nın anlaşılması gerektiği gibi görüşlere yer verilmiştir.
Yine bazı üyeler tarafından mehaz kanunun 91 nci maddesinde "Hükmolunması icap eden ceza" şeklinde bir ifade kullanılmış olmasına rağmen kanunumuzun 102 nci maddesinde "cezalarını müstelzim cürümlerde" tabirinin kullanılmış olmasının bir tercüme hatasından kaynaklandığını kabul etmenin mümkün bulunmadığı, kanun koyucunun böyle bir ifade kullanmakla dava zamanaşımı süresinin tesbitinde hükmedilecek cezayı esas almadığı, ancak o suçun istilzam ettiği cezanın göz önüne alındığı, maddenin geniş yoruma tabi tutularak kanunun bu lafzından o suç için hükmedilmesi gereken ceza, yani şahsa ve fiile bağlı hafifletici ve ağırlatıcı sebepler de nazara alınmak suretiyle elde edilecek ceza süresine göre dava zamanaşımının tesbit edilmesi gibi bir sonuca ulaşılmasının da mümkün bulunmadığı, kanunumuzda kabul edilen esasın mücerret sisteme uygunluk arzettiği, mehaz kanunumuz olan İtalyan Ceza Kanununun Dava Zamanaşımı ile ilgili 91 nci maddesinde "Maznuna hükmolunması icap eden ceza" ibaresine yer verildiği halde TCK.nun 102 nci maddesinde" Maznun" sözcüğüne yer verilmemiş ve sadece ".....cezalarını müstelzim cürüm...." kavramı ile yetinilmiş olması kanunumuzun mücerret sistemi benimsediğini gösterdiği, C.M.U.K.nunun 149 ncu ve 353 sayılı kanunun 113 ncü maddesine göre, Türkiye'de ceza davası zamanaşımı söz konusu olduğunda savcılıkça, mahkemeden karar almaksızın K.Y.O.Kararı verildiği halde, TCK.nun mehazı olan İtalyan Ceza Kanununun yürürlükte bulunduğu sırada mer'i olan eski İtalyan Ceza Usulü Yasasına göre, dava zamanaşımı nedeniyle İtalya'da savcılıkça K.Y.O.K.verilemeyip, bu işin sorgu hâkimine havalesinin zorunlu olduğu, bu hususunda İtalyan Ceza Kanununun müşahhas, Türk Ceza Kanunun da mücerret sistemi kabul ettiğini kanıtladığı, 825 sayılı Ceza Kanununun Mevkii Mer'iyete Vaz'ına Müteallik Kanun'un 24 ncü maddesinde yer alan "Hususi kanunlardan birinin bir maddesinde ayrı ayrı fıkralarda muhtelif cezalarla men olunan müteaddit fiillerden, cezası fazla olan fiilin mahiyeti cürüm ve kabahatlerin içtima ve irtibatı halleri müstesna olmak üzere diğer fiillerin usul ve merciince ayrı ayrı tabi olmaları lazım gelen hüküm ve muameleye müessir olamaz" şeklindeki hükmün de, kanunumuzun mücerret sistemi kabul ettiğini teyit ettiği. Zira, burada bir kanun hükmünde ayrı ayrı fıkralarda müstakil ceza tayin edilen fiillerin, her birinin ayrı ayrı usul ve esaslara tabi olacağının belirtildiği. O halde her biri müstakil suç teşkil eden fiiller hakkında dava zamanaşımının ayrı ayrı hesaplanacağı sonucuna varmanın mümkün olduğu. Esasen kanun metninde, aynı maddenin ayrı ayrı fıkralarında suç tipini belirten ceza hükümlerinin bulunması halinde, maddenin sözü edilen şekildeki fıkralarının da ayrı hüküm sayılması gerektiği (Prof. Dr. Nurullah KUNTER. Ceza Muhakemesi hukuku S.749 dipnotları) yolundaki görüşünde bu durumu teyit ettiği, kanunumuzun müşahhas sistemi benimsemesi halinde, böyle bir hükme gerek duyulmayacağı. Yine, 825 sayılı kanunun 22 nci maddesinin 2 nci fıkrasında dava zamanaşımını durduran ve kesen sebepler için, aleyhte de olsa, yeni kanun hükümlerinin uygulanacağının belirtilmiş olmasının da yukarıdaki görüşü doğruladığı, müşahhas sistemin kabul edilmesi halinde, sanığa verilmesi gereken cezanın tesbiti için mutlaka dava açılması ve sonuca ulaşılması gerektiği, bu hususunda işin uzaması sebebiyle sanık aleyhine bir durum yaratacağı, zira tahrik durumu söz konusu olan bir olayda, dava açılmadan tahrik hususunun var olup olmadığını, var olduğu takdirde hafif tahrik mi ağır tahrik mi olacağının, teşebbüs ve iştirak durumlarının hâkim kararı olmadan bilinmesinin mümkün olmadığı, sosyal fayda açısından işlenen suçun teşebbüs veya iştirak olarak kamuoyunda bir ayırım yapılmasının mümkün bulunmadığı, kanunumuzda dava zamanaşımı için kabul edilen süreler ile ceza zamanaşımı için kabul edilen süreler yönünden bir denge kurulduğu, sistemin değiştirilmesi halinde bu dengenin bozulma ihtimalinin bulunduğu şeklinde açıklamalar yapılmıştır.
Ayrıca TCK. nun 109 ncu maddesindeki hüküm, daha önceki kesinleşmiş bir hükmü müteakip yapılması gereken işlemleri içerdiğinden, evvelki kesinleşmiş hükmün ortadan kalkması için yeni bir mahkeme hükmüne ihtiyaç olduğundan, maddenin o şekilde yazılması doğaldır. TCK. nun 109 ncu maddesi, olağanüstü kanun yollarına başvurulması halinde uygulanan bir hükümdür. Henüz hüküm kesinleşmemiş olan hallerde 109 ncu madde hükmüne ihtiyaç yoktur. Bu sebeple 109 ncu maddenin konusu farklı olduğundan 102 nci maddeye de aykırı bir yönü yoktur, As. C.K.nun 50 nci maddesinde, kanuni ağırlatıcı sebeplerle yapılacak arttırmalarda o suç için kanunda öngörülen cezanın azami haddinin aşılamıyacağı belirtilerek, kanuni ağırlatıcı sebepler yönünden As. C.K.nunda sorun çözümlenmiştir. Benzer bir hüküm de 1402 sayılı kanunun 17 nci maddesinde mevcuttur, Askeri Yargıtay Genel Kurulunun 19.11.1954/2808-143, Drl.Krl.nun 13.11.1964/108-120, 2.D.nin 16.6.1964/642-645, 3.D.nin 14.3.1967/103-106, 1.D.nin 10.12.1986/270-255, 3.D.nin 7.4.1987/208-189 gün ve sayılı kararlarında mücerret sistemin benimsendiği, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunun 3.6.1942 gün ve 36/24 sayılı kararında ve diğer Yargıtay İçtihatlarında da mücerret sistemin kabul edildiği, sadece Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun söz konusu 22.3.1984 gün ve 1984/70-68 sayılı kararında müşahhas sistem benimsenmiştir. Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 1984/70-68 sayılı kararı, müstakar Yargıtay ve Askeri Yargıtay İçtihatlarına aykırıdır, Ceza Muhakeme Usulü Kanununun 253 ncü maddesinin son fıkrasında "Derhal beraat kararı verilebilecek hallerde durma ve düşme kararı verilemez" denilmek suretiyle, dava zamanaşımı olan hallerde yargılamanın olduğu yerde duracağı ve herhangi bir araştırmaya gidilmeyeceği belirtilmek suretiyle mücerret sistemin kabul edildiği ortaya çıkmaktadır, şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
Dava zamanaşımı süresi konusunda buraya kadar açıklanmış olan doktriner görüşler, kuruldaki üyeler tarafından belirtilen fikirler ile Askeri Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu Kararları ve diğer Yargıtay ve Askeri Yargıtay kararları ışığı altında:
TCK. nununda dava ve ceza zamanaşımı süreleri ile ilgili bulunan 102, 109 ve 112 nci maddeler birlikte değerlendirildiğinde; TCK. nun dava zamanaşımı süresini belirleyen 102 nci maddesinde "cezalarını müstelzim cürümlerde" şeklindeki ifade tarzı ile o suç için şahsa ve fiile bağlı ağırlatıcı ve hafifletici sebepler nazara alınmaksızın, kanun hükmünde yazılı bulunan cezanın yukarı haddinin esas alınarak dava zamanaşımı süresinin buna göre hesap edilmesinin öngörüldüğü, bu uygulamanın ceza hukukunda istikrar kazandığı, kanun koyucunun dava zamanaşımı sürelerini ceza zaman aşımı sürelerinden daha az tutmakla kanunun sisteminde bir denge yaratma yoluna gitmiş olması bakımından aksi uygulamanın bu dengenin bozulmasına yol açacağı, bu anlayış tarzının davaların gecikmesine ve sürüncemede kalmasına da engel olacağı, kanun hükmünde seçimlik(mütenavip)ceza tayin edilmiş olan hallerde bu cezalardan nev'i bakımından ağır olanına iki basamaklı (mütefavit) cezalarda cezanın üst sınırına göre, diğer suçlarda ceza kanunlarındaki maddelerde yazılı bulunan cezanın üst sınırına, bu suçların müstakil ceza tayin edilmiş bulunan mevsuf hallerinde de bu ceza süresinin üst sınırına göre dava zamanaşımı süresinin saptanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
SONUÇ: Şahsi ve fiili ağırlatıcı ve hafifletici sebepler nazara alınmaksızın:
İki basamaklı (mütefavit) cezalarda cezanın üst sınırına, Seçimlik (mütenavip) cezalarda, TCK. nun 11 nci maddesine göre nev'i bakımından ağır olan cezaya,
Ceza kanunlarındaki bir maddede veya ayrı ayrı maddelerde cezası müstakilen tayin edilmiş olan suçların muhtelif şekillerinin mevcut olması halinde, eylem, cezası müstakilen tayin edilmiş olan hangi madde veya fıkrayı ihlal ediyorsa, o madde veya fıkradaki cezanın azami haddine göre;
Dava zaman aşımı sürelerinin hesap edilmesine ve konuyla ilgili içtihatların bu şekilde birleştirilmesine, Üyelerden Hv.Hakim Tuğgeneral Hakkı ERKAN, Hakim Tuğgeneral İsmet ONUR,Hâkim Kd.Albay Orhan ERTOSUN, Hakim Kd.Albay Erdoğan BAŞEKİM, Hakim Kd.Albay Necati KARAKIŞ, Hakim Kd.Albay Feridun BALATLIOĞLU, Hakim Kd.Albay Dogan TOLON ve Hakim Kd.Albay Metin TÜZÜN'ün karşı oyları nedeniyle 5.6.1987 tarihinde OYÇOKLUĞU ile karar verildi.
MUHALEFET ŞERHİ: Askeri Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına konu teşkil eden Askeri Yargıtay 1.D.nin 10.12.1986 gün ve 1986/270-255 sayılı ilamı ile Askeri Yargıtay Drl.Krl.nun 22.3.1984 gün ve 1984/70-68 sayılı kararı arasında İçtihat aykırılığı yoktur. Her iki kararın konuları farklıdır. Drl.Krl. kararında kanuni ağırlatıcı sebep (TCK.457) sözkonusudur. 1.Daire ilamında ise müteselsil suç durumu vardır. Aslında 1.Daire ilamı ile diğer ilamların konuları da farklıdır.
TCK. nun 80 nci maddesinde düzenlenen müteselsil suç hali "suçların içtimaı" müessesesi içinde yer almaktadır. Bu hal bir kanuni ağırlatıcı sebep değildir. Zira, faile fazla ceza verilmemesi için konmuş bir hükümdür. Hafifletici sebep de değildir. Çünkü, görünüşte verilen ceza arttırılmaktadır. Müteselsil suçta birbirinden müstakil birden fazla suç mevcuttur. Tek suç sayılması "farazi" dir. Uygulamada ve öğretide müteselsil suçu oluşturan her bir suçun ayrı ayrı affa tabi olacağı, Kanunda belirtilen haller dışında her bir eylemin istiklallerini muhafaza edeceği kabul edilmiştir.
Gerçekten; 26.4.1926 gün ve 825 sayılı "Ceza Kanununun mevkii Mer'iyete Vaz'ına müteallik Kanun'un 24 ncü maddesinde "........Cürüm ve kabahatlerin içtima....ı haller .....i" nin ayrı kurallara tabi olacağı, en ağır cezayı gerektiren suça göre usul ve esasa dair işlemlerin cereyan edeceği belirtilmiştir.
Yine; İtalyan Hukukçusu Majno'nun "Ceza Kanunu Şerhi" adlı eserinin Türkçe tercümesinde (Ankara, 1977, C.1, Sh.517, Prg.530) "....Müteaddit suçların içtimaından doğan ceza tenzili keyfiyeti müruruzamanın hesabında tesiri haiz değildir..." denilmiştir. TCK.nun 103 ncü maddesinde "Müruruzamanın başlangıcı.....müteselsil cürümler hakkında...teselsülün bittiği günden itibar olunur" denilmek suretiyle, dava zamanaşımı yönünden aleyhe bir hüküm konulmuştur. Çünkü, bu hüküm olmasaydı, Uygulama ve Öğretide kabul edilen "Farazi Birlik Nazariyesine göre, birinci fiilin zaman aşımına uğraması halinde, teselsül de ortadan kalkacak ve fail sadece zamanaşımına uğramıyan son tek fiilinden ceza görecek, hakkında TCK. nun 80 nci maddesi uyarınca ceza arttırımı yoluna da gidilmeyecekti. Bu şekilde aleyhe bir hüküm varken, TCK. nun 80 nci maddesinin kanuni ağırlatıcı sebep olarak değerlendirilip ikinci defa aleyhe bir uygulama yapılması, teselsül müessesesinin getiriliş amacına aykırı düşer ve adaletsiz olur.
Bir maddi ceza hukuku müessesesi olan dava zamanaşımı ile ilgili olarak "lehe kanun" kuralının uygulanmasını öngören Anayasa'nın 38 ve söz konusu 825 sayılı kanun'un 22 nci maddeleri, yukarıda belirtilen Yasa hükümleri, Uygulama ve öğretideki görüşler karşısında, TCK. nun 80 nci maddesinin kanuni ağırlatıcı sebep sayılacağı yolundaki aleyhe yoruma izin vermez.
Gerekçesi, yukarıda belirtilen görüşümüze aykırı olmakla beraber, sonuç olarak 1.D.nin TCK. nun 80 nci maddesiyle ilgili zamanaşımına dair uygulaması yerindedir ve Drl.Krl.kararı ile içtihat aykırılığı yoktur. Diğer ilamlar yönünden de konular farklıdır.
Yukarıdaki nedenlerle; As. Yargıtay Drl.Krl.nun 22.3.1984 gün ve 1984/70-68 sayılı kararı ile As.Yargıtay 1.D.nin 10.12.1986 gün ve 1986/270-255 sayılı ilamı arasında içtihat aykırılığı bulunmadığından diğer ilamlar yönünden de konular farklı olduğundan, söz konusu 1.D.ilamının içtihat konusu yapılmaması gerektiği görüşü ile, aksi doğrultudaki çoğunluk kararına sadece bu yönden muhalifiz. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy