(353 S.K. m. 160, 207)
Konu: Direnilmek suretiyle tesis olunan hükümlerde, yargılamanın huzurda bulunan sanığa söz hakkı tanınmadan bitirilmiş olmasının, 353 sayılı ASMKYUK'nın 160 ve 207/3-H maddelerinin belirlediği anlamda, sanığın savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuran bir usul olup olmadığı konusunda, Askeri Yargıtay kararları arasında var olduğu ileri sürülen içtihat aykırılığının giderilmesi yoluna gidilmesine gerek olup olmadığı hususunun, 1600 sayılı Askeri Yargıtay Kanununun 30 ve 31'inci maddeleri ile Askeri Yargıtay İçtüzüğünün 42'nci maddesi gereğince karara bağlanması.
BAŞVURUDA BULUNAN: Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Kıdemli Hakimi Hv.Hakim Kd.Alb. Ümit GÜL (Başvuru Ek-1' dedir).
BAŞVURU SEBEBİ VE TALEP: Emre itaatsizlikte ısrar suçundan sanık Hv.Sağ.Bnb. N.K. hakkında Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Mahkemesince verilen 16.9.2004 tarihli ve 2004/530-425 E. ve K. Sayılı mahkûmiyet hükmünü, sanık ve müdafiinin temyizi üzerine, sübut ve usule aykırılık sebebiyle bozan Askeri Yargıtay 1'incı Dairesinin 16.2.2005 tarihli ve 2005/217-213 E. ve K. sayılı kararına karşı, askeri mahkemenin direnmek suretiyle tesis ettiği 7.4.2005 tarihli ve 2005/296-102 E. ve K. sayılı mahkûmiyet hükmünün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine,
Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 23.6.2005 tarihli ve 2005/66-59 E. ve K. sayılı kararı ile, ''Askeri Yargıtay bozma kararına uyulup uyulmaması konusunda beyanda bulunmak üzere, son söz hakkının huzurda bulunan sanığa tanınmamasının, 353 sayılı Kanunun 220nci maddesinin üçüncü fıkrasının (II) bendi bağlamında, sanığın savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuran esaslı bir usul hatası olduğundan, mahkûmiyete ilişkin direnme hükmünün usulden bozulmasına" karar verilmesine karşın, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 22.1.2004 tarihli ve 2004/31-15 ile 2004/2-12 E. ve K. sayılı içtihatlarının, direnme kararı verilirken sanığa son söz verilmemesi şeklinde olduğu ileri sürülerek, bahse konu birbirine aykırı içtihatlar arasındaki aykırılığın giderilerek, uygulama birliğinin sağlanması açısından, Daireler Kurulunun 22.1.2004 tarihli ve 2004/2-12 ile 2004/31-35 E. ve K. sayılı kararları doğrultusunda birleştirilmesi talep edildiğinden;
Askeri Yargıtay içtihatları Birleştirme Kurulu; Başkanlığın 24 Kasım 2005 tarihli ve GEN.SEK: 2037-1082-05 sayılı, "Genel Kurul Toplantı Çağrısı" konulu yazısı üzerine, 9 Aralık 2005 Cuma günü saat 10.00'da Askeri Yargıtay Genel Kurulu Toplantı Salonunda Askeri Yargıtay Başkam Hâkim Tuğgeneral Ahmet ALKIŞ'ın başkanlığında toplandı.
Yapılan yoklamada; mazeret izinli Hâkim Kd.Albay M.Münip EMRE ile yıllık izinli Hâkim Kd.Albay M.Atilla ÖZMBRT ve iki boş üye dışında otuz bir Üyenin hazır bulunduğu, Askeri Yargıtay Kanununun yedinci maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen toplantı yeter sayısının mevcut olduğu anlaşılmakla yapılan inceleme ve müzakere sonunda;
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
USULE İLİŞKİN İNCELEME:
I - BAŞVURU YETKİSİ VE ŞARTLARI:
27 Haziran 1972 tarihli ve 1600 sayılı Askeri Yargıtay Kanununun "İçtihatları birleştirme kararları" başlıklı 30'uncu ve "İçtihatların birleştirilmesini istemek" başlıklı 31 'inci maddeleri ile Askeri Yargıtay İçtüzüğünün "İçtihatları birleştirme kurulu" başlıklı 42'nci maddesi hükümlerine göre, bir dairenin hukuki bir meselede kendisinin yerleşmiş bir içtihadından veya Daireler Kurulunun veya diğer bir dairenin yerleşmiş içtihadından ayrılmak istemesi veya bir daire ile Daireler Kurulunun kararları arasında aykırılık bulunması veya Daireler Kurulunun kendisinin yerleşmiş bir İçtihadından ayrılmak istemesi veya Daireler Kurulunun kararları arasında bir aykırılık bulunması hâllerinde, Daire Başkanları veya Başsavcı, Genel Kuruldan içtihatların birleştirilmesini isteyebilecekleri gibi, diğer merci ve kişilerin de içtihatların birleştirilmesi için başvuruda bulunabilecekleri kabul edilmiştir.
Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Kıdemli Hâkimi de Kanunda belirtilen "diğer merci ve kişiler" kavramı içinde yer aldığından, başvurunun geçerli ve usule uygun olduğu kabul edilmiştir. Ancak, diğer merci ve kişiler tarafından gerekçeli olarak yapılan başvuruların görüşülebilmesi; bahse konu Kanunun 31'nci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca İçtihatları Birleştirme Kurulunun, mevcut üye sayısının salt çoğunluğu ile vereceği karar şartına bağlanmıştır.
Bu nedenle, öncelikle içtihatları birleştirme yoluna gidilmesinin gerekip gerekmeyeceğinin tespit edilmesi şeklinde ortaya çıkan bu ön sorunun çözümü için, içtihatları birleştirme İsteminde tarihi ve sayıları belirtilen ve birbirine aykırı olduğu ileri sürülen içtihatların incelenmesi gerekmiştir.
II - BİRBİRİNE AYKIRI OLDUĞU İLERİ SÜRÜLEN İÇTİHATLAR:
A) DİRENME KARARI VERİLİRKEN MUTLAK SURETLE SANIĞIN "SON SÖZ" ŞEKLİNDE BEYANININ TUTANAĞA GEÇİRİLMESİNİ ARAMAYAN İÇTİHATLAR:
İçtihatları birleştirme istemine neden olarak gösterilen Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 22.1.2004 tarihli ve 2004/2-12 E. ve K. ile 2004/31-15 E. ve K. sayılı kararlarında özetle; "353 sayılı Kanunun 178'inci maddesinde duruşma tutanağına yazılacak konular sayılırken, ayrıntılı düzenleme yapılmış olmasına rağmen, ayrıca "son söz" ibaresine yer verilmediği, yargılamanın her aşamasında söz alıp konuşma imkânı olan, yasanın amir hükmü uyarınca her yargılama işleminden sonra beyanın tespitinde zorunluluk bulunan ve yasanın öngördüğü şekilde en son konuşma hakkını haiz olan sanığın, nihai hüküm kurulmadan önce, prensip olarak herhangi bir sınırlama olmaksızın savunmasını yapabileceği dikkate alındığında, "son sözün nedir?" sorusuna muhatap olmasa dahi, en son konuşan sanığın, savunma hakkını gerektiği gibi kullanabildiğinin kabulünde hukuki zorunluluk bulunduğu, inceleme konusu dosyalarda askeri savcının (2004/31-15 E. ve K. sayılı kararda, askeri savcıdan sonra sanık müdafiinin de) görüşlerini bildirmesinden sonra, sanık bozma ilâmına karşı diyeceğini söylediğinden ve sanıktan sonra bir başkası da konuşmayıp, başka herhangi bir işlem de yapılmadığından, sanığın son söz hakkını kullandığı anlaşıldığı ve herhangi bir usule aykırılığa rastlanılmadığı" kabul edilmiştir (Ek-2,3)
B) DİRENME KARARI VERİLİRKEN MUTLAK SURETLE SANIĞIN "SON SÖZ" ŞEKLİNDE BEYANININ TUTANAĞA GEÇİRİLMESİNİ ARAYAN İÇTİHAT:
İçtihatları birleştirme istemine neden olarak gösterilen Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 23.6.2005 tarihli ve 2005/66-59 E. ve K. sayılı kararında özetle; "Mahkûmiyet hükmünün bozulmasının ardından yapmış olduğu tensip işlemleri doğrultusunda, yargılamanın tarafları durumundaki sanık, sanık müdafii ve müdahilin katılımı ile yeniden yargılamaya başlayan askeri mahkemenin, direnme kararı verildiği oturumda sırasıyla sanık müdafii, müdahil ve askeri savcıya söz hakkı tanımasına karşın, 353 sayılı Kanunun "Son sözün sanığa ait olduğunu öngören" 160'ıncı maddesine aykırı hareket etmek suretiyle, huzurda bulunan sanığa son söz hakkını kullanmasına imkân sağlamadığı ve yargılamayı bu şekilde sona erdirdiği, inceleme konusu olayda Askeri Yargıtay bozma kararına uyulup uyulmaması konusunda beyanda bulunmak üzere, son söz hakkının huzurda bulunan sanığa tanınmamasının 353 sayılı Kanunun 220/3-H maddesi bağlamında sanığın savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuran esaslı bir usul hatası olduğu kanaatine varılarak, mahkûmiyete ilişkin direnme hükmünün öncelikle bu nedenle ve usulden bozulması" kabul edilmiştir (Ek-4).
C) ASKERİ YARGITAYIN KONU İLE İLGİLİ SAPTANABİLEN DİĞER İÇTİHATLARI:
1 - Askeri Yargıtay Daireler kurulunun 7.7.2005 tarihli ve 2005/67-62 E.ve K. sayılı kararında özetle: "Askeri mahkemece direnme kararının verildiği 28.12.2004 tarihli oturumda sırasıyla sanık, sanık müdafii ve askeri savcıya söz hakkı tanınmasına karşın 353 sayılı Kanunun "son sözün sanığa ait olduğunu" öngören 160'ıncı maddesine aykırı hareket etmek suretiyle, huzurda bulunan sanığın son söz hakkını kullanmasına imkân sağlamadığı ve askeri savcının duruşma tutanağına geçen beyanlarının ardından, yargılamayı bu şekilde sona erdirerek mahkûmiyet kararı verilmiş ise de; Askeri Yargıtay bozma kararına uyulup uyulmaması konusunda beyanda bulunmak üzere, huzurda bulunan sanık ve müdafi ine ne diyecekleri sorulduktan sonra, askeri savcıya söz hakkı tanınması ve bu şekilde en son olarak askeri savcı konuşturulduktan sonra, huzurdaki sanıktan bir diyeceği olup olmadığı sorulmadan hüküm kurulmasının, 353 sayılı Kanunun 220/3-H maddesi bağlamında sanığın savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuran esaslı bir usul hatası olduğu kanaatine varıldığı ve Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun uyuşmazlık konusu olayla benzer nitelik gösteren incelemeler sonucunda verdiği 9.12.2004 tarihli ve 161-166, 23.12.2004 tarihli ve 185-177, 23.6.2005 tarihli ve 66-59 sayılı kararlan da dikkate alınarak, mahkûmiyete ilişkin direnme hükmünün usulden bozulmasına" karar verilmiştir.
2 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 23.12.2004.tarihli ve 2004/185-177 E. ve K. sayılı kararında özetle; "Bozma ilâmının okunmasından sonra önce sanığa, sonra sırasıyla sanık müdafii, müdahiller vekili ve askeri savcıya söz verildiği, sanığın ve adı geçen kişilerin bozma kararına karşı diyeceklerinin tespitinden sonra, en son askeri savcının beyanda bulunduğu göz ardı edilerek, tekrar sanığa söz hakkı verilmeden direnme kararı verilmiş ise de; 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesinin "son sözün sanığa ait olduğunu" açıkça belirttiği, Askeri Yargıtay ve Yargıtayın yerleşik kararlarına göre bozma kararıyla mahkemenin bozmaya konu olan kararı ortadan kalktığından, uyup uymama konusunda karar verilmeden önce duruşma usulüne dair hükümlerin aynen uygulanması gerektiği ve direnme karan verilirken de duruşmada beyanı alınan son kişinin mutlak surette sanığın olması gerektiği, emredici nitelikteki bu usul kuralına uyulmaması hâlinde savunma hakkının kısıtlanmış olacağı, inceleme konusu dosyada bozma kararına uyup uymama konusunda en son askeri savcının beyanda bulunup, tekrar sanığa söz verilmeden direnme kararı tesis edildiğinden, yasanın amir hükmüne rağmen duruşmanın sanığın sözüyle bitirilmemiş olmasının, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuran "esaslı bir usul hatası" olduğu değerlendirilmiş ve direnilmek suretiyle kurulmuş görevsizlik kararlarının anılan yasaya aykırılık nedeniyle usul yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
3 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 23.12.2004 tarihli ve 2004/169-174 E. ve K. sayılı, kararında özetle; Askeri savcının esas hakkındaki mütalaasını bildirmesinden sonra, sanık ve müdafiinin savunmalarının alındığı, sanığın son sözünün sorulup beyanı tutanağa geçildikten sonra, dava dosyasının tetkike alınmasına ve duruşmanın ertelenmesine karar verildiği, bir hafta sonra icra edilen duruşmada, askeri mahkeme heyetinde değişiklik olduğu için önceki duruşma tutanaklarının okunduğu ve tekrar sanığa söz hakkı tanınmadan görevsizlik ve mahkumiyet hükümleri kurulduğu, 353 sayılı Kanunun 159'uncu maddesinde, sözlü veya yazılı delillerin ikamesi ile bilirkişinin dinlenilmesinden sonra, bunlara karşı bir diyeceği olup olmadığının sanığa sorulması görevinin yargılama makamına verildiği, ayrıca Kanunun 160'ncı maddesinde, delillerin ikamesi ve tartışması bitlikten sonra, son sözün sanığa ait olması ilkesi kabul edildiği, buna göre, yargılama sırasında ikame olunan delillere karşı mutlaka sanığın diyeceği sorularak, yargılamanın mutlak surette sanığın sözüyle bitirileceği, yasa koyucunun bu düzenlemelerle, delillerin ikamesi ve tartışılması aşamasında tarafların katılımını sağlayıp, sanığın savunma hakkını gerektiği gibi kullanabilmesine imkân tanımak istediği, 353 sayılı Kanunun 131'inci maddesinin İkinci fıkrasının "Tehir süresi sekiz günü geçtiği veya 130'uncu maddeye göre duruşma talik olunduğu veyahut askeri mahkeme kurulu arasında kısmen veya tamamen değişiklik olduğu takdirde, eski duruşma tutanaklarının okunması yolu ile duruşma tekrarlanır." hükmünü amir olduğu, bu madde ile güdülen gayenin, delillerin ikamesi ve tartışılması aşamasında tarafların tamamen veya kısmen tamamlandıktan sonra duruşmanın uzun süreli olarak ertelenmesi veya askeri mahkeme heyetinde değişiklik olması hâlinde, duruşmaya devam olunduğunda önceki tutanakların okunması suretiyle, tutanakların içeriğinin askeri mahkeme heyeti tarafından hatırlanmasının veya yeni üyelerin tutanaklara vâkıf olmasının sağlanması olduğu, tutanakların açıklanan nedenlerle tekrar okunması, daha önce ikame edilen delillerin tekrar ikame edilmesi anlamında olmadığından, tarafların bir kez daha beyanlarının tespitine gerek bulunmadığı, bu nedenlerle inceleme konusu dosyada, askeri savcının esas hakkındaki mütalâasını bildirmesinden sonra sanığın savunması alınıp, duruşma bitirilmeden önce son sözü sorulduğundan, keza sanığın son sözünün sorulmasından sonra yeni bir delil de ikame olunmadığından, dosyanın incelemeye alınması için, duruşmanın ertelenmesinden sonra icra edilen duruşmada tekrar sanığa söz hakkı tanınmamış olmasının usule aykırılık olarak değerlendirilmemesine karar verilmiştir.
4 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 9.12.2004 tarihti ve 2004/161-166 E. ve K. sayılı kararında özetle; Mahkumiyet hükmünün bozulması sonrası icra edilen ilk duruşmaya katılan sanığın kimliğinin tespit olunduğu, bozma ilâmının okunup önce sanığın, sonra askeri savcının bozmaya karşı beyanlarının alındığı ve tekrar sanığa söz verilmeden direnme kararı verilerek mahkûmiyet hükmü kurulmuş ise de; 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesinin "son sözün sanığa ait olduğunu" açıkça belirttiği, Askeri Yargıtay ve Yargıtayın yerleşik kararlarına göre bozma kararıyla mahkeme kararı ortadan kalktığından, uyup uymama konusunda karar verilmeden önce duruşma usulüne dair hükümlerin aynen uygulanması gerektiği ve direnme kararı verilirken de duruşmada beyanı alınan son kişinin mutlak surette sanığın olması gerektiği, emredici nitelikteki bu usul kuralına uyulmaması hâlinde savunma hakkının kısıtlanmış olacağı, inceleme konusu dosyada, bozmaya uyup uymama konusunda önce sanık sonra askeri savcının beyanda bulunup, tekrar sanığa söz verilmeden direnme kararı tesis edildiğinden, yasanın amir hükmüne rağmen duruşmanın sanığın sözüyle bitirilmemiş olmasının, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuran "esaslı bir usul hatası" olduğu değerlendirilmiş ve direnilmek suretiyle kurulmuş görevsizlik kararlarının anılan yasaya aykırılık nedeniyle usul yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
5 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 14.10.2004 tarihli ve 2003/157-134 E. ve K. sayılı kararında özetle; Askeri Yargıtay ve Yargıtayın yerleşik kararlarına göre, bozma kararıyla mahkeme kararı ortadan kalktığından, uyup uymama konusunda karar verilmeden önce, duruşma usulüne dair hükümlerin aynen uygulanması ve özellikle direnme kararı verilirken, duruşmada beyanı alınan son kişinin mutlak surette sanık olmasına karar verilmiştir.
6 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 23.9.2004 tarihli ve 2004/156-118 E. ve K., 25.11.2004 tarihli ve 2004/155-158 E.ve K. ile 19.2.2004 tarihli ve 2004/45-35 E. ve K. sayılı kararlarında özetle; Sanığın da hazır bulunduğu son duruşmada, askeri savcının esas hakkındaki mütalâasını bildirmesinden sonra, askeri mahkemece sanığın savunmasının tespit olunduğu, ancak tutanağa "sanık son sözünde" gibi bir ibare yazılıp sanığın ilâve bir beyanı da alınmadan, yargılama sona erdirilerek hükme varıldığı, 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesinin "Delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra göz davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri savcı, sanığa, sanık ve müdafii de davacıya cevap vermek hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi ile davacı da cevap verebilir. Son söz sanığındır.
Sanık namına müdafii tarafından savunmada bulunulsa da savunmaya ekleyecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur.
Savaş hâlinde, sözlü savunma veya yazılı savunmanın okunması süre bakımından mahkemece kısıtlanabilir." hükmünü amir olup, madde gerekçesinde, bu maddenin CMUK'un 251'nci maddesinin mütenazırı olduğu belirtildiği, 353 sayılı Kanunun 160ıncı maddesiyle paralel bir düzenleme içeren CMUK'un 251'inci maddesinin madde gerekçesinin "...Duruşmada delillerin münakaşasından sonra, söz sırasının tanzimine mütedair olan bu maddede, cezada usulü bir nazariye olan, son söz maznunun olmak hakkı her suretle mahfuz bulundurulmak kaydıyla, davacı ve mes'ulübilmalin söz söyleyeceği sıralar tespit edilmiş ve C.Savcısının, maznun veya müdafiin sözlerine karşı cevap vermesi salahiyeti maddede gösterilirken, reisin takdiriyle bu arada davacı ve mes'ulibilmalin de cevap makamında söz söylemeleri hakkı kabul edilmiş ve yukarıda gösterildiği üzere bunlara karşı müdafiin söz söyleyebileceği ve en son sözün maznunun olduğu maddede kayıt ve işaret olunmuştur..." şeklinde olduğu, CMUK'a kaynak teşkil eden Alınan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 258'inci maddesinin "I. Delillerin irad ve ikamesi işi bittikten sonra mütalâa ve müdafaalarını ve taleplerini bildirmek üzere söz müddeiumumîye ve ondan sonra müttehime (itham edilen, sanık) verilir.
II. Müddeiumumî müttehime cevap vermek hakkını haizdir, en son söz müttehime aittir.
III. Müttehim namına bir müdafi tarafından müdafaada bulunulsa dahi, müdafaasına bizzat kendisi tarafından ilâve edilecek bir şey olup olmadığı müttehime sorulmak icap eder." hükmünü içerdiği, bu hükümler ve gerekçelerden anlaşılacağı üzere; kanun koyucu gerek delillerin ikamesi ve gerekse iddia ve görüşlerin bildirilmesi sonrasında en son sanığın konuşması ilkesini benimsediği, söz konusu maddeyle konuşma sırasının düzenlendiği, mutlak surette "son söz" şeklinde bir ibarenin tutanağa geçirilerek, sanığın fazladan beyanının tespitinin öngörülmediği, savunma hakkının kutsallığı ve ceza yargılamasının vazgeçilmez bir ilkesi olduğu hususlarında herhangi bir tereddüt bulunmamakla birlikte, bu hakkın kullanımını mutlaka "son söz"ün nedir şeklinde bir sorunun yöneltilmiş olmasına bağlamak veya böyle bir hatırlatma yapılmamış olması hâlinde, savunma hakkının kısıtlandığını kabul etmenin makûl ve amaca elverişli olmadığı, nitekim, 353 sayılı Kanunun 178inci maddesinde de duruşma tutanağına yazılacak konular sayılırken, ayrıntılı bir düzenleme yapılmış olmasına rağmen, ayrıca "son söz" ibaresine yer verilmediği, yargılamanın her aşamasında söz alıp konuşma imkânı olan, yasanın amir hükmü uyarınca her yargılama işleminden sonra beyanının tespitinde zorunluluk bulunan ve yasanın öngördüğü şekilde en son konuşma hakkını haiz olan sanığın, nihai hüküm kurulmadan önce prensip olarak herhangi bir sınırlama olmaksızın savunmasını yapabileceği dikkate alındığında, "son sözün nedir?" sorusuna muhatap olmasa dahi, en son sözü sanığın kullanıp kullanmadığına bakılması gerektiği, en son konuşan sanık ise, savunma hakkını gerektiği gibi kullanabildiğinin kabulü yoluna gidilmesi gerekliği, Prof.Dr. Faruk EREM'in Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu isimli 1996 tarihli kitabının 538'inci sayfasında, Ceza Usul Kanununun son sözün değil, en son sözün sanığa verilmesinin istediğinin belirtildiği, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun emsal nitelikteki 22.1.2004 tarihli ve 2004/2-12 E. ve K. ile 22.1.2004 tarihli ve 2004/31-15 E. ve K. ve 19.2.2004 tarihli ve 2004/45-35 E. ve K, sayılı kararlarında da; duruşmaya son verilmeden evvel en son konuşan kişinin sanık olması durumunda ayrıca sanığa son sözünün sorulmamış olmasının, savunma hakkının kısıtlanması anlamına gelmeyeceğinin açık bir biçimde vurgulandığını, nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.10.1986 tarihli ve 1986/510-29 E. ve K. ile Yargıtay 8'inci Ceza Dairesinin 5.2.1985 tarihli ve 1985/138-368 E. ve K. sayılı kararlarında da aynı hukuki sonuca varıldığı, son duruşmaya ait tutanağın incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, askeri savcının esas hakkındaki mütalâasını sunmasının ardından sanığın savunmasını bildirdiği, usule veya esasa yönelik herhangi bir işlem yapılmadan ve başkaca bir kimseye söz hakkı tanınmadan yargılamaya son verilerek hüküm tesis edildiği, bu anlamda yargılamanın 353 sayılı Kanunun 160/3'üncü maddesine uygun biçimde sanığın sözü ile sona erdirildiği, mahkemece bu açıklamaların tesir ve kuvvetini etkileyecek ne bir söz ne de bir işleme imkân verilmediği, belirtilen nedenlerden dolayı; askeri mahkemenin bu yöndeki uygulamasında usule aykırılık bulunmamıştır.
7 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.10.2004 tarihli ve 2004/122-142 E. ve K. sayılı kararında özetle; Mahkûmiyet hükmünün bozulması sonrası icra edilen ilk duruşmaya katılan sanığın kimliğinin tespit olunduğu, bozma ilâmı okunduktan sonra önce askeri savcı, sonra sanık ve en son sanık müdafiinin beyanlarının alındığı ve herhangi bir yargılama işlemi yapılmadan direnme karan verilip mahkûmiyet hükmü kurulduğu, "Uyma ve uymama kararını vermek için yapılan bu duruşmanın özel bir durumunun olduğu, zira dünyada bir eşi olmayan bu duruşmanın, uyup uymama konusunda bir karar verilince sona ereceği, ancak, uyma kararı verildikten sonradır ki, normal nitelikte olan ve dünyanın her yerinde rastlanan yeni bir duruşmanın başlayacağı " (Kunter-Yenisey, Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. Bası, sayfa: 1158), bu görüşte de vurgulandığı üzere, bozma sonrası yerel mahkemede uyup uymama konusunda yapılan muhakeme faaliyetinin, sorgu ve delillerin ikamesi gibi yargılama İşlemlerinin yapıldığı klâsik bir yargılama faaliyeti olmayıp, sadece tarafların bozmaya karşı beyanlarının tespitine yönelik, kendine özgü bir tali muhakeme süreci olduğu, bu aşamada, yegâne amacın, tarafların bozmaya karşı beyanlarının alınması olduğundan, işlemlerin hukuka uygun olup olmadıklarının değerlendirilmesinde de, bu kıstasın nazara alınmasının isabetli olacağı, İnceleme konusu dosyada; askeri savcının bozmaya karşı diyeceğini bildirmesinden sonra, sanık ve müdafiinin de beyanlarını askeri mahkemeye ilettikleri, sonuçta iddia ve savunma makamını teşkil eden süjelerin iradelerinin askeri mahkemenin bilgisine ulaştığı ve sanık ile müdafiinin "bozmaya uyulmasını istemekle" fikir birliği içerisinde olduklarını gösterdikleri dikkate alındığında, yasanın öngördüğü işlemin gereği gibi yapıldığı, ceza yargılamasının bu aşamasında beklenilen hukuki gayeye ulaşıldığı ve savunma hakkının herhangi bir suretle kısıtlanmadığı sonucuna varılmıştır.
8 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 3.6.2004 tarihli ve 2004/43-83 E. ve K. sayılı kararında özetle: 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddesinin, yargılama sürecinde; "...delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra, sözün davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verileceğini, askeri savcının sanığa, tanık ve müdafiinin de, askeri savcıya cevap verme hakkına sahip olduğunu
"belirttikten sonra "son sözün sanığa verilmesi" gerektiğini ayrıca vurguladığı duruşmanın, muhakkak sanığın "son sözü" ile bitmesi gerektiği, bu sözün tesir ve kuvvetini etkileyecek herhangi bir talep ya da iddianın ileri sürülmesine imkân verilmeksizin hüküm tesis edilmesi gerektiği, son sözün sanığa verilmesinin "savunma" bakımından çok önemli olup, emredici nitelikteki bu usul kuralının, "savunmanın kısıtlanmayacağına' ilişkin ilkenin doğal bir sonucu olduğu, ilk defa hüküm verilirken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının geçerliliği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte, bozmadan sonra başlayan yeni yargılama sürecinde de, kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkelerinin doğal sonucu olarak; yargılamanın henüz devam ediyor olması, yargılamanın aynı usul kurallarına tabi bulunması, bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağı şeklinde bir ayrımın yasal dayanağının bulunmaması nedenleri İle, direnme kararının verildiği oturumda da, en son sözün verilmesine ilişkin kuralın aynen geçerli olup, bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığı, savunma hakkının doğrudan ve etkin biçimde kullanımını hedefleyen bu düzenlemenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6, Anayasamızın ise, 36'ncı maddesinde ifadesini bulan "Adil Yargılanma Hakkı" ile teminat altına alınarak korunduğu, temel haklardan kabul edilen "Savunma Hakkı'nın kısıtlanmasının usul kanunlarımızda mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak sayıldığı (CMUK Mad.308/8 ve 353 s.K. Mad.207/3-H), diğer yandan; 353 sayılı Kanunun 160/4'üncü maddesinin "Sanık namına müdafii tarafından savunmada bulunulsa da, savunmaya ekleyecek başka bir şey olup olmadığının sanığa sorulacağı" hükmünü içerdiği, Ceza Muhakemesi Hukukunda "müdafilik" kavramının, Hukuk Usulü Muhakemesindeki "vekil" kavramıyla özdeş olmadığı ve müdafiinin, sanıktan bağımsız olarak işlev görebilen savunma makamının ayrı bir sujesi olduğu, duruşmaya katılan sanıkların kendilerinden sonra açıklamalarda bulunan müdafilerinin beyanlarına ekleyecek bir husus bulunup bulunmadığını ileri sürebilmeleri amacıyla söz hakkı tanınmayarak 353 sayılı Kanunun 160/4'üncü maddesi ihlâl edildiği, diğer yandan, yargılamanın sanıkların son sözü ile bitirileceğine ilişkin 353 sayılı Kanunun 160/3'üncü maddesinin ikinci cümlesine aykırı düşecek biçimde, sanıklara ayrıca son söz hakkı tanınmadan yargılamaya son verilmesinin de, savunmaya yönelik usul hukuku kurallarının ihlâl edildiği belirtilmiştir.
9 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 20.11.2003 tarihli ve 2003/109-102 E. ve K. sayılı kararında özetle: Askeri mahkemece 29.7.2003 tarihli celsede bozma ilâmının okunduktan sonra, ilk olarak askeri savcıya söz verdiği, askeri savcının bozmaya uyulmasına İlişkin beyanının duruşma zaptına geçirildikten sonra, bu kez huzurda bulunan sanığa söz hakkı tanındığı, sanığın bozma ilâmına uyulup uyulmamasını mahkemenin takdirine bıraktığını ifade etmesinin ardından, başkaca bir işlem yapılmaksızın yargılamaya son vererek direnme kararı verilmiş ise de; 353 sayılı Kanunun 160'ncı maddesinin "son sözün sanığa verilmesi gerektiğini ayrıca vurguladığı, duruşmanın muhakkak sanığın "son sözü" ile biteceği, bu sözün tesir ve kuvvetini etkileyecek herhangi bir talep ya da iddianın ileri sürülmesine imkân verilmeksizin hüküm tesis edileceği, son sözün sanığa verilmesinin "savunma" bakımından çok önemli olup, emredici nitelikteki bu usul kuralının "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin doğal bir sonucu olduğu, ilk defa hüküm verilirken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının geçerliliği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte, bozmadan sonra başlayan yerli yargılama sürecinde de kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkelerinin doğal sonucu olarak yargılamanın henüz devam ediyor olması, yargılamanın aynı usul kurallarına tâbi bulunması, bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağı şeklinde bir ayrımın yasal dayanağının bulunmaması nedenleri ile, direnme kararının verildiği oturumda da en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kuralın aynen geçerli olduğu, bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığı, savunma hakkının doğrudan ve etkin biçimde kullanımını etkileyen bu düzenlemenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 ve Anayasamızın 36'ncı maddesinde ifadesini bulan "Adil Yargılanma Hakkı" ile teminat altına alınarak korunduğu, temel haklardan kabul edilen "Savunma Hakkının kısıtlanmasının usul kanunlarımızda mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak sayıldığı, sanığa Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı diyeceklerinin sorulmasının 353 sayılı Kanunun 227/3'üncü maddesinin tanıdığı usule İlişkin bir hak olduğundan, bu imkânın duruşmaya son vermeden hemen önce kullandırılmasının anılan Kanunun 160/3'üncü maddesinde yer verilen "son söz" hakkını bertaraf edemeyeceği, bu itibarla direnme kararının verildiği oturumda hazır bulunan sanığa, Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı beyanını sunmasından ayrı olarak "son söz" hakkının tanınmamasının, 353 sayılı Kanunun 160/3 ve 207/3-H maddeleri gereğince savunma hakkının kısıtlanmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle, direnme hükmünün emredici nitelikteki bu kurallar çerçevesinde usul yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
10 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 23.10.2003 tarihli ve 2003/95-86 E. ve K. sayılı kararında özetle; Askeri mahkemece 21.7.2003 tarihli celsede bozma ilâmı okunduktan sonra, ilkin askeri savcıya söz verildiği, askeri savcının bozma ilâmına uyulmasına ilişkin beyanının duruşma zaptına geçirildikten sonra, bu kez huzurda bulunan sanığa söz hakkı tanındığı, sanığın bozma ilâmına uyulmasına dair beyanının tespit edilmesinin ardından, başkaca bir işlem yapılmaksızın yargılamaya son verilerek direnme yönünde hükme varılmış ise de; 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesinin yargılama sürecinde "...delillerin ikamesi ve tartışılması bittikten sonra sözün davacıya ve davaya katılanlara, onlardan sonra iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verileceğini, askeri savcının sanığa, tanık ve müdafiinin de askeri savcıya cevap verme hakkına sahip olduğu..." belirtildikten sonra "son sözün sanığa verilmesi" gerektiğini ayrıca vurguladığı, duruşmanın muhakkak sanığın "son sözü" ile biteceği, bu sözün tesir ve kuvvetini etkileyecek herhangi bir talep ya da iddianın ileri sürülmesine imkân verilmeksizin hüküm tesis edileceği son sözün sanığa verilmesinin savunma bakımından çok önemli olup, emredici nitelikteki bu usul kuralının "savunmanın kısıtlanmayacağına ilişkin ilkenin doğal bir sonucu olduğu, ilk defa hüküm verilirken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının geçerliliği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte, bozmadan sonra başlayan yeni yargılama sürecinde de kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkelerinin doğal sonucu olarak yargılamanın henüz devam ediyor olması, yargılamanın aynı usul kurallarına tâbi bulunması, bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağı şeklinde bir ayrımın yasal dayanağının bulunmaması nedenleri ile, Direnme kararının verildiği oturumda da en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kuralın aynen geçerli olduğu, bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığı, savunma hakkının doğrudan ve etkin biçimde kullanımını etkileyen bu düzenlemenin Avrupa insan Hakları Sözleşmesinin 6 ve Anayasamızın 36ncı maddesinde İfadesini bulan "Adil Yargılanma Hakkı" ile teminat altına alınarak korunduğu, temel haklardan kabul edilen "Savunma Hakkı"nın kısıtlanmasının usul kanunlarımızda mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak sayıldığı, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve E.91/4-38 K.91/113, 12.4.1993 tarihli ve E.93/4-30 K.93/90, 14.6.1993 tarihli ve E;.93 6-142 K.93/172, 20.9.1993 tarihli ve E.93/10-159 K.93/197, 3.10.1994 tarihli ve E.94/5-173 K.94/204, 3.7.1995 tarihli ve K.95/4- 211 K.95/239, 5.3.1996 tarihli ve E.96/7-22 K.96/31, 28.5.1996 tarihli ve E.96/ 3-110 K. 96/114 sayılı emsal nitelikteki içtihatlarında, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin savunma hakkının kısıtlanmasına sebebiyet verdiği belirtilerek, bu durumun mutlak bozma sebebi sayıldığı, sanığa Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı diyeceklerinin sorulmasının 353 sayılı Kanunun 227/3'üncü maddesinin tanıdığı usule ilişkin bir hak olduğundan bu imkânın duruşmaya son vermeden hemen önce kullandırılmasının anılan Kanunun 160/3'üncü maddesinde yer verilen "son söz" hakkını bertaraf edemeyeceği, bu itibarla direnme kararının verildiği oturumda hazır bulunan sanığa Askeri Yargıtay bozma ilâmına karşı beyanını sunmasından ayrı olarak "son söz" hakkının tanınmamasının 353 sayılı Kanunun 160/3 ve 207/3-H maddeleri gereğince savunma hakkının kısıtlanmasına sebebiyet verdiği gerekçesiyle, direnme hükmünün emredici nitelikteki bu kurallar çerçevesinde usul yönünden bozulmasına karar verilmiştir.
11 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 3.7.2003 tarihli ve 2003/66-65 E. ve K. sayılı kararında özetle; bozma kararından sonra askeri mahkemece yapılan yargılamada; duruşmaya gelen sanık ve müdafiine bozma ilâmı okunarak diyeceklerinin sorulduğu, sanık ve müdafii bozma ilâmına uyulmamasını ve beraat kararında direnilmesini, daha sonra söz verilen askeri savcının ise bozma ilâmına uyulmasını talep ettikleri, dolayısıyla duruşmanın sanığın sözüyle değil, askeri savcının sözüyle sona erdiği, bir başka ifadeyle, sanığa son sözü sorulmadan önceki kararda direnildiği, 353 sayılı Kanunun "Askeri savcı davaya katılan, davacı ve sanığın iddia ve savunmaları" başlıklı 160'ıncı maddesinde, "Delillerin ikamesi ve tartışma bittikten sonra söz davacıya ve davaya katılana onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri savcı sanığa, sanık ve müdafii de savcıya cevap verme hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebilir. Son söz sanığındır" denildiği, aynı hususun CMUK'un 251'inci maddesinde de düzenlendiği ve en son sözün sanığa ait olduğunun belirtildiği, maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, sanığın hazır bulunması hâlinde duruşmanın mutlaka sanığa son söz verilerek bitirileceği, savunma hakki ile yakından ilgili olan bu usul kuralının emredici nitelikte olup "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin doğal bir sonucu olduğu, sanığa son söz verilerek kendisinden önce dinlenenlere karşı diyecekleri ve savunmasının saptanması gerektiği ve "son söz"den sonra başkaca usulü işlemler yapılmış ise yeniden sanıktan son diyeceğinin sorulması gerektiği, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının, bozmadan sonra başlayan yargılama sürecinde de kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, çünkü davanın sonuçlanmadığı, yargılama henüz devam etmekte olduğu ve aynı usul kurallarına tâbi bulunduğu, aksi takdirde yargılamanın bozmadan önce ve bozmadan sonra diye iki evreye ayrılacağı, bu durumun ise yargılamanın hükmün kesinleşmesine kadar kesintisiz süreceğini kabul eden usul yasasına aykırı olacağı, ayrıca yasalarımızda, bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağına dair bir hüküm de bulunmadığı, 353 sayılı Kanunun 208'inci maddesinde belirtilen "Sanığın lehine olan hukuki kurallara aykırılık sanığın aleyhine hükmün bozulması için askeri savcıya ve teşkilâtında askeri mahkeme kurulan kıt'a komutanı veya askeri kurum amirine bir hak vermez" şeklindeki hüküm nazara alındığında, son kararın "beraat" kararı olmasının, sanık lehine bulunması nedeniyle sanığa son söz verilmemesinin, sanık lehine olan bir hukuki kuralın ihlâli olduğunun ileri sürülebileceği, sanığa "son söz" verilmesinin emredici nitelikte bir usul kuralı olduğu, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturacağı, hüküm sanık aleyhine temyiz edilmiş olduğundan aleyhe de bozulabileceği, bu nedenle, sanık hakkında verilen karar beraat olsa bile sanığa "son söz" verilmesi gerektiği, esasen kanunda son sözün verilmesi konusunda beraat ve mahkûmiyet yönünden bir ayırım yapılmadığı, direnme kararı verilirken de, en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kuralın aynen geçerli olduğu. Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun müteaddit kararlarında "son söz sanığındır" kuralının direnme kararı verilirken de geçerli olduğu, bu usul kuralının "emredici nitelikle" olup, "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin sonucu bulunduğu, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturacağı, direnme sonucu kurulan hüküm beraat olsa bile, "son sözün" sanığa ait olduğu kuralının aynen geçerli olduğu ve söz konusu davada sanığa "son söz" verilmemesinin 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesine aykırı olduğu ve hükmün bu yönden bozulmasına karar verilmiştir.
12 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 26.6.2003 tarihli ve 2003/59-58 E. ve K. sayılı kararında özetle: Bozmadan sonra askeri mahkemece 26.12.2002 tarihli oturumda hazır bulunan sanığın bozma ilâmına karşı diyeceklerinin tespit edilmesini takiben, askeri savcının bozmaya ilişkin görüşü alındıktan sonra hazır bulunan sanığın son söz verilmeden, dolayısıyla yargılama sanığın son sözü ile sonuçlandırılmadan önceki kararda direnilerek mahkûmiyet hükmü kurulduğu, 353 sayılı ASMKYUK'nın 160'ıncı maddesi gereğince sanığın hazır bulunması hâlinde duruşmanın mutlaka sanığın son sözü ile bitmesi gerektiği, ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkı savunma hakkı olup bu hakkın hiçbir şekilde kısıtlanmayacağı, son sözün sanığa verilerek kendisinden önce dinlenenlere karşı diyecekleri ve savunmasının saptanması gerektiği, sanığa son söz verildikten sonra başkaca usulü işlemler yapıldığı takdirde, yeniden sanıktan son diyeceklerinin sorulması gerektiği, savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralı emredici nitelikte olup, uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, bu nedenlerle; temel haklardan kabul edilen "savunma hakkının" kısıtlanmasının usul kurallarında mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak gösterildiği (CMUK Mad.308/8 ve 353 ASMYUK'nın 207/H maddeleri), Askeri Yargıtayın yerleşmiş kararlarında vurgulandığı gibi; ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının, hükmün bozulmasından sonra başlayan yargılamada da dava sonuçlanmadığı ve yargılama devam etmekte olduğundan, kamu davasının kesintisizlik ve süreklilik ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, gerek bozmadan önce gerek bozmadan sonra aynı usul hükümlerinin uygulandığı, bozma ile son soruşturma aşaması yeniden başladığından "son soruşturmanın sanığın son sözü ile sonuçlandırılmasının mutlak usulü bir zorunluluk olduğu, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 6.6.2002 tarihli ve 2002/49-48, 28.3.2002 tarihli ve 2002/25-27, 18.4.2002 tarihli ve 2002/32-32, 3.10.2002 tarihli ve 2002/70-72, 13.3.2003 tarihli ve 2003/17-20 sayılı kararlarının da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin savunma hakkının kısıtlanması mahiyetinde kanuna mutlak aykırılık oluşturan bir hâl olarak kabul edilmiştir.
13 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 8.5.2003 tarihli ve 2003/48-49 E. ve K. sayılı kararında özetle; Bozma kararından sonra askeri mahkemece yeniden yapılan yargılamada, 17.9.2002 tarihli duruşmaya gelen sanık ve müdafiine bozma ilâmı okunarak diyecekleri sorulmuş, sanık ve müdafii, bozma ilâmına uyulmamasını ve beraat kararında direnilmesini, daha sonra söz verilen askeri savcı da bozma ilâmına uyulmasını İstedikleri, bu celsede, mahkeme başkanı ve duruşma hakimindeki değişiklik ve dosyanın kapsamlı olması nedeniyle, bozmaya karşı bir karar vermek üzere dosyanın tetkike alınmasına ve duruşmanın 22.10.2002 tarihine talik edildiği, anılan tarihte yapılan duruşmada ise, sanık ve müdafii hazır olduğu hâlde onlara söz verilmeden "Tarafların geçen celse bozmaya karşı beyanlarının alındığı ve bu hususta bir karar vermek üzere dosyanın tetkike alınması yönündeki ara karar doğrultusunda dosya incelenmiş olmakla" denilerek, bozma ilâmına uyulmayıp direnilmesine ve sanığın üste fiilen taarruz suçunu işlediğini gösterir yeterli ve kesin delil elde edilemediğinden beraatına karar verildiği, dolayısıyla Askeri Yargıtay bozma ilâmının okunduğu celse, duruşma askeri savcıya söz verilerek bitirildiği gibi, son celsede sanık duruşmada hazır bulunduğu hâlde, "son sözü" sorulmadan önceki kararda direnildiği, 353 sayılı Kanunun '"Askeri savcı, davaya katılan, davacı ve sanığın iddia ve savunmaları" başlıklı 160.ncı maddesinde "Delilerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra söz davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri savcı, sanığa, sanık ve müdafii de savcıya cevap verme hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebilir. Son söz sanınındır." denildiği, aynı hususun CMUK'un 251'inci maddesinde de düzenlendiği ve en son sözün sanığa ait olduğunun belirtildiği, maddeden açıkça anlaşılacağı üzere, sanığın hazır bulunması hâlinde, duruşmanın mutlaka sanığa "son söz" verilerek bitirileceği, savunma hakkı ile yakından ilgili olan bu usul kuralının emredici nitelikte olup, "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin doğal bir sonucu olduğu, sanığa son söz, verilerek kendisinden önce dinlenenlere karşı diyeceklerinin ve savunmasının saplanması, "son sözden sonra başkaca usulü işlemler yapılmış ise, yeniden sanıktan son diyeceği sorulması gerektiği, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturacağı, ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının bozmadan sonra başlayan yargılama sürecinde de, kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, çünkü davanın sonuçlanmadığı, yargılamanın henüz devam ettiği ve aynı usul kurallarına tâbi olduğu, aksi hâlde yargılamanın, bozmadan önce ve bozmadan sonra diye iki evreye ayrılmış olacağı, bu durumun ise yargılamanın, hükmün kesinleşmesine kadar kesintisiz süreceğini kabul eden usul yasasına aykırı olacağı, ayrıca yasalarımızda bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağına dair bir hüküm de bulunmadığı, 353 sayılı Kanunun 208'inci maddesinde belirtilen "Sanığın lehine olan hukuki kurallara aykırılık sanığın aleyhine hükmün bozulması için askeri savcıya ve teşkilâtında askeri mahkeme kurulan kıt'a komutanı veya askeri kurum amirine bir hak vermez." şeklindeki hüküm nazara alındığında, son kararın beraat kararı olmasının, sanık lehine bulunması nedeniyle, sanığa son söz verilmemesinin sanık lehine olan bir hukuki kuralın ihlâli olduğu ileri sürülebilir ise de; sanığa "son söz" verilmesinin emredici nitelikle bir usul kuralı olduğu, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturacağı cihetle ve beraat kararının sanık aleyhine temyiz edilmesi de dikkate alındığında, sanık hakkında verilen karar beraat olsa bile sanığa "son söz" verilmesi gerektiği, sanık hakkında beraat verilmekle beraber, henüz kesinleşmediğine göre sanık aleyhine bozulabilen ifazın verilmesi konusunda beraat ve mahkûmiyet yönünden bir ayrım yapılmadığı, 353 sayılı Kanunun 208'inci maddesi, sadece sanık lehine olan hukuki kurallara aykırılık hâlinde askeri savcıya ve komutana temyiz hakkı vermediği, usul hükümlerinin, emredici kurallarının bir tarafa bırakılarak önce işin esasının incelenmesi, sübut olmadığı takdirde hükmün onanması, sübutun varlığında ise, bu usulü eksiklik nedeniyle hükmün bozulması, ikili uygulamalara ve yanlış anlamalara neden olacağı, bu şekilde yani önemli usulü eksikliğe rağmen, esasa ilişkin inceleme yapılarak bozma kararı verilmesi durumunda sübutun varlığı kabul edilmiş olacağından, artık bundan sonra sanığa "son söz" verilmesi hükmünün uygulanmasının mantıki ve hukuki bir anlamı kalmayacağı, direnme kararı verilirken de, en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kuralın burada da aynen geçerli olduğu, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.3.2002 tarihli ve 2002/25-27 sayılı, 18.4.2002 tarihli 2002/32-3 sayılı, 6 6.2002 tarihli ve 2002/47-47 sayılı, 6.6.2002 tarihli ve 2002/49-48 sayılı, 20.6.2002 tarihli ve 2002/48-50 sayılı, 27.6.2002 tarihli ve 2002/59-57 sayılı, 3.10.2002 tarihli ve 2002/70-72 sayılı, 7.11.2002 tarihli ve 2002/81-84 sayılı, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve 4-38/113 sayılı, 12.4.1993 tarihli ve 4-30/90 sayılı, 3.7.1995 tarihli ve 4-211/239 sayılı, 5.3.1996 tarihli ve 7-22/31 sayılı, 28.5.1996 tarihli ve 3-110/114 sayılı 9.12.1997 tarihli ve 1-271/295 sayılı, 12.12.2000 tarihli ve 11-242/251 sayılı kararlarında "son söz sanığındır" kuralının direnme kararı verilirken de geçerli olduğu, bu usul kuralının "emredici nitelikte" olup "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin sonucu bulunduğu, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturacağı vurgulandığı, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 24.10.1995 tarihli ve 6-238/305 sayılı kararında da, sanığın beraatına ilişkin hüküm sanık aleyhine temyiz edilmişse, temyiz davasında öncelikle, emredici usul kurullarının uygulanıp uygulanmadığının incelenmesi, uygulanmışsa dosyanın esasına girilmesinin benimsendiği, bu nedenlerle direnme sonucu kurulan hüküm beraat olsa bile, "son sözün" sanığa ait olduğu kuralının aynen geçerli olup, söz konusu davada sanığa "son söz" verilmemesinin 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesine aykırı olduğuna karar verilmiştir.
14 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 17.4.2003 tarihli ve 2003/41-41 E. ve K. sayılı kararında özetle: Bozmadan sonra askeri mahkemece, 22.1.2003 tarihli oturumda hazır bulunan sanığın bozma ilâmına karşı diyeceklerinin tespit edilmesini takiben, sanık müdafiinin görüşü alındıktan sonra hazır bulunan sanığa "Son Söz" verilmeden, dolayısıyla yargılama sanığın son sözü ile sonuçlandırılmadan, önceki kararda direnilerek mahkûmiyet hükmü kurulduğu, 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddesinde "Delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra söz davaya katılana, onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri savcı, sanığa, tanık ve müdafii de savcıya cevap vermek hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebilir.
Son söz sanığındır.
Sanık namına müdafii tarafından, savunulmada bulunulsa da savunmaya ekleyecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur." hükmüne yer verildiği, bu hüküm gereğince sanığın hazır bulunması hâlinde, duruşmanın mutlaka sanığın son sözü İle bitmesi gerekeceği, ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkının savunma hakkı olup, bu hakkın hiçbir şekilde kısıtlanmayacağı, son sözün sanığa verilerek, kendisinden önce dinlenenlere karşı diyeceklerinin ve savunmasının saptanması gerekliği, sanığa son söz verildikten sonra başkaca usulü işlemler yapıldığı takdirde, yeniden sanıktan son diyeceklerinin sorulması gerektiği, savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralının emredici nitelikte olup, uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, bu nedenlerle, temel haklardan kabul edilen "savunma hakkının" kısıtlanmasının usul kurallarında mutlak temyiz sebeplerinden hin olarak gösterildiği (CMUK mad. 308/8 ve 353 sayılı ASMYUK'nın 207/11 maddesi), Yargıtayın ve Askeri Yargıtayın yerleşmiş kararlarında vurgulandığı gibi, ilk defa hüküm kurulurken "Son sözün sanığa verilmesi" kuralının, hükmün bozulmasından sonra başlayan yargılamada da dava sonuçlanmadığı, devam etmekte olduğundan, kamu davasının kesintisizlik ve süreklilik ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, gerek bozmadan önce, gerekse bozmadan sonra aynı usul hükümlerinin uygulandığı, bozma ile son soruşturma aşaması yeniden başladığından "Son soruşturmanın sanığın son sözü ile sonuçlandırılmasının mutlak usulü bir zorunluluk olduğu, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 6.6.2002 tarihli ve 2002/49-48, 28.3.2002 tarihli ve 2002/25-27, 18.4.2002 tarihli ve 2002/32-32, 3.10.2002 tarihli ve 2002/70-72, 13.3.2003 tarihli ve 2003/17-20 sayılı kararlarının da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin, savunma hakkının kısıtlanması mahiyetinde kanuna mutlak aykırılık oluşturan bir hâl olarak kabul edilmiştir.
15 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 13.3.2003 tarihli ve 2003/17-20 E. ve K. sayılı kararında özetle; Bozmadan sonra askeri mahkemece; 19.12.2002 tarihli oturumda hazır bulunan sanığın bozma ilâmına karşı diyeceklerinin tespit edilmesini takiben, askeri savcının bozmaya ilişkin görüşü alındıktan sonra hazır bulunan sanığa "son söz" verilmeden, dolayısıyla yargılama sanığın son sözü ile sonuçlandırılmadan, önceki kararda direnilerek mahkûmiyet hükmü kurulduğu, 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddesinde; "Delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra söz davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonrada sanığa yerilir.
Askeri savcı, sanığa, tanık ve müdafii de savcıya cevap vermek hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebilir.
Son söz sanığındır.
Sanık namına müdafii tarafından, savunulmada bulunulsa da savunmaya ekleyecek başka hır şey olup olmadığı sanığa sorulur" hükmüne yer verildiği, bu hüküm gereğince sanığın hazır bulunması hâlinde duruşmanın mutlağı sanığın sözü ile bitmesi gerekeceği, ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkının savunma hakkı olup, bu hakkın hiçbir şekilde kısıtlanmayacağı, son söz sanığa verilerek kendisinden önce dinlenenlere karşı eklerinin ve savunmasının saptanması gerekeceği, sanığa son söz verildikten sonra başkaca usulü işlemler yapıldığı takdirde, yeniden sanıktan son diyeceklerinin sorulması gerekeceği, savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralının emredici nitelikte olup, uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, bu nedenlerle, temel haklardan kabul edilen "savunma hakkının kısıtlanmasının usul kurallarında mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak gösterildiği (CMUK Mad. 308/8 ve 353 ASMYUK'nın 207/H maddesi), Askeri Yargıtayın yerleşmiş kararlarında vurgulandığı gibi; ilk defa hüküm kurulurken "Son sözün sanığa verilmesi" kuralının, hükmün bozulmasından sonra başlayan yargılamada da dava sonuçlanmadığı, yargılama devam etmekte olduğundan, kamu davasının kesintisizlik ve süreklilik ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, gerek bozmadan önce gerekse bozmadan sonra aynı usul hükümlerinin uygulandığı, bozma ile son soruşturma aşaması yeniden başladığından "Son soruşturmanın sanığın son sözü ile sonuçlandırılmasının mutlak usulü bir zorunluluk olduğu, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 6.6.2002 tarihli ve 49-48, 28.3.2002 tarihli ve 25-27,18.4.2002 tarihli ve 32-32, 3.10.2002 tarihli ve 2002/70-72 sayılı kararlarının da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin savunma hakkının kısıtlanması mahiyetinde kanuna mutlak aykırılık oluşturan bir hâl olarak kabul edildiği, bu itibarla incelenen dosyada bozmadan sonra yapılan yargılamada, direnme kararının verildiği oturumda hazır bulunan sanığa "son söz"ün verilmeyerek 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddesine aykırı davranıldığından, esas yönünden incelenmeyen hükmün öncelikle bu usulü nedenle bozulmasına karar verilmiştir.
16 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 7.11.2002 tarihli ve 2002/81-84 E. ve K. sayılı kararında özetle; Bozma kararından sonra, askeri mahkemece yeniden yapılan yargılamada 8.3.2002 tarihli duruşmaya gelen sanığa bozma ilâmı okunarak diyeceklerinin sorulduğu, sanığın bozma ilâmına uyulmasını istediği, ancak sanık müdafiine duruşma gününün ve Askeri Yargıtay bozma ilâmının tebliği için müzekkere yazılmadığından, bu hususun temini için müzekkere yazılmasına ve duruşmanın 17.5.2002 tarihine talikine karar verildiği, 17.5.2002 tarihinde yapılan duruşmada ise, sanık müdafiine duruşma gününün ve Askeri Yargıtay bozma ilâmının tebliği için yazılan müzekkereye cevap verildiği görülüp, cevabı yazı okunarak sanıktan sorulduğunda bir diyeceği olmadığını, askeri savcıdan sorulduğunda onun da bir diyeceği olmadığını söylemesi üzerine, başkaca bir işlem yapılmadan ve hazır bulunan sanığa son sözü sorulmadan önceki kararda direnilerek mahkûmiyet hükmü kurulduğu, 353 sayılı Kanunun "Askeri savcı, davaya katılan, davacı ve sanığın iddia ve savunmaları" başlıklı 160'ıncı maddesinde, "Delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra söz davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri savcı, sanığa, sanık ve müdafii de savcıya cevap verme hakkına sahiptir.
Duruşmayı yürüten askeri hâkimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebilir. Son söz, sanığındır" hükmüne yer verildiği, aynı hususun CMUK'un 251 'inci maddesinde de düzenlendiği ve en son sözün sanığa ait olduğunun belirtildiği, bu hükümde açıkça ifade edildiği üzere, sanığın hazır bulunması hâlinde, duruşmanın mutlaka sanığa "son söz" verilerek bitirileceği, savunma hakkı ile yakından ilgili olan bu usul kuralının emredici nitelikte olup "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin bir ilkenin doğal sonucu olduğu, sanığa son söz verilerek kendisinden önce dinlenenlere karşı diyeceklerinin ve savunmasının saptanması ve "son söz"den sonra başkaca usulü işlemler yapılmış ise, yeniden sanıktan son diyeceğinin sorulması gerekeceği, bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının, bozmadan sonra başlayan yargılama sürecinde de, kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, çünkü dava sonuçlanmadığı ve yargılama devam etmekte olduğundan, aynı usul kurallarına tâbi bulunduğu, ayrıca usul yasalarımızda bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağına dair bir hükme de yer verilmediği, bu itibarla direnme kararının verildiği oturumda da en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kuralın aynen geçerli olduğu hususunda herhangi bir kuşku bulunmadığı, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.3.2002 tarihli ve 2002/25-27 sayılı, 18.4.2002 tarihli ve 2002/32-3 sayılı, 6.6.2002 tarihli ve 2002/47-47 sayılı, 6.6.2002 tarihli ve 2002/49-48 sayılı, 20.6.2002 tarihli ve 2002/48-50 sayılı, 27.6.2002 tarihli ve 2002/59-57 sayılı, 3.10.2002 tarihli ve 2002/70-72 sayılı; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve 4-38/113 sayılı, 12.4.1993 tarihli ve 4-30/90 sayılı, 14.6.1993 tarihli ve 6-142/172 sayılı, 20.9.1993 tarihli ve 10-159/197 sayılı, 3.10.1994 tarihli ve 5-173/204 sayılı, 3.7.1995 tarihli ve 4-211/239 sayılı, 5.3.1996 tarihli ve 7-22/31 sayılı, 28.5.1996 tarihli ve 3-110/114 sayılı, 9.12.1997 tarihli ve 1-271/295 sayılı. 12.12.2000 tarihli ve 11-242/251 sayılı kararlarının da bu doğrultuda olduğundan, en son sözün sanığa verilmemesinin 353 sayılı Kanununun 160'ırıcı maddesine aykırı olduğundan, hükmün bu yönden bozulmasına karar verilmiştir.
17 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 3.10.2002 tarihli ve 2002/70-72 E. ve K. sayılı kararında özetle: Bozmadan sonra 20.5.2002 tarihli oturumda hazır bulunan sanığın bozma ilâmına karşı diyeceklerinin tespit edilmesini takiben askeri savcının bozmaya ilişkin görüşü alındıktan sonra hazır bulunan sanığa "son söz" verilmeden, dolayısıyla yargılama sanığın son sözü ile sonuçlandırılmadan önceki kararda direnilerek görevsizlik karan verildiği, 353 sayılı ASMYUK'nın "Askeri savcı, davaya katılan davacı ve sanığın iddia ve savunması" başlıklı 160'ıncı maddesinde ''Delillerin İkamesi ve tartışması bittikten sonra söz davacıya ve davaya katılana, daha sonra da iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verilir.
Askeri savcı, sanığa, tanık ve müdafii de savcıya cevap vermek hakkına sahiptir.
Duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi ile davacıya da cevap verebilir. Son söz sanığındır.
Sanık namına müdafii tarafından savunmada bulunulsa da, savunmaya ekleyecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur" hükmüne yer verildiği, bu hüküm gereğince sanığın hazır bulunması halinde, duruşmanın mutlaka sanığın son sözü ile bitmesi gerektiği, ceza yargılamasında sanığın en önemli hakkının savunma hakkı olup bu hakkın hiçbir şekilde kısıtlanmayacağı, son sözün sanığa verilerek kendisinden önce dinlenenlere karşı diyeceklerinin ve savunmasının saptanması ve sanığa son söz verildikten sonra başkaca usulü işlemler yapıldığı takdirde, yeniden sanıktan son diyeceklerinin sorulması gerekeceği, savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralının emredici nitelikte olup uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, bu nedenlerle temel haklardan kabul edilen savunma hakkının kısıtlanmasının usul kanunlarında mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak gösterildiği (CMUK mad. 308/8 ve 353 sayılı ASMYUK'nın 207/H maddesi), Askeri Yargıtayın yerleşmiş kararlarında vurgulandığı gibi, ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının, hükmün bozulmasından sonra başlayan yargılamada dava sonuçlanmayıp yargılama devam etmekle olduğundan, kamu davasının kesintisizlik ve süreklilik ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, gerek bozmadan önce gerekse bozmadan sonra aynı usul hükümlerinin uygulandığı, bozma ile son soruşturma aşaması yeniden başladığından "son soruşturmanın sanığın son sözü ile sonuçlandırılmasının mutlak usulü bir zorunluluk olduğu, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 6.6.2002 tarihli ve 49-48, 28.3.2002 tarihli ve 25-27, 18.4.2002 tarihli ve 32-32, 27.6.2002 tarihli ve 59-57 sayılı kararlarının da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin savunma hakkının kısıtlanması mahiyetinde kanuna mutlak aykırılık oluşturan bir hâl olarak kabul edildiği, bu itibarla incelenen dosyada bozmadan sonra yapılan yargılamada direnme kararının verildiği oturumda hazır bulunan sanığa "son söz" verilmeyerek 353 sayılı ASMYUKnın 160ıncı maddesine aykırı davranıldığından, esas yönünden incelenmeyen hükmün öncelikle bu usulü nedenle bozulmasına karar verilmiştir.
18 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 27.6.2002 tarihli ve 2002/59-57 E. ve K. sayılı kararında özetle; Askeri mahkemece 26.3.2002 tarihli oturumda bozma ilâmı okunduktan sonra ilâma karşı önce sanıktan, bilâhare müdafiinden ve en son da askeri savcıdan diyecekleri sorulduktan sonra direnme karan verilmiş ise de; gerek CMUK'un 251'inci, gerekse 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddeleri, paralel biçimde, yargılama sürecinde "...delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra, sözün davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verileceğini, askeri savcının sanığa, tanık ve müdafiinin de, askeri savcıya cevap verme hakkına sahip olduğunu..." belirttikten sonra, "son sözün sanığa verilmesi" gerektiğini vurguladığı, bu hükmün, tartışma bölümünü de içeren geniş anlamdaki duruşmanın muhakkak sanığın "son sözü" ile biteceğini içerdiği, son sözün sanığa verilmesinin savunma bakımından çok önemli olup, emredici nitelikteki bu usul kuralının "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin doğal sonucu olduğu, ilk defa hüküm verirken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının geçerliliği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte, bozmadan sonra başlayan yeni yargılama sürecinde de, kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkeleri gereğince, bu ilkelerin doğal sonucu olarak yargılamanın henüz devam ediyor olması, yargılamanın aynı usul kurallarına tâbi bulunması, bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağı şeklinde bir ayrımın yasal dayanağının bulunmaması nedenleri ile direnme kararının verildiği ortamda da en son sözün sanığa verilmesine ilişkin bu kuralın aynen geçerli olup, bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığı, gerçekten bu usul kuralının savunma hakkı ile doğrudan bağlantılı olduğu birlikte gözetildiğinde, savunma hakkının, Ceza Muhakemesi sujesi olan sanığın en önemli hakkı olduğu, bu hakkın da hem İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, hem de Anayasamızın 36'ncı maddesinde "Adil Yargılanma Hakkı" ilkeleri ile açıklanmak suretiyle teminat altına alınıp korunduğu, temel haklardan kabul edilen ''Savunma Hakkı'nın kısıtlanmasının, usul kanunlarımızda mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak sayıldığı (CMUK Mad. 308/8 ve 353 s. K. Mad. 207/H), Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 6.6.2002 tarihli ve 49-48, 28.3.2002 tarihli ve 25-27, 18.4.2002 tarihli ve 32-32 ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve E.91/4-38, K.91/113, 12.4.1993 tarihli ve E.93/4-30 K.93/90, 14.6.1993 tarihli ve K.93/6-142 K.93/172, 20.9.1983 tarihli ve E.93/10-159 K.93/197, 3.10.1994 tarihli ve E.94/5-173 K.94/204, 3.7.1995 tarihli ve E.95/4-211, K.95/239, 5.3.1996 tarihli ve E.96/7-22 K.96/31, 28.5.1996 tarihli ve 96/3-110 K.96/114, 9.12.1997 tarihli ve 1/271-295 ile 12.12.2000 tarihli ve 11/242-251 sayılı kararları da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin, savunma hakkını kısıtlayıcı nitelikte bulunmakta, kanuna mutlak aykırılık hâlleri arasında sayılmakta, bu itibarla bozmadan sonra yapılan yargılamada, direnme kararının verildiği oturumda hazır bulunan sanığa, "son sözün" verilmemesi nedeniyle, sanığın savunma hakkının kısıtlandığı sonucuna varıldığından, emredici nitelikteki usul hukuku kurallarına aykırı bulunan hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
19 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 6.6.2002 tarihli ve 2002/49-48 E. ve K, sayılı kararında özetle: Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 3.7.1997 tarihli ve 103-96 ile 1.10.1998 tarihli ve 110-118 yılı kararlarında "Bozma" kararından sonra verilen "Direnme" kararının usul yasalarına göre bilinen anlamda bir duruşma yapılmaksızın verildiğini, direnme karan verilen duruşmanın "özel nitelikli" bir duruşma olduğunu ve dolayısıyla bunda " son sözün sanığa ait" olduğu kuralının uygulanmasının aranmayacağını burada en son sözün sanığa verilmemesinin bozulma nedeni olamayacağını belirtmiş ise de; gerek CMUK'un 251'inci, gerekse 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddelerinin, paralel biçimde, yargılama sürecinde "...delillerin İkamesi ve tartışması bittikten sonra, sözün davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra İddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verileceğini, askeri savcının sanığa, tanık ve müdafiinin de, askeri savcıya cevap verme hakkına sahip olduğunu..." belirttikten sonra, "son sözün sanığa verilmesi" gerektiğini vurguladığı, bu hükmün, tartışma bölümünü de içeren geniş anlamdaki duruşmanın muhakkak sanığın "son sözü" ile biteceğini içerdiği, yargıçların onun etkisine yenileri katılmadan kararlarını verecekleri) son sözün sanığa verilmesinin "savunma" bakımından çok önemli olup, emredici nitelikteki bu usul kuralının "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin doğal sonucu olduğu, ilk defa hüküm verirken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının geçerliliği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte, bozmadan sonra başlayan yeni yargılama sürecinde de Kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkeleri gereğince, bu ilkelerin doğal sonucu olarak yargılamanın henüz devam ediyor olması, yargılamanın aynı usul kurallarına tabi bulunması, bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağı şeklinde bir ayrımın yasal dayanağının bulunmaması nedenleri ile, direnme kararının verildiği oturumda da, en son sözün sanığa verilmesine ilişkin bu kuralın aynen geçerli olup, bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığı, gerçekten bu usul kuralının savunma hakkı ile doğrudan bağlantılı olduğu birlikte gözetildiğinde, savunma hakkının, Ceza Muhakemesi sujesi olan sanığın en önemli hakkı olduğu, bu hakkın da hem İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, hem de Anayasamızın 36'ncı maddesinde "Adil Yargılanma Hakkı" ilkeleri ile açıklanmak suretiyle teminat altına alınıp korunduğu, temel haklardan kabul edilen "Savunma Hakkı"nın kısıtlanmasının, usul kanunlarımızda mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak sayıldığı (CMUK Mad. 308/8 ve 353 B.K. Mad. 207/11), Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.3.2002 tarihli ve 25-27, 18.4.2002 tarihli ve 32-32 ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve E.91/4-38, K.91/113. 12.4.1993 tarihli ve E.93/4-30 K.93/90, 14.6.1993 tarihli ve E.93/6-142 K.93/172, 20.9.1983 tarihli ve E.93/10-159 K.93/197, 3.10.1994 tarihli ve E.94/5-173 K.94/204, 3.7.1995 tarihli ve E.95/4-211, K.95/239, 5.3.1996 tarihli ve E.96/7-22 K.96/31, 28.5.1996 tarihli ve 96/3-110 K.96/114, 9.12.1997 tarihli ve 1/271-295 ile 12.12.2000 tarihli ve 11/242-251 sayılı kararları da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin, savunma hakkını kısıtlayıcı nitelikte bulunmakla, kanuna mutlak aykırılık hâlleri arasında sayılmakta, bu itibarla bozmadan sonra yapılan yargılamada, direnme kararının verildiği oturumda hazır bulunan sanığa, "son sözün" verilmemesi nedeniyle, sanığın savunma hakkının kısıtlandığı sonucuna varıldığından, emredici nitelikteki usul hukuku kurallarına aykırı bulunan hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
20 - Askeri Yargıtay Daireler, Kurulunun 20.6.2002 tarihli ve 2002/48-50 E. ve K. sayılı kararında özetle; Askeri Yargıtayın bozma kararı üzerine, sanığın bozma ilâmına uyulmasına karar verilmesini" beyan etmesi, sözün sanık müdafiine bilâhare askeri savcıya verildiği, bozmaya karşı uyulmasını talep etmesi üzerine askeri mahkemece başkaca bir işlem yapılmadan eski hükümde "Direnme" kararı verildiği ve duruşmanın en son askeri savcıya söz verilerek bitirildiği, 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddesinde, delillerin ileri sürülmesi ve tartışması bittikten sonra hazır bulunan taraflara hangi sıraya göre söz verileceği ve duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi bulunmak koşuluyla, taraflara tanınan karşılıklı cevap hakkı düzenlendiği, üçüncü fıkranın son cümlesinde de "son söz sanığındır." kuralına yer verildiği, maddenin dördüncü fıkrasının ise, "sanık namına müdafi taralından savunmada bulunulsa da, savunmaya ekleyecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur." hükmünü içerdiği, en son sözün sanığa verileceğine ilişkin düzenlemenin Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda da mevcut olup bu kurala 251'inci maddede yer verildiği, bu hüküm gereğince katılmış olduğu takdirde duruşmanın, mutlaka son söz sanığa verilerek biteceğini, savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralının emredici nitelikte olup, "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin doğal sonucu olduğu, dolayısıyla bu kurala uyulmamanın yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının, bozmadan sonra başlayan yargılama sürecinde de kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, çünkü, davanın sonuçlanmadığı, yargılamanın henüz devam etmekle olduğu ve aynı usul kurallarına tâbi bulunduğu, ayrıca, usul yasalarımızda bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağına dair bir hüküm de bulunmadığı, şu hâlde, direnme kararının verildiği oturumda da, en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kuralın aynen geçerli olduğu ve bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığı, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.3.2002 tarihli ve 25-27, 18.4.2002 gün ve 32-32 sayılı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve E.91/4-38, K.91/113, 12.4.1993 tarihli ve E.93/4-30 K.93/90, 14.6.1993 tarihli ve E.93/6-142 K.93/172, 20.9.1983 tarihli ve E.93/10-159 K.93/197, 3.10.1994 tarihli ve E.94/5-173 K.94/204, 3.7.1995 tarihli ve E.95/4-211, K.95/239, 5.3.1996 tarihli ve E.96/7-22 K.96/31, 28.5.1996 tarihli ve 96/3-110 K.96/114,9.12.1997 tarihli ve 1/271-295 ile 12.12.2000 tarihli ve 11/242-251 sayılı kararları da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin, savunma hakkını kısıtlayıcı nitelikte bulunmakta, kanuna mutlak aykırılık hâlleri arasında sayılmakta, bu itibarla, "en son sözün" verilmemesi nedeniyle, 353 sayılı Kanunun 160'incı maddesine aykırı davranıldığından, hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
21 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 6.6.2002 tarihli 2002/47-47 E.ve K. sayılı kararında özetle; Askeri mahkemece 27.12.2001 tarihinde sanık ve müdafiinin huzurunda duruşma yapıldığı ve aynı celsede sanığın kimliğinin tespit edildiği, daha önce sanığa tebliğ edilen bozma ilâmının huzurda bir kere daha okunduğu ve sırasıyla sanığa, müdafiye ve en son askeri savcıya bozma ilamına karşı diyecekleri sorulduktan sonra, o celse direnme kararı verilmiş ise de; 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesinde delillerin ileri sürülmesi ve tartışması bittikten sonra hazır bulunan taraflara hangi sıraya göre söz verileceği ve duruşmayı yöneten askeri hâkimin müsaadesi bulunmak koşuluyla, taraflara tanınan karşılıklı cevap hakkının düzenlendiği, üçüncü fıkrasının son cümlesinde de "son söz sanığındır." kuralına yer verildiği dördüncü fıkrasında ise, sanık namına müdafi tarafından savunmada bulunulsa da, savunmaya ekleyecek başka bir şey olup olmadığı sanığa sorulur." hükmünün yer aldığı, en son sözün sanığa verileceğine ilişkin düzenlemenin Ceza Muhakemeleri Usul Kanununda mevcut olup bu kurala 251 'nci maddede yer verildiği, bu hüküm gereğince katılmış olduğu takdirde duruşmada mutlaka son sözün sanığa verilerek biteceği, savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralının emredici nitelikte olup "savunmanın kısıtlanmayan ilişkin ilkenin doğal sonucu olduğu, dolayısıyla bu kurala uyulmamasının yasaya mutlak aykırılık oluşturduğu, ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının bozmadan sonra başlayan yargılama sürecinde de "kesintisizlik" ve "süreklilik" ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerli olduğu, çünkü davanın sonuçlanmamış, yargılamanın henüz devam etliğini ve aynı usul kurallarına tâbi bulunduğunu ayrıca usul yasalarımızda da bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağına dair bir hüküm de bulunmadığını, direnme kararının verildiği oturumlarda da en son sözün sanığa verilmesine ilişkin kuralın aynen geçerli olup bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığını, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.3.2002 tarihli ve 25-27, 18.4.2002 tarihli ve 32-3 sayılı ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve E.91/4-38 K.91/113, 12.4.1993 tarihli ve E.93/4-30 K.93/90, 14.6.1993 tarihli ve E.93/6-142 K.93/172, 20.9.1993 tarihli ve E.93/10-159 K.93/197, 3.10.1994 tarihli ve E.94/5-173 K.94/204, 3.7.1995 tarihli ve E.95/4-211 K.95/239, 5.3.1996 tarihli ve E.96/7-22 K.96/31, 28.5.1996 tarihli ve E.96/3-110 K.96/114, 9.12.1997 tarihli ve 1/271-295, 12.12.2000 tarihli ve 11/242-251 sayılı kararlarında da bu yönde olduğu, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin savunma hakkını kısıtlayıcı nitelikte olduğu, kanuna mutlak aykırılık hâlleri arasında sayıldığı, bu nedenle en son sözün sanığa verilmeyerek, 353 sayılı Kanunun 160'ıncı maddesine aykırı davranıldığı" gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
22 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 18.4.2002 tarihli ve 2002/32-32 E. ve K. sayılı kararında özetle: Hükmün Dairece bozulmasından sonra askeri mahkemenin 27.12.2001 tarihli oturuma sanığı çağırdığı, gelen sanığın önce kimliğini, sonrada bozma ilâmına karşı diyeceğini tespit ettiği, müteakiben askeri savcıdan bozma ilâmına karşı diyeceğini sorduktan sonra "Dosya incelendi" diyerek, hemen Direnme hükmü kurulmuş ise de; bozmadan sonraki yargılamanın da ilk yargılamanın devamı olduğu, yargılamada son sözün sanığa ait olduğu, son sözün sanığa tanınmamasının "savunma hakkının kısıtlanması" sonucunu doğurduğu, 353 sayılı Kanunun 227,160 ve 207/H maddeleri ve Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 23.11.1995 tarihli ve 1995/115-114; 28.3.2002 tarihli ve 2002/25-27; ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve E.91/4-38, K.91/113, 12.4.1993 tarihli ve 1993/4-30-90, 14.6.1993 tarihli ve 6-142/172, 20.9.1993 tarihli ve 10-159/1971, 3.10.1994 tarihli ve 5-173/204, 3.7.1995 tarihli ve 4-211/239, 5.3.1996 tarihli ve 7-22/31 ile 28.5.1996 tarihli ve 3-110/114 sayılı içtihatlarıyla açıkça ortaya konduğu, askeri mahkemece, bozmadan sonra sanığın huzurunda yaptığı tek oturumlu duruşmada, "en son söz" olarak sanığa bu hakkını tanımadığından, böylece savunma hakkını kısıtladığından, hükmün bu usule aykırılık noktasından bozulmasına karar verilmiştir.
23 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 28.3.2002 tarihli ve 2002/25-27 E. ve K. sayılı kararında özetle: Bozma kararı üzerine, 15.11.2001 tarihinde duruşmaya gelen sanığın, kimlik tespitinden sonra, bozma ilâmı okunarak ne diyeceğinin sorulduğu, sanığın, "bozma ilâmının lehine olduğunu, bu nedenle bozma kararına uyulmasına karar verilmesini" beyan etmesi üzerine, askeri savcıya söz verildiği, bozmaya karşı "direnilmesini" talep etmesi üzerine başkaca bir işlem yapılmadan eski hükümde "Direnme" karan verildiği ve "Son Sözün sanığa verilmediği, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun, 3.7.1997 tarihli ve 1997/103-96, 1.10.1998 tarihli ve 1998/110-118 sayılı kararlarında, Özetle "Yasal düzenleme, doktriner görüş ve geçerli uygulamalardan anlaşılacağı gibi, direnme kararının verildiği duruşmada, usul yasalarına göre bilinen anlamda bir duruşma yapılmadığı, yapılan duruşmanın amacının sadece, bozmaya karşı tarafların diyeceklerinin saptanmasından ibaret olduğu, bu nedenle, CMUK'un 251 ve 353 sayılı Kanunun 160'inci maddelerinin bu özel nitelikli duruşmada uygulanmasının söz konusu olmadığı gibi, son sözün sanığa verilmemiş olması nedeniyle, savunma hakkının kısıtlanmış olduğundan bahsedilemeyeceği... aksi düşünüldüğünde, son söz verilmesi hâlinde "savunma" hakkının da kullandırılması gerekeceği, bunun da direnme kararının niteliği ile bağdaşmayacağı, zira "direnme" kararı verilmesi ile, savunma yaptırılmasının hukuksal bir anlamı bulunmadığı..." belirtilmek suretiyle bu kararın bozma nedeni olmadığı belirtilmekte ise de; gerek CMUK'un 251 'inci, gerekse 353 sayılı ASMYUK'nın 160'ıncı maddeleri, paralel biçimde, yargılama sürecinde; "...delillerin ikamesi ve tartışması bittikten sonra, sözün davacıya ve davaya katılana, onlardan sonra iddiasını bildirmek üzere askeri savcıya ve daha sonra da sanığa verileceği, askeri savcının sanığa, tanık ve müdafiinin de, askeri savcıya cevap verme hakkına sahip olduğunu..." belirttikten sonra "son sözün sanığa verilmesi" gerektiğini vurguladığı, tartışma bölümünü de içeren geniş anlamdaki duruşmanın muhakkak sanığın "son sözü" ile biteceği, yargıçların onun etkisine yenileri katılmadan kararlarını verecekleri, son sözün sanığa verilmesinin "savunma" bakımından çok önemli olup, emredici nitelikteki bu usul kuralının "savunmanın kısıtlanmayacağına" ilişkin ilkenin doğal sonum olduğu, ilk defa hüküm verirken "son sözün sanığa verilmesi" kuralının geçerliliği konusunda bir kuşku bulunmamakla birlikte bozmadan sonra kışlayan yeni yargılama sürerimle ile, kamu davasının "kesintisizlik" ve "süreklilik" İlkeleri gereğince, bu ilkelerin doğal sonucu olarak, yargılamanın henüz devam ediyor olması, yargılamanın aynı usul kurallarına tabi bulunması, bu kuralın bozmadan sonra uygulanmayacağı şeklinde bir ayrımın yasal dayanağının bulunmaması nedenleri ile, direnme kararının verildiği ortamda da, en son sözün sanığa verilmesine İlişkin bu kuralın aynen geçerli olup, bu konuda da herhangi bir kuşku bulunmadığı, bu usul kuralının savunma hakkı ile doğrudan bağlantılı olduğu birlikte gözetildiğinde savunma hakkının, Ceza Muhakemesi sujesi olan Sanığın en önemli hakkı olduğu, bu hakkında, hem İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, hem de Anayasamızın 36'ncı maddesinde "Adil Yargılanma Hakkı" ilkeleri ile açıklanmak sureliyle teminat altına alınıp konulduğu bilinmekle, temel haklardan kabul edilen "Savunma Hakkının kısıtlanmasının usul kanunlarımızda mutlak temyiz sebeplerinden biri olarak sayıldığı (CMUK Mad. 308/8 ve 353 s.K. Mad.207,H), Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 8.4.1991 tarihli ve E.91/4-38, K.91/113, 12.4.1993 tarihli ve E.93/4-30 K.93/90, 14.6.1993 tarihli ve E.93/6-142 K.93/172, K.20.9.1983 tarihli ve E.93/10-159 K.93/197, 3.10.1994 tarihli ve E.94/5-173 K.94/204, 3.7.1995 tarihli ve E.95/4-211, K.95/239, 5.3.1996 tarihli ve E.96/7- 22 K.96/31 ile 28.5.1996 tarihli ve 96/3-110 K.96/114 sayılı kararlarının da bu yönde olup, direnme kararlarında da son sözün sanığa verilmemesinin, savunma hakkını kısıtlayıcı nitelikte bulunmakla, kanuna mutlak aykırılık hâlleri arasında sayıldığı, bu itibarla bozmadan sonra yapılan yargılamada, direnme kararının oturumunda hazır bulunan sanığa, "son sözün" verilmemesi nedeniyle, sanığın savunma hakkının kısıtlandığı sonucuna varıldığından", bu hata emredici nitelikteki usul hukuku kurallarına aykırı bulunarak, hükmün, sair yönleri ile incelenmeksizin usulden bozulmasına kurar verilmiştir.
24 - Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 1.10.1998 tarihli ve 1998/110-118 E. ve K. sayılı kararında özetle: Askeri mahkemece 11.3.1998 tarihli oturumda hazır bulunan sanıktan ve müdafiinden bozmaya karşı diyecekleri sorulduktan sonra askeri savcıdan diyeceğinin sorulduğu ve sanığa son söz verilmeden direnme kararı tesis edilmiş ise de; "En son söz sanığındır" kuralının CMUKun 251 ve 353 sayılı Kanunun 160ıncı maddelerinde düzenlendiği, bu kurala atfedilen önemin anılan maddelerde "sanık namına müdafii tarafından müdafaada bulunulsa dahi müdafaaya ilâve edecek bir şeyi olup olmadığı sanığa sorulur" hükmü ile tekrar vurgulandığı, sanık hakkında yapılan ilk yargılama ve bozmaya uymadan sonra yapılan yargılamada uygulanması zorunlu olan ve bu nedenle gerek Yargıtay ve gerek Askeri Yargıtay tarafından uyulmaması bozma sebebi kabul edilen bu kuralın, bozmaya karşı tarafların diyeceklerinin saplandığı duruşmada geçerli olup olmadığının saplanması için bu duruşmanın niteliğinin irdelenmesi gerektiği, usul yasalarında, temyiz mahkemeleri tarafından verilen bozma kararlarına karşı mahkemelerin direnme hakları olduğu belirtildiği halde bozmadan sonra dosya kendisine gelen mahkemenin uyup uymama konusunda bir karar verinceye kadar ne yapacağını gösteren bir düzenlemeye yer verilmediği, bu hususa 4.6.1985 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 3206 sayılı Kanunla CMUK'un 326'ncı maddesinde yapılan değişiklikle açıklık getirildiği, hu hükme göre, bozma kararı üzerine davaya bakacak mahkemenin İlgili bozmaya karşı diyeceklerini soracağı, sanık veya müdahil ve vekillerine davetiye tebliğ olunmaması veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları tespit edilememiş olsa dahi, duruşmaya devam edilerek davanın gıyapta bitirilebileceği, ancak, sanık hakkında verilecek cezanın, bozmaya konu olan cezadan daha ağır olması hâlinde sanığın mutlaka dinlenilmesi gerektiği, bu düzenlemeden ve 353 sayılı Kanunun 227/son maddesindeki benzer hükümden, mahkemelerin uyma veya uymama kararını vermek için bir duruşma yapmaları gerekliğinin anlaşıldığı, Prof. Dr. Nurullah KUNTER'in, bu duruşmanın Özel bir durumu olduğunu ve uyup uymama konusunda bir karar verilince sona ereceğini, ancak uyma kararı verildikten sonra normal nitelikle olan duruşmanın başlayacağını ifade ettiği (Ceza Muhakemesi Hukuku 1989-s. 1105), yasal düzenleme, doktriner görüş ve cari uygulamadan anlaşılacağı gibi, direnme kararı verildiği ahvalde, usul yasalarında düzenlenen bilinen anlamda bir yargılama yapılmadığı, yapılan duruşmanın amacının sadece bozmaya karşı tarafların diyeceklerinin saplanmasından ibaret bulunduğu, bu nedenle CMUK'un 251 ve 353 sayılı Kanunun 160'ncı maddelerinin bu özel nitelikli duruşmada uygulanmasının söz konusu olmadığı gibi, savunma hakkının da kısıtlanmış olmadığı, nitekim, sanık ve müdafiin bulunmamaları veya davetiye tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri hâlinde, davanın gıyapta bitirilebilmesinin bu düşünceyi doğruladığı, "Son söz sanığındır" kuralının bu tür duruşmada savunma hakkı ile sıkı sıkıya bağlı düşünülmesi hâlinde, direnme kararını takiben sanığa savunma hakkını da tanımak gerekeceğini, bunun ise direnme kararının niteliği ile bağdaşmayacağı, zira mahkemenin direnme kararını açıklamasından sonra savunma yapılmasının hukuksal bir anlamının bulunmadığı, savunmanın karardan önce yapılması gerektiği, Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun aynı doğrultudaki 3.7.1997 tarihli ve 1997/103-96 sayılı ilâmında da kabul edildiği gibi, askeri mahkeme hükmünde bu yönden bir usul hatası bulunmadığına karar verilmiştir.
III - DEĞERLENDİRME:
Son söz hakkının kullanımı ile ilgili Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Kıdemli Hâkimi tarafından yapılan içtihatları birleştirme başvurusu,1600 sayılı Askeri Yargıtay Kanununun 31'inci maddesinin birinci fıkrasında belirtilen makamlar tarafından yapılmadığından, söz konusu Kanununun 31 'inci maddesinin İkinci fıkrası uyarınca öncelikle İçtihatları birleştirme yoluna gidilmesine gerek olup olmadığı müzakere edilerek karara bağlanması gerekmiştir.
Birleştirilmesi gereken bir içtihat aykırılığından söz edebilmek İçin, aynı konuda verilmiş birbirleriyle çelişen ve hâlen mevcut olan farklı İçtihatların bulunması, bir başka ifade ile belirli bir konuda yerleşmiş İçtihatlardan söz edilmemesi ve yaşayan bir aykırılığın mevcut olması gereklidir. Aynı konuda farklı kararlar olmasına rağmen, kararların belli bir yönde istikrar kazandığından söz edilebiliyor ise, o konuda uygulama birliği Bağlanmış olduğundan, artık İçtihatların birleştirilmesine gerek yoktur.
Bu bağlamda, söz konusu başvuru incelendiğinde, yukarıda açıklanan içtihatlardan da anlaşılacağı üzere, direnmeye ilişkin hükümlerde yargılamanın huzurda bulunan sanığın beyanı ile bitirilmesi hâlinde, 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve yargılama Usulü Kanununun 160 ve 207/3-H maddelerinin ihlâl edildiğinden bahsedilemeyeceği, bu beyanın duruşma tutanağına "son söz" olarak yazılıp yazılmamasının ise (sanıktan başka bir kimse konuşmadan yargılamanın sona erdirildiği sürece), savunma hakkının hiç bir şekilde kısıtlanması sonucunu yaratmayacağı yönündeki uygulamalarla istikrar kazanmış ve uygulama birliği sağlanmıştır.
Şu an için askeri mahkemeleri ve Askeri Yargıtay dairelerini tereddüde düşürecek bir içtihat aykırılığı bulunmadığından, diğer bir anlatım ile hâlen yaşayan bir içtihat aykırılığı olmadığı için, içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesine gerek görülmemiştir.
Sonuç: Askeri Yargıtayın kabul ve istikrar kazanan görüşünün, yargılamanın sona erdirilmesinden hemen önce konuşan kişinin sanık olması durumunda direnmeye ilişkin hükümlerde herhangi bir usule aykırı durumun bulunmadığı, ancak son olarak konuşan kişinin sanıktan bir başkası olması hâlinde, 25 Ekim 1963 tarihli ve 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 160'incı maddesi ile 207'nci maddesinin üçüncü fıkrasının (II) bendinin belirlediği anlamda, sanığın savunma hakkının kısıtlandığı yönünde olması ve hâlen içtihatlar arasında devam eden (yaşayan) bir aykırılığın bulunmaması nedeniyle, Hava Eğitim Komutanlığı Askeri Mahkemesi Kıdemli Hâkimliğince vaki içtihatları birleştirme isteminin reddi ile içtihatları birleştirme yoluna gidilmesine gerek olmadığına, 9 Aralık 2005 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy