(765 S. K. m. 59, 455) (5434 S. K. m. 48, 64, 72) (2330 S. K. m. 1, 2, 10) (Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Yönetmelik m. 19)
Davacı vekili, 29.1.1996 tarihinde kayda geçen dava dilekçesinde özetle; müvekkilinin oğlu Dz. eri Yılmaz ARGON'un, Şırnak-Maden 6. Komd. Tb. K. lığı emrinde vatani görevini ifa ettiği sırada, 27.4.1994 tarihinde arazide yan yana avcı çukurlarında nöbet tutarlarken saat 05.35 sularında, diğer nöbetçi er Günay ÇAKMAK tarafından tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu çene nahiyesinden vurularak vefat ettiğini, Diyarbakır 2. Tak. Hv. K. K. lığı As. Mah.nin sanık er Günay ÇAKMAK'ı TCK. 455/1, 59. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezasına mahkûm ettiğini, müvekkilinin oğlunun terörle mücadele sırasında ölmesi nedeniyle anası ve babasına 2330 sayılı Nakdi Tazminat Kanunu hükümleri uyarınca nakdi tazminat ödenmesin de bulunulduğunu, 5434 sayılı Kanunun 4049 sayılı Kanunla değişik 72 nci maddesi gereğince, 2330 sayılı Kanun Kapsamında mütalaa edilen görevler nedeniyle geride dul ve yetim bırakmadan hayatını kaybedenlerin ana ve babalarına, muhtaç olup olmadıklarına bakılmaksızın, ölüm tarihini takip eden aybaşından itibaren aylık bağlanması gerektiğini, müvekkilin oğlunun da 2330 sayılı Kanun kapsamında olan bir görev nedeniyle hayatını kaybetmesi nedeniyle, müvekkiline oğlundan dolayı yetim aylığı bağlanması gerektiğini, müvekkilin oğlunun 5434 sayılı Kanunun 48/c maddesi kapsamında değerlendirilebilecek yasak fiilleri yapmak durumunda olmadığını, olayın başkaca tanığı ve delili olmadığından, sanık erin olayı kendisinin o en lehine olacak şekilde anlatmasının tabii olduğunu, mahkeme hükmünün de tamamen bu beyana göre tesis edildiğini, müteveffanın arazi ve görev koşullarının elvermesi durumunda 20 metre yakındaki arkadaşının mevzisine gitmesinin tabii olup, yasak fiil olarak nitelendirilemeyeceğini, kaldı ki sanık er Günay ÇAKMAK'ın ağır kusurlu bulunarak Askeri Mahkemece TCK. 455/1 maddesinin azami haddinden cezalandırılması karşısında, olayda müteveffanın herhangi bir kusurunun ve emirlere riayetsizliğinin bulunmadığının anlaşıldığını belirterek; müvekkili hakkında davalı kurumca tesis edilen hukuka aykırı yetim aylığı bağlanmaması işleminin iptalini talep ve dava etmiştir.
Dava dosyası ile tahsis dosyasında yer alan bilgi ve belgelerden; müteveffa Dz. P. eri Yılmaz ARGON'un birliğinin OHAL bölgesinde görevlendirilmesi nedeniyle Şırnak-Maden 6. Komd. Tb. K. lığı emrinde vatani görevini ifa ettiği sırada, 27.4.1994 tarihinde ÖNCÜ-3 bölgesinde F timi olarak görevlendirilen personel arasında yer aldığı, olayın tek görgü tanığı olan Komd. eri Günay ÇAKMAK'ın ifadesinden hareketle düzenlenen olay tutanağı, Durum Belgesi ve 2. Tak. Hv. K. K. lığı As. Mah.nin kesinleşen gerekçeli kararındaki kabule göre, müteveffanın saat 05.35 sıralarında kendi bulunduğu mevzii silahsız olarak terk edip, 20 metre kadar yakındaki arkadaşı Komd. Eri Günay ÇAKMAK'ın mevziine geldiği, adı geçen erle önce el şakası yaptığı, ardından ...Ben Sivaslıları sevmem... dediği, bilahare ...moralim bozuk, sinirliyim... şeklinde konuşmasını takiben, er Günay ÇAKMAK'a ait ve mevzi duvarına dayalı G-3 piyade tüfeğini alarak ağzına soktuğu ve ...ben ölmek istiyorum... beni vur... dediği Komd. Eri Günay ÇAKMAK'ın arkadaşının şaka yaptığını düşünüp tüfeğini emniyette zannederek tetik düşürmesi sonucu, dolu silahtan çıkan merminin müteveffa erin ölümüne yol açtığı, olay sonrası müteveffanın birliği komutanlığınca düzenlenen olay tutanağında, olayın emir dışı hareketten ve yasak fiiller yapmaktan meydana geldiğinin belirtildiği, davacının 5.7.1994 tarihli dilekçesi ile davalı kuruma yazılı olarak başvurarak, oğlundan dolayı kendisine yetim aylığı bağlanması isteminde bulunduğu, müteveffa erin ölümü olayı ile ilgili olarak yapılan yargılama sonunda 2. Tak. Hv. K. K. lığı As. Mah.nin 1.8.1995 tarih ve 1995/310-423 Esas ve Karar sayılı kararı ile sanık Komd. Er Günay ÇAKMAK hakkında, tedbirsizlik ve dikkatsizlikle ölüme sebebiyet vermek suçundan TCK. 455/1, 59. Maddeleri uyarınca neticeden 4 yıl 2 ay hapis cezası ile mahkûmiyetine karar verildiği ve bu cezanın kesinleştiği, MSB. Nakdi Tazminat Komisyonunun 16.11.1995 tarih ve 1696 sayılı kararı ile, müteveffa erden dolayı davacı baba ile anneye toplam 966.150.000. TL. nakdi tazminat ödemesi yapıldığı, T.C. Emekli Sandığı Yönetim Kurulunun 28.12.1995 tarih ve 1901 sayılı kararı ile, müteveffa erin görevli bulunduğu mevziiyi terketmesi ve silahı ağzına dayaması eyleminin 5434 sayılı Kanunun 48 nci maddesinin (c) fıkrası (yasak fiilleri yapmaktan) kapsamına girdiği gerekçesiyle, hakkında vazife malûllüğü hükümlerinin uygulanmasına imkan bulunmadığının belirtildiği, bu olumsuz işlemin 18.1.1996 tarihinde davacıya tebliğ edilmesini takiben 29.1.1996 tarihinde ve süresinde sözkonusu menfi işlemin iptali için AYİM'de bu davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
5434 sayılı Kanunun 4049 sayılı Kanunla değişik 72 nci maddesinin son fıkrasında Bu Kanunun 64 ncü maddesinin (a, b, c, ç, d ve e) fıkralarında açıklanan durumlardan dolayı veya 3.11.1980 tarih ve 2330 sayılı Kanun ile bu Kanuna ek 2566 sayılı Kanun kapsamında mütalaa edilen görevler nedeniyle geride dul ve yetim bırakmadan hayatlarını kaybetmiş bulunan iştirakçilerle, bunlardan aylık almakta iken ölenlerin baba veya analarına muhtaç olup olmadıklarına bakılmaksızın, ölüm tarihini takip eden aybaşından itibaren aylık bağlanır hükmü yer almaktadır. Belirtilen kanun metninden de anlaşılacağı üzere, aylık bağlanması için getirilen kıstas, 5434 sayılı Kanunun 64-a-e maddesi ya da 2330 sayılı Kanun kapsamında mütalaa olunabilecek bir görevden dolayı yaşamın yitirilmiş olmasıdır.
2330 sayılı Nakdi Tazminat Kanununun 1 nci maddesi, bu Kanunun amacının; barışta güven ve asayişi korumak, kaçakçılığı men, takip ve tahkikle görevli olanların, bu görevlerinden dolayı yada görevleri sona ermiş olsa bile, yaptıkları hizmet nedeniyle derhal veya bu yüzden maruz kaldıkları yaralanma veya hastalık sonucu ölmeleri veya sakat kalmaları halinde ödenecek nakdi tazminat ile birlikte bağlanacak aylığın ve bu yüzden yaralanmaları halinde ödenecek nakdi tazminatın esas ve yöntemlerinin düzenlenmesi olduğu belirtilmektedir.
2330 sayılı Nakdi, Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Kanunun 2 nci maddesi ile bu Kanunun uygulanmasını göstermek üzere yine bu Kanunun 10 ncu maddesi gereğince çıkartılan Nakdi Tazminat ile Aylık Bağlanması Hakkındaki Yönetmeliğin (RG. 18.1.1993, S. 41469) 2 nci maddesi gereğince; iç güvenlik, asayişin korunması ve kaçakçılığın men, takip ve tahkiki konularında görevlendirilen ve bu maddelerin (a) fıkrasında beş bent halinde sayılıp, işlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının da yer aldığı bir kısım personelin, belirtilen bu görevlerle ilgili olaylara müdahale sırasında, fiilen görev yaparken bu görevleri nedeniyle veya bu görevleri sona ermiş olsa bile, aynı nedenle meydana gelen yaralanma, sakatlanma veya ölümleri halinde nakdi tazminat ödeneceği, ölüm halinde geride kalan dul ve yetimlerine, yaralanma ve sakatlanma halinde kendilerine nakdi tazminat verileceği hükme bağlanmıştır.
Öte yandan, Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkında Yönetmeliğin 19 ncu maddesinde aynen Bu yönetmeliğin nakdi tazminat ödenmesi, aylık bağlanması, öğretim ve sağlık yardımlarıyla ilgili hükümleri; ölüm, sakatlanma ve yaralanmanın görevin sebep ve tesiriyle olmayıp da görevli kişinin kendi kusuru sonucu meydana geldiğinin idarece saptanması halinde uygulanmaz denilmektedir.
Dava konusunda, davacının oğlu müteveffa er Yılmaz ARGON'un kıt'ası ile birlikte OHAL bölgesinde görevlendirildiği, müteveffanın kendi pusu mevziini terkederek, 20 metre kadar yakınındaki arkadaşı er Günay ÇAKMAK'ın pusu mevziine gittiği, buradaki şakalaşma sırasında silahın ateş alması sonucu hayatını kaybettiği sabit olup; ölüm olayının iç güvenlik ve asayişin korunmasına ilişkin bir görevin ifası sırasında vuku bulan bir olay olduğu kuşkusuzdur. Burada sorun, davacının oğlunun güvenlik ve asayişin korunması görevinden dolayı, diğer bir deyişle bu görevinin sebep ve tesiriyle ölüp ölmediğinin tespitinde düğümlenmektedir.
Davacı vekili, öncelikle olayın cereyan şekline itirazda bulunmakta ve görgü tanığı bulunmadığı için, sanığın kendi lehine olan ifadesinin mahkeme kararına da gerekçe teşkil ettiğini belirterek, müteveffanın olayda herhangi bir kusurunun varlığından söz edilemeyeceğini ileri sürmektedir. Yerleşmiş Yargıtay, Danıştay ve AYİM kararları ile öğreti, ceza ilamının maddi vakıaları tespit eden ve sübuta erdiren kısmının hukuk (idare) hakimin bağlayacağı, bunun mahkeme kararlarına saygı düşüncesinin doğal bir sonucu olduğu görüşünde birleşmektedir. Bir maddi vakıanın ceza mahkemesinde sabit sayılması, hukuk (idare) mahkemesinde ise sabit sayılmaması ve aksi durumun kamuoyunda doğuracağı sonuçlar da, belirtilen ilkenin benimsenmesini gerekli kılar. Bütün bu hukuki nedenlerle, davacının oğlunun ölümü olayının, Askeri Mahkemenin kesinleşmiş kararında belirtildiği şekilde, bir şakalaşma sonucu yoğun taksirle işlenen bir fiilden kaynaklandığının kabulü zorunlu olup; Dairemizin bir başka kabulle sonuca gitmesi mümkün görülmemiştir.
Mevcut bu kabule göre de, dava konusuna esas teşkil eden olayın, müteveffa erin tendi başlattığı şakalaşmanın bir sonucu bulunduğu görülmektedir. Dairemizin bir kısım kararlarında, şakalaşma halinin vazife maluliyeti yönünden illiyet bağını kesemeyeceği, illiyet bağının bu denli geniş tutulmasının maddi olaylarda vazife maluliyeti halinin fiilen gerçekleşemez hale gelmesi sonucuna yol açabileceği belirtilerek iptal kararları verilmiş ve bu kararlara konu şakalaşma olaylarının, zararlı davranışla sebep-sonuç ilişkisi içinde bulunacak mahiyette bulunmadıklarına işaret edilmiştir. Ancak, dava konusu olayın cereyan şekli ele alındığında, aynı sonuca bu dava açısından varmak mümkün görülmemektedir. Olay ne karşılıklı şakalaşma sonucu doğmuş, ne de müteveffanın fiili karşısında sanık erin fiili beklenmeyen bir davranış teşkil etmiştir. OHAL bölgesinde mevzide pusu görevinde olan müteveffa erin, mevzisini terkederek 20 metre kadar yanındaki arkadaşı er Günay ÇAKMAK'ın mevzisine gitmesi şeklindeki fiilin, tek başına 5434 sayılı Kanunun 48/c maddesi kapsamına girdiği kabul edilemez. Bu konudaki Başsavcılık düşüncesinde de isabetle belirtildiği üzere, bölgenin ve kişilerin içerisinde bulundukları ortam, bu konuda yasaklayıcı bir hükmün yada emir talimatın dosyada yer almaması karşısında, davacının oğlunun salt mevzi değiştirmesi hali, onun vazife maluliyeti hali engel teşkil etmez. Ne var ki, olayın bundan sonraki cereyan tarzı, bu düşüncenin devamına imkan tanımamaktadır. Müteveffa er Yılmaz ARGON, arkadaşı er Günay ÇAKMAK'ın mevziine geldikten sonra, bir müddet onunla elle ve sözle şakalaşmış; ardından da arkadaşına ait mevzi duvarına dayalı duran G-3 piyade tüfeğini eline alarak, arkadaşına ... ben ölmek istiyorum, haydi beni vur... şeklinde hitap ettikten sonra, tüfeğin namlusunu ağzına dayamıştır. Tüfeğinin emniyette olduğunu zanneden er Günay ÇAKMAK'da, arkadaşının bu şakasına mukabele etmek kasdıyla tüfeğinin tetiğini düşürmüş ve dolu olup, emniyette olmayan silahtan çıkan mermi de müteveffanın ölümüne yol açmıştır. Müteveffanın bu olayın cereyan tarzındaki rolü, diğer davalardaki şakalaşma vakalarıyla hiç benzeşmemekte, müteveffanın bu ağır fiili ve davranışı, neredeyse olayın en önemli noktasını teşkil etmektedir. Sanık erin, olayda 8/8 oranında kusurlu bulunup tedbirsizlik ve dikkatsizlikle ölüme sebebiyet vermek suçundan, askeri mahkemece 4 yıl 2 ay hapis cezasıyla cezalandırılması, olayda müteveffanın ceza hukuku bakımından kusursuz sayılmasını gerektirirse de; vazife maluliyeti yönünden en önemli husus olan illiyet bağını kesecek bir davranışı bulunmadığını ortaya koyamaz. Nitekim, müteveffanın mevzi içinde dolu olabileceği kuşkusuz olan silahı alıp kendi ağzına dayaması ve arkadaşını tahrikle ...haydi beni vur... şeklinde hitabı; artık doğal kabul edilebilecek bir şakalaşma olayının sonuçlan dışına çıkmış ve müteveffanın sözkonusu davranış ve hareketleri, kendi ölümüne yol açan zararlı davranışla sebep sonuç ilişkisi içinde uygun illiyet dağının varlığını kabule yeterli görülmüştür. Bu bakımdan, bir askerin OHAL bölgesi gibi tehlikenin her an karşısına çıkabileceği bir ortamda, sabaha karşı mevzideki arkadaşının silahıyla oynamak ve sonucu bizzat hazırlamak suretiyle sebebiyet verdiği sözkonusu davranış biçimi, 5434 sayılı Kanunun 48/c maddesindeki yasak fiilleri yapmak olarak değil; 48/b maddesindeki Kanun, tüzük ve emir dışında hareket etmiş olmak hali kapsamında görülmüş ve davalı emir dışında hareket etmiş olmak hali kapsamında görülmüş ve davalı Kurumun tesis ettiği işlem, sonucu itibariyle yerinde bulunmuştur.
Açıklanan nedenlerle; davacının oğlunun vazife malûlü sayılmaması sonucu davacıya yetim aylığı bağlanmasına ilişkin davalı kurumca tesis edilen işlemde hukuka aykırı herhangi bir yon görülmemekle, yasal dayanaktan yoksun davanın REDDİNE. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy