(2709 S. K. m. 125) (1602 S. K. m. 21, 24, 46)
Davacılar vekili 10 Mart 1999 tarihinde kayda geçen dava dilekçesinde özetle; müvekkillerinin yakını olan Ord.Tekns.Astsb.Çvş ................'ün 95 nci Zırhlı Tugay K.lığı emrinde görevli iken 30.10.1997 tarihinde arkadaşı .................'in silahında tedbirsizlik ve dikkatsizliği sonucu vurularak vefat ettiğini, bu nedenle destekten yoksun kalan müvekkillerinin acı ve ızdırap duyduklarını belirterek toplam 1.000.000.000.TL. maddi ve 1.700.000.000.TL. manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte hüküm altına alınmasını talep ve dava etmiştir.
Davalı idare 20 Temmuz 199 tarihinde kayda geçen savunmasında Malkara Asliye Ceza Mahkemesinin 18.8.1998 tarihli Görevsizlik kararının tebliğinden itibaren 30 gün içinde AYİM'de dava açılmadığından bahisle süre itirazında bulunulmuştur.
Dava açma süresi kamu düzeni ile ilgilidir. Davanın her safhasında dikkate alınması hukuk alanında tartışmasız kabul edilen bir zorunluluktur. Bu nedenle işin esasına geçilmeden önce davanın süresinde açılıp açılmadığı hususu incelenmiştir.
1602 Sayılı Kanunun 43 ncü maddesinin birinci fıkrasında İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmadan önce, bu eylemlerin yazılı bildirimi üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve herhalde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde yetkili makama başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri lazımdır.
Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde bu konudaki işlemin tebliği tarihinden ve altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren altmış gün içinde tam yargı davası açabilirler İkinci fıkrasında Görevli olmayan adli yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görevden reddi halinde sonradan Askeri Yüksek İdare Mahkemesine açılan davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz hükmü getirilmiştir.
1602 sayılı AYİM Kanununun 41 nci maddesinin ikinci fıkrası ise Adli idari veya askeri yargı yerlerine dava açılmış olması ve bu yargı yerlerinin görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra birinci fıkrada yazılı otuz günlük sürenin geçirilmiş bulunması, bu kanunda öngörülen süreler içinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış olan davanın süreden reddine neden olmaz. hükmünü amirdir.
Davacıların yakını olan Ord.Tek.Astsb.Çvş ..................'ün 30 Ekim 1997 tarihinde vefat etmiştir. Davacılar davalı idareye başvurmadan Malkara Asliye Hukuk Mahkemesinde 10 Aralık 1997 tarihinde tazminat davası açmışlardır. Anılan Mahkemenin görevsizlik kararı verdiği tarih 18 Haziran 1998, kararın kesinleşme tarihi ise 14 Eylül 1998'dir. Davacılar vekili 28 Ekim 1998 tarihinde Keşan Asliye Birinci Hukuk Mahkemesine verdiği dilekçe ile Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde dava açmıştır. Her ne kadar açılan bu dava görevsizlik kararının kesinleştiği 14 Eylül 1998 tarihinden itibaren 30 günlük süre geçirildikten sonra açılmış ise de olay tarihinin 30 Ekim 1997 olduğu dikkate alındığında, 28 Ekim 1998 tarihinde açılan tam yargı davasının 1602 sayılı AYİM Kanununun 41 nci maddesinin ikinci fıkrasının amir hükmünde belirtildiği gibi bir yıllık süre içerisinde ve süresinde açıldığı sonuç ve kanaatine varılarak davanın esastan incelenmesine geçilmiştir.
Dava konusu olayla ilgili belgeler, bilgiler ve özellikle 2 nci Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesinin 03.07.1998 gün ve E. 1998/341, K.1998/416 sayılı ilamı incelendiğinde 95 nci Zrh.Tug.Mu.BI.K.lığı emrinde görevli olan davacıların yakını Ord.Astsb.Çvş .................'ün 30.10.1997 tarihinde doldur boşalt emniyet nöbetçi subayı olan Lv.Astsb.Çvş ............'un odasına Tek.Astsb.Çvş ..............'la birlikte gittikleri, daha sonrasında sanık Muh. Tek. Astsb. Çvş .................'in de odaya geldiği, davacıların yakınının Nöb.Sb.masasının hemen yanındaki sandalyeye, Astsb.Yılmaz'ın da masanın önündeki koltuğun sol tarafındaki silah sandığının üzerine, Nöbetçi Astsubay ..............'in kendi koltuğuna oturduğu, bu şekilde sanığın yokluğunda sohbete başladıkları, olay öncesinde Astsb .....................'in silahın arızası olması nedeniyle Ordudonatım kademeye götürdüğü ve sanığa da silahın arızalı olduğunu söylediği, olay tarihinde taraflar sohbet ederken Astsb .................l'in nöbetçilerin defterlerini kontrol için dışarı çıktığı, çıkarken palaskasını ve palaskasına takılı olan silahını oturduğu koltuğa bıraktığı, bu sırada içeri giren sanığın Astsb ................l'in koltuğuna oturduğunu, silahın arızalı olduğunu bilen sanık Astsb ...............'in arızasını anlamak maksadıyla silahı kılıfından çıkardığı ve eline aldığı, silahın kolay mermi alıp almadığını kontrol maksadıyla silahın mekanizmasını çekip namluya mermi sürdüğü, silahı aldığı sırada silahın emniyetinin kapalı olduğu, Astsb ..............l'in silahla oynaması konusunda sanığı uyardığı, ancak sanığın mekanizmayı çekerek yeniden namluya mermi sürdüğü, bir dolu merminin silahtan fırladığını, kapak takımını geri çekip bırakması nedeniyle silahın horozunun geriye çıktığı, sanığın emniyet mandalını geri ittiği, emniyet mandalının emniyet konumunda ileri itilince tetik vazifesi gördüğü ve horozu düşürdüğü, namlu ağzındaki merminin ve ardından sürülen ikinci merminin patladığı, namludan çıkan ilk merminin davacıların yakınının sağ kasığına isabet ettiği, Astsb ............'in her türlü müdahalelere rağmen ana damar kesişine bağlı kan kaybı ve iç kanama sonucunda vefat ettiği, sanık Astsb.Çvş ...............'in As.C.K.nun 146 ncı maddesi delaletiyle TCK 455/1 maddesi uyarınca cezalandırıldığı anlaşılmaktadır.
İdarenin hukuki sorumluluğunun dayanağı Anayasanın 125 nci maddesidir. Anayasanın 125 nci maddesine göre İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararları ödemekle yükümlüdür Bu suretle idarenin sorumluluğu Anayasa prensibi olarak kabul edilmiştir. Anayasa dışında idarenin sorumluluğu 1602 Sayılı Kanunun 21 ve 24 ncü maddelerinde de düzenlenmiştir. Ancak gerek Anayasa da gerekse 1602 Sayılı Kanunda idarenin sorumluluğunun hangi esaslara dayanacağı belirtilmemiştir. Bu meselenin halli doktrin ve yargı içtihatlarına bırakılmıştır. Bugün idarenin sorumluluğu hizmet kusuru ve kusursuz sorumluluk ilkelerine dayandırılmaktadır. İster hizmet kusuru isterse kusursuz sorumluluk ilkesine dayansın genel olarak idarenin tazmin borcunun doğabilmesi için, bir zararın mevcudiyeti, zarara yol açan eylemin idareye yüklenebil ir nitelikte olması, zarar ile eylem arasında illiyet bağının bulunması zorunludur.
Meydana gelen olay nedeniyle doğan zararın meydana gelişinde idareye atfı kabil hizmetin kurulmasında ve işletilmesinden doğan bir hizmet kusuru bulunmamaktadır. Ancak davacıların yakınının bir kamu hizmeti olduğundan şüphe bulunmayan askerlik görevi sırasında idarenin diğer bir ajanının başkasına ait silahı kurcalaması neticesinde öldüğü, zarar ile eylem arasında illiyet bağının bulunduğu, söz konusu zararların kusursuz sorumluluk ilkesi uyarınca davalı idarece karşılanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davacıların yakınının olayda herhangi bir kusurunun olmadığı yukarıda açıklanan Mahkeme ilamından anlaşılmıştır.
Davacılardan anne ve babanın olay nedeniyle sağladıkları bir yarar bulunmamaktadır. Uğradıkları zararın tespiti için re'sen seçilen bilirkişinin hazırladığı 25.09.2001 tarihli bilirkişi raporundan davacı annenin maddi zararının 4.511.740.350.TL, davacı babanın maddi zararının 3.145.964.904.TL. olduğu anlaşılmıştır.
Taraflara tebliğ edilen bilirkişi raporuna itiraz edilmemiştir. Ancak davacılar vekili 17 Ekim 2001 tarihinde icra edilen duruşma esnasında verdiği dava dilekçesi ile istediği tazminat miktarlarının bilirkişi raporunda çıkan miktarlar doğrultusunda ıslahını talep etmiştir.
Islahın konusu, tarafların yapmış olduğu usul işlemlerinin düzeltilmesidir. 4 Kasım 2000 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Anayasa Mahkemesi kararı incelendiğinde söz konusu HUMK'nun 87 nci maddesindeki kuralın, davacıları ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle hak arama özgürlüğünü kısıtladığından bahisle iptaline karar verildiği anlaşılmaktadır. Adli Yargıda zamanaşımı süreleri dikkate alındığında bu süreler içerisinde dava devam ederken bilirkişi raporları sonrasında ortaya çıkan tazminat farkının ikinci bir ek dava ile istenebileceği açıktır. Oysaki 1602 sayılı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılan davalarda 1 yıllık ve idari başvurudan sonra altmışar günlük dava açma süreleri işlemektedir. Bu süreler geçirildikten sonra müddeabinin miktarının değiştirilemeyeceği yine 1602 sayılı AYİM Kanununun 46/4 maddesinin amir hükmüdür. Açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin 17 Ekim 2001 tarihinde verdiği dilekçede belirttiği ıslah talebinin yasal süreler geçirildikten sonra yapıldığı sonuç ve kanaatine varıldığından talebinin reddi gerekmiştir.
Davacıların olay nedeniyle çektikleri acı ve ızdıraplarının kısmen de olsa telafisi amacıyla, olayın vukua geliş şekli ve tarihi, davacıların sosyal durumları paranın alım gücü ve işleyecek yasal faiz göz önünde bulundurularak uygun miktarlarda manevi tazminat verilmesi kabul edilirken davacıların yakınının müterafik kusuru da dikkate alınmıştır.
Bu itibarla;
1- Bilirkişi raporu ve işlemleriyle bağlı kalınarak davacılar anne ................. ve baba ................'e ayrı ayrı 500.000.000.'ar TL. (beşyüzermilyon TL.) maddi tazminat VERİLMESİNE,
2- Takdiren davacılar anne ve babaya işlemleriyle bağlı kalınarak ayrı ayrı 700.000.000.ar TL.(Yediyüzermilyon TL.), davacı kardeşler ..............., ................ ve ..............'e işlemleriyle bağlı kalınarak ayrı ayrı 100.000.000.'ar TL. (yüzermilyon TL.) manevi tazminat VERİLMESİNE,
3- Hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarlarına olay tarihi olan 30 Ekim 1997 tarihinden 31 Aralık 1997 tarihine kadar yıllık %30 (yüzde otuz), 1 Ocak 1998 tarihinden 31 Aralık 1999 tarihine kadar yıllık %50 (yüzde elli), 1 Ocak 2000 tarihinden ödeme tarihine kadar yıllık %60 (Yüzdealtmış) yasal faiz YÜRÜTÜLMESİNE,
4- 1602 sayılı AYİM Kanununun 71 nci maddesi uyarınca yargılama giderlerinin davalı idareye Yükletilmesine, 492 sayılı Harçlar Kanununun 13/j maddesi uyarınca harçtan muaf tutulan davalı idare aleyhine harca hükmedilmesine YER OLMADIĞINA,
5- Davacılar tarafından peşin yatırılan ve sarf edilen 40.000.000.TL. (kırkmilyon TL.) bilirkişi ücretinin davalı idareden alınarak davacılara VERİLMESİNE,
6- 492 sayılı Harçlar Kanunu uyarınca davacılar tarafından peşin yatırılan 25.478.000.TL.(yirmibeşmilyondörtyüzyetmişsekizbin TL.) harcın istemleri halinde davacılara İADESİNE,
7- Davacılar tarafından peşin yatırılan ve sarf edilen 18.100.000.TL. (onsekizmilyonyüzbin TL.) posta giderinin davalı idareden alınarak davacılara VERİLMESİNE,
8- Hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarları üzerinden davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifeleri uyarınca hesap edilen 118.700.000.TL.(yüzonsekizmilyonyediyüzbin TL.) Avukatlık ücretinin davalı idareden alınarak davacılara VERİLMESİNE.
KARŞI OY GEREKÇEM
Davacılar manevi tazminata olay tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesini talep etmişler ise de; takdir olunan manevi tazminat miktarı paranın karar tarihindeki alım gücü, olay tarihinden karar tarihine kadar geçen süredeki değişen sosyal ve ekonomik koşullar nazara alınarak davacıların olay tarihindeki manevi zararlarının tamamını kapsayacak şekilde tespit ve takdir edildiğinden, manevi tazminata olay tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi isteminin reddine karar verilmesi, ancak karar tarihinden ödeme tarihine kadar yasal faiz yürütülmesi gerektiği görüşünde bulunduğumdan çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılmıyorum. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy