AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru No. 39870/11
Taner ATAY ve diğerleri / Türkiye
Başkan,
Julia Laffranque,
Yargıçlar,
Işıl Karakaş,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani,
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü, Stanley Naismith’in katılımıyla 28 Haziran 2016 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), yukarıda belirtilen 14 Mart 2011 tarihli başvuruyu, davalı Hükümetin görüşlerini ve bu görüşlere cevaben başvuranlar tarafından sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği müzakereler sonrasında aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLARBaşvuranlar, Taner Atay, Gürkan Atay ve Cihan Atay, Türk vatandaşları olup, sırasıyla 1963, 1991 ve 1968 doğumludurlar. Başvuranlar, Elazığ’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Ankara’da görev yapan Avukat S. Çoşkun tarafından Mahkeme’de temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.Davanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir.Başvuranlar, 18 Aralık 1989 tarihinde doğan ve 27 Aralık 2009 tarihinde, zorunlu askerlik görevini ifa ettiği sırada hayatını kaybeden Güven Atay’ın sırasıyla, babası, erkek kardeşi ve annesidir.Başvuranların yakını, 2009 er celbinde silâh altına alınacaklar arasında yer almıştır.Güven Atay, askerlik şubesinde yoklamasını yaptırmış ve askerlik eğitimine başlamadan önce, diğerlerinin yanı sıra, psikolojik muayeneyi de kapsayan rutin bir sağlık muayenesine tabi tutulmuştur. Hekimler, ilgilinin askerlik hizmetini yerine getirmeye elverişli olduğunu belirtmişlerdir.Askerlik eğitimini başarıyla tamamladıktan sonra, Güven Atay, Kuzey Kıbrıs’ta Kara Kuvvetleri Piyade Alayı’na katılmıştır.27 Aralık 2009 tarihinde, saat 11.30 sularında, Güven Atay, gerçek mermilerin kullanıldığı atış talimi sırasında başından ağır yaralanmıştır. Güven Atay, Lefkoşa Devlet Hastanesi’ne götürüldüğü sırada hayatını kaybetmiştir.Ardından hemen ceza soruşturması açılmıştır.Askeri savcı ve onun talimatları üzerine adli polis kriminal inceleme bilirkişi ekibi olay yerine gitmiştir. Olay yeri tespit tutanağı düzenlenmiştir. Olay yerinin krokisi çizilmiş ve fotoğrafları çekilmiştir. Olay yerinden, G-3 tipi bir tüfek, bir şarjör, 7,62 mm çapında iki fişek ve 7,62 mm çapında bir mermi kovanı toplanmıştır. Savcı tarafından erlerin ifadeleri alınmıştır. Erler, Güven Atay’ın atış talimi sırasında intihar ettiğini belirtmişlerdir. Erler, Güven Atay’ın içe dönük bir karaktere sahip olduğunu ve az konuştuğunu iddia etmişlerdir. Diğer yandan, kışlanın psikolojik danışmanı, Güven Atay’ın, askerlik hayatına uyum sağlama konusunda yaşadığı zorlukları ve ailevi sıkıntılarını anlatmak için 18 Kasım 2009 tarihinde kendisiyle görüşmeye geldiğini belirtmiştir. Söz konusu danışman, ilgilinin psikolojik sorunları nedeniyle jiletle kendisini yaraladığını fark ettiğini eklemiştir. Kışla komutanının ifadesi alınmıştır. Komutan, özellikle şunları belirtmiştir:
"Güven Atay hakkında kışlanın psikolojik danışmanı tarafından rapor yazıldığını öğrendiğimde, kendisini büroma çağırarak, sorunun ne olduğunu sordum. Güven Atay, bana, anne ve babasının ayrıldığını, ailevi sorunlarının olduğunu ve bir kızı sevdiğini, ancak kızın başka biriyle evlenme ihtimalinin bulunduğunu ve askerlik görevini yapmaya devam ederken, bunu önlemek için hiçbir şey yapamayacağını anlattı. Bu durumda, kendisine sorunlarına neyin çözüm olacağını sordum. Bana, sorunlarını çözmek için birkaç gün izne ihtiyacı olduğu yönünde cevap verdi. Ben de 5 Aralık’tan 21 Aralık 2009 tarihine kadar kendisine izin verdim. İlgili, karar verilen tarihte kışlaya geri döndü. 27 Aralık tarihinde, gerçek mermilerin kullanıldığı atış talimine katılacak erler listesine ilgilinin adını kaydettim. Bunun ilgiliye iyi geleceğini düşündüm, zira kendisi daha önceki atış talimi sırasında iyi bir puan elde etmişti. İlgilinin, söz konusu atış talimi sırasında kendisini başından vurarak intihar ettiğini öğrendim." Hastaneye gelen askeri savcının gözetimi altında, ceset üzerinde harici muayene ve otopsi yapılmıştır.otopsisi, mermi giriş deliğinin çenenin altında ve çıkış deliğinin ise alnın sol tarafında bulunması sebebiyle, ilgilinin ölümünün, ateşli silahla neredeyse bitişik mesafeden ateş edilmesi sonucu meydana geldiğinin tespit edilmesine imkân vermiştir.Aynı zamanda Güven Atay’ın kanında toksikolojik analizler yapılmıştır. Bu analizlerde, müteveffanın kanında herhangi bir uyuşturucu madde ya da alkolün bulunmadığı tespit edilmiştir.Balistik bilirkişi incelemesi gerçekleştirilmiştir. Bilirkişiler, Güven Atay’ın ölümüne yol açan G-3 tüfeğini incelemişler; bu tüfeğin çalışır durumda olduğu sonucuna varmışlar ve tüfeğin üzerinde yararlanılabilir herhangi bir parmak izinin bulunmadığını kaydetmişlerdir. Bilirkişiler, yerde bulunan kovanın, müteveffaya emanet edilen G-3 tüfeğinden çıktığını tespit etmişlerdir.Güven Atay’ın vücudu üzerinde yapılan muayene ve incelemeler, ilgilinin ellerinde atış kalıntılarının bulunduğunu ortaya koymuştur.Müteveffanın ceplerinden birinde veda notu içeren bir not defteri bulunmuştur. Savcı, grafolojik bilirkişi incelemesi yapılmasına karar vermiştir. Grafolojik inceleme, veda notunun Güven Atay tarafından elle yazıldığının tespit edilmesine imkân vermiştir.8 Nisan 2010 tarihinde, Güven Atay’ın ölümü konusunda üçüncü bir kişiye sorumluluk atfedilmesine olanak sağlayan herhangi bir unsurun bulunmadığı kanaatine varılarak, savcı tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir. Savcı, verdiği kararda, ceza soruşturması sırasında toplanan bütün unsurları anlatmıştır. Savcı, başvuranların yakınlarının, gerçek mermilerin kullanıldığı atış talimi sırasında, kendisine emanet edilen silahla başına ateş ederek intihar ettiği sonucuna varmıştır.Güven Atay’ın babası, kışla komutanının, oğlunun psikolojik sorunlarından haberdar olduğunu ve oğluna bir silah emanet ederek, görevini yerine getirmede ihmal gösterdiğini ileri sürerek, bu karara itiraz etmiştir.8 Ekim 2010 tarihli kararla, Adana Askeri Mahkemesi, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı onaylayarak, ilgilinin itirazını reddetmiştir. Bu kararın somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Ceza soruşturması sırasında toplanan unsurlar, Güven Atay’ın intihar ettiğinin anlaşılmasına imkân vermektedir.
Askeri makamlar, Güven Atay’ın intihar etme riskinden haberdar olmamışlar ve dolayısıyla, [bu eylemin gerçekleşmesini] önleyememişlerdir.
İlgilinin intiharı, görevlerini yerine getirmede herhangi bir ihmal göstermeyen ya da herhangi bir kusur işlemeyen askeri makamlara atfedilemeyecektir.
Soruşturmada herhangi bir eksiklik tespit edilmemiştir."25 Mart 2011 tarihinde, başvuranlar, yakınlarının ölümü sebebiyle tazminat elde etmek amacıyla Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde tam yargı davası açmışlardır.Usuli bir gerekçeyle dava dilekçesinin reddedilmesinin ardından başvuranlar, 18 Mayıs 2011 tarihinde, maddi tazminat olarak 25.000 Türk lirası (TRY) (bu tarihte yaklaşık 12.500 avro) ve manevi tazminat olarak yine aynı meblağı talep ederek, yeniden dava açmışlardır.2 Şubat 2012 tarihinde, maddi tazminatın hesaplanması için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından görevlendirilen bilirkişi, bir rapor düzenlemiştir. Bilirkişi, müteveffanın babasına ödenmesi gereken maddi tazminatı 47.288 TRY (bu tarihte yaklaşık 20.560 avro) ve ilgilinin annesine ödenmesi gereken maddi tazminatı ise 31.399 TRY (bu tarihte yaklaşık 13.650 avro) olarak hesaplamıştır. Başvuranlar, bu hesaplamaya itiraz etmemişlerdir.Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 21 Mart 2012 tarihinde, başvuranların taleplerini kısmen kabul etmiştir. Yüksek Mahkeme, Güven Atay’ın zorunlu askerlik görevini yerine getirdiği sırada hayatını kaybettiğini, askeri makamların söz konusu erin intiharını önleyemedikleri ve bu koşullarda, intihar olayını engellemek için idare tarafından bütün tedbirlerin alındığının söylenmesinin mümkün olmadığını tespit etmiştir. Bu kararın somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki şekildedir:
"Askeri makamlar, Güven Atay’ın intihar etmeyi planladığının farkına varmamışlardır. Oysa ilgilinin kışlanın psikolojik danışmanıyla yaptığı görüşme, kendisine zarar verme eğilimi gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu duruma rağmen, ilgiliye silahsız bir görev verilmesi için herhangi bir inisiyatif alınmamıştır. Aksine, ilgiliye bir silah verilmiştir. Dolayısıyla, ölüm ile idarenin kusurlu davranışları arasında bir illiyet bağı bulunmaktadır."Aynı zamanda müteveffaya atfedilebilir bir kusurun varlığını dikkate alarak, Yüksek Mahkeme, Güven Atay’ın yakınlarına aşağıdaki meblağların ödenmesine karar vermiştir:
- Müteveffanın anne ve babasından her birine, maddi tazminat olarak 10.000 TRY (yaklaşık 4.165 avro) ve manevi tazminat olarak 5.000 TRY (yaklaşık 2.085 avro);
- Ve müteveffanın erkek kardeşine 2.500 TRY (yaklaşık 870 avro).
Bu meblağlara, olay tarihinden ödeme gününe kadar geçen süre için hesaplanan gecikme faizleri eklenmiştir. 18 Mayıs 2012 tarihinde, idare, başvuranlara 48.205 TRY (yaklaşık 20.085 avro) tutarında bir meblağ ödemiştir. 12 Eylül 2012 tarihinde, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Milli Savunma Bakanlığı tarafından sunulan karar düzeltme talebini reddetmiştir. Diğer yandan, başlıca amaçlarından biri görevini yerine getirdiği sırada yaşamını yitiren erlerin ailelerini desteklemek olan, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki Mehmetçik Vakfı tarafından, 11 Şubat 2010 tarihinde, maddi destek olarak, müteveffanın ailesine 26.780 TRY (bu tarihte yaklaşık 13.400 avro) ödenmiştir.
ŞİKÂYETLER
Sözleşme’nin 2 ve 6. maddelerini ileri sürerek, başvuranlar, askeri mercilerin sorumluluğu altında bulunduğu sırada hayatını kaybeden yakınlarının yaşam hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedirler. Başvuranların ifadesine göre, askeri makamların, oğulları ve erkek kardeşleri olan yakınlarının ölümünü önlemek amacıyla gerekli tedbirleri almaları gerekmekteydi.
Başvuranlar aynı zamanda, yakınlarının ölümü konusunda yürütülen soruşturmanın yetersizliğinden şikâyet etmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME Başvuranlar, yakınlarının yaşam hakkının ve bu bağlamda etkin bir ceza soruşturmasının yürütülmesine ilişkin haklarının ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Başvuranlar, davaya ilişkin koşulların Sözleşme’nin 2 ve 6. maddelerini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler. Hükümet, bu iddiaları kabul etmemektedir. Hükümet, başvuranlara özellikle ulusal düzeyde tazminat ödendiği ve böylelikle, ilgililerin mağdur sıfatlarını kaybettikleri gerekçesiyle, başvurunun kabul edilemez olduğu kanısına varmaktadır. Esas hakkında, Hükümet, Güven Atay’ın intiharına ilişkin sorumluluğun askeri makamlara atfedilemeyeceği kanaatindedir. Hükümet, olayın hemen ardından soruşturma açıldığını ve ölüm koşullarını aydınlatmak amacıyla gereken bütün soruşturma işlemlerinin yapıldığını belirtmektedir. Öncelikle, Mahkeme, somut olaya ilişkin koşullarda, davaya ilişkin olay ve olguların hukuki nitelendirmesi konusunda takdir yetkisine sahip olan Mahkeme’nin, yalnızca başvuranlar ya da hükümetlerin olaylara atfettikleri nitelendirmeyle sınırlı kalmaması nedeniyle, Güven Atay’ın yakınları tarafından ileri sürülen iddiaların sadece Sözleşme’nin 2. maddesi açısından incelenmesi gerektiği kanısına varmaktadır (Tarakhel/İsviçre [BD], No. 29217/12, § 55, AİHM 2014 (özetler)). Sözleşme’nin 2. maddesinin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur (...)" Mahkeme, ulusal mercilerin ihlal tespitinde bulunmaları ve verdikleri kararın, bu ihlal için uygun ve yeterli bir tazmin oluşturması halinde, ilgili tarafın, bundan böyle Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında mağdur olduğunu ileri süremeyeceğini hatırlatmaktadır. Mahkeme akabinde, ulusal merciler tarafından başvuranın lehine bir karar ya da tedbir alınmasının veya cezanın hafifletilmesinin, yalnızca mercilerin, söz konusu ihlali açıkça ya da en azından özünde kabul etmeleri ve ardından uygun ve yeterli bir tazmin sunmaları halinde mağdur sıfatını ortadan kaldıracağını hatırlatmaktadır (Scordino/İtalya (No. 1) [BD], No. 36813/97, §§ 178 ve devamı, AİHM 2006-V). Bu iki koşul yerine getirildiği takdirde, Sözleşme’nin koruma mekanizmasının ikincil niteliği, Mahkeme tarafından inceleme yapılmasını engellemektedir (Eckle/Almanya, 15 Temmuz 1982, §§ 64-70, A serisi No. 51, Caraher/Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 24520/94, AİHM 2000‑I, Hay/Birleşik Krallık (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 41894/98, AİHM 2000‑XI, Cataldo/İtalya (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 45656/99, AİHM 2004‑VI, Göktepe/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 64731/01, 26 Nisan 2005, ve Yüksel/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 51902/08, § 46, 9 Nisan 2013). Mağdur sıfatının kaybedilmesi bilhassa, ihlal edildiği iddia edilen hakkın niteliğine, kararın gerekçesine (Jensen/Danimarka (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 48470/99, AİHM 2001‑X) ve bu kararın ardından kararın ilgili aleyhine doğurduğu sonuçların devamlılığına bağlıdır (Freimanis ve Līdums/Letonya, No. 73443/01 ve 74860/01, § 68, 9 Şubat 2006). Bir başvuranın mağdur sıfatı dolayısıyla, Mahkeme önünde şikâyet edilen durum nedeniyle ilgiliye ulusal düzeyde ödenmesine karar verilen tazminata bağlı olabilmektedir. Başvurana sunulan tazminatın uygun ve yeterli olması, özellikle söz konusu olan Sözleşme ihlalinin niteliği göz önünde bulundurulduğunda, davaya ilişkin koşulların tamamına bağlıdır (Gäfgen/Almanya [BD], No. 22978/05, § 116, AİHM 2010). Öncelikle Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönüne ilişkin olarak, ölüme kasten sebebiyet verilmemesi durumunda, hukuk davası ya da idari dava yoluyla tazminat elde edilmesi uygun bir tazmin teşkil edebilmektedir (Mustafa Tunç ve Fecire Tunç/Türkiye [BD], No. 24014/05, § 131, 14 Nisan 2015). Mevcut davada, Mahkeme, öncelikle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin idarenin kusur sorumluluğunu açıkça kabul ettiğini, zira Güven Atay’ın psikolojik sorunlarından haberdar olan askeri mercilerin ilgiliye herhangi bir silah vermemeleri gerektiği ve bu kusurlu ihmalin ilgilinin intiharında etkili olduğu kanaatine vardığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği açıkça kabul edilmiştir. Özellikle tazminatların belirlenmesi çerçevesinde, intihara ilişkin sorumluluğun yalnızca idareye atfedilmemesi, söz konusu ihlalin kabul edilmesinin önemini azaltmamaktadır (Erkan/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 41792/10, § 79, 28 Ocak 2014, ve Volkan/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 3449/09, § 43, 20 Ekim 2015). Mahkeme ikinci olarak, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin, idarenin kusur sorumluluğunu kabul ettikten sonra, başvuranlara, olay tarihinden ödeme tarihine kadar geçen süre için hesaplanan gecikme faizleriyle birlikte, yaklaşık 13.370 avro tutarında tazminatlar ödenmesine karar verdiğini saptamaktadır (yukarıda 27. paragraf). Mahkeme aynı zamanda, idare tarafından ödenen toplam meblağın, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuruna göre yaklaşık 20.085 avroya karşılık geldiğini kaydetmektedir (yukarıda 28. paragraf). Mahkeme, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından ödenmesine karar verilen meblağların yetersiz olarak nitelendirilemeyeceği kanısına varmaktadır. Mahkeme aynı zamanda, bu meblağların, Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğinin tespiti durumunda yaşam hakkının korunmamasına ilişkin benzer davalarda ödenmesine karar verdiği meblağlardan pek de farklı olmadığını tespit etmektedir. Diğer yandan, tazminatların ödenme süresiyle ilgili olarak, Mahkeme, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nde görülen davanın, 21 Mart 2012 tarihinde sona erdiğini ve idarenin başvuranlara 18 Mayıs 2012 tarihinde tazminatlar ödediğini saptamaktadır. Mahkeme, yargı kararının icra edilmesi ve bu tazminatların ödenmesi için idare tarafından kullanılan sürenin, somut olayda, sunulan tazminatın uygunluğunu etkileyecek nitelikte olmadığı kanısına varmaktadır (Alp/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 3757/09, §§ 37-38, 9 Temmuz 2013). Yukarıda belirtilenleri dikkate alarak, Mahkeme, ileri sürülen yaşam hakkının ihlali nedeniyle uygun bir tazminatın sağlandığı ve başvuranların, Sözleşme’nin 2. maddesinin esas yönünden ihlali sebebiyle, bundan böyle Sözleşme’nin 34. maddesi anlamında "mağdur" olduklarını ileri süremeyecekleri kanaatine varmaktadır. Bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında Sözleşme hükümleriyle kişi yönünden (ratione personae) bağdaşmadığı ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır. Ardından Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönüne ilişkin olarak, ölüme kasten sebebiyet verildiğinin veya ölümün bir saldırı ya da kötü muamele neticesinde meydana geldiğinin iddia edildiği davalarda, tazminata hükmedilmesi, sözleşmeci devletleri, sorumluların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilecek soruşturmaları yürütme yükümlülüklerinden muaf tutamayacaktır (Tanrıkulu/Türkiye [BD], No. 23763/94, § 79, AİHM 1999‑IV, ve Al-Skeini ve diğerleri/Birleşik Krallık [BD], No. 55721/07, § 165, AİHM 2011). Mahkeme, zorunlu askerlik hizmeti sırasında intiharın meydana geldiği davalarda, Sözleşme’nin, ölüme ilişkin koşulların aydınlatılması amacıyla etkin bir soruşturma yürütülmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır. Nitekim soruşturma yürütme yükümlülüğü, farklı iddiaların doğrulanmasını ya da reddedilmesini amaçlamaktadır ve yalnızca mercilerin tazminat ödemesi hususu, kendilerini Sözleşme’nin 2. maddesi uyarınca usuli yükümlülüklerinden muaf tutamayacaktır (Hasan Çalışkan ve diğerleri/Türkiye, No. 13094/02, §§ 49-52, 27 Mayıs 2008, ve yukarıda anılan Mustafa Tunç et Fecire Tunç kararı, §§ 133-134). Somut olayda, devletin, başvuranların yakınlarının ölümüne ilişkin koşulları ve bu bağlamda olası sorumlulukları tespit edecek nitelikte bağımsız bir soruşturma yürütme yükümlülüğü de bulunmaktaydı (Çiçek/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 67124/01, 18 Ocak 2005). Mahkeme’nin bu konuya ilişkin içtihadı şüphesiz, devlet mercileri ya da görevlilerinin, bir yandan, olayların gerçek seyrini öğrenmeleri ve diğer yandan da, mağdurlar tarafından kendi haklarında ileri sürülen iddiaları doğrulayacak ya da reddedecek nitelikteki bilgilere erişmeleri mümkün olan tek yetkili olarak kabul edilmeleri sebebiyle, yalnızca kendilerinin kontrolü altında bulunan bir yerde meydana gelen bir olayın aydınlatılması amacıyla gereken özenle "resmi ve etkin bir soruşturma" yürütme yükümlülüğünün yerine getirilmesini gerektirmektedir (Akkum ve diğerleri/Türkiye, No. 21894/93, § 211, AİHM 2005‑II (özetler), Mansuroğlu/Türkiye, No. 43443/98, §§ 78-80, 26 Şubat 2008, ve Beker/Türkiye, No. 27866/03, § 42, 24 Mart 2009). Bu bağlamda, Sözleşme’nin 2. maddesi anlamında soruşturmanın etkinliği konusundaki genel ilkeler, Mustafa Tunç ve Fecire Tunç kararında (yukarıda anılan karar, §§ 169-182) hatırlatılmaktadır. Mahkeme, mevcut davaya ilişkin koşullarda, başvuranların menfaatlerini korumak ve haklarını kullanmak için yeterli derecede katıldıkları soruşturmanın, yeniden inceleme yapılmasını gerektirecek nitelikte herhangi bir eksikliğin ortaya çıkmasına imkân vermediği kanaatine varmaktadır. Nitekim Mahkeme, söz konusu soruşturmanın ivedilikle açıldığını, savcının soruşturmayı yürütmek için derhal olay yerine geldiğini ve tüm delil unsurlarını topladığını saptamaktadır: Tespitlerde bulunulmuş, otopsi ve balistik inceleme gerçekleştirilmiş ve tanıkların ifadeleri alınmıştır. Soruşturma makamlarının olayları aydınlatma niyeti taşıdıklarından şüphe edilmesini sağlayacak herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Güven Atay’ın ölümünün ardından yürütülen soruşturma, ölüme ilişkin koşulların kesin olarak tespit edilmesine olanak sağlamıştır. Başvuranların Sözleşme’nin 2. maddesinin usul yönünden şikâyetlerinin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından 21 Temmuz 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
Full & Egal Universal Law Academy