AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no. 6084/06
Vilayet ATSIZ ve diğerleri / Türkiye
Başkan,
Robert Spano,
Yargıçlar,
Julia Laffranque,
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Paul Lemmens,
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla 21 Kasım 2017 tarihinde Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 18 Ocak 2006 tarihli yukarıda belirtilen başvuruyu, davalı Hükümet tarafından sunulan görüşleri ve başvuranların cevaben sunduğu görüşleri göz önünde bulundurarak gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAYLAR Başvuranlar, Vilayet Atsız, Perihan Sayır, Gülhan Ayhan, Canan Ayhan ve Ebru Ayhan ile Orhan Ayhan ve Ercan Ayhan, Türk vatandaşları olup Manisa’da ikamet etmektedirler. Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ("Mahkeme") önünde, İzmir Barosuna bağlı Avukat A.E. Binici tarafından temsil edilmektedirler.
Türk Hükümeti ("Hükümet") ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
A. Davanın KoşullarıDavanın kendine özgü koşulları, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilmektedir.Başvuran Vilayet Atsız’ın eşi ve diğer başvuranların babası olan 40 yaşındaki Haki Ayhan, 27 Eylül 1996 tarihinde, Manisa Belediyesinin Çöp Toplama Merkezinde çalıştığı esnada, buraya ait bir çöp tenekesinde bulunan bir el bombasının patlaması sırasında hayatını kaybetmiştir.
1. Ölüm Koşullarına İlişkin Ceza Soruşturması
Haki Ayhan’ın yaşamını yitirdiği gün, polis memurları patlamanın meydana geldiği yere gitmişler ve bir olay tutanağı düzenlemişlerdir. Aynı gün, Manisa Cumhuriyet Savcısı ("Cumhuriyet savcısı"), bu patlamanın koşullarına ilişkin bir soruşturma başlatmış ve ölü muayene ve otopsi tutanağı düzenlemiştir. Bu tutanakta özellikle, müteveffanın cesedinde bulunan çeşitli yaralanma ve sakatlıklar anlatılmıştır. Aynı gün boyunca, polis, tanık ifadelerini dinlemiştir. Polis, özellikle, şirketinin Manisa Belediyesinin çöplerinin işlenmesine ilişkin kamu ihalesini kazandığını belirten, müteveffanın işvereni E.A.yı dinlemiştir. Bu tanık bilhassa, kendi şirketi tarafından istihdam edilen diğer kişiler gibi, başvuranların yakınının da çöpleri ayırdığını belirtmiştir. Polisler ayrıca, benzer bir işi yerine getiren ve patlama anında olay yerinde bulunan bir şirket çalışanı ile müteveffanın erkek kardeşini dinlemişlerdir. Müteveffanın erkek kardeşi, müteveffanın yeniden satmak amacıyla Belediyenin çöplüğünden çeşitli malzemeler topladığını ifade etmiştir.Manisa Emniyet Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı, 30 Eylül 1996 tarihinde, bir bilirkişi raporu hazırlamıştır. Bu belgeye göre, başvuranların yakınının ölümüne yol açan patlayıcı, MKEK[1] yapımı savunma amaçlı bir el bombasıdır.Emniyet Müdürlüğüne bağlı bir patlayıcı madde uzmanı, 1 Ekim 1996 tarihinde, söz konusu patlayıcıya ilişkin bir inceleme raporu düzenlemiştir. Bu raporda, söz konusu patlayıcının askeri amaçlar için üretilmiş bir el bombası olduğu ve mağdurun bu patlayıcıyı Belediyeye ait bir çöp tenekesinde bulmuş ve buna eliyle dokunmuş olması gerektiği belirtilmiştir. Raporda, bu türden bir el bombasının taşınması, saklanması ve kullanılmasının yasak olduğu ifade edilmiştir.Cumhuriyet savcısı, 23 Ekim 1996 tarihinde, Manisa Emniyet Müdürlüğünden, Belediyenin çöplüğüne bu el bombasını bırakan kişileri araştırarak yakalamasını ve yakalama yapılamazsa, kendisinin usulüne uygun olarak bilgilendirilmesini talep etmiştir. Böylelikle, Haki Ayhan’ın ölüm olayı ile ilgisi olan meçhul şüpheliler hakkında, daimi arama kararı verilmiştir. Bu bağlamda, 23 Aralık 1996, 21 Ocak, 7 Mayıs ve 29 Eylül 1997, 24 Şubat 1998, 30 Eylül 1999, 25 Ocak 2000, 3 Mart ve 10 Temmuz 2001, 30 Temmuz ve 17 Aralık 2002, 15 Mart, 15 Haziran ve 19 Eylül 2003, 4 Nisan, 28 Haziran, 30 Eylül ve 22 Aralık 2004, 18 Mart, 15 Haziran, 7 Eylül ve 1 Aralık 2005 ile 2 Mart ve 7 Haziran 2006 tarihlerinde, Manisa İl Emniyet Müdürlüğü Başkomiseri, başvuranların yakınının ölüm olayının şüphelilerinin araştırılması ve yakalanması amacıyla yürütülen araştırma ve incelemelere rağmen, söz konusu kişilerin kimliğinin belirlenemediğini bildirmek için Emniyet Müdürlüğüne bir yazı göndermiştir. Cumhuriyet savcısı, 10 Ekim 2006 tarihinde, zamanaşımı sebebiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Savcının kararında, gerçekleştirilen araştırmalara rağmen, sorumlu ya da sorumluların kimliğinin belirlenemediği ve yakalanamadığı, söz konusu suçun zamanaşımına uğradığı ve zamanaşımı süresinin sona erdiği belirtilmiştir.
2. Tazminat Davaları
a) Tazminat Davası
Kendi şahsı adına ve kendi çocukları adına hareket eden başvuran Vilayet Atsız, 16 Haziran 1998 tarihinde, Manisa Asliye Hukuk Mahkemesine ("AHM") başvurarak, ihtilaf konusu ölüm nedeniyle maruz kalınan zararın tazmin edilmesi talebiyle, Manisa Belediyesi ve E.A. hakkında tazminat davası açmıştır. Başvuran, çöp toplama merkezinin müteveffanın işvereni E.A. tarafından yönetildiğini ve Belediyenin denetimi altında bulunduğunu ve bu nedenle, davadaki sanıklardan her ikisinin de bu ölümden sorumlu olduğunu ileri sürmüştür. Manisa Belediyesi, buna cevap olarak, 21 Temmuz 1998 tarihinde, çöp toplama konusundaki kamu ihalesini hizmet sağlayıcısı olarak bir şirkete verdiğini ve sonuç olarak, kendisinin sorumlu tutulamayacağını belirtmiştir. E.A., AHM’ye sunduğu savunmada, kendi sorumluluğunun görevlerine ilişkin sorumluluğun ötesine geçemeyeceğini, müteveffanın çöp ve ufak tefek eşyalar toplayarak hayatını kazandığını, kimsenin yetkisi altında çalışmadığını, kendisinin sorumlu tutulamayacağını ve şayet sorumlular varsa da bunların Savunma Bakanlığı ve Manisa Belediyesi olduğunu belirtmiştir. AHM, 18 Ocak 2000 tarihinde, patlamanın meydana geldiği yere giderek, keşif işlemi gerçekleştirmiştir. Keşif sırasında, AHM, patlamanın ardından olay yerine giden bir adli tabip ile iki polisin ifadelerini dinlemiştir. AHM aynı zamanda, Manisa Belediyesinin Temizlik Müdürü R.I.’nın da ifadesini dinlemiştir. R.I., Çalbatur Kışlasının, 8. piyade alayının, yönetim biriminin ve Manisa’da bulunan Askeri Hastanenin çöplerinin Belediye tarafından toplandığını ve Belediye çöplüğüne konulduğunu ifade etmiştir. R.I. aynı zamanda, çöp toplama ve ayırma hizmetinin Belediye tarafından iki farklı hizmet sağlayıcısına verildiğini belirtmiştir. 3 Şubat 2000 tarihinde, fen bilirkişisi incelemesi yapılmıştır. Bu bilirkişi incelemesine göre, patlama yeri çöplük alanında bulunmaktadır. 27 Mart 2000 tarihinde, bir başka bilirkişi incelemesi yürütülmüştür. Bu vesileyle düzenlenen raporda, el bombasının Manisa Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı bir birlik tarafından yanlışlıkla atılmış olabileceği ve bu nedenle, böyle bir durumun söz konusu olması halinde, bu Komutanlığın davacıların yakınının hayatına mal olan olaydan % 30 oranında sorumlu tutulması gerektiği kanaatine varmıştır. Raporda, patlayıcının Manisa Askeri Birliği tarafından atılmadığı, ancak bir başka organ veya üçüncü bir kişi tarafından atıldığı varsayıldığında, bu organın ya da kişinin % 30 oranında sorumlu tutulmasının gerekebileceği belirtilmiştir. Ayrıca raporda, patlamanın meydana gelmesindeki sorumluluğun % 50’si ihtiyatsız ve ihmalkâr bir şekilde davrandığı gerekçesiyle müteveffaya atfedilmiş ve sorumluluğun % 10’u da çöplüğü tel örgüyle çevrelemediği ve çöplerin tel örgüyle çevrili alana boşaltılmasını ve bu alanda denetimi sağlamadığı gerekçesiyle Manisa Belediyesine atfedilmiştir. Son olarak, raporda ihtilaf konusu olaylara ilişkin sorumluluğun %10’u, çalışanlarını işle ilgili riskler konusunda yeterince eğitmedikleri ve ilgili duruma ve boşaltılan çöplere ilişkin önceden bir değerlendirme yapılmaksızın, çalışanların istedikleri gibi denetim olmaksızın çalışmalarına izin verdikleri gerekçesiyle, müştereken E.A. ve şirketine atfedilmiştir. Daha sonra, başvuranların mali destek kaybına ilişkin bir değerlendirmeyi içeren, 11 Nisan 2000 tarihli bilirkişi incelemesi AHM’ye sunulmuştur. AHM, 14 Kasım 2000 tarihinde, bu bilirkişi incelemeleri ışığında karar vererek, başvuranların tazminat talebini kısmen kabul etmiş ve başvuranlara Belediye ve E.A. tarafından müştereken tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Manisa Belediyesi, 9 Ocak 2001 tarihinde, diğerlerinin yanı sıra, AHM’nin davaya bakmaya yetkili olmadığını ileri sürerek, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Ne başvuranlar ne de E.A., ilk derece mahkemesi kararına karşı temyiz başvurusunda bulunmamışlardır. Yargıtay, 20 Şubat 2002 tarihinde, Belediye hakkında açılan davanın esası hakkında karar verilmesinin, seçilen hukuk yolu nedeniyle ilk derece mahkemesi kararının bozulmasının bir gerekçesini teşkil ettiği kanısına varmıştır. Yargıtay bu bağlamda, Belediyeye atfedilen olayların hukuk mahkemelerinin yetki alanına girmediğini, ancak davanın Belediye idaresinin hizmet kusuruyla ilgili olduğu gerekçesiyle, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun ("2577 sayılı Kanun") 2. maddesi uyarınca idare mahkemelerinin yetki alanına girdiğini vurgulamıştır. 3 Temmuz 2002 tarihinde, bozma kararının ardından, AHM, görevsizlik kararı vermiş ve davayı Manisa İdare Mahkemesine ("İdare Mahkemesi") göndermiştir. 24 Mart 2003 tarihinde, Yargıtay, Belediye tarafından yapılan temyiz başvurusunun ardından, bu kararı onamıştır. 16 Haziran 2003 tarihinde, Yargıtay, Belediye tarafından yapılan karar düzeltme başvurusunu reddetmiştir.
b) Tamyargı Davası
Başvuranlar, 27 Ekim 2003 tarihinde, İdare Mahkemesine başvurarak, hem Manisa Belediyesi hem de E.A. hakkında tazminat davası açmışlardır. İdare Mahkemesi, 7 Kasım 2003 tarihinde, 2577 sayılı Kanun’un 2/b maddesi uyarınca, gerçek kişiler hakkında kişisel kusur nedeniyle açılan tazminat davalarının hukuk mahkemelerinin yetki alanına girdiğini ve böylelikle, söz konusu davanın E.A. ile ilgili olması sebebiyle, kendisinin bu davaya bakmaya yetkili olmadığını hatırlatmıştır. Ayrıca, İdare Mahkemesi, Belediye hakkında açılan davayı, 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle öngörüldüğü şekliyle, ihtilaf konusu ölümün ardından bir yıllık bir süre içinde AHM önünde açılmadığı gerekçesiyle başvuru süresine riayet edilmemesi nedeniyle reddetmiştir. Başvuranlar, 12 Şubat 2004 tarihinde, gecikme nedeniyle davalarının reddedilmesine itiraz ederek, Danıştay önünde temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar, tanınan yasal süreler içinde dava açtıklarını ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, AHM’ye başvurdukları tarihte, ceza soruşturmasının derdest olduğunu ve ölümden sorumlu olan kişiler hakkında bir belirsizliğin bulunduğunu ve dolayısıyla, kendi ifadelerine göre, olayların idari boyutundan haberdar edildikleri tarihin başvuru süresinin hesaplanması için dikkate alınması gerektiğini belirtmişlerdir. Danıştay, 9 Kasım 2004 tarihinde, ilk derece mahkemesi kararının usul ve kanuna uygun olduğu kanısına vararak, başvuranların temyiz başvurusunu reddetmiştir. Başvuranlar, 30 Aralık 2004 tarihinde, davaları hakkında hak düşürücü sürenin uygulanmasına itiraz ederek ve hukuk mahkemelerinin görevsizlik kararı vermelerinin ardından otuz günlük bir süre içinde dava açtıklarını ileri sürerek, karar düzeltme başvurusunda bulunmuşlardır. Başvuranlar ayrıca, somut olayda, başvuru süresinin hesaplanmaya başlanacağı tarihin, ilgililerin olayların idari boyutundan haberdar edildiklerinin kabul edilebileceği tarih olması sebebiyle, Yargıtay’ın bozma kararının ardından verilen AHM kararının kesinleştiği tarih olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başvuranlar, temyiz dilekçelerinde, Cumhuriyet savcısının bir soruşturma açtığını, ancak bu soruşturmanın sonuçlanmadığını ifade etmişlerdir. Danıştay, 19 Temmuz 2005 tarihinde tebliğ edilen 31 Mayıs 2005 tarihli kararla, bu temyiz başvurusunu reddetmiştir.
B. İlgili İç Hukuk
1. 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu
20 Ocak 1982 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2577 sayılı Kanun’un 1. maddesine göre, Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare mahkemeleri ve vergi mahkemeleri önündeki yargılama usulü yazılıdır ve belgeler üzerinden yapılmaktadır. Aynı Kanun’un 17. maddesinde, hangi koşullarda, bir duruşmanın yargılamaya katılan taraflardan birinin talebi üzerine yapılabileceği belirtilmektedir. 2577 sayılı Kanun’un 9. maddesi aşağıdaki gibidir:
"Çözümlenmesi Danıştay’ın, idare ve vergi mahkemelerinin görevlerine girdiği halde, adli ve askeri yargı yerlerine açılmış bulunan davaların görev noktasından reddi halinde, bu husustaki kararların kesinleşmesini izleyen günden itibaren otuz gün içinde görevli mahkemede dava açılabilir. Görevsiz yargı merciine başvurma tarihi, Danıştay’a, idare ve vergi mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilir.
Adli veya askeri yargı yerlerine açılan ve görevsizlik sebebiyle reddedilen davalarda, görevsizlik kararının kesinleşmesinden sonra birinci fıkrada yazılı otuz günlük süre geçirilmiş olsa dahi, idari dava açılması için öngörülen süre henüz dolmamış ise bu süre içinde idari dava açılabilir." 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki gibidir:
"1. İdari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gereklidir. Bu isteklerin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında altmış gün içinde cevap verilmediği takdirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren, dava süresi içinde dava açılabilir.
Görevli olmayan adli ve askeri yargı mercilerine açılan tam yargı davasının görev yönünden reddi halinde sonradan idari yargı mercilerine açılacak davalarda, birinci fıkrada öngörülen idareye başvurma şartı aranmaz." İdare mahkemelerinin yerleşik içtihadına göre, idari bir işlem bulunmadığında, bir yıllık süre, ilgilinin idareye atfedilebilir zararlı eylemden haberdar edildiği tarihten itibaren ve her halükârda, olayın ardından beş yıl içinde işlemeye başlamaktadır. Ölüm halinde, ilke olarak, bir yıllık süre, ilgililerin ilgili idarenin sorumluluğunu mahkemeler önünde araştırmak amacıyla gereken unsurlara sahip olması durumunda, ölüm tarihinde işlemeye başlamaktadır (Jandarma tarafından yapılan yol kontrolü sırasında bir kişinin ölümüne ilişkin bir kararda, Danıştay ölüm tarihinde bir yıllık süreyi başlatmıştır, bk. E. 2001/2676, K. 2003/1093, 25 Mart 2003; bir devlet hastanesinde gerçekleştirilen cerrahi operasyon sırasında bir kişinin ölümüne ilişkin verilen bir kararda da aynı durum geçerlidir, bk. E. 2015/6708, K. 2015/5042, 10 Eylül 2015; bununla birlikte, annesinin evinde gerçekleşen doğum sırasında yeni doğan bir bebeğin ölümüne ilişkin bir kararda, Danıştay, ölüm tarihinde, ilgililerin mahkemeler önünde ilgili idarenin sorumluluğunu araştırmak için gereken unsurlara sahip olmadıkları kanaatine vararak, tedaviye erişimi reddetme nedeniyle hastane personeli hakkında soruşturma açma izninin verildiği tarihte bir yıllık süreyi başlatmıştır, bk. E. 2014/2951, K. 2014/4699, 4 Haziran 2014).
2. Borçlar Kanunu Olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun 60. maddesine göre, üçüncü bir kişinin eyleminden doğan maddi ve manevi zarardan dolayı her mağdur, söz konusu eylemden ve eylemin failinin kimliğinden haberdar edildiği tarihten itibaren bir yıllık bir süre içinde ve her halükârda, söz konusu eylem tarihinden itibaren on yıllık bir süre içinde tazminat talep edebilmekteydi.
ŞİKÂYETLER Başvuranlar, Sözleşme’nin 2. maddesine dayanarak, bir devlet kuruluşu tarafından üretilen ve Manisa Belediyesinin çöplüğüne bırakılan bir el bombasının patlamasının ardından hayatını kaybeden yakınlarının yaşam hakkının ihlal edilmesinden ve bu ölüme ilişkin sorumlulukları belirleyecek nitelikte etkin bir soruşturma yapılmamasından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, Sözleşme’nin 6. maddesi açısından, adil yargılanma hakkından yararlanamamalarından şikâyet ederek, idare mahkemelerini bu bağlamda duruşma yapmaksızın karar vermekle ve davalarını makul bir süre içinde incelememekle suçlamaktadırlar. Başvuranlar, kendi ifadelerine göre, altı yıllık bir yargılamanın ardından, idare mahkemeleri tarafından hak düşürücü süre nedeniyle davalarının reddedilmesinin, bu mahkemelerin taraflılığını gösterdiğini ve adil yargılanma ile etkili bir hukuk yoluna başvurma haklarını ihlal ettiğini ileri sürmektedirler. Başvuranlar, farklı mahkemeler arasında başvuru süresine ilişkin kuralların birbiriyle uyumlu olmamasından yakınmaktadırlar. Ardından başvuranlar, Sözleşme’nin 13. maddesi kapsamında, etkili bir hukuk yolundan yararlanamamalarından şikâyet etmekte ve bu bağlamda, başvurma süresine uyulmaması nedeniyle idare mahkemeleri tarafından tazminat taleplerinin reddedilmesini eleştirmektedirler. Son olarak, başvuranlar, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedirler.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
A. Sözleşme’nin 6. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası Hakkında Başvuranlar, yakınlarının ölümünden kaynaklanan zararın tazmin edilmesine ilişkin davalarının gecikme nedeniyle reddedilmesinin adil yargılanma haklarının ihlaline yol açtığı kanaatindedirler. Ayrıca, başvuranlar, idare mahkemelerini, duruşma yapmamakla ve makul bir süre içinde karar vermemekle suçlamaktadırlar. Başvuranlar böylelikle, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesiyle birlikte, 6 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
Mahkeme, bu şikâyetleri Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından inceleyecektir (Behçet Taş/Türkiye, No. 48888/09, § 49, 10 Mart 2015). Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısmı aşağıdaki gibidir:
"Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar (...) konusunda karar verecek olan yasayla kurulmuş (...) bir mahkeme tarafından kamuya açık ve hakkaniyete uygun olarak, makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir. (...)"
1. Hükümetin iddiaları Hükümet, başvuranların iddialarına karşı çıkmakta ve başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürmektedir. Hükümet, uyuşmazlık mahkemesinin E.A. ile olan davalarına bakmaya yetkili mahkeme olarak nitelendirilmesi amacıyla, ilgililerin bu mahkemeye başvurabilecekleri kanısına varmaktadır. Hükümet diğer yandan, iç hukuku yorumlama görevinin yerel makamlara, özellikle ilk derece mahkemeleri ile yüksek mahkemelere ait olduğunu ileri sürmektedir. Mahkemenin görevi, bu türden bir yorumlamanın etkilerinin Sözleşme’yle uyumlu olup olmadığını denetlemek olabilmektedir. Bu durum özellikle, mahkemeler tarafından usul kurallarının yorumlanması konusunda geçerli olabilmektedir. Hükümet, Mahkemenin içtihadına atıfta bulunarak (Walchli/Fransa, No. 35787/03, 26 Temmuz 2007), bu usul kurallarının, adaletin iyi yönetimini ve hukuki güvenliğe saygı gösterilmesini sağladığını ifade etmektedir. Hükümet dahası, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını, ancak özellikle bir başvurunun kabul edilebilirlik koşulları konusunda zımnen kabul edilen sınırlamalara tabi tutulduğunu, zira kendi ifadesine göre, bu hakkın niteliği gereği, bu bağlamda belirli bir takdir yetkisinden yararlanabilecek devlet tarafından bir düzenlemeyi gerektirdiğini ileri sürmektedir. Hükümet, bununla birlikte, bu sınırlamaların, hakkı özünden ihlal edecek şekilde ya da derecede, kişilere açık olan erişimi kısıtlamaması gerektiğini kabul etmektedir. Hükümet böylelikle, bir hukuk yolunu kullanma hakkının yasal koşullara tabi tutulması halinde, mahkemelerin, usul kurallarını uygularken, hem yargılamanın adilliğine zarar verebilecek aşırı şekilcilikten, hem de kanunlarla belirlenen usul koşullarının ortadan kaldırılmasına yol açabilecek aşırı esneklikten kaçınmaları gerektiğini ileri sürmektedir. Hükümet, somut olayda, kendisine başvurulan hukuk ve idare mahkemelerinin başvuranların tazminat davasının E.A. ile ilgili olması sebebiyle, bu davaya bakmaya yetkili olmadıkları kanısına vardıklarını ifade etmektedir. Hükümetin kanaatine göre, ilgili davanın, yine davaya bakmaya konu bakımından (ratione materiae) yetkili olan mahkemenin önüne taşınması söz konusu olmuştur. Bu bağlamda, Hükümet, iki ayrı mahkeme tarafından yasal metinlere ilişkin yapılan yorumlamanın tek başına, hukuki güvenlik ilkesinin ihlali olarak anlaşılmaması gerektiği kanısına varmaktadır. Hükümet ayrıca, idare mahkemelerinin, başvuranların Belediye hakkında sundukları talebi başvuru süresine uyulmaması nedeniyle reddederek, yargılamanın başından itibaren bu koşulu ortaya koyduklarını ve böylelikle, yargılamanın uzatılmadığını ileri sürmektedir. Hükümet, somut olayda, idare mahkemelerince yapılan yorumlamada herhangi bir keyfiliğin bulunmadığı kanısına varmaktadır.
2. Başvuranların iddiaları
Başvuranlar, yakınlarının yaşam hakkının ihlal edildiğini ileri sürmekte ve eşinin ve babalarının ölümüyle bağlantılı olarak kendileri tarafından kullanılan hukuk yollarının başarısızlığa uğramasından şikâyet etmektedirler. Başvuranlar, hukuk mahkemelerinin davalarını kabul ettiklerini ve davalarının aynı başvuru süresine, yani söz konusu eylemin ardından bir yıllık süreye tabi tutulduğunu belirtmektedirler. Başvuranlar aynı zamanda, yargılanabilir bir kişinin hukuk veya idare mahkemeleri önünde tazminat davası açacak bir durumda bulunması için, zarardan ve zararı veren kişiden haberdar olması gerektiğini ileri sürmektedirler. Bu bağlamda, somut olayda başvuranlar, ihtilaf konusu olayların failinin kimliğinden haberdar edilemediklerini belirtmektedirler. Başvuranlar, ceza soruşturmasının kendileri tarafından hukuk mahkemeleri önünde tazminat davası açıldığı sırada derdest olduğunu ve tazminat davası sırasında Cumhuriyet savcısının kovuşturmaya yer olmadığına karar verdiğini ifade etmektedirler. Başvuranlar, hukuk mahkemelerine kendilerine başvurmak için öngörülen sürelerde başvurduklarını ve bu mahkemelere başvurma tarihinin, idare mahkemelerinde davalarının açılma tarihi olarak kabul edildiğini belirtmektedirler. Başvuranlar sonuç olarak, davalarını reddeden idare mahkemelerinin kararına itiraz etmektedirler. Başvuranlar, etkili başvuru haklarının idare mahkemeleri tarafından kanunun taraflı yorumlanması nedeniyle ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
3. Mahkemenin değerlendirmesi
a) Mahkemeye erişim
Mahkeme, bir mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını ve meşru sınırlamalara tabi tutulabileceğini hatırlatmaktadır. Bu nedenle, bir dava açmak için uyulması gereken şekil ve sürelere ilişkin düzenlemenin şüphesiz adaletin iyi yönetimini sağlamayı amaçlaması halinde, söz konusu düzenleme veya buna ilişkin yapılan uygulamanın, yargılanabilir kişinin mevcut hukuk yolundan yararlanmasını engellememesi gerekmektedir (Aepi S.A./Yunanistan, No. 48679/99, § 23, 11 Nisan 2002). Mahkeme, Hükümetin E.A. hakkında açılan tazminat davasına ilişkin iddialarını dikkate almaktadır (yukarıda 43. paragraf). Bu bağlamda Mahkeme öncelikle, başvuranların E.A. hakkında açılan davanın sonucundan şikâyet etmediklerinin, ancak yalnızca başvuru süresine uyulmaması sebebiyle idare mahkemeleri tarafından Belediye hakkında açılan davalarının reddedilmesinden şikâyetçi olduklarının vurgulanmasının yararlı olacağı kanısındadır. Diğer taraftan, uyuşmazlık mahkemesinin E.A. ile olan davalarına bakmaya yetkili mahkeme olarak nitelendirilmesi amacıyla ilgililerin bu mahkemeye başvurabilecekleri yönünde Hükümetin argümanıyla ilgili olarak Mahkeme, Belediye idaresi hakkında açılan davanın idare mahkemelerinin yetki alanına girdiğinin kesin olarak belirlenmesi nedeniyle, bu itirazın Belediye hakkında açılan davayla ilgili olmadığı kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla Mahkeme, Hükümetin bu itirazının incelenmesine gerek olmadığı kanısına varmaktadır (bk., mutatis mutandis, Filiz/Türkiye, No. 28074/08, § 42, 4 Mart 2014). Somut olayda, Mahkeme, başvuranların tam yargı davaarının açılması için 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle tanınan bir yıllık süreye itiraz etmemeleri nedeniyle, başvuru sürelerinin çok kısa olduğunun ya da tek başına ilgililerin mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiğinin iddia edilmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla, mevcut davada ortaya çıkan sorun, yukarıda belirtilen hükmün uygulanmasının başvuranların bir mahkemeye erişme haklarına orantısız bir müdahale oluşturup oluşturmadığı hususudur. Mahkeme öncelikle, ulusal mahkemeler önünde bir avukat tarafından temsil edilen başvuranların, yakınlarının ölümünün ardından bir yıl sekiz aydan daha fazla bir süre sonra AHM’ye başvurarak, Manisa Belediyesi hakkında tazminat davası açtıklarını ve bu mahkemenin ilk derece mahkemesi olarak davalarının esasını incelediğini ve ilgililerin lehinde karar verdiğini kaydetmektedir. Mahkeme ardından, davanın esası hakkında karar vermeye yetkili olan tek idare mahkemesi olduğunu belirten Yargıtay’ın kararının ardından kendisine başvurulan İstanbul İdare Mahkemesinin bununla birlikte, 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesine dayanarak başvuru süresine uyulmaması nedeniyle tam yargı davasını reddettiğini kaydetmektedir. Mahkeme özellikle, başvuranların Belediye hakkında sundukları taleplerinin, kendileri tarafından yetkili bir mahkemeye başvurulması nedeniyle değil, davalarının açılması için 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle öngörülen bir yıllık süreye riayet edilmemesi sebebiyle reddedildiğini gözlemlemektedir. Gerçekte, Türk hukukunda, hukuk mahkemelerine başvurma tarihi, 2577 sayılı Kanun’un 9. maddesi uyarınca, idare mahkemelerine başvurma tarihi olarak kabul edilmektedir (yukarıda 31. paragraf). Oysa, bu durumda, başvuranlar yakınlarının ölümünün ardından bir yıl sekiz aydan daha fazla bir süre sonra, diğerlerinin yanı sıra, Manisa Belediyesi hakkında hukuk mahkemesinde tazminat davası açmışlardır. Şüphesiz, başvuranlar, ulusal mahkemeler önünde yaptıkları gibi, başlangıç tarihinin (dies a quo) belirlenmesi için, olayların idari boyutundan haberdar edildikleri tarihin dikkate alınması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak başvuranlar, ne ulusal mahkemeler ne de Mahkeme önünde, bir yıllık sürenin akışını durduracak nitelikte geçerli bir unsur ya da argüman sunmamışlardır. Gerçekte, başvuranlar, çöp toplama merkezinin, ölümün meydana geldiği Manisa Belediyesine ait olduğunu bilmeleri nedeniyle, ilgili idarenin sorumluluğunu mahkemeler önünde araştırmak için gereken unsurlara sahiptirler (yukarıda 33. paragraf). Öte yandan, başvuranlar, söz konusu ölümün hemen ardından Manisa Belediyesinin olası bir kusurundan haberdar edilecek ve gereken sürelerde söz konusu Belediye hakkında dava açacak bir durumda bulunmadıklarını ifade etmemektedirler (Yabansu ve diğerleri/Türkiye kararıyla kıyaslayınız, No. 43903/09, § 67, 12 Kasım 2013). Bu bağlamda, Mahkeme, başvuranların, hukuk mahkemelerinin davalarını kabul ettikleri ve davalarının aynı başvuru süresine, yani söz konusu eylemin ardından bir yıllık süreye tabi tutulduğu yönündeki iddiasına katılmamaktadır. Mahkeme bu bağlamda, Borçlar Kanunu ve İdari Yargılama Usulü Kanunu’nda (yukarıda 32 ve 34. paragraflar) yetkili bir mahkemeye başvurma süresinin bir yıl olarak belirlenmesine rağmen, bu sürenin başlangıç tarihinin (dies a quo) belirlenmesinin medeni hukuk ve idare hukukunda aynı olmadığını tespit etmektedir. Gerçekte, Borçlar Kanunu’nda öngörülen bir yıllık sürenin söz konusu eylemden ve eylemin failinin kimliğinden haberdar edilme tarihinden itibaren işlemeye başlamasına rağmen, idari davaya uygulanabilir olan süre, yargılanabilir kişinin yazılı bir tebligat yoluyla ya da bir başka yolla ihtilaf konusu eylemden haberdar edildiği tarihten itibaren işlemeye başlamaktadır (2577 sayılı Kanun’un 13. maddesi, yukarıda 32. paragraf). Dolayısıyla, Mahkeme, yerel yargılama sırasında avukat yardımı alan başvuranların Belediye hakkında davalarının açılması sırasında, yetkili yerel mahkemelerde öngörülen süreler ve şekillerde dava açmakla yükümlü oldukları kanısına varmaktadır. Mahkeme, bu bağlamda, ilgililerin başlangıç tarihinin (dies a quo) belirlenmesi konusunda idare mahkemeleri tarafından yapılan yorumlama hatasından şikâyet ettiklerini kaydetmektedir. Oysa, Mahkeme, iç hukuku yorumlama ve uygulama görevinin öncelikle ulusal makamlara, bilhassa mahkemelere ait olduğunu hatırlatmaktadır. Keyfi ya da açıkça mantığa aykırı bir yorumlamanın söz konusu olması koşuluyla (bk., Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], No. 73049/01, § 86, AİHM 2007 I), Mahkemenin görevi, bu yorumlamanın etkilerinin Sözleşme’yle uyumlu olup olmadığını denetlemekle sınırlıdır (Waite ve Kennedy/Almanya [BD], No. 26083/94, § 54, AİHM 1999 I, ve Rohlena/Çek Cumhuriyeti [BD], No. 59552/08, § 51, AİHM 2015). Somut olayda, ilgili iç hukukun unsurlarını dikkate alarak (yukarıda 32 ve 33. paragraflar) Mahkeme, bir yıllık sürenin başlangıç noktasının ihtilaf konusu ölüm tarihi olduğu yönünde idare mahkemeleri tarafından yapılan yorumlamada keyfi ya da mantığa aykırı herhangi bir unsurun bulunmadığı kanaatindedir. Ayrıca, Mahkeme, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesinin 1. fıkrasının, başvuranların Belediye hakkında bir dava açmayı düşünebilecekleri sırada, öngörülebilir olmak için yeterince açık olduğu kanısına varmaktadır. Son olarak, Mahkeme, başvuranların bir yıllık bir süre içinde ilgili idare hakkında dava açmaları konusunda somut olayda herhangi bir engelin bulunmadığını göz önüne alarak (yukarıda 51. paragraf), bu sürenin uygulanmasının mahkemeye erişim haklarına orantısız bir sınırlama teşkil etmediğini saptamaktadır.
Sonuç olarak, bu şikâyet, açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
b) Yargılamanın süresi
Mahkeme, başvuranların öncelikle, yakınlarının ölümünden kaynaklanan zararın tazmin edilmesini sağlamak için hukuk mahkemelerine başvurduklarını ve görevsizlik nedeniyle bu davanın reddedilmesinin ardından, ilgililerin idare mahkemelerinde dava açtıklarını gözlemlemektedir. Birinci dava, 16 Haziran 1998 tarihinde başlamış ve 16 Haziran 2003 tarihinde sona ermiştir; bu yargılama, yaklaşık beş yıl sürmüştür. İdare mahkemeleri önündeki dava ise 27 Ekim 2003 tarihinde başlamış ve karar düzeltme başvurusunu reddeden Danıştay kararıyla, 31 Mayıs 2005 tarihinde sona ermiştir; bu yargılama yaklaşık bir yıl yedi ay sürmüştür. Toplamda, bu iki yargılama, altı yıl yedi aydan daha fazla bir süre devam etmiştir. Mahkeme, bir yargılama süresinin makul niteliğinin, davanın koşullarına göre ve kendi içtihadında yer verilen kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ile yetkili makamların tutumları ve ilgili açısından davanın konusu dikkate alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (bk., diğer birçok karar arasında, Frydlender/Fransa [BD], No. 30979/96, § 43, AİHM 2000-VII, ve Comingersoll S.A./Portekiz [BD], No. 35382/97, § 19, AİHM 2000-IV). Mahkeme yine, yerleşik içtihadına göre, kişinin ölümünün yol açtığı zararın tazmin edilmesine ilişkin bir davayla ilgili olarak, davanın konusunun yerel mahkemelerin belirli bir ivedilikle hareket etmesini gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Leray ve diğerleri/Fransa, No. 44617/98, § 22, 20 Aralık 2001). Somut olayda, Mahkeme, mevcut davanın davadaki tarafların sorumluluklarını tespit etme gerekliliği nedeniyle belirli bir karmaşıklığa sahip olduğunu gözlemlemektedir. Birinci yargılama süresinin, davanın beş yıllık bir yargılamanın ardından görevsizlik kararıyla sonuçlanması nedeniyle, eleştiriye tabi olduğu aşikârdır. Ancak, yetkili mahkemeye - bu durumda AHM’ye - başvurulmasının, en azından kısmen başvuranlara atfedilebilir olduğunu, zira ilgililerin yalnızca müteveffanın işvereni E.A. hakkında değil, aynı zamanda yerel idare yani Manisa Belediyesi hakkında da hukuk davası açtıklarını dikkate almak gerekmektedir (bk., mutatis mutandis, Tarakçı/Türkiye, No. 9915/03, § 33, 14 Haziran 2007). Bununla birlikte, hukuk mahkemeleri önündeki yargılama boyunca, bilirkişi incelemelerinin yapılmasına karar verilmiş ve olay yerinde olayların yeniden kurgulanması işlemi yapılmıştır. Mahkeme, hukuk mahkemeleri sonunda davanın esasına bakmaya yetkili olmadıklarını belirtseler bile, bu mahkemelere atfedilebilir önemli bir atalet dönemi tespit etmemiştir. İdare mahkemeleri önündeki yargılama ise, başlatılmasının ardından yaklaşık bir yıl yedi ay - aşırı olarak değerlendirilemeyecek bir süre - sonra, 31 Mayıs 2005 tarihinde sona ermiştir.
Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı da açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
c) Duruşma yapılmaması
Başvuranların İdare Mahkemesi önünde herhangi bir duruşma yapılmaması bağlamındaki şikâyetine ilişkin olarak, Mahkeme, Türk idari yargı sisteminin açıkça ilgililere, İdare Mahkemesi önünde bir duruşma yapılmasını talep etme ve sağlama imkânı getirdiğini daha önce tespit ettiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, Mahkeme, İdare Mahkemesi önündeki davaların genel olarak duruşma olmadan görülmesi sebebiyle, bir duruşma yapılmasının talep edilmesinin bu konuya önem atfeden tarafın görevi olduğu kanısına varmıştır (Boz/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 7906/05, 9 Aralık 2008). Oysa, somut olayda, dosyada bulunan belgelerden, başvuranların bu doğrultuda hareket etmedikleri anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı da açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
B. Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
Başvuranlar, yakınlarının yaşam hakkının ihlal edilmesinden ve bu ölüme ilişkin sorumlulukları belirleyecek nitelikte etkin bir soruşturma yapılmamasından şikâyet etmektedirler. Söz konusu maddenin somut olaya ilişkin kısımları aşağıdaki gibidir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur (...)" Mahkeme öncelikle, yaşam hakkına ya da fiziksel bütünlüğe kasten zarar verilmemesi halinde, "etkili bir yargısal sistem" kurma yönündeki pozitif yükümlülüğün her durumda mutlaka cezai nitelikte bir başvuru yolunu gerektirmediği ve hukuki, idari veya hatta disiplinle ilgili başvuru yollarının sunulmasıyla yerine getirilebileceği yönündeki yerleşik içtihadını hatırlatmaktadır (bk., örnek olarak, Calvelli ve Ciglio/İtalya [BD], No. 32967/96, § 51, AİHM 2002-I, Mastromatteo/İtalya [BD], No. 37703/97, §§ 90 ve 94-95, AİHM 2002-VIII, ve Vo/Fransa [BD], No. 53924/00, § 90, AİHM 2004-VIII). Mahkeme aynı zamanda, bu yükümlülüğün, çöplerin depolama alanlarının kullanılması gibi, niteliği gereği tehlikeli olan endüstriyel faaliyetler için ilk bakışta (a fortiori) yaşam hakkını tehlikeye atacak nitelikte, kamuya açık olan ya da olmayan her türlü faaliyet bağlamında geçerli olarak yorumlanması gerektiğini ifade ettiğini hatırlatmaktadır (Öneryıldız/Türkiye [BD], No. 48939/99, § 71, AİHM 2004‑XII). Mahkeme ayrıca, ceza davalarının yürütülmesi ve sonuçlanmasının Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan usuli gereklilikleri karşılamaması halinde, bir sorunun ortaya çıkabileceğini kabul etmektedir. Her şey ileri sürülen durumun niteliğine bağlıdır (Koçak/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 63013/11, § 37, 21 Mart 2017). Somut olayda, Mahkeme, başvuranların yakınının Manisa Belediyesinin çöplüğünde çalıştığı sırada burada bulduğu bir el bombasının patlamasının ardından hayatını kaybettiğine itiraz edilmediğini saptamaktadır. Mahkeme, bu olaydan sonra, polislerin patlamadan haberdar edilmelerinin ardından hemen patlamanın gerçekleştiği yere gittiklerini ve kazanın koşullarının belirlenmesine yönelik çeşitli işlemlerden ibaret olan ön ceza soruşturmasının açıldığını kaydetmektedir. Mahkeme ayrıca, bilhassa, olay yerine ilişkin fiziksel bir incelemenin, müteveffanın cesedine ilişkin otopsinin yapıldığını, tanıkların ifadesinin alındığını ve söz konusu patlayıcı türünün belirlenmesi amacıyla bilirkişi incelemesinin gerçekleştirildiğini kaydetmektedir (yukarıda 4-7. paragraflar). Mahkeme, ilk resmi incelemelerin böylelikle ivedilikle yürütülmüş olduğunun anlaşıldığını, ancak ihtilaf konusu soruşturmanın bu patlayıcıyı çöplüğe bırakan kişi ya da kişilerin tespit edilmesiyle sonuçlanmadığını ve bu nedenle, 10 Ekim 2006 tarihinde, Cumhuriyet savcısının zamanaşımı sebebiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdiğini saptamaktadır (yukarıda 10. paragraf). Kısacası, Mahkeme, soruşturmanın etkinlikten yoksun olmadığını ve yetkili makamların başvuranların yakınının hayatını kaybettiği koşullar karşısında hareketsiz kalmadıklarını tespit etmektedir (bk., mutatis mutandis, Dönmez ve diğerleri/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 20349/08, § 39, 17 Haziran 2014). Mahkeme bilhassa, başvuranların, yakınlarının ölümü konusunda yürütülen ceza soruşturmasının etkinliğine itiraz etmediklerini, ancak esasen, bu ölüme ilişkin sorumlulukları belirleyecek nitelikte etkin bir soruşturmanın yapılmamasından şikâyet ettikleri kanısına varmaktadır. İlgililerin kanaatine göre, ölümün meydana geldiği çöplük Belediyenin denetimi altında bulunmaktadır ve bu nedenle, Belediye söz konusu olaydan sorumlu olmuştur. Mahkeme, ceza soruşturmasına ek olarak, başvuranların hizmet kusuru nedeniyle Belediye idaresinin sorumluluğunun ortaya konulmasına imkân veren çekişmeli bir yargılamadan yararlandıklarını tespit etmektedir. Mahkeme, cezai yolla birlikte ya da tek başına, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan pozitif yükümlülükleri mevcut davanın özel bağlamında karşılayabilecek bir yol olan idari yargı yolunun (bk., mutatis mutandis, yukarıda anılan Calvelli ve Ciglio kararı, [BD], § 54), söz konusu ölüme ilişkin Belediyenin sorumluluğunun kapsamını aydınlatacak nitelikte olmadığının iddia edilmediğini veya tespit edilmediğini kaydetmektedir. Bu yolla, başvuranlar, kusur iddialarının esası hakkında çekişmeli yargılanma hakkına sahip olabilecekler ve gerektiği takdirde, zararlarının tazminini elde edebileceklerdir. Üstelik, davanın koşulları dikkate alındığında, idari hâkime sunulan tazminat talebinin her türlü başarı şansından yoksun olduğu düşünülemeyecektir (yukarıda 16 ve 17. paragraflar). Oysa Mahkeme, başvuranların çekişmeli bir yargılamaya erişmiş olmalarına rağmen, bu yolu usulüne uygun olarak kullanmadıklarını tespit etmektedir (benzer bir yaklaşım için bk., yukarıda anılan Vo kararı, [BD], § 94, ve yukarıda anılan Mastromatteo kararı, [BD], § 95). Mahkeme özellikle, başvuranların esasen idarenin sorumluluğunu söz konusu etmeleri nedeniyle, gereken süreler içinde yetkili mahkemelere başvurmaları gerektiği kanısına varmaktadır. Bu konuda Mahkeme, ilgililerin bir mahkemeye erişim haklarına yönelik orantısız bir engele maruz kalmadıkları yönünde, Sözleşme’nin 6. maddesi bakımından vardığı sonuca atıfta bulunmaktadır (yukarıda 53. paragraf). Gerçekte, başvuranların davasının gecikme nedeniyle idare mahkemeleri tarafından reddedilmesi açıkça öngörülebilir niteliktedir, zira ilgililer, 2577 sayılı Kanun’un 13. maddesiyle tanınan bir yıllık sürenin geçmesinin ardından bu hukuk yolunu kullanmışlardır. Mahkeme, kendisine sunulan davanın koşullarının trajik boyutunun farkındadır. Bununla birlikte, yalnızca başvuranların yerel mahkemeler tarafından verilen kararlarla aynı düşüncede olmamaları, yaşamı koruma yükümlülüğüne riayet edilmediği sonucuna varmak için yeterli olamayacaktır. Mahkeme, başvuranların, idari yargı yolunu usulüne uygun olarak kullanmamaları nedeniyle, devlet makamlarını, Sözleşme’nin 2. maddesinden doğan yükümlülüklerine uymamakla suçlayamayacakları kanısına varmaktadır (bk., aynı anlamda, yukarıda anılan Vo kararı, [BD], § 94, ve yine bk., Stamatia Christodoulou (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 74166/01, 13 Ocak 2005).
Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı da açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından 14 Aralık 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Stanley NaismithRobert Spano
Yazı İşleri MüdürüBaşkan
[1] Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu.
Full & Egal Universal Law Academy