AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no: 36368/18
Mustafa AVA / Türkiye
Başkan
Valeriu Griţco,
Hâkimler
Branko Lubarda,
Pauliine Koskelo
ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 13 Ekim 2020 tarihinde komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),
26 Temmuz 2018 tarihinde yapılan başvuruyu ve davalı Hükümet tarafından sunulan görüşler ile başvuran tarafından cevaben sunulan görüşleri göz önünde bulundurarak,
Gerçekleştirilen müzakerelerin ardından aşağıdaki kararı vermiştir:
OLAY VE OLGULAR
1. Başvuran Mustafa Ava, Türk vatandaşı olup, 1975 doğumludur ve Ankara’da ikamet etmektedir. Mahkeme önünde, Ankara Barosuna bağlı Avukat M. Alsan tarafından temsil edilmiştir.
Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.
2. Davaya ilişkin olay ve olgular, taraflarca ifade edildiği şekliyle, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Başvuran 11 Şubat 2015 tarihinde, Ankara’da bulunan bir taşınmazdan pay (39,87 m2’ye tekabül eden) satın almıştır.
4. Satın alındığı sırada, söz konusu taşınmaz, 29 Mayıs 1984 tarihinden itibaren imar planında ilk başta “park ve yol”; 17 Kasım 2011 tarihinden itibaren ise imar planında yapılan değişiklik sonrasında “ticari rekreasyon” alanı olarak tahsis edilmiştir. Dolayısıyla, söz konusu taşınmaz ilk başta “inşa edilemez”; sonrasında ise “inşa edilebilir” alandı.
5. Başvuran 24 Mart 2015 tarihinde, idareden söz konusu taşınmazın kamulaştırılması talebinde bulunmuştur.
6. Başvuran, talebine cevap verilmemesi ve bunun talebin zımnen reddi anlamına gelmesi nedeniyle, 18 Haziran 2015 tarihinde, mülkün idareye devri ve kamulaştırma bedelinin belirlenmesi istemiyle İdare Mahkemesine başvurmuştur.
7. İdare Mahkemesi 1 Temmuz 2016 tarihli kararla, bilhassa aşağıdaki gerekçelerle, talebin reddine karar vermiştir:
– İdare Mahkemesi öncelikle, Belediyenin söz konusu araziye el atmadığını; ancak inşaat yapılamayan bir taşınmazın akıbeti ile ilgili uzun süreli bir belirsizlik durumunun, taşınmazın malikine özel ve aşırı bir yük yüklediğini ve bir yandan kamu yararı gereklilikleri ile diğer yandan mülkiyete saygı hakkının korunması arasında var olması gereken adil dengeyi bozacağını belirtmiştir. Bu bağlamda Sporrong ve Lönnroth/ İsveç (23 Eylül1982, seri A no 52) kararına atıfta bulunmuştur.
– İdare Mahkemesi daha sonra, somut olayda, başvuranın 11 Şubat 2015 tarihinde taşınmazı iktisap ettiğinde, taşınmazın zaten belli bir süreden beri kamu hizmetine ayrılan yer olduğunu gözlemlemiştir. Ancak, bu tarihe kadar geçen süre, eski malikler ile ilişkiliydi ve başvuranın haklarına halel getirmemişti. Başvuran, taşınmaz ile ilgili kısıtlamalara, söz konusu taşınmazı satın aldığı tarihten itibaren maruz kalmıştır. Ancak bahse konu tarihten bu yana geçen süre dikkate alındığında, başvuran, aşırı bir yüke maruz kaldığı iddiasında bulunamaz.
8. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 28 Aralık 2016 tarihinde, 1 Temmuz 2016 tarihli kararı onamıştır.
9. Ankara Bölge İdare Mahkemesi 29 Mayıs 2017 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir.
10. Anayasa Mahkemesi 21 Mart 2018 tarihinde, başvuran tarafından yapılan bireysel başvurunun, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Bu karar 23 Mart 2018 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
ŞİKÂYETLER
Başvuran, 1 No.lu Ek Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek, arazisinin üzerine inşaat yapılamaması nedeniyle mülkiyetine saygı hakkının ihlal edildiğinden ve ulusal mahkemelerin, taşınmazının kamulaştırılması talebini kabul etmemelerinden yakınmaktadır.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
11. Başvuran, davanın koşullarının, 1 No.lu Ek Protokol’ün 1. maddesini ve Sözleşme’nin 6. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedir.
12. Hükümet, Mahkemeden, başvuruyu, açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez bulmasını istemektedir. Hükümet, başvuranın, bir yandan kamu yararı gereklilikleri ile diğer yandan mülkiyete saygı hakkının korunması arasında var olması gereken adil dengeyi bozan özel ve aşırı bir yüke katlamak zorunda kalmadığını ileri sürmektedir.
13. Mahkeme, hâkim hukuku kendiliğinden uygular (jura novit curia) ilkesi gereğince, Sözleşme ve Protokolleri gereğince başvuran tarafından ileri sürülen hukuki gerekçelerle sınırlı olmadığını ve bir şikâyeti, başvuran tarafından ileri sürülenler dışındaki Sözleşme maddeleri ya da hükümleri kapsamında inceleyerek, bu şikâyete konu edilen olaylara ilişkin yapılacak hukuki nitelendirme hususunda karar verebildiğini hatırlatmaktadır (Guerra ve diğerleri/İtalya, 19 Şubat 1998, § 44, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑I, Radomilja ve diğerleri/Hırvatistan [BD], no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
14. Olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eden Mahkeme, başvuran tarafından sunulan şikâyetlerin, yalnızca 1 No.lu Protokol’ün 1.maddesi kapsamında incelenmesinin uygun olacağı kanısındadır.
15. Mahkemenin yerleşik içtihadına göre, bir arazinin, imar planında, daha sonra kamulaştırılması amacıyla sosyal tesis inşaatına tahsis edilmesi sebebiyle üzerine inşaat yapılmasının yasaklanmasının, 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci cümlesi uyarınca bir müdahale teşkil ettiğini hatırlatmaktadır (Hakan Arı/Türkiye, no. 13331/07, § 37, 11 Ocak 2011 ve Ziya Çevik/Türkiye, no. 19145/08, § 46, 21 Haziran 2011).
16. Mahkeme aynı zamanda, Sözleşmeci Devletlerin bölgesel planlama kadar karmaşık ve zor bir alanda şehircilik politikalarını yürütmeleri konusunda geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını da hatırlatmaktadır (yukarıda anılan Sporrong ve Lönnroth kararı, § 69). Ancak, Mahkeme, denetim yetkisinden feragat edemez.
17. Öte yandan, bu tür müdahalenin orantılılığı, başvuranların, taşınmazının akıbetini etkileyen belirsizliğe maruz kaldığı süreye bağlıdır (bk. örnek olarak, Rosiński /Polonya, no. 17373/02, § 88, 17 Temmuz 2007 ve Buczkiewicz/Polonya, no.10446/03, § 77, 26 Şubat 2008). Bu nedenle Mahkeme, Hakan Arı davasında (yukarıda anılan, § 42-47), dokuz yıl boyunca kamulaştırma yapılmamasını göz önünde bulundurarak, söz konusu müdahalenin orantısız olduğu kanaatine varmıştır.
18. Mahkeme somut olayda, başvuranın arazisine belediyenin hiçbir zaman el atmadığıve taşınmazın 1984 yılından bu yana ayrılan yer olarak tahsis edilmiş olmasına rağmen, başvuranın araziyi 11 Şubat 2015 tarihinde satın almış olması dikkate aldığında, ilgilinin maruz kaldığı müdahalenin süresinin, mahkemelere başvuruda bulunduğu sırada yalnızca dört ay olduğu tespitinde bulunmaktadır.
19. Ulusal mahkemeler, başvuran tarafından kamulaştırma davası açmaya yönelik talebi, vazgeçme hakkını kullanmak için öngörülen beş yıllık yasal sürenin, taşınmazın davacı tarafından iktisap edildiği tarihten itibaren işlemeye başlaması gerektiği gerekçesiyle reddetmişlerdir. Ancak, iktisap tarihinden itibaren geçen süre dört aydır. Mahkemeler, söz konusu menfaatler dikkate alındığında, bu sürenin başvurana aşırı bir yük yüklediği ve 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin gerektirdiği adil dengeyi bozduğunun söylenemeyeceği kanaatine varmışlardır.
20. Mahkeme, bu sonuçlara tamamen katılmaktadır. Mahkeme, dikkate alınması gerekenin, söz konusu taşınmazın imar planında ayrılan yer olarak belirlendiği toplam sürenin değil, başvuranın ihtilaf konusu müdahalenin bizzat mağduru olduğu süre olduğu kanısındadır (bk. aynı anlamda, Selim Çelebi/Türkiye (k.k.), no. 32706/18, § 22, 2 Ekim 2018). Mahkeme bu bağlamda, Sözleşme’nin, başvuranlara yalnızca etkilerine maruz kaldıkları tedbirlerden şikâyet etmelerine izin verdiğini ve halk davasını (actio popularis) yasakladığını hatırlatmanın yararlı olacağı kanısındadır.
21. Öte yandan, Mahkeme, başvuranın, park yapılmak üzere kamulaştırılması amacıyla üzerine inşaat yapılmasının mutlak şekilde yasaklanmış olmasından etkilenen bir arazi satın aldığı, ayrılan yerler ile ilgili başka bir davada, Mahkeme’nin, müdahalenin süresini hesaplamak için, arazinin üzerine inşaat yapılmasının yasaklanmasından etkilendiği değil, başvuranın taşınmazı satın aldığı tarihi dikkate aldığını hatırlatmaktadır (Rossitto/İtalya, no. 7977/03, § 39, 26 Mayıs 2009 ve yukarıda anılan Selim Çelebi kararı, § 24).
22. Mahkeme, mevcut davada başka bir yaklaşım izlemek için herhangi bir neden görmemektedir. Nitekim başvuran, ihtilaf konusu taşınmazın maliki olduğu tarihten itibaren ihtilaf konusu müdahaleden etkilenmeye başlamıştır.
23. Mahkeme ayrıca, ihtilaf konusu taşınmazın başvuran tarafından iktisap edildiği sırada, bu taşınmazın hâlihazırda kısıtlamaya tabi olduğunu gözlemlemektedir (yukarıda 4. paragraf). İlgili, bu durumu biliyordu ya da her halükarda, makul bir şekilde, satın aldığı sırada biliyor olmalıydı. Bu nedenle, satın aldığı arazinin, inşaatın, “ticari rekreasyon” alanı olarak tahsis edilmiş alan olarak gösterildiği imar planına uygun olması koşuluyla inşaat yapılabilir olduğunu kabul etmişsayılmalıdır.
24. Mahkeme bu nedenle, başvuranın, bir yandan kamu yararı gereklilikleri ile diğer yandan 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında, mülkiyete saygı hakkının korunması arasında var olması gereken adil dengeyi bozan özel ve aşırı bir yüke katlanmak zorunda kalmadığı kanısındadır.
25. Yukarıda belirtilen değerlendirmeler ışığında, Mahkeme, başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatine varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oy birliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek 12 Kasım 2020 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Hasan BakırcıValeriu Griţco
Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy