AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
KABUL EDİLEBİLİRLİK HAKKINDA KARAR
Başvuru no: 38390/09
Murat AVCI / TÜRKİYE
Başkan
Nebojša Vučinić,
Yargıçlar
Valeriu Griţco,
Stéphanie Mourou-Vikström,
ve Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Hasan Bakırcı’nın katılımıyla 25 Nisan 2017 tarihinde komite halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölümü) 29 Haziran 2009 tarihli başvuruyu göz önünde bulundurarak, yapılan müzakereler neticesinde aşağıda kararı vermiştir:
OLAYLAR
1. Başvuran Murat Avcı 1979 doğumlu Türk vatandaşı olup, Siirt’te ikamet etmektedir. Mahkeme önünde, Diyarbakır Barosuna bağlı Avukat M. Beştaş tarafından temsil edilmiştir.
A. Davanın Koşulları
2. Başvurunun kendine özgü koşulları, başvuran ifade edildiği şekilde, aşağıdaki gibi özetlenebilir.
3. Diyarbakır Cumhuriyet savcısı 25 Nisan 2006 tarihli iddianameyle, kamuya açık olarak yapmış olduğu bir konuşma ile bir televizyon kanalına yapmış olduğu açıklamalar nedeniyle başvuran hakkında kamu davası açmıştır.
4. Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi ("Ağır Ceza Mahkemesi") 20 Mart 2008 tarihli kararla, başvuranı, Türk Ceza Kanunu’nun ("TCK") 314. maddesinin 3. fıkrası ile 220. maddesinin 7. fıkrasına atıfta bulunan 314. maddesinin 2. fıkrasına ve aynı kanunun 301. maddesinin 2. fıkrası ile 216. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak on yıl hapis cezasına mahkûm etmiştir.
5. Yargıtay, 9 Kasım 2010 tarihinde, TCK’nın 301. maddesi uyarınca bu maddeye dayanarak soruşturma yapılmasının Adalet Bakanının iznine bağlı olması; ancak somut olayda bu koşulun yerine getirilmemiş olması nedeniyle bu kararı bozmuştur.
6. Ağır Ceza Mahkemesi 24 Kasım 2011 tarihinde, CK’nın301. maddesinin 2. fıkrasına ve 216. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak kamu davasını, bu dava dosyasının kalan kısmından ayrılmasına karar vermiş ve TCK’nın 314. maddesinin 3. fıkrası ile 220. maddesinin 7. fıkrasına atıfta bulunan 314. maddesinin 2 fıkrası uyarınca, başvuranı yedi yıl altı ay hapis cezasına mahkûm etmiştir.
1. Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrasına dayanan ceza yargılamasının seyri
Yargıtay Başsavcısı 26 Eylül 2012 tarihinde, zaman içinde yapılan mevzuat değişiklikleri nedeniyle 24 Kasım 2011 tarihli kararı Ağır Ceza Mahkemesine geri göndermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi dosyayı yeniden değerlendirerek 13 Kasım 2012 tarihinde, TCK’ nın 314. maddesinin 3. fıkrası ile 220. maddesinin 7. fıkrasına atıfta bulunan 314. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, başvuranı, altı yıl üç ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yargıtay 11 Haziran 2014 tarihinde bu kararı bozmuştur. Ağır Ceza Mahkemesi 27 Ekim 2014 tarihinde, başvuranı üzerine atılı suçtan beraatına karar vermiştir. Bu karara yeni bir temyiz başvurusunda bulunulmamış; böylece karar kesinleşmiştir.
2. Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin 2. fıkrası ve 216. maddesinin 1. fıkrasına dayanan ceza yargılamasının seyri
11. Ağır Ceza Mahkemesi 29 Kasım 2011 tarihinde, TCK’nın301. maddesinin 2. fıkrası ve 216. maddesinin 1. fıkrasına dayanarak yürütülmekte olan ceza yargılamasıyla ilgili olarak yetkisizlik kararı vererek, dava dosyasının bu bölümünü Siirt Asliye Ceza Mahkemesine göndermiştir.
12. Başvuran 17 Mayıs 2016 tarihli yazıyla, TCK’ nın 301 ve 216. maddelerine dayanarak açılan ceza yargılanmasının halen Siirt Asliye Ceza Mahkemesi önünde derdest olduğu konusunda Mahkemeye bilgi vermiştir.
B. İlgili İç Hukuk Kuralları
13. 13 Mayıs 2010 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan ve 23 Eylül 2012 tarihinde, referandum sonrasında yürürlüğe giren 5982 sayılı, Kanunla yapılan anayasal değişiklikler yoluyla, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu iç hukuk sistemine girmiştir.
14. 30 Mart 2011 tarihli 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun 3 Nisan 2011 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Bu kanunun, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı ile ilgili hükümleri 23 Eylül 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu hükümler uyarınca, bir kişi, Anayasa ve Sözleşme ya da Protokolleriyle güvence altına alınan temel hak ve özgürlükleri ileri sürerek 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşmiş kararlara karşı bireysel başvuruda bulunabilmektedir.
15. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru ile ilgili prosedür, Hasan Uzun/Türkiye (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 10755/13, 30 Nisan 2013) kararında detaylı bir şekilde açıklanmaktadır.
ŞİKÂYETLER
16. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, eski Devlet Güvenlik Mahkemesinin yerini almak üzere kurulduğu gerekçesiyle, Ağır Ceza Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığından şikâyet etmektedir. Aynı madde bağlamında Ağır Ceza Mahkemesinin kararlarında gösterilen gerekçelerin yetersiz oluşundan, bu mahkeme tarafından yapılan delil değerlendirilmesinden ve hakkında yürütülen ceza yargılamasının sonucundan yakınmaktadır. Yine aynı madde bağlamında, yargılamaların süresinden de şikâyet etmektedir.
17. Başvuran, Sözleşme’nin 7. maddesine dayanarak, yerel mahkemelerin TCK’ nın 220 ve 314. maddelerini uygulama şekillerinden yakınmaktadır. Başvurana göre, bu uygulama, ceza hukukunun temel ilkelerini göz ardı etmiştir.
18. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, ilk derece mahkemesince, ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilmesi gereken açıklamaları nedeniyle ağır cezalara mahkûm edilmesinden yakınmaktadır. Başvuran, TCK’ nın, mahkûmiyetine dayanak teşkil eden maddelerinin, yerel mahkemeler tarafından çok geniş bir şekilde yorumlandığını ve bu durumun, ulusal kanunun bu konuda öngörülebilir olmamasının nedeni olduğunu iddia etmektedir. Netice itibarıyla, başvuran, TCK’ nın 301 ve 216. maddelerine dayanarak açılan ve halen yerel mahkemeler önünde derdest olan ceza yargılamasının ifade özgürlüğü hakkının ihlalini teşkil ettiğini ileri sürmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
19. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesine dayanarak, Ağır Ceza Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığından ve bu mahkemenin kararlarında gösterilen gerekçelerin yetersiz olduğundan yakınmaktadır. Başvuran, aynı zamanda, Ağır Ceza Mahkemesi tarafından delillerin değerlendirilme şeklinden ve hakkında yürütülen ceza yargılamasının sonucundan da şikâyet etmektedir.
20. Başvuran ayrıca, yerel mahkemelerin TCK’ nın 220 ve 314. maddelerini, Sözleşme’nin 7. maddesine aykırı bir şekilde uyguladıklarını ileri sürmektedir.
21. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesine dayanarak, yaptığı konuşma ve açıklamalar nedeniyle hakkında yürütülen ceza yargılamalarının, ifade özgürlüğünün ihlalini teşkil ettiklerini ileri sürmektedir.
22. Mahkeme, ilgilinin, etkin ve yeterli oldukları görünen iç hukuk yollarını olağan şekilde kullanmış olması gerektiğini dikkate alarak, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1. fıkrası gereğince, ancak iç hukuk yollarının tüketilmesinin ardından ve iç hukukta nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içinde kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır (MoreiraBarbosa/Portekiz (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 65681/01, AİHM 2004‑V (karar özetleri)).
23. Mahkeme, 23 Eylül 2012 tarihinde Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesiyle, Türk Hukuk Sisteminde Anayasa Mahkemesi önünde bireysel başvuru yolu oluşturulduğunu kaydetmektedir. Anayasa’nın 148. maddesinin yeni 3. fıkrası, olağan kanun yollarının tüketilmesinin ardından, Anayasa Mahkemesi’ne, Anayasa ile Sözleşme ve Protokolleri tarafından korunan temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri süren şahısların yaptığı başvuruları inceleme yetkisi vermektedir.
24. Mahkeme, Hasan Uzun/Türkiye davası kapsamında (yukarıda anılan karar), §§ 25-27), bu yeni başvuru yolunu inceledikten sonra, söz konusu hukuk yolunun, Sözleşme’ye ilişkin şikâyetler hakkında uygun bir telafi imkânı teşkil etmediğini söyleyecek herhangi bir unsur bulunmadığı kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Mahkeme, bu korumanın sınırlarını denetlemenin, mağdur olduğunu iddia eden kişiye düştüğü sonucuna varmıştır (daha önce anılan Hasan Uzun kararı, § 69).
25. Somut olayda, Mahkeme, TCK’ nın 314. maddesinin 2. fıkrasına dayalı olarak başvuran hakkında yürütülen ceza yargılamasının, Ağır Ceza Mahkemesinin 27 Ekim 2014 tarihli kararıyla (yukarıda 10. paragraf), yani Anayasa Mahkemesine bireysel başvurunun yürürlüğe girmesinden sonra son bulduğunu kaydetmektedir. TCK’ nın 301. maddesinin 2. fıkrası ve 216. maddesinin 1. fıkrasına dayalı olan yargılama halen yerel mahkemeler önünde derdesttir (yukarıda 12. paragraf). Mahkeme, bu ceza yargılamalarına ilişkin şikâyetlerin, Anayasa Mahkemesinin ratione temporis (zaman yönünden) yetkisinden kaynaklandığını ve ilgilinin, söz konusu şikâyetlerini sunmak bu yargı önünde bireysel başvuruda bulunma imkânına sahip olduğunu tespit etmektedir.
26. Mahkeme ayrıca, yargılamaların süresi ve ceza yargılamalar nedeniyle ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmiş olduğu iddiası ile ilgili şikâyetleriyle, başvuranın, devam eden bir durumdan şikâyet ettiğini ve ihtilaf konusu yargılamaların bir kısmının Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girmesinden önce yapılmış olduğunu tespit etmektedir. Bu hususta, Mahkeme, Koçintar/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar) No. 77429/12, § 39, 1 Temmuz 2014)davasında, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararlardan, bireysel başvuru hakkının yürürlüğe girmesinden önce başlayan ve bu tarihten sonra devam eden süreç içerisinde süreklilik gösteren ihlal durumlarında ratione temporis (zaman yönünden) yetki alanının genişlediğini kabul ettiğinin açıkça anlaşıldığı değerlendirmesinde bulunduğunu hatırlatmaktadır. Somut olayda, Mahkeme, bu bağlamda kendi içtihadından ayrılmak için hiçbir sebep görmemektedir.
27. Bu nedenle, Mahkeme, Sözleşme’nin 35. maddesinin 1 ve 4. fıkraları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle, başvurunun reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilerek, 18 Mayıs 2017 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Hasan Bakırcı Nebojša Vučinić Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Başkan
Full & Egal Universal Law Academy