(AİHS m. 2, 3, 5, 13, 14, 18, 25, 27, 41, 44) (11 NOLU PROTOKOL) (2709 S. K. m. 3, 125) (765 S. K. m. 179, 181, 243, 245, 448, 450, 452, 459) (1412 S. K. m. 148, 151, 153) (1632 S. K. m. 152) (818 S. K. m. 41, 46, 47) (285 S. KHK. m. 4) (430 S. KHK. m. 8) (MCCANN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (KAYA -TÜRKİYE DAVASI) (İRLANDA - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (ÇAKICI -TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (BARBERA, MESSEGUE VE JABARDO - İSPANYA DAVASI)
(Yaşama, Kişi Güvenliği ve Özgürlüğü, Etkili Başvuru Hakları ile Kötü Muamele ve Ayrımcılık Yasağı İhlali İddiaları)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Başkan: E. Palm,
Üyeler: W. Thomassen, L. Ferrari Bravo, B. Zupancic, T. Pantiru, R. Maruste, F. Gölcüklü,
Başvuru No: 25704/94
Karar Tarihi: 27 Şubat 2001
Çeviren, Özetleyen ve Yorumlayan: Dr. Ertan BEŞE, Polis Akademisi, Güvenlik Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi
Başvuru sahibi, iki oğlunun (Tahsin Çiçek (44) & Ali İhsan Çiçek (20)) 10 Mayıs 1994'de Diyarbakır ilinin, Lice ilçesine bağlı Dernek köyüne operasyon yapan güvenlik kuvvetleri tarafından diğer dört köylü ile birlikte gözaltına alındıklarını ve daha sonra oğullarının nerede oldukları konusunda kendisine resmi makamlarca bilgi verilmediğini, oğullarının akıbetinin hala ortaya çıkmadığını, bu nedenle Sözleşmenin 2, 3, 5, 13, 14 ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuru sahibine göre, askerler bu altı kişiyi Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürmüşler, diğer dört köylüyü daha sonra serbest bırakmışlardır. Başvuru sahibi Ayrıca, Tahsin'in oğlu Çayan'ın (kendisinin torunu) da 27 Mayıs 1994 tarihinde güvenlik kuvvetlerince götürüldüğünü iddia etmektedir. Komisyonun görüşlerini de dikkate alarak;
Mahkeme,
1. Bire karşı altı oyla, başvuru sahibinin oğullan bakımından Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin oğullan bakımından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin oğullan bakımından Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, başvuru sahibi bakımından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Bire karşı altı oyla, başvuru sahibi bakımından Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
6. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 2, 3, 5 ve 13. maddelerinin Sözleşmenin 14. maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edilmediğine;
7. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin Sözleşmenin 18. maddesiyle ilgili şikayetine ilişkin karar vermeye gerek olmadığına;
8. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin torunu bakımından Sözleşmenin ihlal edilmediğine;
9. Bire karşı altı oyla;
(a) Davalı Devletin, Sözleşmenin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde aşağıdaki miktarları, ödeme sırasında TL'na çevirerek başvuru sahibine ödemesine:
(i) Maddi tazminat olarak, 10,000 (on bin) İngiliz Sterlini/Paundu, başvuru sahibi tarafından oğullarının varislerine verilmek üzere;
(ii) Manevi tazminat olarak, 40,000 (kırk bin) İngiliz Sterlini/Paundu, başvuru sahibi tarafından oğullarının varislerine verilmek üzere;
(iii) Manevi tazminat olarak, 10,000 (on bin) İngiliz Sterline/Paunda,
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yıllık %7.5 basit faiz uygulanmasına (hükmetmiştir).
10. Oybirliğiyle,
(a) davalı Devletin başvuru sahibine, Sözleşmenin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, başvuru sahibinin Birleşik Krallıktaki hesabına, uygulanabilecek KDV ile birlikte ücret ve masraf olarak 10,000 (on bin) İngiliz Sterlini/Paundu ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yıllık %7.5 basit faiz uygulanmasına;
11. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin adil karşılık bakımından diğer taleplerinin reddine
1- Madde 2- Yaşama Hakkı
Başvuru sahibi, oğullarının ortadan kaybolmalarının, askeri bir operasyon esnasında tutuklanmalarını müteakip olduğunu, hayati tehditlerin olduğu şartlarda vuku bulduğunu, bunların son kez askerlerin elinde görüldüklerini iddia etmektedir. Oğullarının akıbetlerinden devletin sorumlu olduğunu, zira hükümetin bunların ortadan kaybolması konusunda makul bir açıklama getirmediğini ifade etmektedir. Bu nedenle, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlali söz konusudur.
Hükümet ise; başvuru sahibinin, oğullarının güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındıkları iddiasını kanıtlayamadığını ileri sürmektedir. Bu nedenle, Sözleşmenin 2. maddesi bağlamında bir sorun olmadığını iddia etmektedir.
Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in gözaltına alınması ve tutuklanmasından bu yana, şimdi 6,5 yıl geçmiştir. Bunun da ötesinde, iki kardeşin gözaltında tutuldukları Lice Yatılı Bölge Okulu'na devletin sorumluluğunda olan yetkililer tarafından götürüldükleri tespit edilmiştir. Son olarak, askerlerin Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'i diğer köylülerle birlikte birkaç gün içerisinde serbest bırakmamış olmaları gerçeği, dosyadaki diğer unsurlarla birlikte ele alındığında, bu iki şahsın yetkililer tarafından şüpheli sıfatıyla tutuklanan kişiler oldukları kanaatim uyandırmaktadır. Türkiye'nin Güneydoğusundaki 1994 yılının mevcut şartları bağlamında; böyle bir kimsenin kabul edilmemiş gözaltına alınmasının, hayati bir tehdit oluşturduğu hiçbir şekilde göz ardı edilemez.
Mahkemenin daha önceki kararlarında, bu davaya uyan dönemlerde Güneydoğudaki şartların, ceza hukuku korumasının etkinliğini bu bölgede zayıflattığına, güvenlik kuvvetlerinin eylemlerinden dolayı sorumluluklarının azalmasına müsaade ya da teşvik ettiğine karar verdiği de hatırlanmalıdır.
Yukarıdaki nedenlerden dolayı ve başvuru sahibinin oğullarının 6,5 yıldır nerede olduklarına ilişkin herhangi bir bilgi de gün ışığına çıkmadığı da hesaba katıldığında Mahkeme, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in güvenlik kuvvetleri tarafından kabul edilmemiş gözaltına alınmaları akabinde ölmüş kabul edilmeleri gerektiği hususunda tatmin olmuştur. Sonuç olarak, bu şahısların ölümlerinden dolayı davalı devletin sorumlu olduğuna hükmedilmiştir.
Yetkili makamların, Tahsin ve Ali İhsan'ın tutuklanmalarının ardından neler olduğu konusunda herhangi bir açıklama getirmediğine ve ajanlarının öldürücü güç kullanmaları bakımından da herhangi bir haklı nedene dayanamadığına işaret ederek; Mahkeme, ölümlerinden dolayı sorumluluğun davalı hükümete yüklenmesi sonucuna varmaktadır.
'Soruşturmaların yetersiz olduğu iddiasına ilişkin olarak Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesindeki yaşamın korunması yükümlülüğünün, Sözleşmenin 1. maddesindeki
"...kendi yetki alanları içinde bulunan herkes için bu Sözleşmede tanımlanan hak ve özgürlükleri güvence altına alma" hükmü ile birlikte okunduğunda, güç kullanılması sonucu bireylerin öldürülmesi durumunun da, bir biçimde etkili bir resmi soruşturmanın yapılmasını zımnen gerektireceğini hatırlatmaktadır.
Mahkeme, resmi bir soruşturmaya başlanmadan ve tanıkların ifadeleri alınmadan önce geçen zamana ve soruşturmayı yapan yetkililerin ilgili bilgileri delil kabul etmeme tavırlarına dikkat çekmektedir. Mahkeme, Lice jandarması tarafından ilk incelemelerin, başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alınmalarından ancak 1,5 yıl sonra yapıldığını gözlemlemektedir. Üstelik Lice Cumhuriyet savcısı,Tahsin ve Ali İhsan'la birlikte gözaltına alınan tanıkları, olaydan 3,5 yıl sonra dinlemiştir. Diğer taraftan, başvuru sahibinin Lice Jandarmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı'na oğullarının kendileriyle aynı zamanda tutuklanan diğer köylülerle birlikte salıverilmediğini bildirdiği hususunda bir ihtilaf söz konusu değildir. Bundan başka, cumhuriyet savcılarının kendilerinin gözaltı tutanak defterinde yer alan bilgilerin doğruluğunu ya da gözaltı yerlerini (Lice Yatılı Bölge Okulu) denetleme teşebbüsünde bulunduğunu gösteren bir delil de yoktur. Lice jandarması ya da diğer askerlerden, 10 Mayıs 1994 tarihindeki eylemleri konusunda da hiçbir izahat istememiştir.
Bütün bunların ışığında mahkeme, başvuru sahibinin iki oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik olarak yapılan soruşturmanın yetersiz olduğuna ve bu nedenle devletin, yaşam hakkının korunması için usule ilişkin sorumluluklarını yerine getirmediği sonucuna varmıştır, bu nedenle; bire karşı altı oyla, başvuru sahibinin oğulları bakımından Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
2- Madde 3- İşkence ve İnsanlık Dışı Muamele
Başvuru sahibi, oğullarının davalı devletin Sözleşmenin 3. maddesini ihlal etmesinin mağdurları olduklarını iddia etmektedir. 3. madde ise şunları taahhüt etmektedir
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
Aşağı yukarı 2. maddeye ilişkin şikayetlerini desteklemek için kullandığı gerekçelere dayanarak başvuru sahibi, davalı devletin Sözleşmenin 3. maddesini de ihlal ettiğini, zira en temel hukuki güvencelerinden mahrum bir durumda ortadan kaybolmalarının, oğullarını ağır psikolojik işkenceye maruz bıraktığını ileri sürmektedir, ilaveten, Yatılı Bölge Okulu'nda kendisine oğullarına kötü muamelede bulunulduğu söylenmiştir. Başvuru sahibi, bilinen gerçeklere dayanarak çıkarılan bu sonucun, gözaltında işkence olaylarının davalı devlette yüksek oranda olduğu da gözönüne alındığında, daha da ciddi bir şekilde mütalaa edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Başvuru sahibi, 2. maddeyi ihlal eden bir uygulamayı ispatlamak için dayandığı materyallere göre, ortadan kaybolmalara ve gözaltındakilere kötü muamele edilmesine karşı resmi bir hoşgörünün olduğu iddiasıyla, Mahkemeden oğullarının 3. maddenin ağırlaştırılmış ihlalinin mağduru oldukları kararını vermesini talep etmektedir. Ayrıca, oğullarının ortadan kaybolmalarına ilişkin olarak yetkililerin tatmin edici bir açıklama getirememeleri, 3. maddeyi ihlal teşkil etmektedir. Şikayetlerine karşı yeterli soruşturmanın yapılmaması da yine bu maddenin ayrı bir ihlali olmaktadır.
Hükümet ise, başvuru sahibinin 3. maddenin ihlal edildiğine ilişkin iddiasının gerçeği yansıtmadığını iddia etmektedir.
Sözleşmenin 3. maddesinin yorumunda başvurulan tanımlanmış standartlar dikkate alındığında, kötü muamelenin, bu maddenin kapsamına girecek düzeyde asgari bir şiddete haiz olması gerekir ve Sözleşme organlarının uygulaması da, kötü muamelenin bu ağırlıkta gerçekleştiğine ilişkin 'her türlü makul şüpheden uzak' bir kanıtlama standardına uymasını gerektirmektedir. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının ortadan kaybolmasının, söz konusu olayın şartları içinde bu madde bağlamında sınırlandırılabileceğine ikna olmamıştır.
Zorla ortadan kaybedilmenin bariz olduğu bir yerde, kişinin ölü mü yoksa canlı mı olduğu ya da maruz kalabileceği muamelenin sadece bir spekülasyon olup olmadığı gibi hususlarda, tam bir bilgi eksikliği söz konusudur. Bu bakımdan Mahkeme, ilk önce, bu şahısların 10 Mayıs 1994' de tutuklanmalarının ardından götürüldükleri Yatılı Bölge Okulu'nda, kötü muameleye tabi tutulmadıklarına ilişkin tespit ettiği maddi gerçekleri hatırlatmaktadır. Bundan başka; başvuru sahibi, oğullarının 3. madde bağlamında bir kötü muamelenin mağduru olduklarını gösteren kesin delil sunamamış; oğullarının ortadan kaybolmalara karşı resmi bir hoşgörü pratiğinin mağdurları oldukları ve gözaltına alınan şahıslara kötü muamele yapıldığı iddiasını da ispatlayamamıştır.
Mahkeme, görünüşte resmi kayıt olmaksızın tutulan kişilere yapılan muamele ve gerekli hukuki güvencelerden mahrum bırakılmalarına ilişkin ciddi endişenin, 5. madde kapsamında ortaya çıkan konuların ilave edilmiş ve abartılmış bir yönü olduğunu hatırlatmaktadır.
Sonuç olarak Mahkeme, Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek'in Sözleşmenin 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye maruz bırakıldıkları sonucuna götürecek, uygulanabilir bir kanıtlama standardına ulaştıracak belli bir temeli olmadığını düşünmektedir.
Bu nedenle mahkeme, oybirliğiyle, başvuru sahibinin oğulları bakımından Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
3- Madde 5- Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı
Başvuru sahibi, iki oğlunun ortadan kaybolmalarının 5. maddenin çok yönlü olarak ihlal edilmesine yol açtığını söylemektedir. Zira; iki oğlunun gözaltına alındıklarının teyit edilmemesinin, apaçık bir şekilde, Sözleşmenin 5(1). maddesine aykırı olarak bunların özgürlüklerinden keyfi bir şekilde mahrum edildikleri anlamına geldiğini iddia etmektedir. Yer ve akıbetlerinin resmen gizlenmesinin, oğullarını hukukun etki alanından uzaklaştırdığını ve bu sebeple 5. maddenin 2, 3, 4 ve 5. fıkralarının içerdiği güvencelerden mahrum bırakıldıklarını ileri sürmektedir.
Hükümet ise, başvuru sahibinin oğullarının ortadan kaybolmalarına yönelik iddialarının ispatlanamadığını tekrarlamaktadır. Savunmalarında, 5. madde kapsamında bir sorun ortaya çıkmadığını ileri sürmektedir.
Mahkeme, bir bireyin kabul edilmeksizin gözaltında tutulmasının, 5. maddedeki güvencelerin tamamen inkarı ve bu maddenin çok ağır bir ihlali olduğunu vurgulamaktadır. Bu kişinin kendi denetimleri altında olduğu da dikkate alındığında, bu bireyin nerede olduğu konusunda hesap verme sorumluluğu yetkililere düşer. Bu nedenle 5. madde, kaybolma riskine karşı yetkililerin etkili tedbir almalarını ve bir şahsın gözaltına alındığı ve o tarihten sonra tekrar görülmediği iddiası hakkında etkili bir soruşturma yapmalarını gerektiren bir madde olarak görülmelidir.
Mahkeme, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in 10 Mayıs 1994 tarihinde Dernek köyünde icra edilen bir operasyon sırasında güvenlik kuvvetleri tarafından tutuklandıklarını hatırlatmaktadır. Akabinde, en az iki gün kaldıkları Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürülmüşlerdir. Gözaltına alınmaları, o zaman deftere kaydedilmemiş olup, sonraki yer ve akıbetlerine ilişkin de herhangi bir resmi belge mevcut değildir. Sadece bu maddi gerçek bile kendi başına, bu özgürlüğünden mahrum bırakma eyleminin sorumlularına bir suça karıştıklarını gizleme, ipuçlarını karartma ve tutukluların akıbetlerinin sorumluluğundan kaçma imkanı verdiği için, çok ciddi bir kusur sayılmalıdır. Mahkemenin görüşüne göre; tutukluların isimleri, gözaltına alınma sebepleri ve bu işlemi yapan kişinin isminin yanısıra tarih, zaman ve gözaltında tutulan yer gibi hususlara ilişkin bilgi kayıtlarının yokluğu, Sözleşmenin 5. maddesinin esas amacıyla bağdaşmaz görülmelidir.
Üstelik, jandarmaların Komisyon temsilcileri huzurunda verdiği ifadelerden, şüpheli bir şahsı alıkoymak ile onu nezarethaneye atmanın farklı şeyler olduğu şeklinde bir uygulama geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Bu iki eylem arasındaki süre, 'gözlem süresi' olarak adlandırılmakta ve 24 saate kadar uzatılabilmektedir. Alıkonulan kişiler, bu süre zarfında sorgulanabilmektedirler. Bu süre içerisindeki alıkoymalar, deftere de kaydedilmemektedir. Bununla birlikte Mahkeme, ulusal hukukun böyle bir 'gayr-ı resmi' gözaltı süresine müsaade etmediğini de kaydetmektedir.
Mahkeme, bundan başka, başvuru sahibi ve kızı Feride Çiçek'in, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in köyde gözaltına alındıkları ısrarını dikkate alarak, iddianın Cumhuriyet savcısı tarafından daha titiz bir şekilde soruşturulması gerektiği konusunda dikkatli olabileceğini düşünmektedir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na göre savcı, bunu yapma yetkisine haizdir. Cumhuriyet savcısı, başvuru sahibinin iddialarını genellikle teyit eden, Tahsin ve Ali İhsan'la birlikte tutuklu olan üç görgü tanığıyla görüşmüştür. Ne var ki; soruşturmanın gerektiği şekilde sürdürülmemiş ve askerlerin hiçbirinden ifade alınmamıştır. Cumhuriyet savcısı, jandarmaların, gözaltı tutanaklarının Tahsin ve Ali İhsan'ın ne köyde gözaltına alındıklarını ve ne de Yatılı Bölge Okulunda alıkonulduklarını göstermediği iddiasının ötesine geçmekte isteksiz kalmıştır.
Mahkeme, bu mülahazaları da dikkate alarak, yetkililerin başvuru sahibinin iki oğlunun köyde gözaltına alınmaları ve Yatılı Bölge Okulunda alıkonulmaları sonrasında, yer ve akıbetleri konusunda inanılır ve somut bir açıklama getiremedikleri ve başvuru sahibinin oğullarının alıkonulduktan ve hayatlarından endişe ettiğine dair tekrarlanan iddialarına ilişkin herhangi bir anlamlı soruşturmanın yapılmadığı sonucuna varmıştır. Yetkililer, bu kimselere ilişkin olarak hesap verme sorumluluğundan kurtulmada da başarısız olmuşlardır ve bu mağdur şahısların, 5. maddede kapsanan güvencelerin tam yokluğunda, teyit edilmemiş gözaltında tutuldukları kabul edilmelidir.
Bu sebeple mahkeme, oybirliğiyle, başvuru sahibinin oğulları bakımından Sözleşmenin 5. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
4-Madde 3- İşkence ve İnsanlık Dışı Muamele İddiası
Başvuru sahibi, iki oğlunun güvenlik kuvvetlerinin elinde ortadan kaybedilmesinin, Sözleşmenin 3. maddesine aykırı olarak, kendisi bakımından insanlık dışı ve onur kırıcı muamele teşkil ettiği şikayetinde bulunmaktadır. Bu nedenle Mahkemeden, maruz kaldığı ve katlandığı bu durumun, Sözleşmenin 3. maddesi kapsamında davalı devletin sorumluluğunu ilgilendirdiğinin tespitini talep etmektedir.
Hükümet ise, başvuru sahibinin oğullarının güvenlik kuvvetleri tarafından tutuklandığına yönelik görüşünü destekleyen herhangi bir inandırıcı kanıtın olmadığını iddia etmektedir. Hükümet, oğullarının sözleşme kapsamındaki haklarının ihlal edildiği iddiası ile başvuru sahibinin sıkıntı ve acısı arasında bir neden-sonuç ilişkisinin olmadığını ileri sürmektedir.
Mahkeme, kötü muamelenin 3. madde kapsamında ele alınması için asgari şiddet seviyesine ulaşmış olması gerektiğini yinelemektedir. Mahkeme ayrıca, kötü muamelenin insanlık dışı olarak değerlendirilmesinden önce, maruz kalınan durumun belirli bir asgari düzeye ulaşması gerektiğine hükmetmiştir. Bu asgari düzeyin tayin edilmesi, izafi olup; muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri gibi olayın tüm şartlarına bağlıdır.
Bu bakımdan, başvuru sahibi ve kızının, oğullarının ortadan kaybolmasını müteakip, kesinlikle Lice Yatılı Bölge Okulu'nda tutuldukları inancıyla Cumhuriyet savcısı ve jandarma komutanına muhtelif başvurularda bulunduklarını hatırlatmaktadır. Fakat Cumhuriyet savcısı ve jandarma komutanı, şikayetlerini ciddiye alarak ehemmiyet vermemiştir. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarından neredeyse 6 yıldır haber almadığını gözlemlemektedir. Oğullarının öldükleri korkusuyla yaşamaktadır, ve Cumhuriyet savcısına başvuru teşebbüslerinde bulunmuş ve en azından cesetlerinin kendisine verilmesini yetkililerden rica etmiştir. Uzun ve hala devam etmekte olan bir süreçte başvuru sahibi tarafından katlanılan belirsizlik, şüphe ve korku, hiç şüphesiz şiddetli ruhsal sıkıntı ve acıya neden olmuştur.
Yukarıda tasvir edilen koşulların yanısıra, şikayetçinin, ciddi nitelikte insan hakları ihlaline uğrayan mağdurların annesi olması nedeniyle kendisinin de mağdur olduğu dikkate alınarak, Mahkeme davalı Devletin başvuran açısından Sözleşmenin 3. maddesini ihlal ettiğini tespit etmektedir.
Bu nedenle mahkeme, oybirliğiyle, başvuru sahibi bakımından Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
5- Madde 13 -Etkili Başvuru
Başvuru sahibi, oğlunun ortadan kaybolması hakkında yerel makamların etkili bir araştırma yapmamış olmalarının, Sözleşmenin 13. maddesinin ihlaline yol açtığını ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca, yaşadığı tecrübelerin Güneydoğu Türkiye'de 'etkili olmayan hukuk yolları' uygulamasının tipik bir örneği olduğunu söylemektedir.
Hükümet ise, hem Jandarma Genel Komutanlığı ve hem de Lice Cumhuriyet Savcısı'nın, başvuru sahibinin iddialarını esas alan kapsamlı bir soruşturma başlattığını iddia etmektedir.
Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesinin, iç hukuk düzeninde hangi biçimde korunmuş olurlarsa olsunlar, Sözleşmedeki hak ve özgürlüklerin esasının uygulanması için ulusal düzeyde bir hukuk düzeninin mevcudiyetini güvence altına aldığını hatırlatır. Bu suretle 13. madde, bu Sözleşme den doğan yükümlülüklerini nasıl yerine getirecekleri hususunda Sözleşmeci devletlere her ne kadar belirli bir ölçüde takdir yetkisi tanımış olsa da, Sözleşmedeki haklara dair şikayetlerin hem esasını ele almasına hem de uygun bir karşılık verebilmesine imkan tanıyan bir hukuk yolunu sağlamayı gerektirmektedir. 13. madde bağlamındaki yükümlülüğün kapsamı, başvuru sahibinin Sözleşmedeki haklara dair şikayetlerinin niteliğine bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin gerektirdiği bir hukuk yolu, hukuken olduğu gibi uygulamada da, özellikle bu hukuk yolunun kullanılması, davalı devletin yetkililerinin eylemleri veya ihmalleriyle haksız yere engellenmeme anlamında 'etkili' olmalıdır.
Bu davada başvuru sahibi, oğullarının nerede bulunduklarına ışık tutabilecek etkili bir hukuk yoluna müracaattan mahrum kılındığından şikayet etmektedir. Mahkemenin görüşüne göre; bir kimsenin akrabalarının, o kimsenin yetkililerin elinde ortadan kaybedildiğine dair savunulabilir bir iddiada bulundukları yerde, 13. madde bakımından etkili bir hukuk yolu düşüncesi, gerekli tazminatın ödenmesi yanısıra, sorumlu olanların kimliğinin belirlenmesi ve cezalandırılması sonucunu yaratacak ve soruşturma usullerine akrabalara etkin bir şekilde erişimi de kapsayan tam ve etkili bir soruşturmanın yapılmasını gerektirir. Bu çerçevede Sözleşmeci Devletin, etkili bir soruşturma yapılması bakımından 13. maddenin gerekleri, 2. maddeye göre üstlendikleri, bir kimsenin yetkililerin ellerinde ortadan kaybolmalarına ilişkin etkili bir soruşturma yapma yükümlülüğünden daha geniştir.
Daha önce belirtilen sebeplerden dolayı Bayan Çiçek'in, oğullarının gözaltına alındıklarına dair savunulabilir bir iddiada bulunduğu düşünülebilir. Bu iddia, hiçbir zaman ciddi bir incelemeye tabi tutulmamıştır. Cumhuriyet savcısı tarafından iddiasına cevaben hiçbir yazılı ifade alınmamış ve 10 Mayıs 1994 tarihinde Dernek Köyü'nde icra edilen operasyonda yer aldıkları iddia olunan askerlere yönelik herhangi bir soruşturma yapılmamıştır.
Türk hukukuna göre Cumhuriyet savcıları, hukuka aykırı bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakma iddialarını soruşturma yükümlülüğüne sahiptir. Başvuru sahibinin, oğullarının gözaltına alınmalarından bu yana görülmediklerindeki ısrarına savcının üstünkörü yaklaşımının, bu göreviyle bağdaştığı söylenemez ve mevcut olabilecek diğer hukuk yollarının etkinliğini zayıflatmakla aynıdır.
Bu sebeple Mahkeme, anlamlı bir soruşturma yapılmadığı da gözönüne alındığında, oğlunun yetkililerin sorumluluğunda olan olaylarda ortadan kaybolduğu iddiası konusunda, başvuru sahibine etkili bir hukuk yolu sağlanmamış olduğuna karar vermiştir.
Bu nedenle, bire karşı altı oyla, başvuru sahibi bakımından Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.
6- Madde 14 -Ayrımcılık
Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. maddenin ihlal edildiği iddiası; başvuru sahibinin bu haklarının ihlal edilmesinin Kürt kökenli olmasından kaynaklandığını, bu nedenle Sözleşmenin 14. maddesinin ihlali bağlamında ayrımcılığın söz konusu olduğunu iddia etmesinden kaynaklanmaktadır.
Hükümet ise, mevcut isnatların maddi temellerini reddetmekten öte, bu iddialar hakkında bir şey söylememiştir.
Mahkeme, başvuru sahibinin, oğullarının etnik kökenleri nedeniyle zorla ortadan kaybetmenin hedefi oldukları iddialarını ispatlayacak herhangi bir delil getirmediğini kaydetmektedir. Bu sebeple, Sözleşmenin bu bakımdan ihlali söz konusu değildir.
Sözleşme nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 14. maddenin ihlal edildiği iddiası ise; başvuru sahibinin, jandarmalar, savcılar ve adli fonksiyon icra eden diğer resmi makamlar önünde Kürtçenin kullanılması için Türk yetkililerin yeterli imkanları sağlamaması yüzünden, adli sürece etkili erişimden mahrum bırakıldığı iddiasından kaynaklanmaktadır. Başvuru sahibi, şikayette bulunma ya da bunu takip etme imkanından yoksun bırakıldığını iddia etmektedir.
Hükümet ise, Türk Devleti'nin dilinin Anayasanın 3. maddesine göre Türkçe olduğunu hatırlatmaktadır, ilaveten, sanık ya da müştekinin Türkçe konuşamaması halinde, adli makamların bir tercümandan yararlanması gerektiğini iddia etmektedir.
Mahkeme, ilk önce, Türk mevzuatının Türkçeye hakimiyeti olmayan kişilere bir tercümanın yardımını sağladığını gözlemlemektedir. Ayrıca, başvuru sahibi bir tercümanın yardımını talep ettiği ve bu talebinin Türk yetkililer tarafından reddedildiğine ilişkin olarak Mahkemenin huzurunda hiçbir iddiada bulunmamıştır. Başvuru sahibinin Türkçe konuşamadığı aşikar olmasına rağmen; Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na dilekçe sunan kızı Feride Çiçek, bu dilekçeleri hazırlamak için Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'nden bir avukattan yardım almıştır.
Yukarıda sözü edilenlerin ışığında Mahkeme, başvuru sahibinin iddialarının mesnetsiz olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, bu şikayet konusunda Sözleşme ihlal edilmemiştir.
Bu nedenlerle Mahkeme, oybirliğiyle, Sözleşmenin 2, 3, 5 ve 13. maddelerinin Sözleşmenin 14. maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edilmediğine karar vermiştir.
7- Madde 18- Hakların Kısıtlanmasının Sınırları
Başvuru sahibi, bir kimsenin gözaltında ortadan kaybolmasının ister istemez örtbas edilmeyi gerektirdiği; zira gözaltına almanın ya da halen devam etmekte olan bir alıkoymanın inkar edilmesinin, ortadan kaybolma tanımlamasının zaten bir parçası olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca bu tür bir örtbas olayının, 18. maddede zımnen ifade edilen hüsnüniyet şartıyla bağdaşmadığını ileri sürmektedir. 18. madde şöyle demektedir
"Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir."
İddiasını desteklemek için başvuru sahibi, Lice Yatılı Bölge Okulu'nda gözaltında tutulan kimselerin olduğunun, burasının gözaltı merkezi olarak kullanıldığının herkes tarafından bilindiği bir zamanda güvenlik kuvvetleri tarafından inkar edilmesinin, bu güçlerin orada neler olduğunu topluca gizleme teşebbüsü olduğunun delili olduğunu iddia etmektedir.
Hükümet ise, mevcut isnatların maddi temellerini reddetmekten öte, bu iddialar hakkında bir şey söylememiştir.
Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının teyit edilmemiş gözaltında tutuldukları ve özgürlük ve güvenlik haklarının ihlal edildiğine dair elde ettiği bulgular ışığında, başvuru sahibinin iddiaları esasında 2 ve 3. maddeler bağlamında incelendiği için bu iddiayı ayrıca incelemeyi gereksiz bulmaktadır.
Bu nedenle Mahkeme, oybirliğiyle, başvuru sahibinin Sözleşmenin 18. maddesiyle ilgili şikayetine ilişkin karar vermeye gerek olmadığına karar vermiştir.
8- Madde 2- Yaşama Hakkı
Başvuru sahibi, olaylar esnasında 16 yaşında olan torunu Çayan Çiçek'in, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in gözaltına alınmalarından yaklaşık bir ay sonra, güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındığını iddia etmektedir. Başvuru sahibi, torununun ortadan kaybolduğu gün Çayan'ın annesiyle birlikte Lice'ye gittiğini söylemektedir. Gece köye geri döndüklerinde ise, bir köylü Çayan'ın tutuklandığını o esnada tarlada bulunan diğer iki kadınla birlikte haber vermiştir.
Mahkeme, başvuru sahibinin torununun ortadan kaybolduğu iddiasına ilişkin delillerin tutarsız olduğunu gözlemlemektedir. Başvuru sahibi Diyarbakır İHD ve Komisyon temsilcileri önünde torununun güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına evlerinin bahçesinde alındığını söylemiş; halbuki olaylar esnasında köyde bulunan kızı Feride' ye göre ise Çayan, köyün yamacındaki tarlalarda tutuklanmıştır.
Mahkeme Ayrıca, başvuru sahibinin ne Çayan'ın tutuklandığını söyleyen tanıkların isimlerini verebildiğini ne de bu şahısları sözlü ifade vermek üzere Komisyon temsilcilerinin huzuruna çıkarabildiğini kaydetmektedir. Üstelik, Çayan'ın tutuklandığı iddia edilen günde, herhangi bir operasyon yapıldığını doğrulayan bir delil de mevcut değildir. Sözlü ifade veren diğer tanıklar da, Çayan'ın ortadan kaybolmasına ilişkin herhangi bir malumat sahibi değildirler.
Bu şartlar altında Mahkeme, Çayan'ın güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındığı iddiasını ispatlayan herhangi bir delilin olmadığını kaydetmektedir. Torunu Çayan'a ne olduğu ya da olabileceği hususunda, başvuru sahibi tarafından yeterli delil sunulamamıştır. Bu nedenle, oybirliğiyle, başvuru sahibinin torunu bakımından Sözleşmenin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
9. Madde 41
a. Maddi Tazminat
Başvuru sahibi, iki oğlu Ali İhsan Çiçek ve Tahsin Çiçek'in hükümetin sorumluluğunda olan olaylarda ortadan kaybolmasının neden olduğu gelir kaybına karşılık, toplam 109,795.02 İngiliz Sterlini (Pounds/Sterling (GBP)) maddi tazminat talep etmektedir. Bu miktarı, iki kardeşin kendi iş alanlardaki aylık kazançlarını esas alarak belirlemektedir.
Hükümet ise, tazmin edilmeyi gerektirecek bir ihlal olmadığını ve adil karşılığın makul sınırları aşmaması ve haksız iktisaba (sebepsiz zenginleşmeye) yol açmaması gerektiğini ileri sürmektedir.
Mahkeme ise, başvuru sahibi tarafından uğradığı iddia edilen maddi zarar ile Sözleşme ihlali arasında bir nedensellik ilişkisi olması gerektiğini ve bunun, uygun olan davalarda, gelir kaybının tazminini de kapsayabileceğini hatırlatmaktadır. Mahkeme, Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek'in teyit edilmemiş bir gözaltı sonucunda ortadan kayboldukları ve Devletin Sözleşmenin 2 ve 5. maddeleri kapsamında sorumluluğunun olduğunun bir tespit olarak alınabileceğine karar vermiştir. Bu durumlarda, 2 ve 5. maddelerin ihlali ile bunların sağlamış oldukları mali desteği varislerin kaybetmeleri arasında doğrudan bir ilişki vardır.
Yukarıda söz edilenler ışığında Mahkeme, hakkaniyet esasına göre karar vererek, davalı Devletin başvuru sahibine, oğullarının her biri için 5000 İngiliz Sterlini (toplam 10,000 (on bin) İngiliz Sterlini/Paund)'ni, oğullarının mirasçıları için istiap edilmek üzere, başvuru sahibine maddi tazminat olarak, Sözleşmenin 44(2) maddesi gereğince kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, ödemesine bire karşı altı oyla hükmetmiştir. Bu durumda Mahkeme, başvuru sahibinin talep ettiği maddi tazminatın geri kalan kısmını reddetmektedir.
b. Manevi Tazminat
Başvuru sahibi, hem kendisinin ve hem de oğullarının Sözleşmenin belirli ihlallerinin mağdurları olduklarını ileri sürmektedir. Mahkemeden oğullarının ortadan kaybolmaları bakımından, her biri için, bunların mirasçıları yararına saklayabileceği, 40,000 İngiliz Sterlini ödenmesine karar vermesini rica etmektedir. Başvuru sahibi ayrıca, kendisi için 10,000 İngiliz Sterlini manevi tazminat talep etmektedir. Oğullarının akıbeti konusunda davalı Hükümet kendisini bilgilendirene kadar, her ay için 1000 İngiliz Sterlini'nin kendisine sürmekte olan Sözleşme ihlali için manevi tazminat olarak ödenmesini rica etmektedir.
Hükümet ise, bu miktarların mübalağalı olduğu ve haksız iktisaba (sebepsiz zenginleşmeye) neden olabileceğini ileri sürmektedir.
Mahkeme, Sözleşmenin 2, 5, ve 13. maddelerinin ihlal edildiği kararlarını hatırlatmaktadır. Söz konusu ihlallerin ağırlığı da dikkate alınarak, bu şahısların lehine bir tazminat kararının verilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu nedenle, oğullarının her biri için 20,000 İngiliz Sterlininin (toplam 40,000 (kırk bin) İngiliz Sterlini/Paundu) başvuru sahibine manevi tazminat olarak ödenmesine ve başvuran tarafından oğullarının mirasçıları için istiap edilmesine bire karşı altı oyla hükmetmiştir.
Bundan başka, başvuru sahibinin kendisi bakımından 3. ve 13. maddelerin ihlal edildiği kararına götüren, oğullarının yerleri hakkında gerçeğin araştırılmasında yetkililerin başvuru sahibine yardımcı olmamaları da dikkate alındığında; Mahkeme, başvuran lehine de bir tazminat kararının doğru olduğunu düşünmektedir. Bu yüzden, başvuru sahibine 10,000 (on bin) İngiliz Sterlininin manevi tazminat olarak ödenmesine hükmetmiştir.
Ayrıca, yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yıllık %7.5 basit faiz uygulanacaktır.
10. a. Ücretler ve Masraflar
Başvuru sahibi, Birleşik Krallıktaki avukatlarının başvuru giderleri ve ücretleri için toplam 7760 İngiliz Sterlini ve Türkiye'deki avukatların üstlendikleri işin masraf ve ücretleri için de 8143 İngiliz Sterimi ödenmesini talep etti. Bu ücret ve masraflar, Komisyon temsilcilerinin huzurunda ifade almak için Ankara'daki iki duruşmaya gidiş-geliş masraflarını da içermektedir. Başvuru sahibi ayrıca, posta, haberleşme, sözlü ve yazılı çeviri masrafları için Kürt İnsan Hakları Proje (KİHP) (The Kurdish Human Rights Project (KHRP)'ne 1205 İngiliz Sterlini ödenmesini istemektedir.
Hükümet ise, mesleki ücretlerin Ankara Barosu'nun uyguladığı oranlarla karşılaştırıldığında aşırı ve gereksiz olduğunu savunmuştur.
Masraflara ilişkin olarak Mahkeme, başvuru sahibi tarafından sunulan ayrıntıları dikkate alıp, hakkaniyet esasına göre karar vererek, Sözleşmenin 44(2) maddesi gereğince kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, davalı Devletin başvuru sahibinin Birleşik Krallıktaki hesabına, uygulanabilecek KDV ile birlikte ücret ve masraf olarak 10,000 (on bin) İngiliz Sterlini/Paundu ödemesine oybirliğiyle hükmetmiştir.
Diğer taraftan Mahkeme, davalı Devletin başvuru sahibine, KİHP adına yapılan tazminat talebinin (1205 İngiliz Sterlini) esasları konusunda, bu kuruluşun davanın hazırlanmasına olan katkısının tam boyutuna ilişkin ayrıntıların sunulmadığını da dikkate alarak, ikna olmamıştır. Bu nedenle (Mahkeme), tazminat talebinin bu kısmını reddetmiştir.
b. Gecikme Faizi
Mahkemenin elindeki bilgiye göre, halihazırdaki kararın kabul tarihinde Birleşik Krallıktaki yıllık yasal faiz oranı %7.5dir. Bu nedenle, yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yıllık %7.5 basit faiz uygulanmasına oybirliğiyle karar vermiştir.
11. Diğer Talepler
Oybirliğiyle, başvuru sahibinin adil karşılık bakımından diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DAVALAR
Mahkeme, Çiçek-Türkiye Davası'nda kararını verirken, aşağıdaki kararlarına atıfta bulunmuştur:
1. McCann ve Diğerleri- Birleşik Krallık; 27 Eylül 1995, Series A, No.324.
2. Kaya-Türkiye; 19 Şubat 1998, 22729/92.
3. Timurtaş-Türkiye, 13 Haziran 2000, No.23531/94.
4. İrlanda-Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978, Series A, No.25.
5. Çakıcı-Türkiye; 08 Temmuz 1999, No.23657/94.
6. Cruz Varas ve Diğerleri-İsveç kararı, 20 Mart 1991, Series A, No.201.
7. Aksoy-Türkiye kararı, 18 Aralık 1996, Reports 1996 -VI, No.26.
8. Barbera, Messegue ve Jabardo-İspanya kararı, 13 June 1994, Series A, No.285-C.
9. Cemil Kılıç-Türkiye, No.22492/93.
10. Mahmut Kaya-Türkiye, 28 Mart 2000, No.22535/93.
DAVANIN ESASI
PROSEDÜR
1. Bu dava, bir Türk vatandaşı olan Bayan Hamsa Çiçek (başvuru sahibi)'in 08 Kasım 1994 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi (Sözleşme)'nin önceki 25. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (Komisyon)'na yaptığı başvurunun (no.25704/94) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Mahkeme)'nin önüne getirilmesinden kaynaklanmıştır.
2. Başvuru sahibi, her ikisi de Essex Üniversitesi (Birleşik Krallık) profesörlerinden olan Bay Kevin Böyle ve Bayan Françoise Hampson tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (Hükümet) ise, kendi görevlisi tarafından temsil olunmuştur.
3. Başvuru sahibi, iki oğlu Tahsin ve Ali İhsan Çiçek ile torunu Çayan Çiçek'in davalı devletin sorumlu olduğu bazı olaylar sonucunda ortadan kaybolduğunu iddia etmektedir. Bu nedenle başvuru sahibi Bayan Çiçek, iddialarını Sözleşmenin 2, 3, 5, 13, 14 ve 18. maddelerine dayandırmaktadır.
4. Başvuru, 26 Şubat 1996 tarihinde Komisyon tarafından 'kabul edilebilir' bulunmuştur. Komisyon, başvuru sahibinin iki oğlu ve torununun ortadan kaybolması ekseninde cereyan eden olaylara ilişkin tartışmalar ışığında gerçekleri ortaya koymak maksadıyla, Sözleşmenin önceki 28(1X&) maddesine uygun olarak kendi soruşturmasını yapmıştır. Komisyon, 16-20 Haziran 1997 ve 15-19 Haziran 1998 tarihleri arasında Ankara'da yapılan duruşmalarda, şahitlerden delil elde etmek amacıyla Uç temsilci atamıştır. Dava, Komisyon tarafından 01 Kasım 1991 tarihinde henüz incelenmesi tamamlanmaksızın, Sözleşmeye ek 11 nolu. Protokolün 5(3) maddesinin ikinci cümlesine uygun olarak Mahkemeye gönderilmiştir. Davayı görmek üzere Mahkemenin Birinci Dairesi görevlendirilmiştir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtüzüğü (İçtüzük) Madde 52(1)). Bu Bölümde Davayı görecek olan Daire (Sözleşmenin 27(1) maddesi), Mahkeme İçtüzüğünün 26(1) maddesinde öngörüldüğü şekilde teşekkül ettirilmiştir. Türkiye tarafından seçilen yargıç Bay Rıza Türmen'in davadan çekilmesi (İçtüzük Madde 28) nedeniyle Hükümet, Bay Feyyaz Gölcüklü'yü davaya ad hoc yargıç olarak katılmak üzere atamıştır (Sözleşmenin 27(2) ve İçtüzüğün 29(1) maddeleri).
5. Başvuru sahibi ve (davalı) Hükümetin her ikisi de davanın esasına ilişkin görüş ve yorumlarını içeren dosya sunmuşlardır (İçtüzük Madde 59(1)). Taraflarla istişare ettikten sonra Daire, davanın esasına ilişkin olarak duruşma yapılmasına gerek olmadığına karar verdi (İçtüzük Madde 59(2) son).
OLAYLAR
DAVANIN ÖZEL ŞARTLARI
A. Başvuru sahibi
7. Başvuru sahibi, 1930 doğumlu bir Türk vatandaşı olan ve Türkiye'nin Güneydoğusundaki Diyarbakır ilinin Lice ilçesindeki Dernek Köyü'nde yaşayan Bayan Hamsa Çiçek'dir. Başvuru, başvuru sahibinin kendisi ve devletin sorumlusu olduğu olaylarda ortadan kaybolduğu iddia olunan iki oğlu (1994'de 44 yaşında olan) Tahsin ve (1994'de 20 yaşında olan) Ali İhsan Çiçek ile torunu Çayan Çiçek adına yapılmıştır.
B. Olaylar
8. Başvuru sahibinin iki oğlu ve torununun ortadan kaybolmasına ilişkin olaylar ihtilaflıdır. Başvuru sahibi tarafından anlatılan olaylar, aşağıda birinci bölümde yer almaktadır. Hükümet tarafından anlatılan hadiseler ise, ikinci bölümde yer aldığı şekildedir.
9. iddialarını desteklemek amacıyla başvuru sahibi ve Hükümet tarafından teslim edilen belgeler ve Komisyon tarafından Ankara'daki duruşmalarda şahitlerden alınan ifadelerin bir özeti Bölüm C'de verilmiştir.
1. Başvuru sahibinin olayları anlatımı
10. 10 Mayıs 1994 tarihinde saat 06.00 sularında, Lice ilçe Jandarma Karakolu'ndan yaklaşık 100 kadar asker, başvuru sahibinin köyüne baskın düzenlemiştir. Araçlarını köyün girişinde bırakarak, köye yaya olarak girmişlerdir.
11. Askerler, kimlik kartlarını yanlarında getirmelerini ve caminin yanında toplanmalarını söyleyerek, köylüleri uyandırmak için evleri dolaşmışlardır. Caminin yanında yaklaşık 400 köylü toplandığında ise, erkeklerin nüfus cüzdanlarını toplamışlardır. Kadınlar ve çocuklar evlerine gönderilmiş ve bu yüzden daha sonra ne olduğuna tanık olamamışlardır. Olay esnasında orada bulunan erkek köylülerin başvuru sahibine anlattığına göre, askerler bir listeden isim okumak suretiyle köylüleri sırayla çağırarak kimlik kontrolü yapmışlardır. Daha sonra askerler, Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi, Mehmet Demir ve Ali İhsan Çiçek (başvuru sahibinin oğlu)'in hariç olmak üzere köylülerin kimlik kartlarını geri vermişlerdir. Bu beş köylüye bir kenarda beklemeleri söylenmiştir. Tahsin Çiçek (başvuru sahibinin ikinci oğlu)'in kimlik kartı ilk önce iade edilmiş ve hemen akabinde derhal geri çağrılarak diğer beş kişiye katılması için gönderilmiştir.
12. Askerler, bu altı kişiyi gözaltına alarak köyü terketmişlerdir. Tanıklar, gözaltına alınan şahısların Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürüldüğünü doğrulamıştır. Burada Tahsin Çiçek, Ali İhsan Çiçek ve Ramazan Akyol'a kötü muamelede bulunulduğu iddia edilmektedir.
13. Göründüğü kadarıyla, gözaltının ikinci gününde askerler Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'i bu iki kardeşi serbest bırakacaklarını ve geri kalanları da bırakabileceklerini söyleyerek diğer tutuklulardan ayırmışlardır.
14. Takip eden günde, diğer dört köylü serbest bırakılmıştır. Evlerine döndüklerinde ise, serbest bırakılmış olmalarına rağmen Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in dönmediklerini öğrenince şaşırmışlardır.
15. Oğullarının gözaltına alınmalarım müteakip yaklaşık 20 gün sonra başvuru sahibi, bunların gözaltında tutulduktan yer olduğuna inandığı Lice Yatılı Bölge Okulundan serbest bırakılan bir köylüyle temasa geçmiştir. Başvuru sahibinin oğullarını tarifi üzerine köylü, bu tanıma uyan iki kardeşle birlikte gözaltında tutulduğunu teyit etmiştir.
16. Başvuru sahibi, ayrıca, Lice Yatılı Bölge Okulu'ndan bir ay kadar önce serbest bırakılan diğer bir köylüyle de tanışmıştır. Oğullarını tarif edip onları görüp görmediğini sorduğunda ise, bu köylü Tahsin'e benzeyen birisi ile birlikte tutulduğunu doğrulamıştır.
17. Başvuru sahibine tanıklar tarafından, Tahsin'in oğlu Çayan'ın (başvuru sahibinin torunu) 27 Mayıs 1994 tarihinde güvenlik kuvvetleri tarafından aile evinin bahçesinden alınarak götürüldüğü söylenmiştir. Bu olaylar esnasında 16 yaşında olan Çayan'ın görme kabiliyeti zayıflamıştır, geceleri hiç görmez, gün ışığında ise görüş alanı yaklaşık 1 metre ile sınırlı olurdu.
18. Başvuru sahibi oğulları ve torununun (akıbetlerinin) araştırılması için (resmi makamlara) bir kaç başvuruda bulunmuştur, iki kez Lice Jandarma Karakolu'na gitmiş, haklarında bilgi istemiştir. Kendisine yardımda bulunamayacakları söylenmiştir. Başvuru sahibi, bir köyde yaşayan ve Türkçe konuşamayan yaşlı birisiydi. Bu da bu konuda yapabileceği araştırmaları sınırlamaktadır. Diyarbakır'da yaşayan kızı Feride Çiçek de, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı'na sözlü müracaatta bulunmuştur. Kendisine erkek kardeşleri ve yeğeninin (ki başvuru sahibinin oğullan ve torunu) gözaltında olmadığına dair sözlü bir cevap verilmiştir.
2. Hükümetin olayları anlatımı
19. Hükümet, başvuru sahibinin oğulları ve torununun güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alınmadığını ifade ederek, Dernek'de 10 Mayıs 1994 tarihinde güvenlik kuvvetleri tarafından bir operasyon icra edildiğini inkar etmiştir. Ayrıca bu köyün, 23 Nisan-10 Mayıs 1994 tarihleri arasında askeri operasyonların yürütüldüğü Diyarbakır'daki Kulp ve Lice ilçeleri arasındaki bölgede de yer almadığını kaydetmiştir. Bu nedenle Hükümet, Tahsin Çiçek, Ali İhsan Çiçek ve Çayan Çiçek'in isimlerinden bahsetmeyen gözaltı kayıtlarına ve 10 Mayıs 1994 tarihinde köylerinde herhangi bir operasyon yapılmadığını teyit eden Dernekli iki köylünün tanıklığına atıfta bulunmaktadır.
20. İlk önce Jandarma Genel Komutanlığı tarafından başvuru sahibinin iddialarını esas alan geniş kapsamlı bir soruşturma ve daha sonra Lice Cumhuriyet Savcılığı tarafından 1997/182 dosya numarası ile bir hazırlık soruşturması başlatılmıştır. Köy muhtarı Behçet Yılmaz ve yine Dernek köyü sakinlerinden olan diğer bir şahıs. Şükrü Çelik, 29 Eylül 1995 tarihinde jandarmalar tarafından dinlenmiştir. Dernek'de yaşayan diğer bir kişi Raif Aksu, 'bu köyde herhangi bir operasyon yapıldığını' hatırlamadığını ve 'kendisine okunan isimlerin de, iddia edildiği gibi, gözaltına alınmadığını' jandarmaların önünde ifade etmiştir. Lice Cumhuriyet savcısı, 08 Temmuz 1997 tarihinde Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi ve Mehmet Demir'i bu davanın tanıkları olarak dinlemiştir.
21. Hükümet Ayrıca, başvuru sahibinin oğulları Tahsin ve Ali İhsan Çelik'in akrabalarının yaşadığı Suriye'ye gittiklerine inanmak için güçlü gerekçelerin olduğunu iddia etmiştir.
C. Komisyon Tarafından Toplanan Deliller
1. Yazdı Deliller
22. Taraflar, Ali İhsan Çiçek, Tahsin Çiçek ve Çayan Çiçek'in ortadan kaybolmasını müteakip yapılan soruşturmaya ilişkin olarak çeşitli belgeler sunmuşlardır.
(a) Resmi Kayıtlar
Gözaltı Tutanakları
23. Lice Jandarma Karakolu'nun 24 Nisan 1994 ve 03 Temmuz 1994 tarihleri arasındaki döneme ilişkin gözaltı tutanakları, Tahsin Çiçek'in 24 Nisan 1994 tarihinde gözaltına alındığını ve 26 Nisan 1994 tarihinde de serbest bırakıldığını göstermektedir.
24. Lice Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ve Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanlığı Sorgu Bürosu' nün 01 Nisan-31 Mayıs 1994 dönemine ait gözaltı tutanakları ise, Tahsin Çiçek, Ali İhsan Çiçek ve Çayan Çiçek isimlerini içermemektedir.
Lice Yatılı Bölge Okulu'nun Planı
25. Komisyon temsilcilerinin ricası üzerine Hükümet, Lice Yatılı Bölge Okulu' nün planını teslim etmiştir. Plan, giriş katı ile 1. ve 2. katları kapsadığı halde, zemin (bodrum) katını içermemektedir.
Diyarbakır İl Jandarma Alay Komutanlığından Kurmay Albay'ın Eylül 1997 tarihli Operasyon Raporu:
26. 2. Komando Alayı, 23 Nisan-10 Mayıs 1994 tarihleri arasında Diyarbakır ilinde, Kulp ve Lice ilçeleri arasında yer alan Sağgöze, Kaygısız, Daltepe, Mizagül Dağı, Çotuk ve Herpinos bölgelerinde askeri operasyonların icra edildiğini rapor etmiştir. Rapora göre; Dernek ve Arıklı köyleri, yakında bulunmalarına rağmen, operasyon bölgesinin dışında kalmıştır.
Dernek Köyü muhtarı Behçet Yılmaz'ın jandarmalar tarafından alınan 29 Eylül 1995 tarihli ifadesi:
27. Bu ifadede tanığa, Hamsa Çiçek'in Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurusunda ifade edilen iddialarına ilişkin bilgi ve düşünceleri sorulmaktadır. Tanık ise, '10 Mayıs 1994'de köylerine herhangi bir operasyon gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğini hatırlamadığı' cevabını vermiştir. Tanık, Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi ve Mehmet Demir'in gözaltına alınmadıklarını ileri sürmüştür. Ayrıca, bu şahısların gerçekte bu köyde yaşamadığını belirtmiştir.
Dernek Köyü sakinlerinden Şükrü Çelik'in jandarma tarafından alınan 29 Eylül 1995 tarihli ifadesi:
28. Tanığa bu ifadesinde Hamsa Çiçek'in Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurusunda yer alan iddialarına ilişkin bilgi ve malumatı sorulmaktadır. Cevap olarak tanık, 10 Mayıs 1994 tarihinde yapılan herhangi bir operasyonu hatırlamadığını' beyan etmiştir. Başvuruda ismi geçen kişilerin güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alınmadığını ifade etmiştir.
Mehmet Demir'in Cumhuriyet savcısı tarafından alınan 08 Temmuz 1997 tarihli ifadesi
29. Bu ifadesinde tanık, üç yıl önce askerlerin Dernek köyüne geldikleri ve köylüleri köye sık sık ziyarette bulunan teröristler hakkında sorguya çektiklerini açıkladı. Akabinde Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi, Ali İhsan Çiçek ve Tahsin Çiçek ile birlikte tutuklanmış ve Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürülmüştür. Tanık, varışlarından sonra gözlerinin askerler tarafından bağlandığını ve hepsini aynı odaya yerleştirdiklerini söylemiştir. Gözaltına alınmalarının üçüncü gününde Lice'de başka bir askeri üsse götürülmüşler ve buradan tahliye edilmişlerdir. Tanığa göre, Ali İhsan ve Tahsin bir gün önce tahliye edilmiştir. Tanık ayrıca, gözaltında bulunan hiç kimsenin kötü muameleye tabi tutulmadığını ileri sürmüştür. Ali İhsan ya da Tahsin'i serbest bırakılmalarından sonra hiç görmemiş ve Çayan'ın ortadan kaybolmasına ilişkin de hiç bir malumatı yoktur.
Mehmet Özinekci'nin Cumhuriyet savcısı tarafından alınan 08 Temmuz 1997 tarihli ifadesi
30. Tanık, yaklaşık 3 yıl kadar önce bir Perşembe günü sabahın erken saatlerinde, askerlerin köylerine geldiğini, kimlik kontrolü yaptıktan ve Fevzi Fidantek, Ramazan Akyol, Mehmet Demir, Ali İhsan Çiçek, Tahsin Çiçek ve kendisini tutukladıklarını beyan etmiştir. Komşu köyden diğer bir takım tutuklularla birlikte Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürülmüşlerdir. Yatılı okulda ise gözleri bağlanmış, binanın zemin katında bulunan hamama yakın bir odaya konulmuşlardır. Tanık, gözaltında geçirdikleri iki gece boyunca, askerler tarafından sorgulanmadığını ileri sürmüştür. Tanığın da aralarında bulunduğu grup Cumartesi günü Alay'dan serbest bırakılmışlardır. Halbuki Tahsin ve Ali İhsan Cuma günü çoktan serbest bırakılmıştır. Kendisi bunların nerede oldukları ya da Çayan Çiçek'in ortadan kaybolması hakkında herhangi bir bilgi sahibi değildir. Üstelik, Ali İhsan Çiçek ve Tahsin Çiçek'in gözaltında kötü muameleye tabi tutulduklarını ne görmüş ne de bu konuda bir şey duymuştur.
Fevzi Fidantek'in Cumhuriyet savcısı tarafından alınan 08 Temmuz 1997 tarihli ifadesi
31. Cumhuriyet savcısına verdiği ifadede Fevzi Fidantek, yaklaşık üç yıl önce askerlerin köylerine geldiğini, köylülerden caminin yanında toplanmalarını istediklerini söylemiştir. Daha sonra askerler, Ramazan Akyol, Mehmet Demir, Mehmet Özinekçi, Ali İhsan Çiçek, Tahsin Çiçek ve kendisini diğerlerinden ayırmışlar ve Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürmüşlerdir. Tanık, komşu köyden diğer tutukluların da olduğunu söylemektedir. Askerler, tutukluları yatılı okulun zemin katında 3 gün 2 gece tutmuşlardı. Tanığın ifadesine göre; Tahsin ve Ali İhsan'ı Cuma günü, kendisi de dahil geri kalanları Cumartesi günü serbest bırakmışlardır. Tanık, Tahsin'in bir taksisi olduğunu ve oldukça sık seyahat ettiğini söylemektedir. Ayrıca tanığın ifadesine göre, gözaltına alınmalarını takip eden yaklaşık 20 günde, sonrasında Tahsin'in oğlu Çayan'ın da ortadan kaybolduğu yeni bir operasyon yapılmıştır. Fevzi Fidantek, gözaltında olduğu esnada gözlerinin bağlandığını fakat odada hiç asker olmadığı için tutukluların birbirleriyle haberleşebildiklerini de ifade etmiştir. Gözaltında kimseye kötü muamelede bulunulmadığını da ifadesine eklemektedir. Son olarak tanık, iki kardeşin nerede oldukları konusunda hiçbir fikrinin olmadığını beyan etmektedir.
(b) Diyarbakır İnsan Hakları Derneği Belgeleri
Diyarbakır İnsan Hakları Derneği (DİHD) tarafından başvuru sahibinin kızı Feride Çiçek'in Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı'na verdiği dilekçesine ilişkin hazırlanan belgeler
32. Belgeler, Feride Çiçek'in akrabalarını bulmaya yönelik attığı adımları içermektedir.
33. 20 Temmuz 1994 tarihinde Feride Çiçek, 10 Mayıs 1994'de güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alınan kardeşlerinin gerçekten gözaltında tutulup tutulmadıklarını soran iki adet dilekçeyi Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'na vermiştir. Bu dilekçelerine karşılık olarak, sadece sözlü olmak üzere, onların gözaltında olmadıkları cevabını almıştır. Yeğeni Çayan Çiçek'in ortadan kaybolmasına ilişkin olarak, Cumhuriyet Savcılığı'na aynı gün başka başvuruda daha bulunmuştur. Kendisine yine sözlü olarak Çayan'ın gözaltında bulunmadığı söylenmiştir.
Hamsa Çiçek'in DİD üyesi bir kişiye yaptığı açıklama
34. DİD'ne yaptığı açıklamada Hamsa Çiçek, Diyarbakır'ın Lice ilçesinin Dernek köyünde yaşamakta olduğunu ve iki oğlu Ali İhsan Çiçek ve Tahsin Çiçek'le torunu Çayan Çiçek'in ortadan kaybolmasına ilişkin olarak aşağıdaki beyanatı vermiştir:
35. 10 Mayıs 1994 tarihinde Lice İlçe Jandarma Karakol Komutanlığından askerler, köylerine baskın yapmışlar ve köylülere caminin yanında toplanmalarını söylemişlerdir. Kimlik kontrolü yapmalarının ardından, kadın ve çocukları evlerine göndermişlerdir. Bu sebeple Hamsa, daha sonra neler olduğunu görememiştir. Diğer köylülerden duyduğuna göre askerler, Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi, Mehmet Demir ve iki oğlu Ali İhsan Çiçek and Tahsin Çiçek'i tutuklamışlar ve Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürmüşlerdir. Hamsa'ya, oğullarının gözaltına alınmalarının ikinci gününde ve diğer tutukluların da onu takip eden günde serbest bırakıldıkları söylenmiştir.
36. İki oğlunun gözaltına alınmalarından 20 gün sonra Hamsa Çiçek, oğullarıyla birlikte gözaltında tutulan bir köylüyle tanışmıştır. Başvuru sahibinin tarifi üzerine köylü, Hamsa Çiçek'e oğullarını gözaltında gördüğünü söylemiştir. Ayrıca, orada olan hemen herkes gibi onlara da kötü muamelede bulunulduğunu söylemiştir.
37. Başvuru sahibi sonradan, Lice Yatılı Bölge Okulu'ndan bir ay kadar önce serbest bırakılan diğer bir köylüyle de tanışmıştır. Bu köylü Hamsa'ya, gözaltında tutulduğu esnada, kötü muameleden dolayı ızdırap çekiyor izlenimi veren bir kişiyi gördüğünü ve bunun Tahsin olabileceğini söylemiştir. Bu köylü, Tahsin'e benzeyen kişiyi son kez Lice Jandarma Karakolu'nda gördüğünü doğrulamıştır.
38. Hamsa'ya söylenenlere göre, Tahsin'in oğlu Çayan da 27 Mayıs 1994 tarihinde güvenlik kuvvetleri tarafından evlerinin bahçesinden alınarak götürülmüştür.
39. Hamsa ayrıca, Lice İlçe Jandarma Karakolu'ndan oğulları ve torunları hakkında bilgi istediğini de ifade etmiştir. Cevap olarak kendisine, Lice Karakol komutanının, kendisine yardım etmek için yapacak bir şeyinin olmadığı söylenmiştir. Bundan başka Hamsa Çiçek'in kızı Feride Çiçek, kendilerine Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek'in gözaltında olmadıklarını bildiren Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı'na iki adet dilekçe vermiştir. Hamsa Çiçek, oğullarının güvenlik güçleri tarafından gözaltında öldürülmüş olabilecekleri endişesini ifade etmiştir.
2. Sözlü ifadeler
40. Komisyon, 16-20 Haziran 1997 ile 15-19 Haziran 1998 tarihleri arasında Ankara'da iki duruşma yapmış ve görgü tanıklarından sözlü ifade almıştır. Tanıkların ifadeleri, aşağıdaki şekilde özetlenebilir:
(a) Hamsa Çiçek
41. 1930 doğumlu başvuru sahibi, halihazırda Dernek'de yaşamaktadır. Olayların vuku bulduğu esnada köyündedir. Oğullan Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek ile torunu Çayan Çiçek'in ortadan kaybolmalarına ilişkin olarak, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği (DİHD)'ne başvuru yaptığını doğrulamıştır. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nda kendisini temsil etmek üzere Bayan Hampson'u görevlendirdiğini beyan etmiştir.
42. Tahsin Çiçek, Mayıs 1994 tarihinde Dernek'de başvuru sahibinin evinin karşısında yer alan kendi evinde yaşamaktadır. Evli ve 7 çocuk sahibidir. Başvuru sahibi ile birlikte yaşayan Ali İhsan ise, askerlik hizmetini ifaya hazırlanmaktadır. Başvuru sahibi, bu iki oğlunun yanısıra ayrıca dört de kız çocuğu sahibidir. Çayan ise, Tahsin'in oğlu olup babasıyla birlikte kalmaktadır.
43. Olay günü sabahının erken saatlerinde askerler, araçlarını köyün girişinde bırakarak köye yaya gelmişlerdir. Köylülere caminin yanında toplanmalarını emrederler. Başvuru sahibi, bu askerlerin Lice'den geldiklerini düşünmektedir. Kimlik kontrolü yaparlar. Başvuru sahibinin oğlu Ali İhsan da dahil olmak üzere, köylülerden beşini bir kenarda bekletirler ve diğer köylülere evlerine dönmeleri söylenir. Askerler, Tahsin'i ilk önce serbest bırakmalarına rağmen, bir kaç dakika sonra geri çağırırlar ve 5 kişilik gruba katılmasını emrederler.
44. Başvuru sahibi, belirli bir mesafeden Ali İhsan ve Tahsin'in tutuklandıklarını görmüştür. Askerler tutuklulara kendilerim arayacakları için soyunmalarını emrederler. Ayrıldıklarında ise başvuru sahibi, kendilerini takip etmeye çalışır, fakat üç jandarma tarafından engellenir. Daha sonra, tutukluların Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürüldüklerini öğrenir, iki kez Lice Jandarma Karakolu'ndaki komandolara giderek oğulları hakkında bilgi ister. Lice İlçe Jandarma (Bölük) Komutanlığı'na havale edilir.
45. Başvuru sahibi Lice Yatılı Bölge Okulu'nun kısmen askeriye tarafından kullanıldığını söylemiştir. Bina, askerlerin yanısıra öğrenci ve öğretmenleri de barındırmaktadır. Başvuru sahibinin duyduğuna göre, oğulları diğer tutuklulardan bir gün erken bırakılmışlardır. Bu nedenle, Tahsin ve Ali İhsan'ın dönüşlerinde Dernek'de görülmemeleri sürpriz gözükmektedir.
46. Başvuru sahibi, oğullarının gözaltında kötü muameleye tabi tutulduklarını da işitmiştir. Diğer bazı tutuklularda kendilerini ıslak elbiselerle gördüklerini iddia etmişlerdir.
47. Lice Jandarma Komutanı'nı görmeye gittiğinde ise, başvuru sahibini bir yüzbaşı kabul etmiştir. Türkçe konuşamadığından dolayı başvuru sahibine, köyün muhtarı eşlik etmiştir. Yüzbaşı, başvuru sahibine oğulları hakkında bilgisinin olmadığını, fakat Bolu bölgesinden gelen jandarmaların muhtemelen bu olay hakkında bilgi sahibi olabileceklerini söylemiştir. Bununla birlikte, komutanı ikinci kez ziyaret ettiğinde Bolu'dan gelen jandarmalardan bahsedilmemiştir.
48. Başvuru sahibi, Tahsin'in köylülerin bazıları ile anlaşmazlıkları olduğunu ifade etmiştir. Ortadan kaybolmasından bir ay kadar önce, bir düğünden dönerken gözaltına alınmıştır. Kendisine söylendiğine göre, o zamanki köy muhtarının oğlu olan Cihat isimli genç bir adam, Tahsin'i jandarmalara ihbar etmiştir. Tahsin bir hafta sonra serbest bırakıldığında ise, muhtar Behçet Yılmaz'ı kendisini gözetlemekle suçlamış ve muhtar köyü terk etmek zorunda kalmıştır. Başvuru sahibi ayrıca, oğulları hakkında bilgi edinmek üzere Lice'ye gittiğinde Cihat'la karşılaştığını ve kendisine Ali İhsan'ın öldürüldüğünü ve Tahsin'in de askerlerin ellerinde olduğunu söylediğini iddia etmektedir.
49. Oğlunun ortadan kaybolmasından yaklaşık bir ay sonra başvuru sahibi, torunu Çayan'ın askerler tarafından tutuklandığını öğrenmiştir. Kendisi ise, olay esnasında köyde bulunmuyordu; fakat kendisine Çayan'ın askerler tarafından evlerinin bahçesinden alınıp götürüldüğü söylenmiştir. Başvuru sahibi, sağlık problemleri yaşadığından dolayı torunun akıbeti konusunda endişe ettiğini söylemiştir.
(b) Feride Çiçek
50. 1964 doğumlu tanık, başvuru sahibinin kızıdır. 5 yıl önce taşındığı Diyarbakır'da yaşamaktadır, iki erkek kardeşi ve yeğeninin ortadan kaybolmalarına ilişkin olarak aşağıdaki ifadeyi vermiştir: Olaylar esnasında kardeşleri Ali İhsan ve Tahsin Dernek'de yaşamaktadır. Tahsin ailesiyle birlikte, annelerinin evine yakın bir evde, Ali İhsan ise annesiyle birlikte yaşamaktadır, iddia olunan olaydan yaklaşık 3 ya da 4 ay hafta önce Tahsin, genç bir adamın şikayeti üzerine bir düğünden dönerken tutuklanmıştır. Tanık kardeşini son kez, ortadan kaybolmalarından bir kaç gün önce, eşyalarını Diyarbakır'a getirdiklerinde görmüştür. Tanık, ailenin Dernek'de düşmanlarının olmadığını ve aile içinde de herhangi bir anlaşmazlığın olmadığını ifade etmektedir.
51. Feride Çiçek, Hacı Mehmet Özinekçi'nin oğlu Seyithan Özinekçi'den 10 Mayıs 1994 günü öğleye doğru bir telefon alır. Seyithan kendisine babası ve (Feride'nin) iki kardeşi de dahil olmak üzere köyden 6 kişinin tutuklandığını söylemiştir. Bunun üzerine Feride, derhal Derneğe gider.
52. Öğleden sonra köye ulaşır ve annesi kendisine askerlerin sabah köye baskın düzenlediklerini, bütün evleri aradıklarını ve herkese yanlarında kimlik kartlarını getirerek caminin yanındaki meydanda toplanmalarım emrettiklerini söylemiştir. Kadınlar ve erkekler birbirinden ayrılmıştır. Kimlik kontrolünden sonra, Ali İhsan'ın da aralarında bulunduğu 5 erkek kenara ayrılmıştır. Bu 5 erkek, çıplak bir şekilde aranmışlardır.
53. Annesinin hesabına göre, 100'den fazla asker vardır. Köylülerin kendisine söylediğine göre, değişik tipte askerler vardır, birinci grup mavi bereliyken, ikincisinde bere yoktur. Ayrıca askerlerin daha sonra Tahsin'i tutuklamak için evine gittikleri de kendisine söylenmiştir. Tutuklular daha sonra yaya olarak götürülmüşlerdir. Annesi ve diğer köylülerin grubu takip etmeye çalışmalarına rağmen, kendilerine geri dönmeleri söylenmiştir. Diğer köylülerin şahitliği, annesinin hikayesini teyit etmektedir.
54. Tanık, Dernek'de iki gece kaldığını ve daha sonra Diyarbakır'a döndüğünü ifade etmektedir. Bir kaç gün sonra, Dernek'den gelen bir minibüs şoförünün kendisine tutuklu köylülerden dördünün serbest bırakıldıklarını söylemesi üzerine, tanık Dernekğe geri dönmüştür.
55. Tanık Dernek'de aynı gün serbest bırakılan Ramazan Akyol'la konuşur. Kendisine erkek kardeşlerinin bir gün önce serbest bırakıldıklarını söylemiştir.
Ramazan Akyol, Ayrıca, okula birlikte götürüldüklerini, ertesi gün öğleye kadar gözleri bağlı tutulduklarını söylemektedir. Sorgulama için ilk önce Ali İhsan'ın ve ardından Tahsin'in götürüldüğünü hatırlamaktadır. Ali İhsan'ın kötü muameleye tabi tutulduğunu ve ifadesinin alındığını tanığa söylemiştir. Ramazan, Ali İhsan ve Tahsin'in (sorgu için) götürüldüklerini söylediği halde Tahsin'e ne olduğundan bahsetmemiştir. Nereye gittiklerini bilmediğini, fakat kimlik kartı kendisine geri verilirken, iki kardeşin çoktan serbest bırakıldıkları izlenimi edindiğini söylemiştir.
56. Tanık, yatılı okulda gözaltında tutulan dört köylünün dışında, yine burada gözaltında bulunan sakat bir adamın da kardeşlerini gördüğünü ileri sürmektedir. Bu kişiyi serbest bırakılmasından sonra evine götüren bir minibüs şoförü, başvuru sahibini kardeşlerini gözaltında iken gören birisinin olduğu konusunda bilgilendirmiştir. Sonuç olarak, görmeye gittiği bu adam kendisine gözaltında iki kardeşle birlikte tutulduğunu söylemiştir. Adam, kardeşlerden birisinin bir köyden geldiğini söylediğini, fakat bu köyün Dernek olmadığını ifade etmektedir. Diğeriyle konuşmadığı halde, her ikisini de gözbağının altından görme imkanı bulduğunu hatırlamaktadır. Bir tanesini kısa, tıknaz ve saçları dökük; ikincisini ise çok zayıf olarak tarif etmiştir. Tanık, ilk tarifin Tahsin'e, ikincisinin Ali İhsan'a uyduğuna karar vermiştir.
57. Tanık, bundan başka, Lice Hapishanesinde gözaltında tutulmuş Ramazan isimli birisinin, annesine kendisi ve Tahsin'in hapishanede 30-40 gün birlikte zincirlendiğini söylediğini annesinden öğrenmiştir. Tahsin neredeyse bilinçsiz bir haldedir ve sürekli olarak kızının ismini tekrarlamaktadır.
58. Tanık Ayrıca, kardeşlerinin tutuklanmasından yaklaşık 16 gün sonra, Tahsin'in oğlu olan yeğeni Çayan'ın da tutuklandığını beyan etmektedir. Bu esnada kendisi de köyde bulunmaktadır. O günün sabahı, annesi Çayan'ı bir merkebin sırtına bindirmiş ve tarlaya göndermiştir. Çayan geri gelmemiştir. Aynı günün akşamı, Çayan'ın jandarmalar tarafından götürüldüğünü tarlada bulunan iki kadınla birlikte gördüğünü söyleyen bir akrabaları kendileriyle temasa geçmiştir. Tanık, Çayan'ın tutuklandığı gün jandarmaların köylerinden geçtiklerini hatırlamaktadır.
59. Tanık, annesinin oğullarının yerini tespit etmek için herşeyi denediğini ileri sürmektedir. Kendisi de bir avukatın dilekçelerini hazırladığı İnsan Hakları Derneği'ne başvurduğunu beyan etmektedir. Bu dilekçeleri, kendisine sözlü olarak bu şahısların gözaltında olmadığı cevabını veren Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı'na götürmüştür. Dilekçeler kayda geçmemiş ve üzerlerine de herhangi bir şey yazılmamıştır. Bununla birlikte, kendisine bir kağıt verilmiş ve güvenlik kuvvetlerine gitmesi söylenmiştir.
(c) Hasan Çakır
60. Tanık, bir kıdemli jandarma (astsubay) çavuştur. Olayların vuku bulduğu dönemde Lice'deki jandarma merkez karakolunun komutanıdır. Lice'nin Mayıs 1994'de PKK'nın önemli bir faaliyet alanı olduğunu ve jandarmaların Lice'den köylere ve civarına sık sık ziyarette bulunduğunu ifade etmektedir. Zaman zaman Lice'ye gelen askeri birlikler, 10-15 günlük süreler için Yatılı Bölge Okulunda yerleşmektedir. Bu birlikler, jandarma ile birlikte operasyonlara katılmaktadır. Ne var ki bu birlikler, genellikle ilçe jandarma komutanından daha üst rütbeli olan kendi birlik komutanının komutası altında bulunmaktadır. Tanık, bir operasyon öncesinde iki birliğin alan haritaları üzerinde çalıştığını ve görev dağılımı yaptığını ifade etmektedir. Bir birlik bölgeye ulaşmadan önce ya da bölgeyi terkettiğinde, güvenliklerini sağlamakla yükümlü bütün diğer birliklere yazılı bir mesaj gönderilmektedir.
61. Operasyonlar esnasında, komandolar da dahil olmak üzere bütün askerler güvenlik nedeniyle genellikle mavi berelilerin giydiği aynı üniformayı giymektedirler. Jandarmalar bir köyü ziyaret ettiklerinde, alınan emirlere göre hareket etmektedirler. Bazen köylülerle PKK'yı desteklememeleri ve yardım etmemeleri konusunda uyarmak için sadece konuşmaktadırlar.
62. Tanık, yaklaşık 25 köyün kendi yetki alanı içerisinde olduğunu açıklamıştır. Bu köylerin adli ve güvenlik problemleri ile uğraşmış, polisin görevlerini üstlenmiştir. Köyleri sık sık ziyaret etmek görevi olduğu için, Derneğe de bir kaç kez gittiğini hatırlamaktadır. Bu köyde bir kaç PKK destekçisi olduğunu ve Tahsin Çiçek'in de bunlardan birisi olduğunu duymuştur. Tahsin ve Ali İhsan'ın gözaltına alınmış olmaları halinde, isimlerinin gözaltı kayıtlarında kesinlikle gözükeceğini açıklamaktadır.
63. Askerler bir köye girmeyi planladıklarında, bir üst rütbedeki komutan operasyonda yer alacak olan kişilerin sayısını ve grubun liderini gösteren yazılı bir mesajla derhal bilgilendirilirdi. Bütün mesajlar da kayıtlara geçerdi. Ayrıca, bütün olayların gerekirse her saat başı kaydedildiği bir seyir defteri tutulurdu. Askerlerin 10 Mayıs 1994'de Dernek'de olup olmadıklarını doğrulamak için, jandarmaların o gün tam olarak nerede olduklarını gösterecek olan bu kayıtların kontrol edilmesi yeterli olacaktır. Yatılı Bölge Okulu'nda yerleşmiş olan askerler de, operasyonlarda jandarmalara destek verdikleri için kayıt tutmuşlardır.
64. Tanık ayrıca, ilçe jandarma karakolunun sadece iki ya da üç kişiyi gözaltında tutacak imkanlara sahip olduğunu da kabul etmektedir. Daha fazla sayıda kişi söz konusu olduğunda ise, bunları bir askerin gözetimi altındaki bir büroda tutmaktadırlar. Gözaltına alınan şahıslar ilk önceleri bürolarda tutulmuşlar ve daha sonra gözaltı sahasına yerleştirilmişlerdir. Bu safhada, isimleri kaydedilmemiştir. Sorgulamanın akabinde ise, eğer kişinin bir suç işlediği tespit edilmişse Cumhuriyet savcısının bürosuna götürülürdü. Aksi takdirde de serbest bırakılırdı. Komando birliklerinin ise, insanları gözaltına alma yetkileri yoktur. Suç işlemiş bir kimseyi bulduklarında, bu kişiyi jandarmaya teslim ederlerdi.
65. Lice Yatılı Bölge Okulu'nda gözaltı imkanları yoktu. Okulda üslenmiş olan bir askeri birlik, eğer jandarmalarla birlikte bir operasyonda yer almış ve belirli sayıda köylüleri tutuklamış ise, bu insanların jandarmalara teslim edilmeden önce bölge okuluna getirilmiş olmaları mümkündür.
66. Bir kimlik kontrolü esnasında askerler, 'arananlar listesi' nde bulunan bir takım kimseleri bulmaları halinde, jandarmaları bunları daha sonra teslim almaları için telefon ya da telsizle bilgilendirmek zorundadırlar. Gözaltına alınan bir kimsenin ismi gözaltı tutanak defterine işlenir ve bu şahıs aranabilir. Ancak bu aşamalardan sonra kişi gözaltında tutulacağı yere yerleştirilir. Gözaltına alınan bazı şahıslar da daha ayrıntılı soruşturmalar için Diyarbakır'daki jandarma istihbarat birimlerine teslim edilebilir.
(d) Şahap Yaralı
67. Tanık, olayların cereyan ettiği dönemde Lice İlçe Jandarma Bölük komutanı bir yüzbaşıdır. Ağustos 1993 ve Ağustos 1995 tarihleri arasında Lice'dedir.
68. Derneği bilen tanık, sık sık yakınından geçtiği halde gerçekte buraya hiç girmemiştir. Dernek, PKK'ya ciddi anlamda destek veren bir yer olarak bilinmektedir. Çiçek ailesinin PKK ile bağlantıları olduğunu duymasına rağmen Tahsin Çiçek'le kişisel olarak hiç karşılaşmamıştır. Hatırladığı kadarıyla Çiçek, değişik aileler tarafından kullanılan bir isim olup, bunların tamamı PKK destekçisi değildir. Soruşturma konusu olan tarihlerde, şüpheli teröristlerin tutuklandığı ya da gözaltına alındığı operasyonlara da katılmamıştır.
69. Bütün askeri birlikler, bir operasyon düzenlediklerinde operasyonun yeri, zamanı, maksadı ve katılan birlikleri gösteren bir mesaj ya da bilgi formunu ya da bu nitelikte bir belgeyi formalite gereği gönderirlerdi. Bu belge, Üst rütbedeki subaya verilirdi. Bu tür operasyonlar, jandarmalar tarafından köylere adli ya da idari maksatla yapılan düzenli ziyaretlerden ayrı tutulmalıdır. Bölgede teröristlerin olduğuna dair bilgi aldığında tanık, formalite gereği üstlerine bir bilgi mesajı vermiştir. Gerek olağan ziyaretler ve gerekse operasyonlar esnasında olsun, her ne zaman bir kimse gözaltına alınmışsa, askerler bunu üstlerine bildirmek zorundadırlar. Gözaltına alınan bir kimse ise, kayıt defterine işlenir ve ardından Cumhuriyet Savcısı haberdar edilirdi.
70. Lice, her biri bir jandarma karakoluna bağlanmış 10-12 kısma ayrılmış 65 köyün oluşturduğu bir yerleşim alanından ibarettir. Tanığın komutası altında, Hasan Çakır tarafından komuta edilen ve Derneğin bağlı olduğu jandarma merkez karakolunun da dahil olduğu, 6 jandarma karakolu vardır.
71. Askeri birlikler, zaman zaman Yatılı Bölge Okulunda üslenmektedirler. Kırsal kesimlerin güvenliğinden genellikle jandarmalar tek başına sorumlu olmaktadır. Bununla birlikte, jandarma kuvvetlerinin belirli bir durumu kontrol etmekte yetersiz kalmaları halinde, takviye kuvveti talebinde bulunulur ve piyade ya da kara kuvvetleri birlikleri bölgede konuşlandırılırdı. Ortak operasyonlarda, bu operasyonlara katılan birliklerin en yüksek rütbeli subayı komutayı ele alırdı. Tanık, idari ya da adli yetkilerini kullanmakta her ne kadar bağımsız olsa da, idari eylemleri bakımından Valiye ve adli olanlar açısından da ilçe Cumhuriyet Savcısına karşı sorumlu olmaktadır.
72. Takviye kuvvetleri, kesinlikle jandarmanın adli görevlerini ifa edemezlerdi. Bu kuvvetlerin dağlık alanlarda bir operasyona gitmeleri ve bir şüpheli şahsı ele geçirmeleri halinde, bu şahsın aranıp aranmadığını kontrol etmeleri için jandarmalara telgraf çekerlerdi. Aranan bir şahıs ise, getirilirdi. Tanığın bildiği kadarıyla takviye birlikler, tamamen farklı bir kayıt sistemine sahiptiler ve görev-kayıt defterleri ya da gözaltı tutanakları kullanmıyorlardı. Dolayısıyla, yerine getirecekleri adli fonksiyonları yoktu. 'Mavi bereli' jandarma komandoları, operasyonlar esnasında kamuflaj amacıyla keplerini çıkartırlar ve normal ordu keplerini giyerlerdi.
73. Tanık, ortak bir askeri ya da jandarma operasyonu esnasında gözaltına alınan herhangi bir kimsenin geçici bir süre için dahi olsa, Yatılı Bölge Okuluna götürülmüş olabileceğini kabul etmemiştir. Bir kimseyi gözaltına almakla, o kimseyi bir gözaltı odasına koymak (nezarethaneye atmak) arasındaki farkı açıklamıştır. Tanık, bir şüpheliyi etkisiz hale getirmek ve üst araması yapmak için yakınında, örneğin koruma altındaki bir kafeteryada, tutma yetkisine sahiptir. Bu şüpheli, daha sonra 24 saat içerisinde serbest bırakılabilirdi. Böyle bir kimse, nezarethaneye konulmamış ve dolayısıyla gözaltı tutanağı defterine işlenmemiş olabilirdi. Tanık, bunun bir gözlem amaçlı alıkoyma olduğunu ve gözaltı olmadığını söylemiştir. Şüphelinin ifadesi alınır ve kişi bir suçun faili ise, nezarethaneye konulur ve tutanağa kaydedilirdi. Eğer bir kimse açıkça tehlikeli ve sorgulanması gerekiyorsa ya da gece boyu tutulması icap ediyorsa, kesinlikle nezarethaneye konulabilir ve tutanağa kaydedilirdi. Bununla birlikte, eğer bir kimse sorgulanmak üzere doğrudan doğruya Diyarbakır'a gönderilmişse, Lice'deki kayıtlarda bahsedilmeyebilir. Lice'de sorgu birimi olmadığından dolayı, insanlar Diyarbakır'a gönderilirler ya da bazen bir sorgu timi Lice'ye gelmek üzere davet edilirdi. Bazen de bir kimsenin sorgusu, diğer isimleri ortaya çıkarabilir ve bu durumda Diyarbakır Güvenlik Şubesi bunların tutuklanmasını ve Diyarbakır'a sevkini isteyebilirdi.
74. Tanık, duruşmaya gelmeden önce kayıtları kontrol etmediğini ve 10 Mayıs 1994'de ne yapmakta olduğunu da tam olarak hatırlayamadığını ayrıca beyan etmiştir. Fakat, kontrol etmesi sonucunda o gün Dernek'de olmadığı sonucuna varmıştır. Gözaltındaki akrabaları hakkında bilgi sormuş olan herhangi bir kimseyi de hatırlamamaktadır. Lice bölgesinde bir takım kimselerin 1994'de ortadan kaybolmaları konusunda da herhangi bir yorumda bulunmamıştır.
(e) Mustafa Küçük
75. Tanık, Mayıs 1994'de Jandarma Komando Bölük Komutanı olduğunu ve bölüğünün tamamının 140 kişiden ibaret olduğunu ifade etmiştir. Bay Yaralı da onun ilçe komutanı ve Hasan Çakır da karakol komutanıdır, işi, bir bölgenin güvenliğini sağlamaktı, idari ve adli görevler, diğer jandarmalar tarafından ifa edilmektedir. Komandoların arama ya da kimlik kontrolü yaptığını ve insanları gözaltına aldıklarını hiç görmemiştir. Komando birliklerinin 'mavi bereliler'i, çok fazla dikkat çektiklerinden dolayı operasyonlarda kullanılmamışlardır.
76. Operasyona gönderilen komando birliklerinin Yatılı Bölge Okulunda üslenmiş olmaları mümkündür. Yakılıp yıkılan okulların sayısı da gözönüne alındığında, bölgenin güvenliğini sağlamak üzere. Yatılı Bölge Okulu'nda üslenmiş olan yaklaşık 40 kişilik bir birlik mevcuttur. Komando birlikleri, yazılı kayıtlar ya da günlük görev defteri tutmazlardı. Görevlerini tamamladıktan sonra bunu, üst rütbedeki bir subaya rapor ederlerdi. Herhangi bir operasyonda yer almaları halinde ise, bu durum formalite formlarında önceden gösterilirdi. Bununla beraber, bu formun hazırlanması onun görevi değil, ilçe jandarma komutanının göreviydi. Onun görevi adamlarını eğitmek ve talim yaptırmaktı. Kendi birliği tarafından yakalanan bir kimse ise, doğrudan jandarma karakoluna götürülürdü. İlçe Jandarma Bölüğü'ne bağlı askerlerin, insanları gözaltına almak hususunda özel yetkileri vardı.
77. Tanık, Dernek köyünü bilmektedir, fakat gerçekte oraya hiç gitmemiştir. Sadece yakınından geçmiştir. 10 Mayıs 1994'de bu köyde gerçekleştirilen operasyona da katılmamıştır. Bu tür bir operasyonda hangi birliklerin yer aldığını söylemek güç olabilirdi. Önemli bir operasyon olsaydı, bölgedeki bütün komando birliklerinin katılması gerekirdi; aksi takdirde sadece yerel jandarmalar gerçekleştirebilirdi.
(f) Fevzi Fidantek
78. Tanık, Dernek'de yaşamıştır. Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'i tanımaktadır. Her ikisi de köylüleridir. Tahsin, altı çocuklu evli birisi olup; caminin yanında annesine yakın bir evde yaşamaktadır. Taksisi olup, ara sıra köyden uzaklaşmaktadır. Ali İhsan ise bekar olup, annesiyle birlikte yaşamaktadır.
79. 10 Mayıs 1994 tarihinde sabahın erken saatlerinde yaklaşık 300 jandarma yaya olarak köye gelmişlerdir. Köylüler sabah namazı için çoktan kalkmışlardır. Tanık, askerlerin komandolar mı yoksa Lice'den jandarmalar mı olduklarını hatırlamamaktadır. Jandarmalardan ya da onların komutanlarından hiç birisini de tanımamaktadır. Tanık, askerlerin 10 Mayıs 1994 tarihinden önce köye geldiklerinde teröristleri aramak üzere doğrudan dağlara gittiklerini ifade etmektedir. Köylüler rahatsız edilmezlerdi.
80. Tanık, haftanın hangi günü gözaltına alındıklarını tam olarak hatırlayamamaktadır. Muhtemelen Salı günü olması gerekmektedir. Operasyonun yapıldığı gün askerler, köylülere caminin yanında toplanmalarını emretmişlerdir. Herkesin kimliklerini almışlar ve isimleri bir listeyle karşılaştırmışlardır. Daha sonra Ali İhsan Çiçek, Tahsin Çiçek, Mehmet Özinekçi, Mehmet Demir, Ramazan Akyol ve kendisininki hariç olmak üzere, kimliklerin çoğunu geri iade etmişlerdir. Diğer köylüler evlerine gitmiştir. Askerler ayrıca evleri de aramışlar ve akabinde 6 köylüyü yaya olarak doğruca Yatılı Bölge Okuluna götürmüşlerdir.
81. Tanık, başlangıçta gözlerinin bağlanmadığını söylemiştir. Çocukları orada okuduğu için iyi bildiği yatılı okula doğru yürürler. Binanın bir kısmının askeriye tarafından kullanıldığını doğrulamaktadır. Okulda ise gözleri bağlanmış, fakat şahsi eşyaları kaydedilmemiştir. Tıbbi bir muayeneden de geçirilmemişlerdir.
82. Binanın zemin katında tuvalet ve lavabolara yakın bir yerde hepsi birlikte tutulmuşlardır. Elleri serbest, fakat gözleri bağlıdır. Tanık, Ali İhsan ve Tahsin Çiçek'in kendisiyle birlikte olduğunu bildiğini, zira yan yana oturduklarını ve sessizce konuşabildiklerini ifade etmektedir. Gece sandalyelerin üzerinde uyurlar. Kendilerine ekmek, bisküvi ve su verilir.
83. Gözaltında bulunduktan sürece, kendilerine tutuklanma nedeni konusunda bir açıklama yapılmaz. Kendisi sorgulanan tek kişidir. Kendisine oğlunun dağlardaki gerillalara katılıp katılmadığı sorulmuş ve askerlere oğlunun İstanbul'da olduğunu söylemiştir. Daha sonra ise, oğlunun tam adresi istenmiş ve bilmediğini söyleyince de serbest bırakılmıştır. Askerler sadece ifadesini almışlardır. Tanık, yatılı okulda iken kimsenin kötü muameleye tabi tutulmadığını vurgulamaktadır.
84. Tanık, okulda iki ya da üç gün kaldıklarını ifade etmektedir. Askerler, Tahsin ve Ali İhsan'ı Cuma günü serbest bırakmışlardır. 'Tahsin Çiçek! Ali İhsan Çiçek! Kimlik kartlarınızı alın, serbestsiniz!" diye birisinin seslendiğini duymuştur. Diğerleri yatılı okulda bir gece daha kalmışlardır. Geri kalan tutuklular ise, Cumartesi günü Lice sınırındaki Alaya götürülmüşler ve oradan serbest bırakılmışlardır. Tanık, askerlerin komando mu yoksa diğer sınıflardan mı olduğunu anlayamamıştır. Bir helikopter gelmiş ve kendilerine Dernek'den olan köylülerin gidecekleri söylenmiştir. Daha sonra da kendilerine serbest oldukları söylenmiştir. Tanık ve diğer tutuklular, bir hafta sonra kimlik kartlarını geri almak üzere Lice karakoluna gitmişlerdir. Tanık, Lice Jandarma Karakolu ve Alayın farklı ve müstakil yapılar olduğunu beyan etmiştir.
85. Tanıklar eve döndüğünde köylüler kendilerine Ali İhsan ve Tahsin'i sormuşlardır. Onlara Ali İhsan ve Tahsin'in çoktan serbest bırakıldıklarını söylemiştir. Tanık, Hamsa'ya kendisinin ya da oğullarının kötü muameleye tabi tutulduklarını asla söylemediğini beyan etmektedir.
86. Tahsin'in Çayan isimli bir oğlu vardır. Tanık, Çayan ortadan kaybolduğunda köyde değildir. Döndüğünde ise, kendisine Çayan'ın artık köyde olmadığı söylenmiştir.
87. Dernek muhtarı, Mayıs 1994'de Behçet'dir. Tanığın bir komşusu olup, muhtarın oğlu Cihat'ı da tanımaktadır. Cihat, gözaltına alınmadığı halde grubu Yatılı Bölge Okulu'na kadar takip etmiştir. Askerler niçin kendileriyle beraber geldiğini sorduklarında ise, kimlik kartını kaybettiğini ve yeni bir tane çıkarttırmak istediği cevabını vermiştir. Sonuçta tutuklularla birlikte Lice'ye gitmiştir. Tanık, operasyon gününden sonra, onu bir daha görmemiştir. Cihat, tutuklularla birlikte Yatılı Bölge Okulu'nda tutulmamıştır.
(g) Mehmet Özinekçi
88. Tanık Dernek'de yaşamış ve 10 Mayıs 1994'deki olay esnasında köyde bulunmuştur. Tahsin ve Ali İhsan Çiçek, amcasının kızı Hamsa'nın oğullarıdır.
89. Nisan'da-gözaltına alınmalarından bir ay önce-Tahsin tanığın oğlunun ilçedeki düğünü esnasında tutuklanmıştı. Tanık, bazı adamların geldiğini ve Tahsin'i götürdüklerini ve dört ya da beş gün sonra serbest bıraktıklarını söylemiştir. Tutuklama nedenini ise bilmemektedir.
90. Tanık, Mayıs 1994'de operasyon gerçekleştiğinde köyde bulunmaktadır. Tanığa göre, tam olarak emin olmamakla birlikte 1000 civarında asker vardı ve bazıları da komando idi. Köylüleri bir araya toplamışlar ve kimlik kontrolü yapmışlardır. Bir askerde isim listesi vardır, fakat tanık bu listeyi görememiştir. Askerler beş ya da altı köylüyü diğerlerinden ayırmışlar ve Lice'ye götürmüşlerdir. Tahsin ve Ali İhsan da, bu tutuklananlar arasındadır. Askerler ayrıca diğer bazı küçük köylerden de insanlar getirmişlerdir. Tanık, toplam kaç tutuklunun olduğunu hatırlayamamıştır. Tutuklular, köyün alt yamacındaki okulun yanındaki alana götürülmüşlerdir. Askerler bütün evleri ararlar. Alandan da yaya olarak Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürülürler. Binanın içine girer girmez gözleri bağlanır. Yatılı okulda, askerlerin yanışım öğrenciler de vardır. Tutuldukları odadan, dışarıda konuşan çocukların seslerini duyabilmektedir.
91. Yatılı okula vardıklarında, askerler kendileri hakkındaki ayrıntıları not almamışlar ya da isimlerini her hangi bir kayda girmemişlerdir. Kimlik kartları da geri verilmemiştir. Zemin katta, tuvalet ve lavaboların yanında bir yere götürülmüşlerdir. Aynı odada diğer köylerden olanlarla beraber tutulmuşlardır. Odada ne bir sandalye ne de bir masa vardır. Zemin betondur ve betonun üzerine oturmuşlardır. Tamamının gözleri bağlıdır. Ali İhsan ve Tahsin tanıkla birlikte aynı odada ve yanında oturmaktadır. Tanık sorgulanmamışım Yasak olmasına rağmen tutuklular, birbirleriyle sessizce konuşmayı başarırlar. Gerektiğinde aralarında para toplamışlar ve askerler de kendilerine yiyecek getirmişlerdir. Tanık, Ali İhsan'a biraz para vermiş ve bunu bir askere ekmek getirmesi için vermesini istemiştir. Ama niçin gözaltına alındıktan konusunda hiçbir şey konuşmamışlardır.
92. Tanığa göre, birer birer ifade vermeye götürülürler. Askerler kendisini sorgulamamışlar, fakat tanık, Tahsin ve Ali İhsan'ın sorgulanmak üzere götürüldüğünü doğrulamıştır. Fakat kendilerine hangi hususlarda sorular sorulduğunu bilmemektedir. Tanık Ayrıca, iki kardeşin sorgulanmak üzere kaç kez götürüldüğünü hatırlamadığını ifade etmiştir.
93. Tanık, Yatılı Bölge Okulu'nda tutulduğu esnada herhangi bir kötü muameleye tabi tutulmadığını kabul etmiştir, iki gece odada beklemişler ve daha sonra Alaya götürülmüşler ve oradan da serbest bırakılmışlardır. Tanık, herhangi bir kimsenin kötü muameleye tabi tutulduğuna ilişkin bir şey duymadığını da ifadesine eklemiştir. Bununla beraber, gözü bağlı olduğu için herhangi bir şey göremediğini de söylemektedir. Tahsin hemen yanında oturuyordu ve Ali İhsan'ın paltosu da onun yanında serilidir. Askerler, Tahsin ve Ali İhsan'ı yaklaşık 20 dakikalık bir süre için başka bir yere götürmüşler ve daha sonra da geri getirmişlerdir. Tanık, bunların başka bir odaya mı yoksa dışarıya mı götürüldüklerini bilmediğini ifade etmektedir. Bir Perşembe günü tutuklanmışlar ve Cuma günü Tahsin ve Ali İhsan Çiçek serbest bırakılmıştır. Askerler isimlerini okumuş ve muhtemelen kimlik kartlarını da iade etmişlerdir. Tanık, "Şimdi gidin!., ikiniz de serbestsiniz!.." diyen bir ses duymuştur. Ali İhsan'ı götürdüklerinde tanık, onun paltosu üzerinde oturmaktadır. Ali İhsan askerlere paltosu hakkında bir şeyler söylemiş olmalı ki, askerler geri gelmiş ve tanığa Ali İhsan'ın paltosunu vermesini söylemişlerdir. Tanık, kardeşlerin nereye götürüldüklerini bilmediğini beyan etmekte ve ayrıca o zamandan beri kendilerini bir daha görmediğini de eklemektedir. Bundan sonra; Cumartesi günü, askerler geri kalan tutukluları da serbest bırakmışlardır. Alaya vardıklarında ise, göz bağlarını kaldırmışlardır. Tanık, Alayın Lice'nin merkezinde olduğunu açıklamaktadır. Orada yaklaşık yarım saat kadar beklemişler ve sonra da serbest bırakılmışlardır. Kendilerine, kimlik kartlarını almak için bir hafta içinde geri gelmeleri söylenmiştir.
94. Daha sonra tüm tutuklular köylerine geri dönmüştür. Ali İhsan ve Tahsin'in annesi gelmiş ve tanığa oğullanma nerede olduğunu sormuştur. Tanık, Hamsa'ya oğullarının Cuma günü çoktan serbest bırakıldıklarını söylemiştir. Hamsa ise, kendisine henüz eve gelmediklerini söylemiştir.
95. Tanık, Hamsa'ya Ali ihsan, Tahsin ya da kendisine Yatılı Okulda kötü muamelede bulunulduğunu söylemediğini ifade etmektedir. Kendisi, kötü muameleye tabi tutulmamıştır. Tanık ayrıca, askerlerin kardeşleri odanın dışına götürdükleri esnada, bunlara kötü muamele yapılmış olabileceğini de kaydetmektedir. Fakat, kendisi herhangi bir şey görmemiş ya da işitmemiştir.
96. Tanık, Çayan'ın da nerede olduğunu bilmediğini ifade etmektedir. Tahsin'in kör olan oğlu Çayan da dahil, bir çok oğlu vardır. Tanık, Çayan'ın köyden kaybolduğunu duymuştur. Ne var ki hiçbir şey görmemiştir. Çayan'ın operasyondan 6 ya da 7 gün sonra ortadan kaybolduğunu duymuştur. Bu zamana kadar tanık, Diyarbakır'dadır. Bir operasyon yapıldığının farkında değildir.
97. Tanık, Hamsa'nın kızı Feride Çiçek'le bir ya da iki kez konuştuğunu doğrulamaktadır. Son kez iki yıl önce konuşmuştur. Feride'nin sorusuna cevap olarak, askerlerin kardeşlerini götürdüklerine şahit olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine Feride, Diyarbakır İHD'ne gitmiş ve onlara olaydan bahsetmiştir. Ayrıca kendisinden Diyarbakır'da şahitlik etmesini istemiştir. Tanık, hikayeyi Cumhuriyet Savcısı'na tekrar ettiğini ve bu konuda tanıklık yapmaktan çekinmeyeceği konusunda ısrar ettiğini doğrulamıştır.
(h) Mehmet Demir
98. Tanık, Dernek'de yaşayan bir çiftçi olup, 10 Mayıs 1994'deki olay esnasında köyde bulunmaktadır.
99. Ali İhsan'ın annesi Hamsa'yla birlikte yaşadığını bilmektedir. Tahsin ise, ailesi ve altı çocuğuyla birlikte kendi evinde yaşamaktadır. Tahsin Çiçek, köyde çalışır ve bazen de başka yerlerde iş bulmaktadır. Koyunları, keçileri, hayvanları ve biraz da tarımsal arazisi vardır. Bir de, gözaltına alınmadan önce elinden alınan bir taksisi... Tanık, Tahsin'in Mayıs 1994'den önce resmi makamlarla herhangi bir sıkıntısının olduğuna dair bir bilgisinin olmadığını söylemiştir. Mehmet Özinekçi'nin oğlunun düğününe de katılmamıştır.
100. Operasyonun gerçekleştiği esnada köyde bulunmaktadır. Askerler, sabah namazı esnasında yaya gelmişlerdir. Çok sayıda asker vardır, fakat bunların jandarma mı yoksa diğer sınıflardan askerler nü olduğunu ayırt edememiştir. Askerler bu köye operasyondan önce de gelmişler, köylülerle her hangi bir işleri olmamış; dağlara gitmişlerdir. O gün geldiklerinde ise, köylüleri toplamışlardır. Kimlik kontrolü yapmışlar ve (şahit ve diğer beş köylünün kardan da dahil olmak üzere) bazı kimlik kartlarını alıkoymuşlardır. Sonuçta askerler, onları alıp götürmüştür. Diğer küçük köylerden de bazı köylüler daha vardır. Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi, Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek, bu tutuklananların arasında yer almaktadır. Lice Yatılı Bölge Okulu'na yaya olarak götürülmüşlerdir. Yatılı okul olmasına rağmen, okulun bir kısmı askerler tarafından kullanılmaktadır. Tanık, daha önce bu okulda hiç bulunmamıştır.
101. Askerler gözaltına alınanlara ilişkin ayrıntıları not almamışlar ya da isimlerini her hangi bir deftere kayıt etmemişlerdir. Şahsi eşyalarını almışlardı. Okulda ise, ilk önce Tahsin'in ve ardından tanığın gözlerini bağlamışlardır. Göz bağını kaldırma şansı olmamıştır.
102. Tutuklular, binanın zemin katındaki bir odaya götürülürler. Oda betondan yapılmıştır. Burası, banyo (hamam) gibi bir yerdir. Tanık, gözleri bağlı olduğu için gerçekte görememiş, fakat odada eşya olmadığını fark etmiştir. Bütün tutuklular, aynı köylüdür ve yakınlardaki küçük köylerden birkaç kişi daha vardır. Onların elleri ve ayakları bağlanmamıştır. Nöbetçiler ve askerler, karşılıklı konuşma teşebbüslerini önlemek için yakınlarında beklemektedir. Bununla birlikte oda da küçüktür ve tutuklular gizlice konuşamamaktadır. Tanık, gözaltında bir gece tutulan Tahsin ve Ali İhsan'ın seslerini duyabilmiştir. Tanık, hiçbir zaman sorguya götürülmemiştir. Tutuklular, tutuklanma nedenleri konusunda da bilgilendirilmemişlerdir. Tanık, Tahsin ve Ali İhsan'ın sorgulanıp sorgulanmadıklarını da bilmemektedir. Askerler onları başka bir yere götürmüşlerdi. Onlara neler olmuş olabileceği konusunda da hiçbir bilgisi yoktur. Gözaltının hiçbir safhasında, Ali İhsan ya da Tahsin'in sorgulanmak için götürüldüklerini görmemiştir.
103. Tanık, askerlerin Ali İhsan'ın ve Tahsin'in isimlerinin çağrıldığını kulakları iyi işitmediğinden dolayı duymadığını ifade etmiştir. Kendisi farkında olmadan, bunun yapılmış olması da mümkündür. Bazı tutukluların Tahsin ve Ali İhsan'ın serbest bırakıldıklarını ve evlerine gönderildiklerini söylediklerini duymuştur. Askerler daha sonra bu kardeşleri serbest bıraktıklarını söylemişlerdir. Diğer tutuklular bir gece daha kalmışlardır. Daha sonra araçlarla, hala gözleri bağlı olarak Alaya nakledilmişler ve serbest bırakılmışlardır. Kimlik kartları, daha sonra iade edilmiştir. Tanık köyüne gitmiş ve Tahsin ve Ali İhsan'ı sormuştur. Kendisine onların geri gelmedikleri söylenmiştir. Anneleri (tanığın) evine gelmiş ve oğullarının nerede olduklarını sormuştur. Tanık da kendisine, onların bir gün önce serbest bırakıldıklarını söylemiştir. Tanık, gözaltında kendisinin kötü muameleye tabi tutulmadığını beyan etmiştir. Hamsa'ya da diğerlerinin kötü muamele gördüklerini söylememiştir. Askerler, halka iyi muamele etmişlerdi. Bu tarihten sonra tanık, Ali İhsan ya da Tahsin hakkında hiçbir şey görmemiş ya da işitmemiştir.
104. Tahsin'in Çayan isimli ama bir oğlu vardır. Tanık, bu şahsın nerede olduğunu bilmemektedir. Çayan ortadan kaybolduğunda tanık, dağlarda hayvan gütmektedir. Akşam olduğunda köye inmiş ve kendisine Çayan'ın ortadan kaybolduğu söylenmiştir. Gözaltına alınmalarından sonra uzun bir zaman geçmiştir. Tanık, Çayan'ın ortadan kaybolduğu gün köyde bir askeri operasyon yapıldığının farkında değildir.
105. Tanık, muhtarın oğlu Cihat'ı da tanımaktadır. Onun hakkında ise, gerek PKK'ya katıldığına ve gerekse bir operasyon esnasında askerlere rehberlik ettiğine ilişkin hiçbir şey duymamıştır. Bu şahsın, Tahsin ve Ali İhsan'ı ihbar eden kişi olup olmadığını da bilmemektedir. Cihat'ın nerede olduğuna ilişkin bir bilgisi de yoktur. Gözaltına götürülürlerken Cihat, kimlik kartlarını almak için onlarla birlikte gelmiştir. Serbest bırakıldıklarında ise, onlarla birlikte değildir.
106. Tanık, şahitlik yapmaktan korkmadığını ve hiç kimseye de şahitlik yapmaktan çekindiğine dair bir şey söylemediğini ifade etmiştir.
107. Tanık, son olarak, Hamsa Çiçek'in oğullarının ortadan kaybolması nedeniyle diğerlerinin yardımıyla yaşadığını beyan etmektedir. (Hamsa Çiçek'in) Kocası uzun zaman önce bir trafik kazasında ölmüş olup, sağlık problemleri olan beş ya da altı torun sahibidir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
A. Olağanüstü Hal
108. Yaklaşık olarak 1985'den bu yana, Türkiye'nin Güneydoğusu'nda güvenlik kuvvetleri ile PKK (Kürdistan İşçi Partisi) arasındaki ciddi huzursuzlukların şiddeti artmıştır. Hükümete göre bu çatışmalar, binlerce sivil ve güvenlik kuvvetleri mensubunun hayatına mal olmuştur.
109. Güneydoğu Bölgesi'ne ilişkin olarak, Olağanüstü Hal Yasası (Kanun no:2935, 25 Ekim 1983)'na dayanılarak iki temel kararname çıkarılmıştır: Birincisi, Kararname no:285 (10 Temmuz 1987), Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesi'ndeki 11 ilin 10'unda bir olağanüstü hal bölge valiliği kurmuştur. Kararnamenin 4 (b) ve (d) maddelerine göre, bütün özel ve kamu güvenlik kuvvetleri ve Jandarma Asayiş Komutanlığı, bölge valisinin emrine verilmiştir.
110. İkincisi, 430 nolu Kararname olup (16 Aralık 1990), örneğin yargıç ve savcılar da dahil olmak üzere, kamu görevlilerini ve işçileri bölge dışına çıkartma emri verebilme gibi, bölge valisinin yetkilerini arttırmıştır. 8. madde şöyledir:
"Bu Kararname ile kendilerine tanınan yetkilerin kullanılmasına ilişkin olarak, olağanüstü hal bölgesinde bulunan olağanüstü hal bölge valisi ve il valilerinin karar ya da eylemlerine karşı cezai, mali ya da yasal sorumluluk iddiasında bulunulamaz; ve bu maksatla herhangi bir adli başvuru yapılamaz. Bireylerin haksız yere maruz kaldıktan zararlardan dolayı devletten tazminat talep etmeleri, önyargısız bir şekilde haklarıdır."
B. İdari Sorumluluğa İlişkin Anayasal Hükümler
111. Türk Anayasası'nın 125. maddesinde aşağıdaki hükümler yer almaktadır
"İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."
112. Bu hüküm, olağanüstü hal ya da savaş halinde dahi herhangi bir sınırlamaya tabi değildir. Bu maddedeki hükmün ikinci şartı, darenin herhangi bir kusurunun varlığını ispat etmeyi gerektirmez; idarenin sorumluluğu 'sosyal risk' teorisine dayanan mutlak, nesnel niteliktedir. Böylece idare, Devletin kamu düzeni ve güvenliğini sağlama ve bireylerin yaşamını ve mülkünü güvence altına alma görevinde başarısız olduğu zamanlarda, kimliği bilinmeyen kişilerin ya da teröristlerin eylemlerinden dolayı zarar gören kişilere tazminat verebilmelidir.
C. Ceza Hukuku ve Usulü
113. Türk Ceza Kanunu, aşağıdaki eylemleri suç saymaktadır:
- kanuna aykırı olarak bir kimseyi hürriyetinden mahrum etme (genel olarak 179. madde, kamu görevlileri bakımından 181. madde),
- bir kimseyi işkence ya da kötü muameleye tabi tutmak (243 ve 245. maddeler).
- kasten olmayan adam öldürmek (452, 459. maddeler), kasten adam öldürme (448. madde) ve cinayet (450. madde).
114. Bütün bu suçlara ilişkin olarak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 151 ve 153. maddeleri çerçevesinde Cumhuriyet Savcılığı veya idari makamlara şikayette bulunulabilir. Cumhuriyet savcısı ve polis, kendilerine ihbar edilen suçları soruşturmakla görevlidir, savcı, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 148. maddesi hükümlerine göre kamu davası açılıp açılmamasına karar verecektir. Şikayetçi olan şahıs, Cumhuriyet savcısının kamu davası açmama kararına karşı bir üst yargı merciine itirazda bulunabilir.
115. Genel olarak, suç isnat edilen şahsın bir devlet görevlisi ya da memur olması halinde, kamu davası açılması için mahallin idari kurullarından (İl İdare Kurulu) izin alınması gerekmektedir. Mahalli kurulun kararlarına, bir üst idare mahkemesinde (Bölge idare Mahkemesi)'nde(*) itiraz edilebilir.(**) Dava açılmasının reddi halinde, kendiliğinden bu tür bir temyiz söz konusudur. Kamu görevlisinin bir Silahlı Kuvvetler mensubu olması halinde ise; bu kişi bakımından askeri mahkemelerin yargı yetkisi söz konusu olup. Askeri Ceza Kanununun 152. madde si hükümlerine göre yargılanabilir.
(*) Çevirenin notu
(**)İdari Yargılama Hukukunda bunun adına 'itiraz' denilmiş olmasına karşın, bu da bir 'temyiz' yoludur. Bu nedenle, İngilizce orijinal metne de uygun olarak, bundan sonra 'temyiz' kavramı kullanılacaktır (Çeviricinin notu).
D. Özel Hukuk Hükümleri
116. İster suç, isterse haksız fiil olsun; kamu görevlilerinin maddi veya manevi zarara neden olan yasadışı eylemlerine karşı, tazminat istemiyle adliye mahkemelerine başvurulabilir. Borçlar Kanunu' nün 41. maddesine göre, zarar gören bir kimse, ister kasten, isterse ihmal suretiyle ya da taksirle kanuna aykırı bir şekil de zarar verdiği iddia edilen kişiye karşı tazminat talebiyle dava açabilir. Maddi zararlara karşılık olarak, Borçlar Kanununun 46. maddesine göre maddi tazminata; maddi olmayan ya da manevi zararlara karşılık olarak da 47. madde hükümlerine göre manevi tazminata, adliye mahkemeleri tarafından karar verilir.
117. İdareye karşı davalar, yargılamaya ilişkin işlemleri yazılı olarak yapılan, idare mahkemelerinde açılabilir.
E. 285 Nolu Kararnamenin Etkisi
118. İsnat olunan suçların terörist suçlar olması halinde, Cumhuriyet savcısı yargı yetkisine haiz olmayıp, bu yetki Türkiye'nin her tarafında kurulan ve ayrı bir sistem niteliğindeki Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve bu mahkemelerin savcılarına geçmektedir.
119. Cumhuriyet savcıları, ayrıca, Olağanüstü Hal Bölgesi'ndeki güvenlik kuvvetleri mensuplarına isnat olunan suçlara ilişkin olarak da yetkisizdir. 285 nolu Kararnamenin 4(1) maddesi, güvenlik kuvvetlerinin tamamını bölge valisinin komutası altına almakta (bkz.: yukarıdaki paragraf 50) ve görevlerinin icrası esnasındaki bütün eylemleri bakımından kamu görevlilerine karşı açılacak davaları düzenleyen 1914 tarihli Kanun (Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat(*))'a tabi kılmaktadır. Böylece, güvenlik kuvvetleri mensubu bir kimsenin suç işlediğine ilişkin şikayet alan herhangi bir savcı, yetkisizlik kararı vererek dosyayı İdari Kurula havale edecektir. Bu kurullar, valinin başkanlığında, kamu görevlilerinden teşekkül etmektedir. Dava açılmamasına yönelik bir Kurul kararı, kendiliğinden Bölge İdare Mahkemesi'nde temyiz konusu olmaktadır. Dava açılması yönünde bir kez karar alındığında ise, davanın kovuşturulması Cumhuriyet savcısının işi olmaktadır.
(*)Çeviricinin notu
HUKUKİ BOYUT
120. Başvuru sahibi, iki oğlu ve torununun ortadan kaybolmasından şikayet etmektedir. Mahkeme ilk önce (başvuru sahibinin) iki oğluna ilişkin şikayetleri inceleyecektir.
I. Başvuru sahibinin iki oğlunun kaybolmasına ilişkin olarak, Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddelerinin ihlal edildiği iddiası:
A. Delillerin Değerlendirilmesi ve Olayların Tespiti
1. Tarafların Savları
(a) Başvuru sahibi
121. Başvuru sahibi, Diyarbakır İlindeki Dernek köyünde gözaltına alınan iki oğlunun, kabul edilmemiş gözaltına alınmaları ya da ortadan kaybolmaları hakkında şikayet etmektedir. Başvuru sahibi, Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddelerine dayanarak Mahkemeden, iki oğlunun ortadan kaybolmasının davalı devletin sorumluluğuna bağlanması ve bu maddelerin her birinin ihlal edildiğine karar verilmesini talep etmektedir.
(b) Hükümet
122. Hükümet ise, 10 Mayıs 1994 tarihinde Dernek'de iddia olunduğu gibi herhangi bir operasyonun olmadığını iddia etmektedir. Bu nedenle, Eylül 1997'de bir Kurmay Albay tarafından hazırlanan ve 23 Nisan-10 Mayıs 1994 tarihleri arasında gerçekleştirilen operasyon bölgelerine çok yakın olduğu halde Dernek'in operasyon alanı dışında olduğunu ifade eden bir rapor sunmuşlardır (bkz.: yukarıdaki paragraf 26). Hükümet Ayrıca, 29 Eylül 1994'de jandarmalar tarafından alınan ve 10 Mayıs 1994'de icra edilen bir operasyonu hatırlamadıklarını açıklayan Behçet Yılmaz (köy muhtarı) ve Şükrü Çelik (Dernek'den bir köylü)'in ifadelerine atıfta bulunmaktadır (bkz.: yukarıdaki paragraflar 27 ve 28).
123. Hükümet, bundan başka, bu olayda bahsi geçen isimlerden hiçbirisinin güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alınmadığını ileri sürmektedir. Bu bakımdan Hükümet, Lice Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ve Diyarbakır il Jandarma Alay Komutanlığı Sorgu Bürosu tarafından 01 Nisan 1994-31 Nisan 1994 tarihleri arasında tutulan ve gerek başvuru sahibinin iki oğlunu ve gerekse Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'i gördüklerini iddia eden diğer tutuklulardan bahsetmeyen gözaltı tutanaklarına başvurmaktadır (bkz.: yukarıda paragraf 24).
124. Hükümet, başvuru sahibinin oğullarının güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındıklarının makul şüpheye yer vermeyecek bir şekilde ispat edilemediği için, bu kaybolmaların kendi sorumluluklarına bağlanamayacağını ileri sürmektedir.
2. Mahkeme'nin Değerlendirmesi
(a) Dernek'deki 10 Mayıs 1994 tarihli operasyon ve başvuru sahibinin oğulları Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in gözaltına alındıkları iddiası.
125. Mahkeme, başvuru sahibinin güvenlik kuvvetlerinin 10 Mayıs 1994 tarihinde Dernek'de bir askeri operasyon icra ettiği ve bu operasyon esnasında köylülerin bazılarının gözaltına alındıkları iddiasının taraflar arasında ihtilaf konusu olduğuna işaret etmektedir. Bu nedenle Mahkeme, Komisyon tarafından toplanan delillerin ağırlığını ve etkilerini tayin ederek, iddia olunan bu maddi gerçekleri tespit ve tetkik etmek durumundadır.
126. Mahkeme, her şeyden önce, askeri yetkililerin 10 Mayıs 1994'de Dernek civarında geniş çaplı bir askeri operasyon yapıldığını kabul ettiklerini gözlemlemiştir (bkz.: yukarıdaki paragraf 26). Bu bulgu, köylülerin Komisyon temsilcileri huzurunda, operasyon günü farklı askeri birliklerden büyük bir grup askerin operasyonda yer almak için köye geldikleri şeklindeki ifadelerine de uygundur (Bkz.: yukarıdaki paragraflar 53 ve 79).
127. Mahkeme, başvuru sahibinin, kızının ve üç köylünün Komisyon temsilcileri tarafından alınan ifadelerini incelemiş ve bunları Cumhuriyet savcısı ve Diyarbakır İnsan Hakları Derneği tarafından alınan ifadelerle karşılaştırmıştır (bkz.: örneğin yukarıdaki paragraf 35, başvuru sahibinin DİHD'deki ifadesi ve paragraf 42-43, Komisyon delegeleri huzurunda verdiği ifadesi; paragraflar 52 ve 53, Feride Çiçek'in Komisyonun delegeleri huzurunda verdiği ifadesi; paragraf 29, Demir'in savcıya verdiği ifade ve paragraf 100 -103, Demir'in Komisyon temsilcileri huzurunda verdiği ifadesi; paragraf 30, Özinekçi'nin savcıya verdiği ifade ve paragraf 89-97, Özinekçi'nin Komisyon temsilcileri huzurunda verdiği ifadesi; paragraf 31, Fidantek'in savcıya verdiği ifadesi ve paragraflar 79-84, Fidantek'in Komisyon temsilcileri huzurunda verdiği ifadesi). Sonuç olarak Mahkeme; 10 Mayıs 1994'de Dernek'de icra edilen operasyona ve ardından başvuru sahibinin oğullan Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in tutuklanmalarına, ilişkin olarak, yukarıda bahsi gecen bütün ifadelerin, hemen hemen bütün ayrıntıları itibariyle birbirleriyle tutarlı olduklarını mütalaa etmektedir. Bu nedenle Mahkeme, Komisyonun delegeleri huzurunda ifade veren köylülerin, 10 Mayıs 1994'deki olaya ilişkin bu ifadelerinin gerçek ve ayrıntıları itibariyle doğru oldukları hususunda ikna olmuştur.
128. Diğer taraftan, Mahkeme, Komisyon temsilcilerinin huzurunda tanıklık yapan resmi görevlilerin ifadelerini kabul edemez. Bu tanıklar, Dernek civarında bir operasyonun yapıldığı hususunda hem fikirdirler, fakat, güvenlik kuvvetlerinin köye girmediklerini iddia etmektedirler. Bununla beraber, bu tanıkların hiçbiri, operasyonun gerçekte nerede cereyan ettiğini ya da hangi köylerin etkilendiklerini tam olarak teşhis edememişlerdir. O gün köye kimlerin girdiği konusunda herhangi bir açıklama da getirememişlerdir (bkz.: yukarıdaki paragraflar 60-66, Hasan Çakır'ın ifadesi; paragraflar 67-74, Şahap Yaralı'nın ifadesi ve paragraflar 75-77, Mustafa Küçük'ün ifadesi). Bundan başka; operasyonun ya da katılan birliklerin niteliğini gösteren eş-zamanlı vesika ve özellikle de, başvuru sahibinin kendisine söylendiğini iddia ettiği gibi, Bolu'dan gelen birliklerin katılıp katılmadıklarına ilişkin herhangi bir bilgi de temsilcilere sunulamamıştır. Sunulan tek belge, Eylül 1997 tarihli-söz konusu olaydan 3,5 yıl sonra-operasyon zaptıdır.
129. Ayrıca, köylüler Yılmaz (bkz.: paragraf 27) ve Çelik (bkz.: paragraf 28)'in herhangi bir operasyonun yapılıp yapılmadığına ilişkin ifadeleri ikna edici olmayıp; her halükarda, benzer ifadelerle hemen hemen aynı hikayeyi klişeleştirmekte ve nakletmektedir. Bu nedenle Mahkeme, bu ifadelere ihtiyatla yaklaşmakta ve özel bir ehemmiyet vermemektedir.
130. Hükümetin tanıkları, bu durumda, Yatılı Bölge Okulu'nda söz konusu dönemde hangi askeri birliklerin üslenmiş oldukları ya da Dernek köyünde neler olduğu hususunda bilgi sağlamakta kifayetsiz kalmışlardır.
131. Yukarıda sözü edilen hususların ışığında; Mahkeme, şu hususları sahih hadiseler olarak kabul eden 10 Mayıs 1994'de Dernek köyünde bir operasyon gerçekleştirir ve bu operasyon neticesinde başvuru sahibinin iki oğlunun -Tahsin ve Ali İhsan Çiçek- da aralarında bulunduğu altı köylü gözaltına alınırlar.
132. 10 Mayıs 1994'de askerler Dernek köyüne gelmişler ve köylülere caminin yanında toplanmalarını emretmişlerdir (bkz.: paragraflar 43 ve 80). Sonra da kimlik kontrolü yapmışlardır. Ramazan Akyol, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi, Mehmet Demir ve Ali İhsan Çiçek (başvuru sahibinin oğlu)'i ayıran askerler, köylülerin geri kalanını evlerine göndermişlerdir. Tahsin Çiçek (başvuru sahibinin ikinci oğlu), ilk önce diğer köylülerle birlikte serbest bırakılmış, fakat hemen sonra gözaltına alınan diğer beş kişiye katılması emredilmiştir (bkz.: paragraflar 43,80, 90, 100). Askerler, bu altı köylüyü yaya olarak Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürmüşlerdir (bkz.: paragraflar 44, 81, 90, 100).
(b) Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in Yatılı Bölge Okulu'nda Alıkonulmaları
133. Hükümet, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındıklarını tekzip etmektedir. Gerçekten de, bu kişilerin Yatılı Bölge Okulu'nda hiç tutulup tutulmadıklarına dair deliller de ihtilaf vardır. Köyü ziyaret eden birliklerin, zaman zaman bu okulda kaldıktan kabul edilmiştir. Tanık Çakır, gözaltına alınan şahısların ilk önce okula getirilmiş olabileceklerini kabul etmektedir (bkz.: yukarıdaki paragraf 65). Fakat Yaralı, buna itiraz etmektedir (bkz.: paragraf 73).
134. Hükümet Ayrıca, gerek bu şahısların ve gerekse bunları gördüklerini iddia eden diğer tutukluların isimlerinin gözaltı tutanaklarında geçmediğine işaret etmektedir.
135. Bu nedenle Mahkeme, ilk önce bu tutanakların Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in Lice Yatılı Bölge Okulu'nda tutulmadıklarını ispatlayan reddedilemez deliller olarak sayılıp sayılamayacaklarını inceleyecektir. Mahkeme, jandarma subaylarının ifadelerinden, zaman zaman Lice'ye gelen bu askeri birliklerin 10-15 günlük süreler için Yatılı Bölge Okulu'nda yerleştikleri düşüncesine varmaktadır. Bu birlikler, jandarmalarla birlikte operasyonlara katılmaktadırlar (bkz.: yukarıdaki paragraf 60). Yatılı Okulda ise, gözaltı imkanları yoktur; fakat okulda üslenmiş bir askeri birlik, eğer jandarmalarla birlikte operasyonlara katılıyorsa, gözaltına alınan şahıslan jandarmaya teslim etmeden önce bu yatılı okulda tutmaları mümkündür (bkz.: yukarıdaki paragraf 65). Yatılı Okulda kalan askerlerin, operasyonlar esnasında jandarmalara yardım ederken tutanak tutup tutmadıkları ya da bu konuda herhangi bir zorunluluk olup olmadığı hususu ise ihtilaflıdır (bkz.: yukarıdaki paragraflar 63 ve 72).
136. Mahkeme Ayrıca, Lice Jandarmalarının uygulamasına göre, bir kimseyi sorgulama ya da inceleme için götürmek ve nezarethaneye atmak arasında fark olduğunu gözlemlemektedir. Her ne kadar, kişinin nezarethaneye konulduğu her iki durumda da deftere kayıt yapılsa da, sorgulama ya da inceleme için alınan şahısların isimleri her zaman defterlere işlenmemektedir. Şüpheli bir şahsı Jandarmalar, şüphe ortadan kalkana kadar, örneğin bir kafeteryada, gözetim altında tutabilirler. Böyle bir kimse, nezarethaneye konulmamış ve gözaltı tutanaklarında zikredilmemiş olabilir. Bu durum, bir kimseyi 'gözaltına almak' tan ziyade 'gözlem altına almak' olarak açıklanmaktadır (bkz.: yukarıdaki paragraf 73).
137. Mahkeme, Komisyon ve Mahkemenin gözaltı tutanaklarının yetersizliği ve güvenilmezliğine ilişkin daha önceki bulgularım hatırlatmaktadır (bkz.: Çakıcı-Türkiye (GC), no.23657/94, § 105, ECHR 1999-IV; Aydın-Türkiye kararı, 25 Eylül 1997, Raporlar 1997-VI, Komisyonun Görüşleri, s.1941, §172); bu tür tutanaklar, bir kimsenin gözaltına alınmadığının ispatı hususunda güvenilemez. özellikle de, Mahkeme daha önce Çakıcı' nın Lice Jandarma Karakolu'nda ismi tutanaklara geçirilmeksizin tutulduğunu tespit etmişti (bkz.: yukarıda aktarılan Çakıcı-Türkiye kararı, § 107). Başka bir şüphe de, tanık Yaralı'nın ifadesinin doğruluğuna ilişkin olmaktadır. Bu kişinin ifadesi, Çakıcı davasında verdiği ve jandarma tarafından yakalanan herkesin gözaltı tutanaklarına geçirilmediğini kabul eden ifadesiyle karşılaştırdığında tutarsız hale gelmektedir. Son olarak Mahkeme, 'gözaltına almak' ve 'gözlem altına almak' arasında yapılan tatmin edici olmayan ve keyfi ayrıma ehemmiyet vermemektedir.
138. Yukarıdaki arka plana karşılık; Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının isimlerinin gözaltı tutanaklarında gözükmemesinin dahi, bunların jandarmalar tarafından tutuklanmadıklarını ispatlamadığını düşünmektedir.
139. Diğer taraftan Mahkeme, başvuru sahibinin oğullan ile birlikte gözaltında tutulduklarını iddia eden üç köylünün ifadelerinin dengeli, ayrıntılı ve birbirleriyle tutarlı oldukları düşüncesindedir. Jandarmaların gözaltı kayıtlan hakkındaki açıklamaları, başvuru sahibinin oğullarının Dernek'de bir operasyon sırasında tutuklanmalarına ilişkin olarak Mahkemenin tespit ettiği deliller ve başvuru sahibinin oğulları ile birlikte gözaltına alınan üç köylünün tanıklıkları ışığında; Mahkeme, köylüler tarafından Komisyon temsilcilerine aktarılan olayların, Yatılı Bölge Okulundaki gözaltı sırasında gerçekleşen hadiseleri yansıttığına ikna olmuştur.
140. Binaenaleyh Mahkeme, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in Yatılı Bölge Okulu'nda gözaltında bulundukları sürede geçen hadiseleri, aşağıda ifade edildiği şekilde sahih rivayetler olarak kabul etmektedir:
141. Dernek'deki kimlik kontrollerinin ardından altı köylü (Tahsin Çiçek, Ali İhsan Çiçek, Fevzi Fidantek, Mehmet Özinekçi, Mehmet Demir ve Ramazan Akyol) yaya olarak Yatılı Bölge Okulu'na götürülürler. Köy muhtarının oğlu olan Cihat, kaybetmiş olduğu kimlik kartını tekrar çıkarttırmak üzere tutuklularla birlikte gider (bkz.: yukarıdaki paragraflar 87 ve 105). Bununla birlikte (Cihat) okulun içine alınmamıştır. Okula vardıklarında ise, tutukluların gözleri bağlanmıştır (bkz.: yukarıdaki paragraflar 81, 90, 101). Bu şahıslar, binanın, tuvaletlerin ve birde hamamın olduğu zemin katında tutulmuşlardır. Elleri bağlanmamıştır. Aynı odada hep birlikte tutulmuşlardır. Burada eşya yoktur ve yere oturmuşlardır. Tutuklulara ekmek, bisküvi ve su verilmiştir (bkz.: yukarıdaki paragraflar 82 ve 91). Ali İhsan ve Tahsin, Fevzi Fidantek'e yakın oturuyorlardı (bkz.: paragraf 82). Gözaltı esnasında Mehmet Özinekçi, askerlerden kendisine bisküvi almalarını istemesi için Ali İhsan'a bir miktar para vermiştir (bkz.: paragraf 91). Tutuklulardan hiçbirisi kötü muameleye tabi tutulmamışlardır (bkz.: paragraflar 83, 93, 103). Cuma günü tutuklular 'Tahsin ve Ali İhsan Çiçek! Kimliklerinizi alın! Serbestsiniz!" diyen bir erkek sesi işitmişlerdir. Sonuçta, iki kardeş odanın dışına götürülmüşlerdir (bkz.: paragraflar 84, 93). Birkaç dakika sonra bir asker gelmiş ve Ali İhsan'ın Mehmet Özinekçi'nin o esnada üzerinde oturmakta olduğu paltosunu almıştır (bkz.: paragraf 93). İki kardeşin serbest bırakılmasından bir gün sonra, tutukluların geri kalanları Lice sınırındaki Alaya götürülmüşler ve oradan serbest bırakılmışlardır. Kimlik kartları da bir hafta sonra Lice Jandarma Karakolu'nda kendilerine geri verilmiştir (bkz.: paragraflar 84, 93, 103). Üç köylü eve döndüklerinde ise, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in köye dönmediklerini anlamışlar ve çok şaşırmışlardır (bkz.: paragraflar 85, 94, 103).
142. Olayın şartları da gözönüne alındığında ve gözaltı tutanaklarının olmaması nedeniyle Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının, gözaltının ikinci gününde serbest bırakıldıklarını kabul etmemektedir.
B. 2. Maddeye Uygunluk
1. Tahsin ve Ali Çiçek'in ölü sayılıp sayılmaması gerektiği
143. Başvuru sahibi, oğullarının ortadan kaybolmalarının, askeri bir operasyon esnasında tutuklanmalarını müteakip olduğunu, hayati tehditlerin olduğu şartlarda vuku bulduğunu, bunların son kez askerlerin elinde görüldüklerini iddia etmektedir. Oğullarının akıbetinden devletin sorumlu olduğunu, zira hükümetin bunların ortadan kaybolması konusunda makul bir açıklama getirmediğini ifade etmektedir. Bu nedenle, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlali söz konusudur. Sözleşmenin 2. maddesi şöyledir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın mutlak surette gerekli olduğu haller sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz.
(a) Bir kimsenin yaşadığı şiddete karşı korunması için;
(b) Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kimsenin kaçmasını önlemek için;
(c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için."
144. Hükümet ise; başvuru sahibinin, oğullarının güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındıktan iddiasını kanıtlayamadığını ileri sürmektedir. Bu nedenle, Sözleşmenin 2. maddesi bağlamında bir sorun olmadığını iddia etmektedir.
145. Timurtaş - Türkiye davasında (13 Haziran 2000 tarihli karar, no.23531/94, §§ 82-83), Mahkeme aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
(...) bir kimsenin sağlık durumu iyi iken gözaltına alınıp, salıverildiğinde ise yaralı bir halde bulunması durumunda; bu yaralanmaların nedenine ilişkin makul açıklamalar getirmek yükümü devlete düşer; bunu yapamamak Sözleşmenin 3. maddesi bağlamında bir konudur. (...). Aynı şekilde, 5. madde de, gözaltına alınan bir kimsenin nerede olduğu ve hangi yetkililerin kontrolü altında tutulduğu konusunda devlete, hesap verme yükümlüğü getirmektedir. (...). Yetkili makamlar tarafından tutuklunun akıbeti konusunda makul açıklamalar getirilememesi, kişinin bedeninin de bulunamaması durumunda, Sözleşmenin 2. maddesi bağlamında bir sorunun olup olmadığı, olayın bütün şartlarına bağlı olacaktır, özellikle, somut unsurlara dayanan uygun karinelerin varlığı halinde, delillerin, tutuklunun gözaltında bulunduğu esnada öldüğü karinesi için gerekli kanıtlama standardında olduğu sonucuna varılabilir. (...)
Bu nedenle, kişinin gözaltına alınmasından itibaren geçen zaman, kendi başına yeterli olmamakla birlikte, dikkate alınması gereken uygun bir faktördür. Gözaltına alınan bir kimseden haber alınmaksızın geçen her zaman, ölmüş olma ihtimalini de o kadar artırmaktadır. Bu nedenle geçen zaman, söz konusu şahsın ölmüş olduğunun farz edilmesi gerektiği sonucuna varmadan önce, ölüm karinesi teşkil edecek diğer unsurların ehemmiyetine bağlanmasını bir dereceye kadar etkileyebilmektedir. Bu nedenle Mahkeme, söz konusu durumun, sadece 5. maddenin ihlali anlamında usule aykırı bir gözaltı olmanın ötesinde, bir takım sorunlara yol açtığını düşünmektedir. Böyle bir yorum ise, 2. maddenin sağlamış olduğu ve Sözleşmenin en temel hükümleri arasında yer alan yaşam hakkının etkili korunması (anlayışı) ile bağdaşmaktadır. (...)."
146. Mahkeme, mevcut davayı, başvuru sahibinin oğlunun ölümle gözaltında bulunduğu esnada karşılaştığına ilişkin ikna edici ve yeterli emarelerin olmadığına karar verdiği Kurt-Türkiye davası (25 Mayıs 1998 tarihli karar, Reports 1998-III, s.1182, § 108) gibi, diğer davalardan ayıran bir takım unsurların olduğunu düşünmektedir, İlk önce, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in gözaltına alınması ve tutuklanmasından bu yana, şimdi 6,5 yıl geçmiştir. Bunun da ötesinde, iki kardeşin gözaltında tutulduğu yere-Lice Yatılı Bölge Okulu'ndaki askeri bölge-devletin sorumluluğunda olan yetkililer tarafından götürüldükleri tespit edilmiştir. Son olarak, askerlerin Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'i diğer köylülerle birlikte birkaç gün içerisinde serbest bırakmamış olmaları gerçeği, dosyadaki diğer unsurlarla birlikte ele alındığında, bu iki şahsın yetkililer tarafından şüpheli sıfatıyla tutuklanan kişiler oldukları kanaatini uyandırmaktadır (bkz.: yukarıdaki paragraf 78, özellikle Yaralı'nın, açıkça tehlikeli olarak telakki edilen ya da sorgulanması gerektiği düşünülen kimselerin, 'gözlem süresi' tabir edilen kısa bir süre sonunda sorgu birimlerine teslim edildikleri şeklindeki ifadesi). Türkiye'nin Güneydoğusundaki 1994 yılının mevcut şartları bağlamında; böyle bir kimsenin kabul edilmemiş gözaltına alınmasının, hayati bir tehdit oluşturduğu hiçbir şekilde gözardı edilemez, (bkz.: yukarıda yer alan Timurtaş - Türkiye kararı, § 85). Mahkemenin daha önceki kararlarında, bu davaya uyan dönemlerde Güneydoğudaki şartların, ceza hukuku korumasının etkinliğini bu bölgede zayıflattığına, güvenlik kuvvetlerinin eylemlerinden dolayı sorumluluklarının azalmasına müsaade ya da teşvik ettiğine karar verdiği de hatırlanmalıdır (bkz.: Cemil Kılıç-Türkiye, no.22492/93, § 75, ve Mahmut Kaya - Türkiye, no.22535/93, § 98, her ikisi de ECHR 2000'de yayınlanmıştır).
147. Yukarıdaki nedenlerden dolayı ve başvuru sahibinin oğullarının 6,5 yıldır nerede olduklarına ilişkin herhangi bir bilgi de gün ışığına çıkmadığı da hesaba katıldığında Mahkeme, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek' in güvenlik kuvvetleri tarafından kabul edilmemiş gözaltına alınmalarının akabinde ölmüş kabul edilmeleri gerektiği hususunda tatmin olmuştur. Sonuç olarak, bu şahısların ölümlerinden dolayı davalı devletin sorumlu olduğuna hükmedilmiştir. Yetkili makamların, Tahsin ve Ali İhsan'ın tutuklanmalarının ardından neler olduğu konusunda herhangi bir açıklama getirmediğine ve ajanlarının öldürücü güç kullanmaları bakımından da herhangi bir haklı nedene dayanamadığına işaret ederek; Mahkeme, ölümlerinden dolayı sorumluluğun davalı hükümete yüklenmesi sonucuna varmaktadır (bkz.: Timurtaş-Türkiye, yukarıda yer alan, § 86). Bu nedenle, bu hususta 2. maddenin ihlali söz konusudur.
2. Soruşturmaların yetersiz olduğu iddiası
148. Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesindeki yaşamın korunması yükümlülüğünün, Sözleşmenin 1. maddesindeki, "kendi yetki alanları içinde bulunan herkes için bu Sözleşme de tanımlanan hak ve özgürlükleri güvence altına alma" hükmü ile birlikte okunduğunda, güç kullanılması sonucu bireylerin öldürülmesi durumunda, bir biçimde etkili bir resmi soruşturmanın yapılmasını zımnen gerektireceğini hatırlatmaktadır (bkz.. Timurtaş-Türkiye, loc. cit., § 87, ve McCann ve Diğerleri Others-Birleşik Krallık kararı, 27 Eylül 1995, Series A no.324, p.49, § 161 ile Kaya-Türkiye kararı, 19 Şubat 1998, Reports 1998-I, § 105, (mutatis mutandis-gerekli değişiklikleri yaparak)).
149. Mahkeme, resmi bir soruşturmaya başlanmadan ve tanıkların ifadeleri alınmadan önce geçen zamana ve soruşturmayı yapan yetkililerin ilgili bilgileri delil kabul etmeme tavırlarına dikkat çekmektedir. Mahkeme, Lice jandarması tarafından ilk incelemelerin, başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alınmalarından ancak 1,5 yıl sonra yapıldığını gözlemlemektedir. Üstelik Lice Cumhuriyet savcısı, Tahsin ve Ali İhsan ile birlikte gözaltına alınan tanıkları, olaydan 3,5 yıl sonra dinlemiştir. Diğer taraftan, başvuru sahibinin Lice Jandarmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı'na oğullarının kendileriyle aynı zamanda tutuklanan diğer köylülerle birlikte salıverilmediğini bildirdiği hususunda bir ihtilaf söz konusu değildir. Bundan başka, cumhuriyet savcılarının kendilerinin gözaltı tutanak defterinde yer alan bilgilerin doğruluğunu ya da gözaltı yerlerini (Lice Yatılı Bölge Okulu) denetleme teşebbüsünde bulunduğunu gösteren bir delil de yoktur. Lice jandarması ya da diğer askerlerden, 10 Mayıs 1994 tarihindeki eylemleri konusunda da hiçbir izahat istememiştir.
150. Bütün bunların ışığında Mahkeme, başvuru sahibinin iki oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik olarak yapılan soruşturmanın yetersiz olduğuna ve bu nedenle devletin, yaşam hakkının korunması için usule ilişkin sorumluluklarını ihlal ettiğine karar vermiştir.
C. Başvuru sahibinin oğulları bakımından 3. maddeye uygunluk
151. Başvuru sahibi ayrıca, oğullarının davalı devletin Sözleşmenin 3. maddesini ihlal etmesinin mağdurları olduklarını iddia etmektedir. 3. madde ise şunları taahhüt etmektedir:
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
152. Aşağı yukarı 2. maddeye ilişkin şikayetlerini desteklemek için kullandığı gerekçelere dayanarak başvuru sahibi, davalı devletin Sözleşmenin 3. maddesini de ihlal ettiğini, zira oğullarının en temel hukuki güvencelerinden mahrum bir durumda ortadan kaybolmalarının, kendilerini ağır psikolojik işkenceye maruz bıraktığını ileri sürmektedir, ilaveten, Yatılı Bölge Okulu'nda kendisine oğullarına kötü muamelede bulunulduğu söylenmiştir. Başvuru sahibi, bilinen gerçeklere dayanarak çıkarılan bu sonucun, gözaltında işkence olaylarının davalı devlette yüksek oranda olduğu da gözönüne alındığında, daha da ciddi bir şekilde mütalaa edilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Başvuru sahibi, 2. maddeyi ihlal eden bir uygulamayı ispatlamak için dayandığı materyallere göre, ortadan kaybolmalara ve gözaltındakilere kötü muamele edilmesine karşı resmi bir hoşgörünün olması nedeniyle, Mahkememden oğullarının 3. maddenin ağırlaştırılmış ihlalinin mağduru oldukları kararını vermesini talep etmektedir. Ayrıca, oğullarının ortadan kaybolmalarına ilişkin olarak yetkililerin tatmin edici bir açıklama getirememeleri, 3. maddeyi ihlal teşkil etmektedir. Şikayetlerine karşı yeterli soruşturmanın yapılmaması da yine bu maddenin ayrı bir ihlali olmaktadır.
153. Hükümet ise, başvuru sahibinin 3. maddenin ihlal edildiğine ilişkin iddiasının gerçeği yansıtmadığını iddia etmektedir.
154. Sözleşmenin 3. maddesinin yorumunda başvurulan tanımlanmış standartlar dikkate alındığında, kötü muamelenin, bu maddenin kapsamına girecek düzeyde asgari bir şiddete haiz olması gerekir ve Sözleşme organlarının uygulaması da, kötü muamelenin bu ağırlıkta gerçekleştiğine ilişkin 'her türlü makul şüpheden uzak' bir kanıtlama standardına uymasını gerektirmektedir. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının ortadan kaybolmasının, söz konusu olayın şartları içinde bu madde bağlamında sınırlandırılabileceğine ikna olmamıştır (bkz.: İrlanda-Birleşik Krallık kararı, 18 Ocak 1978, Series A, No.25, s.65, §§ 161-62, Kurt-Türkiye kararı, yukarıda yer alan, Komisyon Raporu, s.1216, § 195).
155. Zorla ortadan kaybedilmenin bariz olduğu bir yerde, kişinin ölü mü yoksa canlı mı olduğu ya da manız kalabileceği muamelenin sadece bir spekülasyon olup olmadığı gibi hususlarda, tam bir bilgi eksikliği söz konusudur. Bu bakımdan Mahkeme, ilk önce, bu şahısların 10 Mayıs 1994'de tutuklanmalarının ardından götürüldükleri Yatılı Bölge Okulunda, kötü muameleye tabi tutulmadıklarına ilişkin tespit ettiği maddi gerçekleri hatırlatmaktadır (bkz.: yukarıdaki paragraf 141). Bundan başka; başvuru sahibi, oğullarının 3. madde bağlamında bir kötü muamelenin mağduru olduklarını gösteren kesin delil sunamamış; oğullarının ortadan kaybolmalara karşı resmi bir hoşgörü pratiğinin mağdurları oldukları ve gözaltına alınan şahıslara kötü muamele yapıldığı iddiasını da ispatlayamamıştır.
156. Mahkeme, görünüşte resmi kayıt olmaksızın tutulan kişilere yapılan muamele ve gerekli hukuki güvencelerden mahrum bırakılmalarına ilişkin ciddi endişenin, 5. madde kapsamında ortaya çıkan konuların ilave edilmiş ve abartılmış bir yönü olduğunu hatırlatmaktadır (bkz.. yukarıda yer alan Kurt-Türkiye kararı, s.1183, § 115).
157. Bu nedenle Mahkeme, Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek'in 3. maddeye aykırı olarak kötü muameleye manız bırakıldıktan sonucuna götürecek, uygulanabilir bir kanıtlama standardına ulaştıracak belli bir temeli olmadığını düşünmektedir.
158. Bu nedenle Mahkeme, Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek açısından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.
D. 5. Maddeye uygunluk
159. Başvuru sahibi, iki oğlunun ortadan kaybedilmesinin 5. maddenin çok yönlü olarak ihlal edilmesine yol açtığını söylemektedir. Bu madde şöyledir:
"1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(a) Kişinin yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine usulüne uygun olarak hapsedilmesi;
(b) Bir mahkeme tarafından, yasaya uygun olarak verilen bir karara riayetsizlikten dolayı veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için usulüne uygun olarak yakalanması ve tutuklu durumda bulundurulması;
(c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili adli merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutuklu durumda bulundurulması;
2. Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen her türlü suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dilde bildirilir.
3. Bu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutuklu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutulu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutulu kalma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır."
160. Başvuru sahibi, iki oğlunun gözaltına alındıklarının teyit edilmemesinin, apaçık bir şekilde, Sözleşmenin 5(1). maddesine aykırı olarak bunların özgürlüklerinden keyfi bir şekilde mahrum edildikleri anlamına geldiğini iddia etmektedir. Yer ve akıbetlerinin resmen gizlenmesinin, oğullarını hukukun etki alanından uzaklaştırdığını ve bu sebeple 5. maddenin 2, 3, 4 ve 5. fıkralarının içerdiği güvencelerden mahrum bırakıldıklarını ileri sürmektedir.
161. Hükümet ise, başvuru sahibinin oğullarının ortadan kaybedilmelerine yönelik iddialarının ispatlanamadığını tekrarlamaktadır. Savunmalarında, 5. madde kapsamında bir sorun ortaya çıkmadığını ileri sürmektedir.
162. Mahkeme, kendisinin 25 Mayıs 1998 tarihli Kurt-Türkiye kararında (ss.1184-85, § 122; ayrıca bkz.: Çakıcı-Türkiye, yukarıda yer alan, § 104 ve Timurtaş-Türkiye, yukarıda yer alan, § 103) aşağıdaki açıklamayı yapmıştır.
"...5. maddenin sağladığı güvencelerin en önemli yanı, demokrasilerde bireyi, yetkililer tarafından gerçekleştirilen keyfi gözaltına alınmalardan korumasıdır, işte tamamen bu nedenle Mahkeme, özgürlüğünden herhangi bir şekilde mahrum bırakılmanın sadece ulusal hukukun esasa ve usule ilişkin kurallarıyla değil; aynı derecede, 5. maddenin amacına uygun bir biçimde, yani bireyi keyfilikten koruyacak şekilde, gerçekleştirilmesi gerektiğini kendi içtihatlarında sıklıkla vurgulamıştır. (...) Bireyi yetkinin kötüye kullanılmasına karşı korumadaki bu kararlılık, Sözleşmenin 5(1) maddesinin bireyin usulüne uygun bir şekilde gözaltına alınabileceği durumların çerçevesini çizmesiyle de gösterilmektedir. Bu durumların, bireysel özgürlüklerin en temel güvencesine istisnalar teşkil ettiği gerçeği gözönünde tutularak, dar yorumlanmaları gerektiği de vurgulanmalıdır. (...)".
163. Mahkeme Ayrıca, yukarıda bahsedilen Kurt-Türkiye kararında da (s.1185, § 123) aşağıdaki hususları vurgulamıştın
"... Sözleşmeyi hazırlayanlar, özgürlüğün kısıtlanmasını bağımsız adli bir incelemeye tabi tutmak ve yetkililerin eylemlerinden dolayı sorumlu olmasını sağlamak suretiyle, keyfi olarak gözaltına alınma riskini minimuma indirmeyi amaçlayan bir takım asli hakları güvence altına alarak, bireyin özgürlüğünün keyfi olarak sınırlanmasına karşı korunmasını güçlendirmişlerdir. Çabukluk ve adli kontrole yaptığı vurgusuyla 5(3) ve 5(4). maddelerin gerekleri, bu bağlamda özel bir önem arz etmektedir. Hızlı gerçekleşecek bir adli müdahale, Sözleşmenin 2 ve 3. maddelerindeki temel güvenceleri ihlal edecek nitelikte hayati tehlike arz eden uygulamaların ya da ciddi kötü muamelelerin ortaya çıkmasına ve önlenmesine götürebilir (...). Bu güvencelerin yokluğunda ise tehlikede olan, bu bağlamda hukukun üstünlüğünün tahrip olması ve tutukluların en temel yasal koruma usullerinin etki alanı dışına çıkarılması ile sonuçlanabilecek, bireyin şahsi güvenliğiyle birlikte fiziksel özgürlüğüdür."
164. Mahkeme, bir bireyin kabul edilmeksizin gözaltında tutulmasının, bu güvencelerin tamamen inkarı ve 5. maddenin çok ağır bir ihlali olduğunu vurgulamaktadır. Bu kişinin kendi denetimleri altında olduğu da dikkate alındığında, bu bireyin nerede olduğu konusunda hesap verme sorumluluğu yetkililere düşer. Bu nedenle 5. madde, kaybolma riskine karşı yetkililerin etkili tedbir almalarını ve bir şahsın gözaltına alındığı ve o tarihten sonra tekrar görülmediği iddiası hakkında etkili bir soruşturma yapmalarını gerektiren bir madde olarak görülmelidir (bkz.: yukarıda yer alan Timurtaş-Türkiye kararı, § 103).
165. Bütün bu olup-biten karşısında Mahkeme, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in 10 Mayıs 1994 tarihinde Dernek köyünde icra edilen bir operasyon sırasında güvenlik kuvvetleri tarafından tutuklandıklarını hatırlatmaktadır (bkz.: yukarıdaki paragraf 132). Akabinde, en az iki gün kaldıkları Lice Yatılı Bölge Okulu'na götürülmüşlerdir. Gözaltına alınmaları, o zaman deftere kaydedilmemiş olup, sonraki yer ve akıbetlerine ilişkin de herhangi bir resmi iz mevcut değildir (bkz.: yukarıdaki paragraflar 141 ve 142). Sadece bu maddi gerçek bile kendi başına, bu özgürlüğünden mahrum bırakma eyleminin sorumlularına bir suça karıştıklarını gizleme, ipuçlarını karartma ve tutukluların akıbetlerinin sorumluluğundan kaçma imkanı verdiği için, çok ciddi bir kusur sayılmalıdır. Mahkemenin görüşüne göre; tutukluların isimleri, gözaltına alınma sebepleri ve bu işlemi yapan kişinin isminin yanısıra tarih, zaman ve gözaltında tutulan yer gibi hususlara ilişkin bilgi kayıtlarının yokluğu, Sözleşmenin s.maddesinin esas amacıyla bağdaşmaz görülmelidir (bkz.: Timurtaş-Türkiye, loc.cit., § 105 ve yukarıdaki Çakıcı-Türkiye kararı, § 105).
166. Üstelik, jandarmaların Komisyon temsilcileri huzurunda verdiği ifadelerden, şüpheli bir şahsı alıkoymak ile onu nezarethaneye atmanın farklı şeyler olduğu şeklinde bir uygulama geliştirdikleri anlaşılmaktadır. Bu iki eylem arasındaki süre, 'gözlem süresi' olarak adlandırılmakta ve 24 saate kadar uzatılabilmektedir. Alıkonulan kişiler, bu süre zarfında sorgulanabilmektedirler. Bu süre içerisindeki alıkoymalar, deftere de kaydedilmemektedir (bkz.: yukarıdaki paragraf 73). Bununla birlikte Mahkeme, ulusal hukukun böyle bir 'gayr-ı resmi' gözaltı süresine müsaade etmediğini de kaydetmektedir.
167. Mahkeme, bundan başka, başvuru sahibi ve kızının (Feride Çiçek), Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in köyde gözaltına alındıkları ısrarını dikkate alarak, iddianın Cumhuriyet savcısı tarafından daha titiz bir şekilde soruşturulması gerektiği konusunda dikkatli olabileceğini düşünmektedir. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre savcı, bunu yapma yetkisine haizdir (bkz.: yukarıdaki paragraf 114). Cumhuriyet savcısı, başvuru sahibinin iddialarını genellikle teyit eden üç görgü tanığıyla (Tahsin ve Ali İhsan'la birlikte tutuldu olan) görüşmüştür. Ne var ki; soruşturmanın seyri izlenmemiş ve askerlerin hiçbirinden ifade alınmamıştır. Cumhuriyet savcısı, jandarmaların, gözaltı tutanaklarının Tahsin ve Ali İhsan'ın ne köyde gözaltına alındıklarını ve ne de Yatılı Bölge Okulunda alıkonulduklarını göstermediği iddiasının ötesine geçmekte isteksiz kalmıştır.
168. Mahkeme, bu mülahazaları da dikkate alarak, yetkililerin başvuru sahibinin iki oğlunun köyde gözaltına alınmaları ve Yatılı Bölge Okulunda alıkonulmaları sonrasında, yer ve akıbetleri konusunda inanılır ve somut bir açıklama getiremedikleri ve başvuru sahibinin oğullarının alıkonulduktan ve hayatlarından endişe ettiğine dair tekrarlanan iddialarına ilişkin herhangi bir anlamlı soruşturmanın yapılmadığı sonucuna varmıştır. Yetkililer, bu kimselere ilişkin olarak hesap verme sorumluluğundan kurtulmada da başarısız olmuşlardır ve bu (mağdur) şahısların, 5. maddede kapsanan güvencelerin tam yokluğunda, teyit edilmemiş gözaltında tutuldukları kabul edilmelidir.
169. Bu sebeple Mahkeme, Sözleşmenin 5. maddesinde güvence altına alınan özgürlük ve kişi güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
II. Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlali iddiası (başvuru sahibinin kendisi açısından)
170. Başvuru sahibi, iki oğlunun güvenlik kuvvetlerinin elinde ortadan kaybedilmesinin, Sözleşmenin 3. maddesine aykırı olarak, kendisi bakımından insanlık dışı ve onur kırıcı muamele teşkil ettiği şikayetinde bulunmaktadır. Bu nedenle Mahkemeden, maruz kaldığı ve katlandığı bu durumun, Sözleşmenin 3. maddesi kapsamında davalı devletin sorumluluğunu ilgilendirdiğinin tespitini talep etmektedir.
171. Hükümet ise, başvuru sahibinin oğullarının güvenlik kuvvetleri tarafından tutuklandığına yönelik görüşünü destekleyen herhangi bir inandırıcı kanıtın olmadığını iddia etmektedir. Hükümet, oğullarının sözleşme kapsamındaki haklarının ihlal edildiği iddiası ile başvuru sahibinin sıkıntı ve acısı arasında bir neden-sonuç ilişkisinin olmadığını ileri sürmektedir.
172. Mahkeme, kötü muamelenin 3. madde kapsamında ele alınması için asgari şiddet seviyesine ulaşmış olması gerektiğini yinelemektedir (diğer hükümlerin yanısıra bkz..: Cruz Varas ve Others-İsveç kararı, 20 Mart 1991, Series A, no.201, s.31, § 83). Mahkeme Ayrıca, (kötü) muamelenin insanlık dışı olarak değerlendirilmesinden önce, maruz kalınan durumun belirli bir (asgari) düzeye ulaşması gerektiğine hükmetmiştir. Bu asgari düzeyin tayin edilmesi, izafi olup; muamelenin süresi, fiziksel ve ruhsal etkileri gibi olayın tüm şartlarına bağlıdır (bkz.: yukarıdaki İrlanda - Birleşik Krallık kararı, s.65, § 162).
173. Bu bakımdan, başvuru sahibi ve kızının, oğullarının ortadan kaybolmasını müteakip, kesinlikle Lice Yatılı Bölge Okulu'nda tutulduktan inancıyla Cumhuriyet savcısı ve jandarma komutanına muhtelif başvurularda bulunduklarını hatırlatmaktadır. Fakat Cumhuriyet savcısı ve jandarma komutanı, şikayetlerini ciddiye alarak ehemmiyet vermemiştir. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarından neredeyse 6 yıldır haber almadığını gözlemlemektedir. Oğullarının öldükleri korkusuyla yaşamaktadır, ve Cumhuriyet savcısına başvuru teşebbüslerinde bulunmuş ve en azından cesetlerinin kendisine verilmesini yetkililerden rica etmiştir. Uzun ve hala devam etmekte olan bir süreçte başvuru sahibi tarafından katlanılan belirsizlik, şüphe ve korku, hiç şüphesiz şiddetli ruhsal sıkıntı ve acıya neden olmuştur.
174. Yukarıda tasvir edilen koşulların yanısıra, şikayetçinin, ciddi nitelikte insan hakları ihlaline uğrayan mağdurların annesi olması nedeniyle kendisinin de mağdur olduğu dikkate alınarak, Mahkeme davalı Devletin başvuru sahibi açısından Sözleşmenin 3. maddesini ihlal ettiğini tespit etmektedir.
III Sözleşmenin 13. Maddesinin ihlali iddiası
175. Başvuru sahibi, oğlunun ortadan kaybolması hakkında yerel makamların etkili bir araştırma yapmamış olmalarının, Sözleşmenin 13. maddesinin ihlaline yol açtığını ileri sürmektedir. Başvuran Ayrıca, yaşadığı tecrübelerin Güneydoğu Türkiye'de 'etkili olmayan hukuk yolları' uygulamasının tipik bir örneği olduğunu söylemektedir.
176. Hükümet ise, hem Jandarma Genel Komutanlığı ve hem de Lice Cumhuriyet Savcısı'nın, başvuru sahibinin iddialarını esas alan kapsamlı bir soruşturma başlattığını iddia etmektedir. 13. madde şöyledir
"Bu Sözleşmede tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."
177. Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesinin, iç hukuk düzeninde hangi biçimde korunmuş olurlarsa olsunlar, Sözleşme deki hak ve özgürlüklerin esasının uygulanması için ulusal düzeyde bir hukuk düzeninin mevcudiyetini güvence altına aldığını hatırlatır. Bu suretle 13. madde, bu Sözleşme den doğan yükümlülüklerini nasıl yerine getirecekleri hususunda Sözleşmeci devletlere her ne kadar belirli bir ölçüde takdir yetkisi tanımış olsa da, Sözleşme deki haklara dair şikayetlerin hem esasını ele almasına hem de uygun bir karşılık verebilmesine imkan tanıyan bir hukuk yolunu sağlamayı gerektirmektedir. 13. madde bağlamındaki yükümlülüğün kapsamı, başvuru sahibinin Sözleşme deki haklara dair şikayetlerinin niteliğine bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin gerektirdiği bir hukuk yolu, hukuken olduğu gibi uygulamada da, özellikle bu hukuk yolunun kullanılması, davalı devletin yetkililerinin eylemleri veya ihmalleriyle haksız yere engellenmeme anlamında 'etkili' olmalıdır (bkz.: Aksoy-Türkiye kararı, 18 Aralık 1996, Reports 1996 -VI, no.26, s.2286, § 95; yine yukarıdaki Aydın-Türkiye kararı, ss. 1895-96, § 103; ve yukarıdaki Kaya-Türkiye kararı, ss. 325-26, § 89).
178. Bu davada başvuru sahibi, oğullarının nerede bulunduklarına ışık tutabilecek etkili bir hukuk yoluna müracaattan mahrum kılındığından şikayet etmektedir. Mahkemenin görüşüne göre; bir kimsenin akrabalarının, o kimsenin yetkililerin elinde ortadan kaybedildiğine dair savunulabilir bir iddiada bulundukları yerde, 13. madde bakımından etkili bir hukuk yolu düşüncesi, gerekli tazminatın ödenmesi yanısıra, sorumlu olanların kimliğinin belirlenmesi ve cezalandırılması sonucunu yaratacak ve soruşturma usullerine akrabalara etkin bir şekilde erişimi de kapsayan tam ve etkili bir soruşturmanın yapılmasını gerektirir (bkz.: yukarıda bahsedilen Aksoy, Aydın ve Kaya kararları (mutatis mutandis-gerekli değişiklikleri yaparak),, s.2287, § 98, ss.1895-96, § 103 ve ss.329-31, §§ 106 ve 107, zikredildikten sıra ile). Bu çerçevede Sözleşmeci Devletin, etkili bir soruşturma yapılması bakımından 13. maddenin gerekleri, 2. maddeye göre üstlendikleri, bir kimsenin yetkililerin ellerinde ortadan kaybedilmelerine ilişkin etkili bir soruşturma yapma yükümlülüğünden daha geniştir (bkz.: yukarıdaki Kılıç-Türkiye davası, §93).
179. Daha önce belirtilen sebeplerden dolayı (bkz.: yukarıdaki paragraf 168) Bayan Çiçek'in, oğullarının gözaltına alındıklarına dair savunulabilir bir iddiada bulunduğu düşünülebilir. Bu iddia, hiçbir zaman ciddi bir incelemeye tabi tutulmamıştır. Cumhuriyet savcısı tarafından iddiasına cevaben hiçbir yazılı ifade alınmamış ve 10 Mayıs 1994 tarihinde Dernek Köyü'nde icra edilen operasyonda yer aldıktan iddia olunan askerlere yönelik herhangi bir soruşturma yapılmamıştır.
180. Türk hukukuna göre Cumhuriyet savcıları, hukuka aykırı bir şekilde özgürlüğünden mahrum bırakma iddialarını soruşturma yükümlülüğüne sahiptir (bkz.: yukarıdaki paragraf 114). Başvuru sahibinin, oğullarının gözaltına alınmalarından bu yana görülmediklerindeki ısrarına savcının üstünkörü yaklaşımının, bu göreviyle bağdaştığı söylenemez ve mevcut olabilecek diğer hukuk yollarının etkinliğini zayıflatmakla aynıdır.
181. Bu sebeple Mahkeme, anlamlı bir soruşturma yapılmadığı da gözönüne alındığında, oğlunun yetkililerin sorumluluğunda olan olaylarda ortadan kaybolduğu iddiası konusunda, başvuru sahibine etkili bir hukuk yolu sağlanmamış olduğuna karar vermiştir. Bu nedenle Sözleşmenin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. Sözleşmenin 2, 3, 5 ve 13. Maddelerinin Sözleşmenin 14. Maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edildiği iddiası
1. Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddeleriyle bağlantılı olarak 14. madde
182. Başvuru sahibi, Sözleşmedeki haklarının iddia olunan çeşitli ihlallerinin Kürt kökenli olmasından kaynaklandığını, bu nedenle Sözleşmenin 14. maddesinin ihlali bağlamında ayrımcılığın söz konusu olduğunu iddia etmektedir. Sözleşme nin 14. maddesi şöyledir:
"Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensuptuk, servet, doğum veya herhangi bir başka durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır."
183. Hükümet ise, mevcut isnatların maddi temellerini reddetmekten öte, bu iddialar hakkında bir şey söylememiştir.
184. Mahkeme, başvuru sahibinin, oğullarının etnik kökenleri nedeniyle zorla ortadan kaybetmenin hedefi olduktan iddialarını ispatlayacak herhangi bir delil getirmediğini kaydetmektedir. Bu sebeple, Sözleşmenin bu bakımdan ihlali söz konusu değildir.
2. Sözleşmenin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 14. madde
185. Başvuru sahibi ayrıca, jandarmalar, savcılar ve adli fonksiyon icra eden diğer resmi makamlar önünde Kürtçenin kullanılması için Türk yetkililerin yeterli imkanları sağlamaması yüzünden, adli sürece etkili erişimden mahrum bırakıldığı gerekçesiyle Sözleşmenin 13. maddesiyle bağlantılı olarak Sözleşmenin 14. maddesine başvurmaktadır. Şikayette bulunma ya da bunu takip etme imkanından yoksun bırakıldığını iddia etmektedir.
186. Hükümet ise, Türk Devleti'nin dilinin Anayasanın 3. maddesine göre Türkçe olduğunu hatırlatmaktadır, ilaveten, sanık ya da müştekinin Türkçe konuşamaması halinde, adli makamların bir tercümandan yararlanması gerektiğini iddia etmektedir.
187. Mahkeme, ilk önce, Türk mevzuatının Türkçeye hakimiyeti olmayan kişilere bir tercümanın yardımını sağladığını gözlemlemektedir. Ayrıca, başvuru sahibi bir tercümanın yardımını talep ettiği ve bu talebinin Türk yetkililer tarafından reddedildiğine ilişkin olarak Mahkemenin huzurunda hiçbir iddiada bulunmamıştır. Başvuru sahibinin Türkçe konuşamadığı aşikar olmasına rağmen; Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na dilekçe sunan kızı Feride Çiçek, bu dilekçeleri hazırlamak için Diyarbakır İnsan Hakları Derneği'ndeki bir avukattan yardım almıştır.
188. Yukarıda sözü edilenlerin ışığında Mahkeme, başvuru sahibinin iddialarının mesnetsiz olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, bu şikayet konusunda Sözleşme ihlal edilmemiştir.
V. Sözleşmenin 18. Maddesinin ihlali iddiası
189. Başvuru sahibi, bir kimsenin gözaltında ortadan kaybedilmesinin ister istemez örtbas edilmeyi gerektirdiği; zira gözaltına almanın ya da halen devam etmekte olan bir alıkoymanın inkar edilmesinin, ortadan kaybedilme tanımlamasının zaten bir parçası olduğunu iddia etmektedir. Ayrıca bu tür bir örtbas olayının, 18. maddede zımnen ifade edilen hüsnüniyet şartıyla bağdaşmadığım ileri sürmektedir. 18. madde şöyle demektedir:
"Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir."
190. iddiasını desteklemek için başvuru sahibi, Lice Yatılı Bölge Okulu'nda gözaltında tutulan kimselerin olduğunun, burasının gözaltı merkezi olarak kullanıldığının herkes tarafından bilindiği bir zamanda güvenlik kuvvetleri tarafından inkar edilmesinin, bu güçlerin orada neler olduğunu topluca gizleme teşebbüsü olduğunun delili olduğunu iddia etmektedir.
191. Hükümet ise, mevcut isnatların maddi temellerini reddetmekten öte, bu iddialar hakkında bir şey söylememiştir.
192. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının teyit edilmemiş gözaltında tutuldukları ve özgürlük ve güvenlik haklarının ihlal edildiğine dair elde ettiği bulgular ışığında, başvuru sahibinin iddiaları esasında 2 ve 3. maddeler bağlamında incelendiği için bu iddiayı ayrıca incelemeyi gereksiz bulmaktadır.
VI. Başvuru Sahibinin Torununun Ortadan Kaybolması Açısından Sözleşmenin İhlali İddiası
193. Başvuru sahibi, olaylar esnasında 16 yaşında olan torunu Çayan Çiçek'in, Tahsin ve Ali İhsan Çiçek'in gözaltına alınmalarından yaklaşık bir ay sonra, güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındığını iddia etmektedir. Başvuru sahibi, torununun ortadan kaybolduğu gün Çayan'ın annesiyle birlikte Lice'ye gittiğini söylemektedir. Gece köye geri döndüklerinde ise, bir köylü Çayan'ın tutuklandığını o esnada tarlada bulunan diğer iki kadınla birlikte haber vermiştir.
194. Mahkeme, başvuru sahibinin torununun ortadan kaybolduğu iddiasına ilişkin delillerin tutarsız olduğunu gözlemlemektedir. Başvuru sahibi Diyarbakır İHD ve Komisyon temsilcileri önünde torununun güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına evlerinin bahçesinde alındığını söylemiş; halbuki olaylar esnasında köyde bulunan kızı Feride'ye göre ise Cayan, köyün yamacındaki tarlalarda tutuklanmıştır.
195. Mahkeme ayrıca, başvuru sahibinin ne Çayan'ın tutuklandığını söyleyen tanıkların isimlerini verebildiğini ne de bu şahıslan sözlü ifade vermek üzere Komisyon temsilcilerinin huzuruna çıkarabildiğini kaydetmektedir. Üstelik, Çayan'ın tutuklandığı iddia edilen günde.herhangi bir operasyon yapıldığını doğrulayan bir delil de mevcut değildir. Sözlü ifade veren diğer tanıklar da, Çayan'ın ortadan kaybolmasına ilişkin herhangi bir malumat sahibi değildirler.
196. Bu şartlar altında Mahkeme, Çayan'ın güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındığı iddiasını ispatlayan herhangi bir delilin olmadığını kaydetmektedir. Torunu Çayan'a ne olduğu ya da olabileceği hususunda, başvuru sahibi tarafından yeterli delil sunulamamıştır. Bu nedenle, bu iddia konusunda Sözleşmenin ihlali söz konusu değildir.
VII. Sözleşmenin 41. Maddesinin uygulanması
197. Sözleşmenin 41. maddesi şöyledir:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verir ise ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa. Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Maddi Tazminat
198. Başvuru sahibi, iki oğlu Ali İhsan Çiçek and Tahsin Çiçek'in hükümetin sorumluluğunda olan olaylarda ortadan kaybolmasının neden olduğu gelir kaybına karşılık, toplam 109,795.02 İngiliz Sterlini (Pounds/Sterling (GBP)) maddi tazminat talep etmektedir. Bu miktarı, iki kardeşin kendi iş alanlardaki aylık kazançlarını esas alarak belirlemektedir.
199. Hükümet ise, tazmin edilmeyi gerektirecek bir ihlal olmadığını ve adil karşılığın makul sınırları aşmaması ve haksız iktisaba (sebepsiz zenginleşmeye) yol açmaması gerektiğini ileri sürmektedir.
200. Mahkeme ise, başvuru sahibi tarafından uğradığı iddia edilen maddi zarar ile Sözleşme ihlali arasında bir nedensellik ilişkisi olması gerektiğini ve bunun, uygun olan davalarda, gelir kaybının tazminini de kapsayabileceğini hatırlatmaktadır (diğerlerinin yanısıra bkz.: Barbera, Messegue ve Jabardo-İspanya kararı, 13 June 1994 (Madde 50), Series A, no.285-C, ss. 57-58, §§ 16-20; yukarıdaki Çakıcı-Türkiye, § 127). Mahkeme, Tahsin Çiçek ve Ali İhsan Çiçek'in teyit edilmemiş bir gözaltı sonucunda ortadan kaybolduktan ve Devletin Sözleşmenin 2 ve 5. maddeleri kapsamında sorumluluğunun olduğunun bir tespit olarak alınabileceğine karar vermiştir (yukarıdaki paragraflar 147 ve 164 -168). Bu durumlarda, 2 ve 5. maddelerin ihlali ile bunların sağlamış oldukları mali desteği varislerin kaybetmeleri arasında doğrudan bir ilişki vardır.
201. Yukarıda söz edilenler ışığında Mahkeme, hakkaniyet esasına göre karar vererek, oğullarının her biri için 5000 İngiliz Sterlini'nin, oğullarının mirasçıları için istiap edilmek üzere, başvuru sahibine ödenmesine hükmetmiştir. Bu nedenle Mahkeme, başvuru sahibinin talep ettiği maddi tazminatın geri kalan kısmını reddetmektedir.
B. Manevi Tazminat
202. Başvuru sahibi, hem kendisinin ve hem de oğullarının Sözleşmenin belirli ihlallerinin mağdurları olduklarını ileri sürmektedir. Mahkemeden oğullarının ortadan kaybedilmeleri bakımından, her biri için, bunların mirasçıları yararına saklayabileceği, 40,000 İngiliz Sterlini ödenmesine karar vermesini rica etmektedir. Başvuru sahibi ayrıca, kendisi için 10,000 İngiliz Sterlini manevi tazminat talep etmektedir. Oğullarının akıbeti konusunda davalı Hükümet kendisini bilgilendirene kadar, her ay için 1000 İngiliz Sterlini'nin kendisine sürmekte olan Sözleşme ihlali için manevi tazminat olarak ödenmesini rica etmektedir.
203. Hükümet ise, bu miktarların mübalağalı olduğu ve haksız iktisaba (sebepsiz zenginleşmeye) neden olabileceğini ileri sürmektedir.
204. Mahkeme, Sözleşmenin 2, 5, ve 13. maddelerinin ihlal edildiği kararlarını hatırlatmaktadır. Söz konusu ihlallerin ağırlığı da dikkate alınarak, bu şahısların lehine bir tazminat kararının verilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bu nedenle, oğullarının her biri için 20,000 İngiliz Sterlininin başvuru sahibine ödenmesine ve başvuran tarafından oğullarının mirasçıları için istiap edilmesine hükmetmiştir.
205. Bundan başka, başvuru sahibinin kendisi bakımından 3. ve 13. maddelerin ihlal edildiği kararına götüren, oğullarının yeden hakkında gerçeğin araştırılmasında yetkililerin başvuru sahibine yardımcı olmamaları da dikkate alındığında; Mahkeme, başvuran lehine de bir tazminat kararının doğru olduğunu düşünmektedir. Bu yüzden, başvuru sahibine 10,000 İngiliz Sterlini ödenmesine hükmetmiştir.
C. Ücretler ve Masraflar
206. Başvuru sahibi, Birleşik Krallıktaki avukatlarının başvuru giderleri ve ücretleri için toplam 7760 İngiliz Sterlini ve Türkiye'deki avukatların üstlendikleri işin masraf ve ücretleri için de 8143 İngiliz Sterlini ödenmesini talep eni. Bu ücret ve masraflar, Komisyon temsilcilerinin huzurunda ifade almak için Ankara'daki iki duruşmaya gidiş-geliş masraflarını da içermektedir. Başvuru sahibi ayrıca, posta, haberleşme, sözlü ve yazılı çeviri masrafları için Kürt İnsan Hakları Proje (KİHP) (The Kurdish Human Rights Project (KHRP))'ne 1205 İngiliz Sterlini ödenmesini istemektedir.
207. Hükümet ise, mesleki ücretlerin Ankara Barosu'nun uyguladığı oranlarla karşılaştırıldığında aşırı ve gereksiz olduğunu savunmuştur.
208. Masraflara ilişkin olarak Mahkeme, başvuru sahibi tarafından sunulan ayrıntıları dikkate alıp, hakkaniyet esasına göre karar vererek, uygulanabilecek Katma Değer Vergisi (KDV)'yle birlikte 10,000 İngiliz Sterlinin başvurana ödenmesine hükmetmiştir.
209. Diğer taraftan Mahkeme, KİHP adına yapılan tazminat talebinin (1205 İngiliz Sterlini) esasları konusunda, bu kuruluşun davanın hazırlanmasına olan katkısının tam boyutuna ilişkin ayrıntıların sunulmadığını da dikkate alarak, ikna olmamıştır. Bu nedenle (Mahkeme), tazminat talebinin bu kısmını reddeder.
D. Gecikme Faizi
210. Mahkemelin elindeki bilgiye göre, halihazırdaki kararın kabul tarihinde Birleşik Krallıktaki yıllık yasal faiz oranı %7.5dir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME
1. Bire karşı altı oyla, başvuru sahibinin oğulları bakımından Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin oğulları bakımından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;
3. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin oğulları bakımından Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, başvuru sahibi bakımından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Bire karşı altı oyla, başvuru sahibi bakımından Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
6. Oybirliğiyle, Sözleşmenin 2, 3, 5 ve 13. maddelerinin Sözleşmenin 14. maddesiyle bağlantılı olarak ihlal edilmediğine;
7. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin Sözleşmenin 18. maddesiyle ilgili şikayetine ilişkin karar vermeye gerek olmadığına;
8. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin torunu bakımından Sözleşmenin ihlal edilmediğine;
9. Bire karşı altı oyla;
(a) davalı Devletin, Sözleşmenin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde aşağıdaki miktarları, ödeme sırasında TL'na çevirerek başvuru sahibine ödemesine:
(i) Maddi tazminat olarak, 10,000 (on bin) İngiliz Sterlini/Paundu, başvuru sahibi tarafından oğullarının varislerine verilmek üzere;
(ii) Manevi tazminat olarak, 40,000 (kırk bin) İngiliz Sterlini/Paundu, başvuru sahibi tarafından oğullarının varislerine verilmek üzere;
(iii) Manevi tazminat olarak, 10,000 (on bin) İngiliz Sterline/Paunda,
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yıllık %7.5 basit faiz uygulanmasına (hükmetmiştir).
10. Oybirliğiyle,
(a) davalı Devletin başvuru sahibine, Sözleşmenin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleşmesinden itibaren 3 ay içinde, başvuru sahibinin Birleşik Krallıktaki hesabına, uygulanabilecek KDV ile birlikte ücret ve masraf olarak 10,000 (on bin) İngiliz Sterlini/Paundu ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen 3 aylık sürenin aşılmasından ödemenin ifasına kadar geçecek süre için yıllık %7.5 basit faiz uygulanmasına;
11. Oybirliğiyle, başvuru sahibinin adil karşılık bakımından diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
İngilizce olarak (karar) verilmiş ve Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2 ve 3. fıkralarına uygun bir şekilde 27 Şubat 2001 tarihinde yazdı olarak tebliğ edilmiştir.
YARGIÇ MARUSTE'NİN AYNI YÖNDE OYU
Sözleşmenin 2. maddesinin hem esasa ve hem de usule ilişkin fıkralarının ihlal edildiğine dair çoğunluk kararına katılıyorum. Fakat, Dairenin verdiği 145. paragraftaki nihai kararı anlayamadığım için üzgünüm. "Bu şahısların ölümlerinin sorumluluğunun davalı devlete atfedilmesi.." denildiğinde; bu şekilde bir ifade, ortadan kaybolan bu iki şahsın açıkça ve kafi surette ölü kabul edildiklerini gösterir.
Bana göre, böylesine kesin bir dil kullanılması aşağıdaki nedenlerle sorgulanabilir:
Mahkeme, ortadan kaybolan şahısların akıbetine ilişkin herhangi bir delile sahip değildir. Ortada herhangi bir ceset yoktur, bu kişilere kötü muamelede bulunulduğuna dair bir delil (bkz.: 156. paragraftaki karar) hatta herhangi bir türden kötü muamelenin belirtisi dahi söz konusu değildir. Bu durum hayati tehlike olarak kabul edilemez. Bu bakımdan, bu dava (örneğin Kurt davasından) farklı olmaktadır, ölüm karinesi lehine öne sürülen tek gerekçe, bu şahısların yerlerine ilişkin herhangi bir bilginin 6,5 yıldır olmamasıdır. Kurt kararında, (kişinin) gözaltında ya da onu izleyen bir safhada yetkililer tarafından öldürüldüğü sonucuna götürecek, makul şüpheden uzak somut delillerin gerçekten olup olmadığını, Mahkemenin dikkatlice incelemesi gerektiği vurgulanmıştır. Yukarıda atfedilen kesin sonuca ulaşmak için, bu davadaki delilsel temeli çok zayıf buluyorum.
Üstelik, ortadan kaybolma ve ölümü aynı şey addetmenin, bu tür olaylarda hukuken doğru olduğunu da düşünmüyorum. Başvuran şahsın oğullarının gelecekte bir zamanda bir yerlerde canlı olarak bulunmaları ihtimaline ilişkin spekülasyon yapmak istemiyorum. Bu ihtimal artık değiştirilemez bir biçimde ortadan kalkmadıkça, uluslararası bir mahkemenin, ölüm olayının kesinlikle vuku bulduğu sonucuna ulaşması erken olabilir. Bu sebeplerle, bu karara 'karinesi' ya da 'ihtimali' (ölüm) kelimelerini ekleyebilirim.
Düşünceme göre, bu bile en iyi çözüm olmayıp, dununu gerçekte olduğu şekilde, mesela hükümetin sorumlu olduğu ortadan kaybolma gibi, nitelendirmek daha uygun olabilir. Çünkü ortadan kaybolan bu kimseler son olarak, yetkililerin kontrolü altında oldukları bir esnada canlı ve sağlıklı olarak görülmüştür. Bu tür olaylarda ispat yükümünün, tespit edildiği üzere, ortadan kaybolan şahısların akıbetlerine ilişkin zorlayıcı delil getirmeyen devlete kaydığı açıktır.
'Ortadan kaybolma', uluslararası hukukta tanınmış bir kategoridir (örnek olarak bkz.: Bütün Kişilerin Zorla Ortadan Kaybedilmeden Korunmasına Dair BM Beyannamesi (the UN Declaration on the Protection of All Persons from Enforced Disappearance-G. A. Res. 47/133,18.12.1992), interalia (diğer şeylerin arasında), şunları söylemektedir "... ortadan kaybetme... yaşam hakkını... ihlal eder"; ayrıca bkz.: BM İnsan Hakları Komitesi (the UN Human Rights Committee)'nin bu konudaki içtihat hukuku (örneğin, Quinteros v. Uruguay, 107/1981, İnsan Hakları Komitesi Raporu, GAOR, 38. oturum, Supplement no.40, 1983, Annex XXH, § 14) ve Amerikan Ülkeleri İnsan Hakları Mahkemesi (the Inter-American Court of Human Rights) içtihattan (örneğin, Velasquez Rodrfguez Davası, 29 Temmuz 1988 tarihli karar, Seri C, No.4, § 157). Bu özel davada (ve genel olarak Mahkemenin hukuki görüşünün benzer nitelikte olduğu durumlarda), böyle bir karar resmen hoş görülmüş bir ortadan kaybetme pratiğinin (iddialara göre), ne olduğunu daha genel analizler ve değerlendirmelerle desteklemese bile, söz konusu doktrine başvurulmasında ciddi bir sakınca görmüyorum. Benim anlayışıma göre, pozitif yükümlülük doktrini altında, tek bir ortadan kaybolma (olayı) dahi, Sözleşmenin devletleri herkesin yaşam hakkını korumaya zorlayan 2. maddesinin 1. paragrafının ilk cümlesi kapsamına girebilir. Bir kimsenin, yetkililerin kontrolü altında ortadan kaybolması, hayatının gereği gibi korunmadığı anlamına gelir. Böyle bir nitelendirme ise, bu gibi olaylarda daha uygun olabilir; ve daha sonra vuku bulabilecek bütün gelişmeler için açık kapı bırakır.
YARGIÇ GÖLCÜKLÜ'NÜN KISMEN AYNI YÖNDE, KISMEN KARŞI OYU
Sözleşmenin 2 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği ve maddi zararların tazminine hükmedilmesi açısından 41. maddenin uygulanabilirliğine ilişkin çoğunluk kararına katılmam mümkün olmadığı için üzgünüm.
Açıklamama müsaade edin.
1. Bu olayda, başvuru sahibinin oğullarının ölümle güvenlik kuvvetlerinin nezaretinde oldukları esnada karşılaştığına ilişkin, aksi ispatlanıncaya kadar geçerli olabilecek herhangi bir delil dahi (primafacie evidence) yoktur. Aksine, onlarla birlikte alıkonulan diğer tutuklular, askerlerin onları serbest bırakacaklarını söylediklerini bizzat duymuşlarda- (bkz.: paragraflar 84,93 ve!03). Dava dosyasında, başvuru sahibinin oğullarının gözaltında oldukları şuada öldüklerini tespit eden makul şüpheden uzak herhangi bir delil yoktur. Bunlar, sırf sadece, PKK'nın terör eylemleri nedeniyle çoğunluğa göre ®özel şartların hakim olduğu/ülkenin bu bölgesinde tutuklanmış olduktan için öldü sayılmışlardır. Benim düşünceme göre bu maddi deliller,-başvuru sahibinin 2. madde bağlamındaki iddiaları ile ilgili olarak haddizatında ehemmiyetsizdirler-bu maddenin ihlal edildiği kararını haklı kılmaya hiçbir şekilde yeterli değildir. Başvuru sahibinin oğullarının gözaltında öldüklerini ve davalı Devletin sorumlu olduğunu öne sürmek, aslı esası olmayan boş bir kurgudan başka bir şey değildir (bkz.: paragraflar 141 vd.)
Bu nedenle, kesinlikle ihlal edilmemiş olan 2. maddenin bu davada uygulanamayacağı kararına varıyorum.
2. Bu hususda daha ayrıntılı bir açıklama yapmak için, Timurtaş-Türkiye (13 June 2000 tarihli karar) kararındaki karşı oyuma ve Mahkemenin Kurt-Türkiye (25 May 1998 tarihli karar) davasındaki analizine atıfta bulunacağım. Sonraki dava (Kurt-Türkiye Davası), ölümün makul şüpheden uzak bir şekilde tespit edilemediği ortadan kaybolma davalarında, şimdiki davada olduğu gibi, yol gösterici rehber dava muamelesi görmelidir.
13. maddenin ihlal edilmesiyle ilgili olarak, benim düşünceme göre, çoğunluk bir kez bu davada başvuru sahibinin oğullarının ortadan kaybolmasına ilişkin etkili soruşturma yapılmadığı (usul-şekil boyutu) esasına dayalı olarak Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaştığında (bkz.: paragraf 148); aynı maddi deliller başvuru sahibinin hem 2 ve hem de 13. maddelere ilişkin iddialarının kökeninde yer aldıkları için, 13. madde bağlamında başka bir sorun ortaya çıkmamıştır. Bu hususta, Kaya-Türkiye (19 Şubat 1998 tarihli karar), Mahmut Kaya-Türkiye (28 Mart 2000 tarihli karar) ve Akkoç-Türkiye (10 Ekim 2000 tarihli karar) kararlarına da atıfta bulunuyorum.
3. Son olarak, henüz açıkladığım gibi bu davada, ölüm sadece bir varsayıma dayalı olarak tespit edildiği ve makul şüpheden de uzak olmadığı için, başvuru sahibinin oğullarının mirasçıları için maddi zarar tazminatı ödenmesine hükmedilmesinin lalettayin hiçbir haklı nedeni yoktur.
Yorum
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin bu kararına esas teşkil eden iddiaların konusu olaylar, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde, PKK terörünün ve PKK ile güvenlik kuvvetleri arasındaki çatışmaların en yoğun olduğu bir dönemde cereyan etmiştir. Mahkemenin verdiği kararda bu gerçeğin son derece belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.
Başvuru sahibinin oğullarının güvenlik kuvvetlerinin gözaltında bulunduğu esnada ortadan kaybolmaları iddiasını ispatlayacak kesin deliller olmamasına rağmen; Mahkeme bu bölgedeki mevcut konjonktürün ve geçen zamanın etkisinde kalarak söz konusu şahısların öldüklerine hükmetmiş ve kararını bu çerçevede vermiştir.
Dava konusu olayın mağdurlarının akıbetleri konusunda değişik spekülasyonlar yapmak mümkündür, örneğin, bu dönemde PKK'nın devlet yanlısı kimseleri ya da kendilerini açıkça desteklemeyen kimseleri 'işbirlikçi' suçlamasıyla infaz ettiği bilinmektedir. Bu şahısların, bu tür bir infazın mağdurları olması da ihtimal dahilindedir.
Mahkeme, bu şahısların güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındıkları iddiasını destekleyen tanık ifadelerini doğru kabul etmiş; aksi yöndeki tanık ifadelerini ise, tanıkların çoğunluğunun kamu görevlisi olması ve tutarsız addedilmeleri nedeniyle kabul etmemiştir. Bu şahısların güvenlik kuvvetleri tarafından gözaltına alındıkları iddiasını destekleyen tanık ifadelerini doğru kabul etsek dahi; bunların daha sonra serbest bırakıldıklarını doğrulayan tanık ifadeleri de vardır. Dolayısıyla bu konu. Mahkemenin bu kararına esas teşkil eden varsayımı ihtilaflı hale getirmektedir. Zira kararın esası, bu 'gözaltına alınma' iddiasının Mahkeme tarafından kabul edilmiş olmasına dayanmaktadır.
Bu durumda; Mahkemenin Sözleşmenin 2. maddesinin, yani yaşam hakkının ihlal edildiğine hükmetmesi, tartışılabilir hale gelmektedir. Zira her olay, kendi şartları içinde değerlendirilmelidir. Olağanüstü şartlarda ortadan kaybolan herkesin, öldüğüne ya da öldürüldüğüne hükmetmek mantıklı ve gerçekçi değildir.
Mahkeme, bu şahıslara işkence ya da kötü muamelede bulunulmadığını tanık ifadelerinin ışığında kabul etmektedir. Bu konudaki hüsnü zannını, ne var ki, bu kimselerin ortadan kaybolmalarının nedeni konusunda göstermemektedir.
Bununla birlikte, bu davadaki veriler ışığında ülkemizin, başvuru sahibinin iki oğlunun anadan kaybolmasına yönelik olarak yapılan soruşturmaların yeterli olduğu konusunda Mahkemeyi ikna edecek veri ve belge sunamadığı açıktır. Bunda kuşkusuz, bu tür iddialar karşısında kamu görevlilerinin soruşturulmasına ilişkin olarak uygulanan mevzuat büyük ölçüde rol oynamıştır. Bu konuda yeterli soruşturmanın yapıldığına ilişkin ikna edici belge sunulamaması, Mahkemeyi başvuru sahibinin iki oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik olarak yapılan soruşturmanın 'yetersiz' olduğu ve bu nedenle devletin yaşam hakkının korunması için usule ilişkin sorumluluklarını ihlal ettiği kararına götürmüştür. Bu bağlamda; 1913 tarihli 'Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat (MMHKM)'ın yerini alan 1999 tarihli ve 4483 sayılı 'Memurların ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanundan bahsetmek gerekir. Söz konusu Kanun, hem ülkede yargı birliğini bozduğu, hem de memuru halka karşı koruduğu gerekçesi ile eleştirilen (MMHKM)'ın yerini almıştır. 4483 sayılı Kanun, bir ölçüde bu eleştirileri sona erdirmek ve yargılamayı çabuklaştırmak amacını taşımaktadır. Bununla birlikte, özel soruşturma yöntemlerine tabi olan TSK personeli. Hakim ve Savcılar ile Yüksek Öğretim personeli gibi diğer kamu görevlilerinin, halen kendi personel kanunlarına tabi olup, bu Kanunun kapsamı dışında olduklarını da belirtmek gerekir.(*)
(*) Memur Yargılama Kanununun nitelik ve kapsamı ve Memurların Yargılanma Usulüne ilişkin ayrıntılı bilgi için bkz.: Prof. Dr. Remzi FINDIKLI, İdare Hukuku, Ankara, Özen Yayıncılık, 2001, ss.155-160.
Mahkemenin 5. maddenin ihlal edildiği yönündeki kararı da, yine büyük ölçüde, hükümetin Mahkemeyi aksi yönde ikna edecek belge sunamamasından kaynaklanmaktadır.
Özellikle de, jandarmaların Komisyon temsilcileri huzurunda verdiği ifadeler neticesinde, 'şüpheli bir şahsı alıkoymak' ile 'onu nezarethaneye atmanın farklı şeyler olduğu şeklinde bir uygulama geliştirdiklerinin anlaşılması Mahkemenin bu konuda başvuru sahibinin iddia ve talepleri lehine karar vermesinde önemli rol oynamıştır. Bu iki eylem arasındaki süre, 'gözlem süresi' olarak adlandırılmakta ve 24 saate kadar uzatılabilmektedir. Alıkonulan kişiler, bu süre zarfında sorgulanabilmektedirler. Bu süre içerisindeki alıkoymalar, deftere de kaydedilmemektedir. Neticede Mahkeme, ulusal hukukun böyle bir 'gayri resmi' gözaltı süresine müsaade etmediğini kaydetmekle birlikte; bu şahısların, 5. maddede kapsanan güvencelerin tam yokluğunda, teyit edilmemiş gözaltında tutuldukları iddiasını kabul etmiş ve Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Bu bağlamda; gözaltı prosedürleriyle ilgili olarak, 01 Ekim 1998 tarihinde yürürlüğe giren ve mevcut uygulamayı iyileştirmeyi amaçlayan, "Yakalama, Gözaltına Alma ve ifade Alma Yönetmeliği' önemli bir ileri adımdır. 25 Haziran 1999'da Başbakanlık tarafından yayınlanan bir genelge de, 01 Ekim 1998 tarihli yönetmeliğin etkin biçimde uygulanmasına ve uygulamanın kesin şekilde teyit edilmesine yöneliktir. Ayrıca, 'Avrupa Konseyi'nin Üye Devletleri Tarafından Yükümlülüklerin ve Taahhütlerin Yerine Getirilmesi Komitesi'nin, Ocak 1999 tarihli raporu üzerine Türkiye'nin cevaben belirttiği gibi, Kasım 1998'den itibaren güvenlik görevlileri için bu konularda yoğun eğitim kursları başlamıştır.
Sonuç olarak; bu davanın ortaya koyduğu temel gerçek, özellikle olağanüstü şartların hakim olduğu yer ve zamanlarda güvenlik kuvvetleri, farklı yorumlamalara sebebiyet verebilecek uygulamalardan daha itinalı bir şekilde kaçınmaya çalışmalı, her türlü eylem ve işlemlerini mümkün olduğu kadar yazılı belge ve usullere dayandırmalıdır.
Full & Egal Universal Law Academy