(AİHS. m. 6, 9, 10, 44) (3713 S. K. m. 8) (765 S. K. m. 312) (ZANA - TÜRKİYE DAVASI) (CASTELLS - İSPANYA DAVASI) (GERGER - TÜRKİYE DAVASI) (ÖZTÜRK - TÜRKİYE DAVASI) (İNCAL - TÜRKİYE DAVASI) (SÜREK - TÜRKİYE DAVASI) (SÜREK - TÜRKİYE DAVASI (3)) (SÜREK - TÜRKİYE DAVASI (4)) (ÖZDEMİR - TÜRKİYE DAVASI) (YAĞMURDERELİ - TÜRKİYE DAVASI) (CEYLAN - TÜRKİYE DAVASI) (KARAKOÇ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
Başvuru No: 27528/95
Karar Tarihi: 2 Ekim 2003
Başvuru sahibi 1960 doğumlu Zeynel Abidin Kızılyaprak, Pele Sor adlı yayınevinin sahibi olup Aralık 1991'de "Kürt Halkına Karşı Nasıl Savaştık- Bir Askerin Anıları" isimli bir kitap yayınlamıştır. Bunun üzerine 14 Ekim 1993 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuru sahibini 6 ay hapis ve 50.000.000 Türk Lirası hapis cezasına çarptırmıştır. Bunun üzerine başvuru sahibi Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali iddiasıyla Mahkemeye başvurmuştur.
Mahkeme oybirliğiyle,
1- Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
2- İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığının ve tarafsızlığının olmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 6§1. maddesinin ihlal edildiğine;
3- a- Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, bu miktarlar üzerinden gereken tüm vergileri ödemek şartıyla, davalı devlet başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası olarak:
i- 3.000 Euro (üç bin Euro) manevi zarar için;
ii- 2 500 Euro (iki bin beş yüz Euro) masraf ve harcamalar için tazminat ödemesine;
b- 3 aylık sürenin bitiminden itibaren bu ödemenin yapıldığı ana kadar geçen süre için, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan oranda faizin, %3 oranında artırılarak uygulanmasına;
4- Hakkaniyete uygun daha fazla tazminat isteminin reddine karar vermiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1. Zana v. Türkiye, 25 Kasım 1997, 1997-VII
2. İbrahim Aksoy v. Türkiye, 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 10 Ekim 2000
3. Castells v. İspanya, 23 Nisan 1992, seri A, no 236
4. Fressoz ve Roire v. Fransa, 29183/95, 1999-I
5. Gerger v. Türkiye, 24919/94, 8 Temmuz 1999
6. Öztürk v. Türkiye, 22479/93, 1999-VI
7. Incal v. Türkiye, 9 Haziran 1998, 1998-IV
8. Sürek v. Türkiye (no 1), 26682/95, CEDH, 1999-IV
9. Sürek v. Türkiye (no 3), 24735/94, 8 Temmuz 1999
10. Sürek v. Türkiye (no 4), 24762/94, 8 Temmuz 1999
11. Özel v. Türkiye, 42739/98, 7 Kasım 2002
12. Özdemir v. Türkiye, 59659/00, 6 Şubat 2003
13. Wingrove v. Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996, 1996-V
14. Yağmurdereli v. Türkiye, 29590/96, 4 Haziran 2002
15. Ceylan v. Türkiye, 23556/94, 1999-IV
16. Karakoç ve Diğerleri v. Türkiye, 27692/95, 28138/95 ve 28498/95, 15 Ekim 2002
17. Nikolova v. Bulgaristan, başvuru no 31195/96, 1999-II
PROSEDÜR
1. Bu davanın kaynağında Türk vatandaşı olan Zeynel Abidin Kızılyaprak'ın Türkiye Cumhuriyetine karşı başvurusu (başvuru no: 27528/95) bulunmaktadır. (...)
3. Başvuru sahibi, bir kitap yayınlamaktan dolayı aldığı cezai mahkumiyetin, düşünce ve ifade özgürlüğüne, Sözleşmenin 9. ve 10. maddelerine aykırı bir müdahale oluşturduğunu iddia etmektedir. Ayrıca başvuru sahibi, Sözleşmenin 6. maddesini ileri sürerek kendisini mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığını ileri sürmektedir. (...)
OLAYLAR
1. DAVAYA YOL AÇAN OLAYLAR
9. Başvuru sahibi 1960 doğumlu olup İstanbul'da oturmaktadır.
10. Başvuru sahibinin sahibi olduğu Pele Sor Yayınevi Aralık 1991'de "Kürt Halkına Karşı Nasıl Savaştık- Bir Askerin Anıları" isimli bir kitap yayınlamıştır. Söz konusu kitabın belli başlı pasajları aşağıdaki biçimdedir:
"Yayıncının takdim yazısı
Bu broşür bir Türk devrimcisinin 1986 yılındaki anılarını özetleyen bir derlemedir (bu kişi takma ad olarak Yavuz Erkal ismini kullanmaktadır, ancak biz gerçek ismini açıklamıyoruz). Türk Kürdistanı'nda geçenler üzerine ışık tutmaktadır (...).
Bu küçük broşür "bilgi alma ve yayma" hakkına küçük bir katkı olarak değerlendirilmelidir (...).
Önsöz
Siyasi bir hareketin (PKK) üzerine karşı sürdürülen savaş çerçevesinde Kürdistan'a gönderilen askeri birliklerde yer almaktaydım. Bu savaş Türk burjuvazisi tarafından "bölücülere", "eşkıyaya" karşı bir mücadele olarak takdim ediliyordu (...).
Savaşa hazırlık
(...)
Kürdistan'a göreve gönderilen kişiler özel olarak seçiliyordu (...). Oraya akıllı, kurnaz ve kültürlü insanlar götürülmüyordu. Tam tersine, saf, kültürsüz, orta zekalı, devlet ve vatanına körü körüne bağlı kişiler gönderiliyordu. Sonra faşistler de (...). Bu kişilerden oluşan grup, Kürdistan'daki sorunu çözecek ölçüde değildi. Kürt halkının er ya da geç kendi devletini kuracağının bilincinde değildi (...).
Ordu tarafından yürütülen savaş ve barbarlık
(...)
Herşey, Kürt halkının milli mücadelesine karşı koymak için yapıldı. Bu baskı ve şiddet uygulamalarına karışmış biri olarak ben gördüklerimi ve duyduklarımı örnekler vererek size anlatacağım (...).
Katil Subay H.S.
(...)
Görevi işkence yapmak olan ve sorgulamayı yürüten ekip, Ağaçyurdu köylülerine 3 gün boyunca işkence yaptıktan sonra köyü terk ettiler. İşkencecilerin köyü terk etmesinden sonraki 2. ve 3. günde arama yapmak ve görgü tanıklarının ifadelerini toplamak üzere köylüleri köy meydanına topladık. Tabii ki en sert yöntemleri kullanarak, döverek ve küfrederek (...). Köylüler arasında aranan bir kişinin aile efradı bulunmaktaydı. Bu ailede, 12-13 yaşlarında hayatının baharında ve hiçbir suç işlememiş bir çocuk bulunuyordu. H.S. bu çocuğu kalabalıktan ayırdı ve köyün dışına götürdü (...). Kısa bir süre sonra bir silah sesi duyduk (...). Çocuk kanlar içinde cansız yerde yatıyordu (...). Katil köpekler (...), şövenler (...), faşistler cezasız kalmayacaktır.
Malların ve kişilerin güvenliği
(...)
Tönekpınar, Dadaklı, Körüklükaya köylerinin sakinleriyle birlikte Dönerdöver köylerinin sakinlerini Dönerdöver köyünde topladılar. Okulun bahçesinde sıraya dizdiler. Okul bir işkence salonuna dönüşmüştü (...). Bir işkence ekibi vardı. İşkenceye biz gelmeden önce başlamışlardı (...).
İnsanlar bizim ekip tarafından yapılan ya da bizim ekibin şahit olduğu işkenceler esnasında hemen ölmediler. Sakat kalanlar çoğunluktaydı.
(...).
Savaş Kürt halkına karşı ilan edildi.
(...)
Resmi politikalarında Türkiye'de Kürt olmadığını iddia eden ve yalnızca millet olma haklarını değil bunun yanı sıra varlıklarını bile kabul etmeyenler kamuoyu önünde "biz Kürtlere karşı savaş ilan ediyoruz" diyemezlerdi (...).
Sular zehirlendi
Savunmasız halkın ekmeğine, hayatına, namusuna hatta suyuna bile saldırıldı (...). Bir jandarma bu sudan içtikten 2 saat sonra öldü. Yapılan tıbbi muayene sonucu zehirlenmeden öldüğü ortaya çıktı. İçtiği sudan zehirlenmişti! (...).
Emirler Evren ve Üruğ'dan geliyordu
Bundan sonra bir olayın tüm yönlerini gördük ve anladık. Bölgedeki tüm su depolarının ve kuyularının bölgeye giden askeri birliklerin komutanı tarafından gizlice zehirlendiğini anladık. Emir ise Genelkurmay'dan geliyordu (...).
Bazı olayların sırrı
Baştan beri PKK üyelerinin pratik sonuçları, eylemleri, taktikleri ve objektifleri üzerinde pek durmuyorum. Bunun 2 nedeni var:
Birinci neden, bu benim yetkilerimi aşmaktadır. Bunun başkaları tarafından değerlendirilmesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
İkinci neden, Kürdistan'daki savaşın gerçek nedeni PKK değildir.
PKK üyeleri üzerine yoğunlaşıp sorunun arka planını reddetmek doğru değildir. PKK üzerinde durmamamın asıl nedeni de budur. Bu anlattıklarımdan PKK elemanlarının haklı oldukları ya da yapmaları gerekenin şu an yaptıkları olduğu ya da tam tersi gibi sonuçları da çıkarmamak gerekir".
11. 20 Aralık 1991 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı başvuru sahibini bölücülük propagandası, etnik ve bölgesel farklılığa dayalı kin ve nefreti körüklemeyle suçlamıştır. Savcı, 3713 sayılı yasanın 8. maddesi ve Türk Ceza Kanununun 312§1 ve §2. Maddesi uyarınca başvuru sahibine hapis cezası verilmesini ve yayınladığı kitabın toplatılmasını istemiştir.
12. Savcı, başvuru sahibine ve yönelttiği suçlamalara destek olarak uyuşmazlık konusu kitaptan aşağıdaki paragrafları aktarmıştır: (...).
14. Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne sunduğu savunmasında başvuru sahibi kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiş ve uyuşmazlık konusu kitabın ne bölücülük propagandası yapma amacıyla yayınlandığını ne de etnik ve bölgesel farka dayalı kin ve nefreti körüklemeye yönelik olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, yayınevi sahibi sıfatıyla söz konusu kitabın yayınlanmasından doğan cezai sorumluluğu üstlenemeyeceğini, bu sorumluluğu kitabın yazarının üstlenmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
15. 14 Ekim 1993 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuru sahibini Pele Sor yayınevinin sahibi ve sorumlusu sıfatıyla 3713 sayılı yasanın 8. maddesi uyarınca bölücülük yaptığı gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına ve 50.000.000 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır. Devlet Güvenlik Mahkemesi ayrıca uyuşmazlık konusu kitabın toplatılmasına karar vermiştir.
16. Devlet Güvenlik Mahkemesi, kararının gerekçe fıkralarında, uyuşmazlık konusu kitabın askerlik görevini 1986'da Türkiye'nin Güney Doğusunda yapmış olan bir gencin anılarının kitap haline getirilmesinden ibaret olduğunu tespit etmiştir (...).
17. Söz konusu kitabın içeriği üzerine yaptığı inceleme sonucu, Devlet Güvenlik Mahkemesi bölücülük propagandasının söz konusu olduğunu belirtmiştir (...).
18. Bu kararın ardından başvuru sahibi bu kararın temyiz edilmesini talep etmiştir.
19. 2 Mart 1994 tarihinde Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını yerinde bulmuş ve başvuru sahibinin temyiz talebini reddetmiştir.
20. 12 Nisan 1994 tarihinde savcı başvuru sahibine ödeme emri çıkartmıştır.
21. 3713 sayılı yasanın 8. maddesinde değişiklik yapan 4126 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra savcı 15 Kasım 1995 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi'nden yeni yasa hükümlerine göre davanın yeniden incelenmesi talebinde bulunmuştur.
22. Yeniden inceleme sonucu 16 Şubat 1996 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuru sahibini 6 ay hapis ve 100.000.000 Türk Lirası para cezasına çarpmıştır.
23. Başvuru sahibi, bu karara karşı temyiz talebinde bulunmuştur.
24. 15 Ocak 1998'de Yargıtay cezaların teciline ilişkin 14 Ağustos 1997 tarih ve 4304 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi nedeniyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
25. Yargıtay'ın bu kararının ardından Devlet Güvenlik Mahkemesi 28 Şubat 1998'de 4304 sayılı yasada belirtilen ilkelere uygun olarak 3 yıl boyunca cezanın ertelenmesine karar vermiştir.
II- İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
26. 3713 sayılı Terörle mücadele kanununun 8. maddesinin 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı yasayla değiştirilmeden önceki hali aşağıdaki gibidir:
"Yöntemi veya niyeti ve harekete geçiren fikirler ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne zarar vermeye yönelik her türlü yazılı veya sözlü propaganda, toplantı, meclis toplantısı ve gösteri yasaklanmıştır. Kim bu tür bir faaliyet yaparsa 2 yıldan 5 yıla kadar hapis, elli milyondan yüz milyona kadar para cezasına çarptırılır."
8. maddenin 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı yasayla değiştirilmiş şekli şöyledir:
"Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne zarar vermeye yönelik her türlü yazılı veya sözlü propaganda, toplantı, meclis toplantısı ve gösteri yasaklanmıştır. Kim bu tür bir faaliyet yaparsa 1 yıldan 3 yıla kadar hapis, yüz milyondan üç yüz milyona kadar para cezasına çarptırılır."
27. Sorumlu yönetici olarak 12 Temmuz 1997 tarihinden önce işlenen suçlarla ilgili olarak yargılamanın ve cezanın ertelenmesine ilişkin 14 Ağustos 1997 tarih ve 4304 sayılı yasanın 1. ve 2. maddeleri şöyledir: (...).
28. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin statüsü Özel v. Türkiye (başvuru no 42739/98, §20-21, 7 Kasım 2002) ve Özdemir v. Türkiye, başvuru no 59659/00, §20-21, 6 Şubat 2003) kararlarında ele alınmıştır.
HUKUKİ BOYUT
I. SÖZLEŞMENİN 9. ve 10. MADDELERİNİN İHLALLERİ İDDİALARI
29. Başvuru sahibi, bir yayınevi sahibi sıfatıyla bir kitap yayınlaması nedeniyle mahkum edilmesinin ifade özgürlüğüne bir darbe olduğunu, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 28 Şubat 1998'de verilen yargılamanın ertelenmesi kararının bu darbeyi yok edemeyeceğini iddia etmektedir. Bu noktada başvuru sahibi Sözleşmenin 9. ve 10. maddelerini ileri sürmektedir.
Mahkeme bu şikayetin Sözleşmenin 10. maddesi açısından incelenmesinin yerinde olacağı görüşündedir. Bu maddeye göre:
"1- Herkes anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, düşünce özgürlüğünden başka, resmi makamlar karışmaksızın ve ülke sınırları sözkonusu olmaksızın, haber ve düşünce almak ya da vermek özgürlüğünü içerir. Bu madde, devletin radyo, sinema ya da sinema televizyon işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmasını engellemez.
2- Kullanılması görev ve sorumluluk gerektiren bu özgürlükler, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin, düzeni korumanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ya da ahlakın ve başkalarının ünü ya da haklarının korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu önlemler niteliğinde olarak, gizli haberlerin açıklanmasının engellenmesi ya da yargı erkinin üstünlüğünün ve yansızlığının sağlanması bakımından, kanunla belirli işlemlere, şartlara sınırlamalara ya da yaptırımlara bağlı tutulabilir."
30. Başvuru sahibi, ifade özgürlüğünün kullanımına müdahalenin gerekliliğine itiraz etmektedir. Resmi tezlere tamamen karşı bir görüş açısını yansıtan bir kitap yayınladığı gerekçesiyle mahkum edildiğini ileri sürmektedir. Başvuru sahibine göre kendisine karşı alınan önlemler 10. madde tarafından garanti altına alınan hakka orantısız bir müdahale niteliğindedir.
31. Türk Hükümeti uyuşmazlık konusu kitabın, okuyucunun zihninde kitabın yazarının Türk devletine karşı silahlı mücadeleyi cesaretlendirdiği hatta bu mücadeleye başvurmayı ileri sürdüğü izlenimini uyandırabilecek bir karaktere sahip olduğunu ileri sürmektedir. Türk Hükümeti bu görüşüne destek olarak Mahkemenin içtihadını dayanak yapmaktadır (bkz, Sürek v. Türkiye (no 3), (GC), başvuru no 24735/94, 8 Temmuz 1999 ve Wingrove v. Birleşik Krallık, 24 Kasım 1996 tarihli karar, Recueil, 1996-V).
32. Ayrıca Türk Hükümeti, verilen cezaların türünün ve ağırlığının da müdahalenin oranlılığını ölçme söz konusu olduğu zaman, nazarı itibara alınacak unsurlar olduğunun altını çizer (bkz, Sürek v. Türkiye (no 1), (GC), başvuru no 26682/95, §64, CEDH, 1999-IV). Oysa davada verilen cezaların olabildiğince hafif olup, ayrıca ertelemeden yararlanmıştır.
33. Mahkeme, uyuşmazlık konusu mahkumiyetin, başvuru sahibinin Sözleşmenin 10§1 maddesiyle korunan ifade özgürlüğüne bir müdahale oluşturup oluşturmadığı konusunda davanın tarafları arasındaki tartışmayı etkilemeyeceği görüşündedir. Bu müdahalenin yasayla öngörüldüğü ve 10§2. madde anlamında toprak bütünlüğünün korunması gibi meşru bir amaç güttüğü (bkz, Yağmurdereli v. Türkiye, başvuru no 29590/96, §40, 4 Haziran 2002) konusuna da itiraz edilmemektedir. Mahkeme de bu değerlendirmeye katılmaktadır.
34. Dolayısıyla uyuşmazlık bu müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığı noktasında çıkmaktadır.
35. Mahkeme konuyla ilgili olarak içtihadından ortaya çıkan temel ilkeleri hatırlatır (bu konudaki bir çok karardan bkz, Castells v. İspanya, 23 Nisan 1992, seri A, no 236, s. 23, §46; Zana v. Türkiye, 25 Kasım 1997, Recueil 1997-VII, ss. 2547-2548, §51; Fressoz ve Roire v. Fransa, (GC), başvuru no 29183/95, §45; CEDH 1999-I, Ceylan v. Türkiye, (GC), başvuru no 23556/94, §32, CEDH 1999-IV; Öztürk v. Türkiye, (GC), başvuru no 22479/93, §64, CEDH 1999-VI ve İbrahim Aksoy v. Türkiye, başvuru no 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, §§51-53, 10 Ekim 2000). Mahkeme konuyu bu ilkelerin ışığında inceleyecektir.
36. Mahkeme suçlamada kullanılan terimlere ve yayınlandığı bağlama özel bir önem atfeder. Bu noktada, özellikle de terörle mücadele çerçevesindeki güçlükleri hesaba katar (bkz, yukarıda geçen İbrahim Aksoy v. Türkiye kararı, §60 ve İncal v. Türkiye, 9 Haziran 1998, Recueil, 1998-IV, s. 1568, §58).
37. Uyuşmazlık konusu kitap askerlik görevini Türkiye'nin güney doğusunda yapan ve kimliği açıklanmayan bir askerin anılarının derlenmesinden oluşmaktadır. Şekil itibariyle kitap, yazarın yaşadıklarını ve hissettiklerini kendi görüş açısından değerlendirdiği kişisel gözlem üzerine dayanan ve edebi bir tür olarak anı kitapları türüne girmektedir. Bu kitapta yazar, Türk ordusu içinde doğası itibariyle kitle iletişim araçlarından uzak bir noktada bulunan bir askerin ve bizzat kendisinin içinde bulunduğu durumu analiz etmektedir. Böylece kendisinin katıldığı, tanık olduğu olayların yanı sıra kendisinin duyduğu olayları anlatmaktadır.
38. Savcı ve Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından ele alınan paragraflarda (bkz, yukarıdaki 12. ve 16. paragraflar) meydana gelen tarihi olayların "tarafsız" bir tasvirinin söz konusu olmadığı ve kitabın, Türk makamlarının eyleminin bir eleştirisi olduğu açıktır. Öte yandan kitabın stilinin inkar edilemez sertliği bu eleştiriye kesin bir şiddet katmaktadır.
39. Mahkeme, kitabın özellikle sert nitelikteki bazı pasajlarının Türk devletinin ve ordusunun negatif bir tablosunu çizse ve anlatılanlara düşmanca bir üslup verse de, ne şiddet kullanmaya ve silahlı direnişe ne de ayaklanmaya teşvik etmediğini gözlemler. Zaten Mahkemenin değerlendirmesine göre nazarı itibara alınması gereken husus da budur (bkz, Gerger v. Türkiye, (GC), başvuru no 24919/94, §50, 8 Temmuz 1999). Zaten söz konusu kitap da "bu anlattıklarımdan PKK elemanlarının haklı oldukları, yapmaları gerekenin bugün yaptıkları ya da tam tersi gibi bir sonuç çıkarmamak gerekir" biçiminde bir mesaj vermektedir. Böylece, kitabın geneli değerlendirildiğinde kitabın yazarının PKK'yı desteklediği, ya da PKK tarafından Türkiye'nin güney doğusunda sivillere karşı yapılan silahlı saldırıları haklı çıkarmaya çalıştığı sonucu çıkarılamaz (yukarıda geçen Zana kararıyla karşılaştırınız, s. 2549, §58).
40. Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin başvuru sahibini şiddete teşvik ettiği için değil, daha ziyade bir kitap yayınlayıp Türkiye'nin bir bölgesini "Kürdistan" olarak niteleyerek bölücülük propagandası yaptığı için mahkum ettiğini belirler (bkz, yukarıdaki 16. ve 17. paragraflar). Oysa Mahkeme için bu değerlendirme haklı bulunsa bile, bu nokta tek başına başvuru sahibinin ifade özgürlüğüne müdahaleyi haklı kılacak yeterli bir neden oluşturmaz (bkz, mutatis mutandis, Sürek v. Türkiye (no 4), (GC), başvuru no 24762/94, §48, 8 Temmuz 1999).
41. Bu değerlendirmelerin ışığında, Mahkeme, ulusal makamların, kamunun, Türkiye'nin güney doğusunda olup bitenler hakkında başka yollardan (resmi kaynakların dışında) bilgi edinme hakkını yeterince nazarı itibara almadıkları görüşündedir (yukarıda geçen Sürek kararı, (no 4), §58).
42. Mahkeme verilen cezaların ağırlığının ve niteliğinin de müdahalenin oranlılığını ölçmede hesaba katılacak unsurlar arasında olduğunu belirler. Bu noktada Mahkeme başlangıçta başvuru sahibinin 6 ay hapis ve para cezasına çarptırıldıysa da (bkz, yukarıdaki 22. paragraf), ulusal mahkemeler 4304 sayılı yasa uyarınca daha sonra ertelemişlerdir (bkz, yukarıda 25. paragraf). Bununla birlikte Mahkeme, bu ertelemenin, erteleme tarihinden itibaren başvuru sahibinin yayıncı sıfatıyla 3 yıl boyunca hiçbir kasti suç işlememesi durumunda söz konusu olduğunu (bkz, yukarıda 27. paragraf), tersi durumda başvuru sahibinin en azından yeniden yargılanacağını ve büyük bir ihtimalle para cezasına çarptırılacağını not eder. Ayrıca, bu dönem boyunca el koyma önlemleri yürürlükte kalmaya devam etmektedir.
43. Sonuç olarak, başvuru sahibinin mahkum edilmesi öngörülen amaçlara nazaran orantısızdır ve bunun sonucu olarak da "demokratik bir toplumda gerekli" değildir. Dolayısıyla Sözleşmenin 10. maddesinin ihlali söz konusudur.
II. SÖZLEŞMENİN 6§1. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
44. Başvuru sahibi kendisini yargılayan ve mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, içinde askeri yargıcın bulunması nedeniyle adil yargılamayı garanti edecek "tarafsız ve bağımsız" bir mahkeme oluşturmadığını iddia etmektedir. Bu noktada Sözleşmenin aşağıda önemli bölümleri verilen 6§1. maddesinin ihlal edildiğini belirtmektedir: (...)
45. Mahkeme defalarca bu davadakine benzer sorunları değerlendirmiş ve Sözleşmenin 6§1. maddesinin ihlal edildiğini saptamıştır (bkz, yukarıda geçen Özel kararı, §33-34; yukarıda geçen Özdemir kararı, §35-36).
46. Mahkeme, bu davayı da incelemiş ve Türk Hükümetinin bu davada farklı bir sonuca varmak için hiçbir delil ya da savunma sunmadığını ortaya koymuştur. Diğer yandan Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin ilgiliyi mahkum etmesini ve Yargıtay'ın da bu kararı 2 Mart 1994'de onaması nedeniyle başvuru sahibinin davasının 4126 sayılı yasanın yürürlüğe girmesi sonucu yeniden incelenmesiyle (bkz, yukarıdaki 21. ve 24. paragraflar) ilgilenmez. Mahkeme bu noktada Ceza Kanununda öngörülen ve cezalandırılan suçlar nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yargılanan başvuru sahibinin içlerinde askeri yargıya mensup bir subayın da bulunduğu yargıçlar tarafından yargılanmasından şüphelenmesinin anlaşılabilir olduğunu tespit eder. Bu nedenle, başvuru sahibi Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, davasına yabancı olan değerlendirmelerle yönlendirilmiş olabileceğinden gayet haklı olarak korkabilir. Dolayısıyla başvuru sahibinin bu mahkemenin tarafsız ve bağımsızlığıyla ilgili şüpheleri objektif olarak haklı olduğu değerlendirilebilir (bkz, yukarıda geçen İncal kararı, s. 1573, §72 in fine).
47. Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin başvuru sahibini mahkum ettiği dönemde Sözleşmenin 6§1. maddesi anlamında tarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığı sonucuna varır.
III. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A- Zarar
49. Başvuru sahibi 132.995 ABD Doları maddi zarara uğradığını iddia etmektedir. Bu miktar aşağıdaki bölümlerden oluşmaktadır: 480 ABD Doları uyuşmazlık konusu kitaba el konulmasından dolayı (yayın masrafları ve kazanç kaybı), 105.700 ABD Doları kitapevinin kapanması ve mesleki kayıp, 26.115 ABD Doları para cezası, taşınma ve kira masrafları.
52. İddia edilen kazanç kaybıyla ilgili olarak, Mahkeme, kendisine sunulan delillerin, başvuru sahibi açısından Sözleşmenin ihlalinin tespitinden sonuçlanan bir kazanç kaybının net bir tutarının saptanmasına olanak vermediğini belirtir (aynı yönde bkz, Karakoç ve diğerleri v. Türkiye, başvuru no 27692/95, 28138/95 ve 28498/95, §69, 15 Ekim 2002). Verilen para cezasıyla ilgili olarak Mahkeme, bunun ertelendiğini ve başvuru sahibinin bu parayı ödediğine dair bir belge sunmadığını belirtir. Manevi zararla ilgili olarak Mahkeme davaya yol açan olaylar nedeniyle başvuru sahibinin bir takım sıkıntılar yaşamış olabileceği görüşündedir. Hakkaniyete uygun olarak Mahkeme başvuru sahibine manevi tazminat olarak 3000 Euro ödenmesine karar verir.
TÜM BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE
1- Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
2- İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığının ve tarafsızlığının olmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 6§1. maddesinin ihlal edildiğine;
3- a- Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, bu miktarlar üzerinden gereken tüm vergileri ödemek şartıyla, davalı devlet başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası olarak:
i- 3.000 Euro (üç bin Euro) manevi zarar için;
ii- 2.500 Euro (iki bin beş yüz Euro) masraf ve harcamalar için tazminat ödemesine;
b- 3 aylık sürenin bitiminden itibaren bu ödemenin yapıldığı ana kadar geçen süre için, bu miktarlara, Avrupa Merkez Bankası tarafından marjinal ödünç kolaylığına uygulanan oranda faizin, %3 oranında artırılarak uygulanmasına;
4- Hakkaniyete uygun daha fazla tazminat isteminin reddine karar vermiştir.
Full & Egal Universal Law Academy