(AİHS. m. 1, 2, 3, 5, 6, 13, 14, 18, 41, 44) (2709 S. K. m. 125, 145) (765 S. K. m. 61, 62, 243, 245, 448, 449, 450, 451, 452, 453, 454, 455) (1632 S. K. m. 89) (2577 S. K. m. 13) (430 S. KHK. m. 8) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (MCCANN VE DİĞERLERİ - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (OĞUR - TÜRKİYE DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (BOYLE VE RICE - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (İRLANDA - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (KAYA - TÜRKİYE DAVASI) (ERGİ - TÜRKİYE DAVASI) (BARBERA, MESSEGUE VE JABARDO - İSPANYA DAVASI (NO. 2)) (AYTEKİN - TÜRKİYE DAVASI) (AKKOÇ - TÜRKİYE DAVASI) (ÖZDEP - TÜRKİYE DAVASI) (İNCAL - TÜRKİYE DAVASI) (SOSYALİST PARTİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (AKDENİZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
1950 doğumlu olan başvuru sahibi, 1970 doğumlu Abdülselam Orak'ın, PKK'nın eylemlerine katılma şüphesiyle göz altına alınan oğlu, Devletin gözetimi altında iken kaldırıldığı hastanede ölmüştür. Bunun üzerine başvuru sahibi Sözleşmenin 2., 3., 5., 6., 13., 14. ve 18. maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla Mahkemeye başvurmuştur.
Mahkeme,
1- Oybirliğiyle, Türk Hükümetinin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayanan ön itirazına prensipte katılmaktadır,
2- Oybirliğiyle, Türk Hükümetinin ön itirazını reddeder,
3- Oybirliğiyle, Abdüsselam Orak'ın gözaltında bulunduğu sırada ölümüyle ilgili olarak Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini belirtir;
4- Oybirliğiyle, Abdüsselam Orak'ın gözaltında bulunduğu sırada ölümüyle ilgili olarak, yetkili makamların yeterince ve etkin bir biçimde soruşturma yapmadıkları gerekçesiyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini belirtir,
5- Oybirliğiyle, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğini belirtir;
6- 1'e karşı 6 oyla Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğini belirtir;
7- Oybirliğiyle, Sözleşmenin S., 6§1., 14. ve 18. maddelerine ilişkin başvuru sahibinin iddialarının incelenmesine gerek olmadığını belirtir,
8- 1'e karşı 6 oyla
a) Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı devlet başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirası olarak:
i- maddi zarar için 46000 Euro. Bu tutarı başvuru sahibi oğlunun mirasçıları için alacaktır. Ayrıca defin işlemleri için 457 Euro;
ii- manevi zarar için 22500 Euro. Bu tutan başvuru sahibi oğlunun mirasçıları için alacaktır. Ayrıca başvuru sahibinin uğradığı manevi zarar için 4000 Euro
iii- 2660 euro KDV ve diğer mali ödemeler için ödeyecektir. Ancak bu tutardan Avrupa Konseyinin mahkeme yardımları için vermiş olduğu 4100 Fransız frangı çıkarılacaktır.
b) Bu tutarlara belirtilen sürenin bitiminden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yılda % 4,26 oranında faiz uygulanır.
9- Oybirliği daha fazla tazminat istemini reddeder.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1. Salman v. Türkiye, Başvuru no 21986/93
2. Kremzow v. Avusturya, 21 Eylül 1993
3. Athasanaoglou ve Diğerleri v. İsviçre, Başvuru no 27644/95
4. McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık, 27 Eylül 1995
5. Oğur v. Türkiye, Başvuru no 21594/93,
6. Aksoy v. Türkiye
7. Aydın v. Türkiye, 25 Eylül 1997
8. Boyle ve Rice v. Birleşik Krallık
9. Selmouni v. Fransa, Başvuru no 25803/94
10. İrlanda v. Birleşik Krallık, 18 Ocak 1978
11. Demiray v. Türkiye, Başvuru no: 27308/95
12. Altay v. Türkiye, 22 Mayıs 2001
13. Rehbock v. Slovenya, Başvuru no: 29462/95
14. Ribitsch v. Avusturya, 4 Aralık 1995
15. Kaya v. Türkiye, 19 Şubat 1998
16. Ergi v. Türkiye, 28 Temmuz 1998
17. Yasa v, Türkiye, 2 Eylül 1998
DAVANIN ESASI PROSEDÜR
1. Bu davanın kaynağında Abdurrahman Orak'ın Türkiye Cumhuriyetine karşı başvurusu 31889/96 numaralı başvurusu bulunmaktadır.
OLAYLAR
I- DAVAYA YOL AÇAN OLAYLAR
9. Başvuru sahibi kurt kökenli Türk vatandaşı olup 1950'de doğmuş ve Bitlis'te ikamet etmektedir, işçi ve 1970'te doğup 25 Haziran 1993'te ölen Abdüsselam Orak'ın (A.O) babasıdır.
A- A.O.'nun tutuklanması
10. PKK'nın eylemlerine karıştıklarından şüphelenilen kişilerin yakalanması için 10 Haziran 1993 günü yapılan bir operasyon esnasında güvenlik güçleri Bitlis'in Harabengezar köyüne gelmişlerdir.
11. 11 Haziran 1993 günü sabahın erken saatlerinde evinde bulunan, evli ve bir çocuk babası A.O jandarmalar tarafından yakalanmıştır. A.O ve aynı operasyon sırasında yakalanan A.G önce Tatvan Jandarma Bölüğüne, daha sonra da gözaltına alınmak üzere Bitlis Jandarma Alayına götürülmüşlerdir.
B- Kaçma teşebbüsü ve ardından yapılan idari soruşturma
12. Türk Hükümeti, 14 Haziran 1993 günü saat 03 30'da A.O ve A.G.'nin, jandarma binalarında gözetim altındayken kaçma girişiminde bulunduklarını ve bu esnada jandarmalarla bu kişiler arasında bir çalışma (boğuşma) yaşandığını belirtmektedir.
15. 14 Haziran 1993 günü saat 11:00'de kaçma girişimini engelleyen 4 jandarma tıbbi muayeneye tabi tutulmuşlardır.
16. Dosyadan A.O.'nun tıbbi muayeneye tabi tutulmadığı anlaşılmaktadır.
C- A.O.'nun ölümü
19. 14, 15,16, 17,18, 19 ve 20 Haziran 1993 tarihli tutanaklara göre A.O açlık grevine başlamış ve bu esnada kendisine serum verilmiştir.
1- Hastaneye kaldırılması
20. Sağlık durumu ağırlaşan A.O, 20 Haziran 1993 günü Hastaneye kaldırılmıştır.
21. 22 Haziran 1993 günü çekilen A.O.'nün beyin tomografisinde beyninin sağ tarafında kan toplanması, sol tarafında da kanlı berelenme ve şişme tespit edilmiştir.
22. A.O komadan çıkamadan 23 Haziran 1993 günü Diyarbakır Hastanesinde ölmüştür.
2- 23 Haziran 1993 tarihli otopsi
23. 23 Haziran 1993 günü Savcı ve iki hekim nezaretinde A.O.'nun otopsisi yapılmıştır. A.O.'nun hastaneye getirildiği sırada bilincinin yerinde olmadığı ve vücudunun çeşitli yerlerinde yaralar bulunduğu tespit edilmiştir.
D- Başvuru sahibinin şikayeti üzerine yapılan soruşturma
24. Başvuru sahibi, oğlunun gözaltına alınmasından sorumlu jandarmalardan Tatvan Savcılığı nezdinde 6 Temmuz 1993 tarihinde davacı olmuştur. Başvuru sahibine göre oğlu gözaltı esnasında gördüğü işkence sonucu ölmüştür.
25. 9 Temmuz 1993'te olaya kansan jandarmaların ifadeleri alınmıştır.
28. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısının isteği üzerine 4 hekimden oluşan adli tıp kurulu A.O.'nun ölüm nedeni üzerine bir rapor hazırlamıştır.
E- A.O.'nun ölümünden sorumlu sayılan kişilere karşı başlatılan cezai işlem
29. 1 Ekim 1993'te Bitlis Ağır Ceza Mahkemesi önünde olaya kansan 4 jandarma aleyhine kamu davası açılmıştır.
33. 3 Mart 1994'te A.G.'nin ifadesi istinabe yoluyla alınmıştır. A.G bu ifadesinde ne jandarmalara direndiklerini ne de kaçmaya çalıştıklarını kabul etmemiş, gözaltı esnasında yoğun biçimde işkence gördüklerini daha sonra çıplak olarak önce betonun üzerinde daha sonra da suyun içinde bekletildiklerini belirtmiştir.
35. 9 Şubat 1995'te savcının isteği üzerine Mahkeme davanın görülmesine ara vererek davanın Bitlis il idare Kurulu tarafından incelenmesine karar vermiştir.
36. Bitlis Valiliği olayı soruşturmak üzere Jand. Yarbay M. Ayazoğlu'nu görevlendirmiştir.
38. 26 Temmuz 1995'te M. Ayazoğlu soruşturmasını bitirmiş ve delil yetersizliğinden jandarmalar aleyhinde cezai kovuşturmanın yapılmasına gerek olmadığına karar vermiştir.
39.17 Ağustos 1995'te Bitlis ti idare Kurulu aynı yönde karar vermiştir.
42.13 Mayıs 1997'de Danıştay bu kararı resen incelemiş ve bozmuştur.
43. Daha sonra Bitlis Ağır Ceza Mahkemesi davayı esastan incelemiş ve 25 Kasım 1997'de jandarmaların beraatine karar vermiştir.
44. Cumhuriyet Savcısı temyiz isteğinde bulunmamış ve karar 21 Ocak 1998'de kesinleşmiştir.
D- İÇ HUKUK VE UYGULAMALAR
A- Cezai kovuşturmalar
46. Türk Ceza Kanunu her türlü adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs suçlarını cezalandırmaktadır (Bkz, md. 61-62 ve 448 ila 455). Ayrıca bir kamu görevlisinin bir kişiye işkence ya da kötü muamele yapmasını suç olarak nitelemektedir (Bkz, md. 243 ve 245).
50. Eğer muhtemel suçlu asker ise uygulanacak yasa işlediği suçun niteliğine göre değişir. Eğer askeri bir suç söz konusuysa Askeri Ceza Kanunu uygulanır. Eğer adi suç ise Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu uygulanır (Bkz, Anayasanın 145§1 maddesi). Askeri Ceza Kanunu bir askerin insan hayatını tehlikeye atmasını askeri suç olarak nitelemiştir (md. 89).
B- Cezai suçlardan dolayı idari ve medeni hukuk sorumluluğu
52. İdari usule ilişkin 2577 sayılı kanunun 13. maddesi gereğince idarenin eyleminden zarar gören herkes bir yıl içinde bu zararın tazminini isteyebilir Bu talebin kısmen ya da tamamen reddi durumunda veya bu talebe bir cevap alınamaması halinde idari dava açılabilir.
53. Anayasanın 125. maddesinin 1. ve 7. paragraflarına göre "idarenin her türlü karar ve eylemi yargısal kontrole tabidir (...). idare eylem ve önlemlerinden kaynaklanan her türlü zararı tatmin etmekle yükümlüdür". Bu iki hüküm devletin objektif sorumluluğunu düzenlemektedir.
54. 16 Aralık 1990 tarihli kanun hükmünde kararnamenin 8. maddesinde olağanüstü hal bölgesinde devlet tarafından verilen haksız zararların tazmini dışında devlete karşı yargısal bir yola başvurulamayacağı ifade edilmektedir.
HUKUKİ BOYUT
I- TÜRK HÜKÜMETİNİN ÖN İTİRAZI ÜZERİNE
56. Türk Hükümeti iç hukuk yollarının tüketilmediğinden hareketle usul itirazında bulunmaktadır. Hükümete göre başvuru sahibi ne davaya müdahil olmuş, ne de suçlanan jandarmaların beraatine ilişkin 25 Kasım 1997 tarihli karara karşı temyiz isteğinde bulunmamıştır. Ayrıca başvuru sahibi maddi ve manevi tazminat elde edebilirdi.
57. Başvuru sahibi ise oğlunun ölümünü soruşturmakla görevli savcıya oğlunun ölümünden sorumlu kişiler aleyhinde dilekçe vermekle iç hukuk yollarını tüketme şartını yerine getirdiğini belirtmektedir. Başvuru sahibine göre, Türk ceza hukukunda hakim ve savcının oynadığı rol ve sahip oldukları yetkiler hesaba katılırsa, davacının aktif biçimde davaya katılmasa bile, devlet görevlilerinin işlemiş olduğu adam öldürme iddialarını devletin yetkili makamlarının resen soruşturmaları ve bu cürümün muhtemel suçlularını tutuklamaları gerekirdi.
59. Mahkeme, Türk Hükümetinin savunduğu tezin, başvuru sahibi Sözleşmenin 2,3, ve 13. maddelerine ilişkin şikayetleriyle sıkı sıkıya bağlı olduğundan hareketle usule ilişkin bu itirazın esasa ilişkin inceleme aşamasında ele alınmasının yerinde olacağı görüşündedir (Aynı yönde bkz, Salman v. Türkiye [GC] no 21986/93, §§ 81-88, CEDH 2000-VII, ayrıca bkz, Kremzow v. Avusturya, 21 Eylül 1993, seri A, no 268, s. 41, § 42; Athasanaoglou ve diğ., v. İsviçre, [GC] no 27644/95, CEDH 2000-IV).
II- SÖZLEŞMENİN 2. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
60. Başvuru sahibi, oğlunun Bitlis Jandarma Alayının binalarında uğradığı işkenceler sonucu öldüğünü iddia etmektedir.
A- Tarafların tezleri
I- Başvuru sahibi
61. (...) - Başvuru sahibine göre Türk makamları oğlunun nasıl öldüğünü tatmin edici bir biçimde açıklayamamakta, gerçeği gizlemek için bir senaryo uydurmaktadırlar. (...)
62. Kaçış girişimi, sonrasında meydana gelen çatışma ve A.O.'nun üzerindeki yaralarla ilgili olarak, başvuru sahibi güvenlik güçlerinin sıkı kontrolü altında olan ve elleri kelepçeli birinin söz konusu olduğunu belirtmektedir. Başvuru sahibi, oğlunun sıkı güvenlik altındaki bir askeri kışlada gözaltına alındığını, bu şartlarda kaçış girişimini düşünmenin oldukça zor olduğunu belirtmektedir. Ayrıca çatışma olduğu varsayılsa bile oğlunun o esnada hafif yaralandığını, ancak 8 gün sonra öldüğünü belirtmektedir. Öte yandan ölümcül yara alan bir kişinin niçin ancak 6 gün sonra hastaneye kaldırıldığı açıklanamamaktadır.
63. Başvuru sahibi, oğlunun ölümü üzerine yapılan soruşturmanın yetersiz olduğu ve insan hayatının korunması yükümlülüğünün ihmali gerekçesiyle, Mahkemeyi Sözleşmenin 2. maddesinin ihlaline karar vermeye davet etmektedir.
II- Türk Hükümeti
64. Türk Hükümeti, başvuru sahibi tarafından ileri sürülen iddiaların asılsız olduğu görüşündedir. Hükümete göre kesin olan bir şey varsa o da davacının oğlunun 14 Haziran 1993 günü kaçmaya çalıştığı ve jandarmalarla arasında bir çatışma çıktığıdır. Daha sonra A.O. açlık grevine başlamış, jandarmalar ona günde 2 kez serum tedavisi uygulamışlardır. (...).
65. İç hukuktaki başvuru yollarının etkili olmasıyla ilgili olarak, Türk Hükümeti başvuru sahibinin ceza davasına müdahil taraf olarak katılmadığını ve kötü niyetle gerektiği gibi gelişmeleri izlemediği görüşündedir.
B- Mahkemenin Değerlendirmesi
I- Genel Prensipler
66. Hayat hakkını garanti altına alan ve hangi şartlarda yasal olarak ölüm cezasının verilebileceğini belirleyen 2. madde, Sözleşmenin temel maddeleri arasında yer alır ve hiçbir istisnaya tabi değildir. Bu madde 3. maddeyle birlikte Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini oluşturur. Dolayısıyla yasal olarak ölüm cezasının verilebileceği durumları dar yorumlamak gerekir, insan hayatının korunması aracı olan Sözleşmenin objektifi ve amacı da 2. maddenin şartlarının somut ve efektif olacak biçimde uygulanması ve yorumlanmasını gerektirir (Bkz, 27 Eylül 1995 tarihli McCann ve diğerleri v. Birleşik Krallık kararı, seri A, no 324, ss. 45-46, §§ 146-147).
67.2. maddenin metninin tamamı göz önüne alındığında bu maddenin sadece kasıtlı adam öldürmeyi değil, bunun yanı sıra yasal olarak kullanılan gücün istek dışı ölüme sebebiyet verdiği durumları da kapsadığı görülecektir. Ölüme sebebiyet veren güce başvurmanın bilinçli ya da kasıtlı olması, bu önlemin gerekliliğinin değerlendirilmesinde dikkate alınacak unsurlardan yalnızca bir tanesidir. Güce başvurma durumlarının tümünde, a ila c fıkralarında belirtilen amaçlardan birine ulaşmak için güç kullanımının "mutlaka şart" olması gerekir. Bu bağlamda madde 2§2'de yer alan "mutlaka şart" kavramının kullanılması, Sözleşmenin 8. ve 11. maddesinin 2. paragrafı çerçevesinde "demokratik bir toplumda devletin müdahalesinin gerekip gerekmediğini" belirlemek için kullanılan kriterden daha sıkı ve zorunlu bir kriterin kullanılmasını gerektirir. Özellikle kullanılan güç, 2. maddenin 2 a, b ve c'de belirtilen amaçlarla sıkı biçimde orantılı olması gerekir (Bkz, Öğür v. Türkiye [GC], no 21594/93, ss. 606-607, §78, CEDH, 1999-III).
68. Mahkemenin 2. maddenin sağladığı korumanın önemini hesaba katarak öncelikle oldukça dikkatli bir biçimde, devlet görevlilerinin eylemlerinin yanı sıra, davanın bütün şartlarım göz önünde bulundurarak ölüm cezasının verildiği durumları incelemesi gerekir. Gözaltındaki kişiler nazik durumdadırlar, yetkili makamlar onları korumakla yükümlüdürler. Dolayısıyla, bir kişi sağlıklı olarak gözaltına alındıysa ve serbest bırakıldığında yaralıysa devlete bu yaraların kaynağıyla ilgili makul bir açıklama yapma yükümlülüğü doğmaktadır (bkz, Selmouni v. Fransa, [GC], no 25803/94, ss. §87, CEDH, 1999-V). Bir kişinin gözaltında gördüğü muameleye ilişkin açıklama yapma mecburiyeti bu kişinin ölümü durumunda hayli hayli söz konusu olur.
69. Kanıtların değerlendirilmesi çerçevesinde Mahkeme, genellikle şimdiye kadar "tüm makul şüphelerin ötesinde" kanıt kriterini kabul etmiştir (18 Ocak 1978 tarihli İrlanda v. Birleşik Krallık kararı, seri A, no 25, §161). Bununla birlikte böylesi bir kanıt bir ipucu demetine dayanabilir ya da inkar edilmeyen, yeterince ciddi, açık ve birbiriyle uyuşan karinelerden kaynaklanabilir. Gözaltında kontrolleri altındaki kişinin durumu gibi söz konusu olayların tamamının ya da büyük bölümünün yalnızca yetkili makamlarca bilinmesi durumunda gözaltı süresince meydana gelebilecek her türlü yaralanma ya da ölüm güçlü fiili karinelere yol açmaktadır. Gerçekten kanıt yükümlülüğü, bu durumda inandırıcı ve yeterli bir açıklama yapmak zorunda olan yetkili makamlara düşmektedir (bkz, yukarıda geçen Salman kararı, §100).
2- Olayların tespiti
70. Mahkeme, davanın görülmesi aşamasında dosyadaki olaylara ne davacının ne de Türk Hükümetinin itiraz etmediğini belirtir. Tek anlaşmazlık A.O.'nun ölüm nedeni üzerinde çıkmaktadır. Türk Hükümeti 14 Haziran 1993 tarihli tutanağa, soruşturma ve cezai prosedür sonucuna dayanarak, ölümü 14 Haziran 1993 günü yaşanan çatışmayla ve sonrasında A.O tarafından başlanan açlık greviyle açıklamaktadır. Başvuru sahibi ise bu çatışma esnasında oğlunun hafif yaralandığını iddia etmektedir. Öte yandan bu sorundan bağımsız olarak aşın güç kullanımı, çeşitli işkence teknikleri ve tıbbi tedavinin yapılmaması oğlunun ölümüne neden olmuştur.
Yerleşik uygulamasına uygun olarak Mahkeme, başvuru sahibi ve Hükümet tarafından kendisine sunulan -gerekirse resen kendisinin sağlayacağı- unsurların ışığında ortaya çıkan sorunları incelemeye tabi tutacaktır (bkz, 9 Ekim 1997 tarihli Andronico ve Constatinou v: Kıbrıs kararı, Recueil des arrets et decisions, 1997-VI, s. 2099, §174).
3- A.O.'nun ölümü
71. Mahkeme, taraflardan hiçbirinin ölümün esas nedeninin yaralayıcı şoktan kaynaklanan beyin kanaması olduğuna itiraz etmediğini kaydeder. Bu şokun kaynağına gelince taraflar bu konuda birbiriyle çelişen açıklamalar yapmaktadırlar.
Başvuru sahibine göre oğlunun ölümüne aşın güç kullanımı, çeşitli işkence teknikleri ve tıbbi tedavi yokluğu neden olmuştur. Türk Hükümetinin gözlemlerinden bu hükümetin Sözleşmenin md. 2, §2/bayi ileri sürdüğü anlaşılmaktadır.
72. Mahkemenin önce şu noktayı incelemesi gerekir: A.O 14 Haziran 1993'de kaçmaya teşebbüs ettiği ve jandarmanın da bunu önlemek için güç kullandığı varsayılsa bile mağdura karşı güvenlik güçlerinin kullanmış olduğu güç mutlaka gerekli miydi ve bu güç 2. maddenin 2. paragrafında yer alan amaçlardan birine ulaşmak için mutlak anlamda orantılı olarak mı kullanılmıştır? Bilindiği gibi bu amaçlar arasında "yasal olarak tutuklanmış bir kişinin kaçmasını engelleme" gayesi hesaba katılmalıdır.
73. Mahkeme, 14 Haziran 1993 tarihli tutanaktan, A.O.'nun jandarma binasının koridorunda jandarmaların sıkı kontrolünde gözleri bağlı elleri kelepçeli olduğu halde A.G ile kaçma girişiminde bulunduğu sonucuna varmıştır (...) A.O duvarla kapı arasına sıkışmış ve yaralanmıştır.
74. Mahkeme, bu olaydan sonra A.O.'yu kontrol altında tutan makamların onu tıbbi bir muayeneye tabi tutmadıklarını şaşkınlıkla karşılamaktadır. Böylesi bir muayene hangi tür yaraların söz konusu olduğunu ortaya çıkarabilir ve yaralıya hızlı bir müdahalenin gerekip gerekmediği konusunda bir fikir verebilirdi. Bununla birlikte, eğer A.O.'nun yaraları bu olay esnasındaki güç kullanımından kaynaklanıyorsa hükümete bu konuda uygun kanıtlar getirme yükümlülüğünün düştüğünü hatırlatmak gerekir. Yani özellikle jandarmaların güç kullanmalarının mutlaka gerekli ve kullanılan gücün orantılı olduğunu gösteren tıbbi belgeler ve ayrıntılı tutanakların Mahkemeye verilmesi gerekir (bkz, mutatis mutandis, 22.5.2001 tarihli Altay v. Türkiye kararı, dilekçe no: 22279/93, §54; Rehbock v. Slovenya kararı, dilekçe no: 29462/95, §§72-76CEDH, 2000-XII; ayrıca bkz, 4 Aralık 1995 tarihli Ribitsch v. Avusturya kararı, seri A, no: 336, ss. 25-26, §34). Bununla birlikte bu belgelerin Mahkemeye sunulmadığı görülmektedir. Dahası Mahkemeye sunulan hiçbir kanıt A.O.'nun kafasındaki yaranın kaynağını açıklamamaktadır.
75. Ayrıca A.O.'nun ölümü üzerine açılan cezai tahkikat ve jandarmalar aleyhine açılan ceza davası, ölümcül şokun ve söz konusu yaraların kaynağını ortaya çıkarma konusunda oldukça az bilgi içermektedir. Bu noktada A.O.'nun ölümü üzerine birbiriyle çelişen 2 açıklama söz konusudur: 1- 14 Haziran 1993 tarihli tutanağa dayanan ve jandarmalar tarafından ileri sürülen versiyon. 2- A.G tarafından ileri sürülen ve kaçma girişimini ve sonrasında çıkan çatışmayı yadsıyan versiyon.
Oysa cezai tahkikat ve soruşturma esnasında yetkili makamlar, ölümcül yaraların muhtemel kaynağını belirlemeye çalışmaksızın, yalnızca 14 Haziran 1993 tarihli olaya karışan jandarmaların cezai sorunluluklarının olup olmadığını araştırmakla yetinmişlerdir.
76. Tüm bu anlatılanların ışığında Mahkeme A.O.'nun bir beyin sarsıntısı mı geçirdiği yoksa sözüm ona kaçış girişimi esnasında başından mı yaralandığı konusunda spekülasyona girmenin gereksiz olduğu görüşündedir. Zira söz konusu beyin sarsıntısının kaynağından bağımsız olarak A.O.'nun ölümünün, Sözleşmenin 2. Maddesi anlamında davalı devletin sorumluluğunu gerektirdiğini gösterir "bir çok tatmin ve ikna edici" unsur bulunmaktadır.
77. Her şeyden önce 23 yaşındaki A.O.'nun 11 Haziran 1993'te tutuklandığında sağlıklı olduğuna ve herhangi bir patolojik durum ya da yarası olmadığına kimse itiraz etmemektedir. Tutuklanmasının ardından A.O. önce Tatvan Jandarma binalarına götürülmüş, ardından Bitlis Jandarma binalarında gözaltına alınmıştır. O halde bu zaman zarfında tespit edilen her türlü yaralanma prensipte devletin sorumluluğunu gerektirir. Bir yandan Sözleşmenin 2/a, b ve c paragraflarına giren durumlarda bile aşırı güç kullanımından ibaret olan negatif sorumluluk; öte yandan özgürlüklerden yoksun kişilerin yaşamını koruma çerçevesinde devlete düşen pozitif sorumluluk.
80. Dosyadaki mevcut delillerden hareketle Mahkeme, A.O.'nun ölümüne yol açan beyin kanamasının nedenine ilişkin bir açıklama yapmaması ve gözaltı esnasında kontrolüne tabi olduğu sürede A.O.'nun yaşamını koruma yükümlülüğünü ihmal ettiği gerekçesiyle bu ölümle ilgili olarak Türk Hükümetinin sorumluğunun söz konusu olduğunu tespit etmiştir.
Dolayısıyla bu çerçevede 2. maddenin ihlali söz konusudur.
81. Sözleşmenin 2. maddesinin getirdiği yaşama hakkını koruma yükümlülüğü, 1. madde uyarınca devlete düşen yargı yetkisine tabi herkese Sözleşmede tanımlanan hak ve özgürlükleri tanıma genel yükümlülüğü ile birlikte, adam ölümüne yol açan güce başvuru durumunda etkin bir soruşturma sürdürmeyi gerektirir (bkz, mutatis mutandis, yukarıda geçen McCann ve diğerleri kararı, s. 49, §161; 19 Şubat 1998 tarihli Kaya v. Türkiye kararı, Recueil, 1998-1, s. 329, §105).
82. Bu bağlamda Mahkeme, yukarıda belirtilen yükümlülüğün yalnızca bir devlet görevlisinin ölüme sebebiyet verdiği durumlar için geçerli olmadığının (bunun yanı sıra başka durumlarda da geçerli olduğunun) altını çizer. Başvuru sahibi, oğlunun ölümüyle ilgili olarak yetkili makamlara resmen şikayette bulunmuştur. Öte yandan yetkili makamların A.O.'nun gözaltında ölümünden haberdar olmaları dahi ipso facto bu ölümün meydana geldiği şartlar üzerine 2. maddeden kaynaklanan efektif bir soruşturma yapma yükümlülüğünü doğurur (bkz, mutatis mutandis, 28 Temmuz 1998 tarihli Ergi v. Türkiye kararı, Recueil, 1998-IV, s. 1778, §82; 2 Eylül 1998 tarihli Yasa v. Türkiye kararı, Recueil, 1998-IV, s. 2348, §100).
83. Mahkeme, başvuru sahibi tarafından verilen dilekçe üzerine, savcının olayların resmi versiyonundan şüphelenmediğini, zira jandarmaları aşın güç kullanımı nedeniyle kasti olmayan adam öldürmeyle suçladığını (pr. 29) tespit eder. Öte yandan savcı, ön soruşturmasında A.G.'yi dinlemeye bile gerek duymaksızın, yalnızca tıbbi rapor istemiş ve A.O.'nun gözaltına alınmasıyla ilgili jandarmaları sorgulamakla yetinmiştir. Mahkeme bu noktada, A.G.'nin ifadelerinin oldukça önemli olduğunu, zira jandarmaların dışında çatışmanın çıktığı esnada davacının oğlunun yanındaki tek şahidin A.G olduğunu belirtmektedir. Oysa A.G.'nin ifadesi ancak 3 Mart 1994'te istinabe yoluyla alınmıştır. Olayı soruşturan ve karara bağlayan hiçbir yargıç, kaçma girişimi ve ardından yaşanan çatışmayı kategorik olarak inkar eden bu anahtar şahidi soruşturmamıştır.
85. Mahkeme, ayrıca davayı karara bağlayan Bitlis Ağır Ceza Mahkemesinin A.G tarafından verilen ifadeyle ilgili herhangi bir açıklama yapmaksızın, yaralayıcı şokun suçlanan kişiler tarafından sebebiyet verildiğine ilişkin delil yokluğu nedeniyle jandarmaların beraatine 25 Kasım 1997'de karar verdiğini tespit etmiştir. Yalnızca suçluların ve askeri kışladaki diğer jandarmaların ifadelerine dayanan bu sonuç kabul edilemez, zira bu sonuç A.O.'nun ölümünü açıklayan 2 versiyon arasındaki zıtlığı ve ölünün vücudunun çeşitli yerlerinde tespit edilen yaraları açıklayamamaktadır.
86. Başvuru sahibinin 25 Kasım 1997 tarihli karara karşı temyize gitmemesiyle ilgili olarak Mahkeme, Türk Ceza hukukunda savcılık makamı tarafından bir ceza davası açıldığında yalnızca müdahil tarafı oluşturan başvuru sahibinin temyize gidebilme yetkisinin bulunduğunu hatırlatır. Ceza hakiminin ve savcının Türk Ceza Sistemindeki yeri ve yetkilerini hesaba katarak Mahkeme, teorik olarak başvuru sahibinin sahip olduğu temyiz yolunun soruşturma ya da ceza davalarının sonucunu önemli ölçüde değiştirebileceği görüşüne katılmamaktadır. Dolayısıyla başvuru sahibinin ceza hukuku alanında iç hukuk yollarını tüketme şartını yerine getirdiğini kabul etmek gerekir (bkz, yukarıda geçen Salman kararı, §108).
87. Mahkeme, yetkili makamların A.O.'nun ölüm şartlar üzerine efektif bir soruşturma yapmadıkları sonucuna varmıştır. Bu da bu davada Medeni Hukuk yollarını da etkiden uzak kılmaktadır. Bu noktadan hareketle Mahkeme, Türk Hükümetinin usule ilişkin itirazının Medeni ve Cezai yönlerini reddetmiş (pr. 56-59) ve Sözleşmenin 2. Maddesinin ihlal edildiği yönünde karar vermiştir.
III- SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
88. Başvuru sahibi oğlunun ölümünden önce işkence gördüğünü iddia etmektedir (...).
89. Başvuru sahibi oğlunun Bitlis Jandarma Komutanlığında gözaltındayken işkence olarak nitelendirilebilecek bir muameleye maruz kaldığını belirtmektedir. Başvuru sahibi 23 Haziran 1993 tarihli otopsi raporuna dayanarak oğlunun gözaltı süresince en azından 4 işkence tekniğinin kurbanı olduğunu belirtmektedir. Bunlar kollardan askıda tutma, falaka, elektrik verme, ve dayaktır.
90. Türk hükümeti başvuru sahibinin bu iddialarına itiraz etmektedir.
91. Mahkeme, 23 Haziran 1993 tarihli otopsi raporundan A.O.'nun vücudunun tamamında darp izlerinin olduğunun anlaşıldığını belirtmektedir. Bu rapor gibi 4 Hekim tarafından hazırlanan 16 Eylül 1993 tarihli rapor da aynı doğrultuda bilgiler içermektedir. (Bkz, yukarıdaki 23 ila 28. paragraflar).
92. Mahkemenin yukarıda da belirttiği gibi (pr. 77) A.O.'nun vücudundaki yaraların bir kısmı kaçma girişimi esnasındaki güç kullanımıyla açıklanabilirse de Türk Hükümeti A.O.'nun kolları, kalçası, ayaklarının altındaki ve cinsel bölgesindeki yaralarla ilgili makul hiçbir açıklama yapamamaktadır. Oysa A.O gözaltına alındığında sağlığı yerindeydi. Dahası A.O.'nun ölümü üzerine soruşturma yapan makamlar, bu yaraların muhtemel nedenlerini ortaya çıkarmak için soruşturmayı derinleştirme ihtiyacı hissetmemişlerdir.
93. İnandırıcı bir açıklamanın bulunmaması durumunda Mahkeme, A.O.'nun vücudundaki darp ve yara izlerinin Türk Hükümetinin sorumluluğunu taşıdığı bir muamele sonucu ortaya çıktığı görüşündedir. Mahkeme tüm bu anlatılanların ışığında ve incelemesine sunulan unsurları hesaba katarak A.O.'nun gözaltı süresince gördüğü muamelenin Sözleşmenin 3. maddesiyle yasaklanan bir muamele olduğu sonucuna varmıştır.
94. Dolayısıyla Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali söz konusudur.
IV- SÖZLEŞMENİN 6 ve 13. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİALARI
95. Oğlunun ölümünün hangi şartlarda gerçekleştiğinin ortaya çıkması için başvurabileceği etkin bir mekanizmanın yokluğunu ileri süren başvuru sahibi, söz konusu ölüm üzerine yapılan soruşturmanın yetersizliğinin kendisini Sözleşmenin 6. ve 13. maddelerinin ihlali nedeniyle tazminat talep etmek için mahkemeye başvurmasını engellediğinden şikayetçi olmaktadır.
96. Başvuru sahibinin Sözleşmenin 6. maddesi üzerine oturttuğu bu isteğini 13. maddeyle birlikte değerlendirmek gerekir. Bu madde, Akit Devletlere 2. madde de dahil olmak üzere Sözleşmenin ihlaline karşı etkin başvuru hakkı tanımayı zorunlu kılmaktadır. Bu ihlaller mağdurun ailesine basit bir tazminat ödenmesiyle geçiştirilemez (Bu konuda bkz, yukarıda geçen Kaya kararı, Recueil, 1998-1, s. 329, §105). (...)
97. Mahkeme Sözleşmenin 13. maddesinin, Sözleşme tarafından garanti altına alınan hak ve özgürlüklerin iç hukukta garanti altına alınmış gibi ileri sürülmesine olanak sağlayan bir iç hukuk yolunun varlığının garanti edilmesi gerektiğini ifade eder. Dolayısıyla bu madde, yetkili ulusal makamı Sözleşme üzerine kurulu "savunulabilir bir iddia"nın içeriği ve gerekli düzeltmeyi sunma konusunda yetkilendiren bir iç hukuk yolunu gerektirir. 13. maddeden kaynaklanan yükümlülüğün kapsamı, başvuru sahibinin Sözleşme üzerine kurduğu iddiasının doğasına göre değişir. Bununla birlikte 13. madde tarafından emredilen başvuru, uygulamada olduğu gibi hukuksal açıdan da etkin olmalıdır. Özellikle bu başvurunun yapılması, davalı devletin makamlarının eylemleri ya da eylemsizlikleri sonucu haksız bir biçimde engellenmemesi gerekir (Bu konuda bkz, Aksoy v. Türkiye kararı, Recueil, 1996-VI, s. 2286, §95; 25 Eylül 1997 tarihli Aydın v. Türkiye kararı, Recueil, 1997-VI, ss. 1895-1896, §103 ve yukarıda geçen Kaya kararı, ss. 329-330, §106).
Yaşamın korunması hakkının temel önemi nedeniyle 13. madde, gerektiğinde tazminat ödenmesinden başka şikayetçi kişinin soruşturma prosedürüne etkin bir biçimde katılmasını sağlayan ve ölümden sorumlu kişilerin belirlenmesine yönelik etkin ve derinleştirilmiş araştırmaların yapılmasını gerektirir (yukarıda geçen Kaya kararı, ss. 330-331, §107).
98. Mahkeme, davada ortaya konan delillerden hareketle, başvuru sahibinin oğlunun gözaltında gördüğü muamele ve ölümü nedeniyle Sözleşmenin 2. ve 3. maddeleri bakımından Türk hükümetinin sorumluluğuna hükmeder. Başvuru sahibinin bu çerçevede ileri sürdüğü iddialar, Sözleşmenin 13. maddesi bakımından "savunulabilir" niteliktedir (bkz, 27 Nisan 1997 tarihli Böyle ve Rice v. Birleşik Krallık kararı, seri A, no 131, s. 23, §52; yukarıda geçen Kaya kararı, ss. 330-331, §107 ve yukarıda geçen Yasa kararı, s. 2442, §113).
99. Türk makamları davacının oğlunun ölümüne yol açan olaylar üzerine etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğündeydiler. Yukarıda (81 ila 87. paragraflar) açıklanan nedenlerden dolayı Mahkeme, 13. maddeye uygun olarak etkin bir yargısal soruşturmanın (ki bunun şartlan 2. md. tarafından getirilen soruşturma yapma zorunluluğundan daha geniştir, bkz, yukarıda geçen Kaya kararı, ss. 330-331, §107) yapıldığına hükmedememektedir. Sonuç olarak Mahkeme, başvuru sahibinin oğlunun ölümüyle ilgili olarak şikayette bulunabileceği bir etkin başvuru yolundan yoksun bırakıldığına ve dolayısıyla tazminat talebi gibi teorik olarak var olan diğer başvuru yollarına müracaatının engellendiğine hükmetmiştir. Sonuç olarak Sözleşmenin 13. maddesinin ihlali söz konusudur.
V- SÖZLEŞMENİN 5, 14 ve 18. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİALARI
101. Mahkeme, bu çerçevedeki iddiaların Sözleşmenin 2, 3 ve 13. maddelerinin ihlaliyle aynı olaylar üzerine yoğunlaştığından, bunların ayrıca incelenmesinin gerekmediğine karar vermiştir (bkz, yukarıda zikredilen Yasa kararı, §120 ve Demiray v. Türkiye kararı, başvuru no: 27308/95 §57, CEDH 2000-3OI).
VI- SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A- Maddi zarar
103. Başvuru sahibi kendisinin ve oğlunun Sözleşmenin açık ihlalinin mağduru olduğunu ileri sürmektedir. Gelir kaybı olarak Mahkemenin kendisi için 84.000 ABD Dolan tazminata hükmetmesini istemektedir. Oğlunun çiftçilik ve besicilik yaptığını ve 23 yaşında öldüğünü belirtmektedir. Oğlunun yıllık gelirinin devlet tarafından belirlenen en düşük gelir olan 1680 ABD Dolan üzerinden ve Türkiye'deki ortalama yaşam süresi üzerinden hesaplanmasını istemektedir. Ayrıca oğlunun ölümünün oğlunun eşini ve çocuğunu önemli bir destekten yoksun bıraktığını belirtmektedir. Bunun yanı sıra 400 ABD Dolan defin masrafına hükmedilmesini istemektedir.
104. Türk hükümeti istenen bu tutan aşın bulmaktadır. Zira başvuru sahibi tarafından istenen miktarın neye göre belirlendiğini belgeleyen hiçbir şey sunulmamıştır.
105. Başvuru sahibinin gelir kaybına ilişkin tazminat talebiyle ilgili olarak, Mahkemenin içtihadına göre başvuru sahibi tarafından ileri sürülen zararla Sözleşmenin ihlali arasında açık bir nedensellik bağının bulunması durumunda ancak bu gelir kaybı bir tazminata yol açabilecektir, (bu konuda bkz, 13 Haziran 1994 tarihli Barbera, Messegue ve Jabardo c. ispanya (md. 50), seri A, no: 285-C, ss. 57-58, §§16-20). Mahkeme, A.O.'nun güvenlik güçleri tarafından tutuklanmasının ardından öldüğünü ve Türkiye'nin Sözleşmenin 2., 3. ve 13. maddeleri açısından sorumluluğunun söz konusu olduğunu tespit etmiştir (bkz, 70 ila 98. paragraflar). Bu durumda Sözleşmenin 2. maddesinin ihlaliyle, A.O.'nun mirasçılarının A.O tarafından kendilerine sağlanan maddi desteğin yitirilmesi arasında doğrudan bir nedensellik bağı bulunmaktadır. O halde tespit edilen ihlallerin ağırlığı (bkz, 71 ila 99. paragraflar) ve hakkaniyet ölçülerine uygun olarak Mahkeme oğlunun mirasçılarına verilmek üzere başvuru sahibine 46.000 Euro tazminat verilmesini kararlaştırmıştır.
106. Defin işlemleri için de bir tazminat verilmesi gerekir. Zira bu masraflar Sözleşmenin 2. maddesinin doğrudan bir sonucudur. Mahkeme hakkaniyet ölçülerine göre başvuru sahibine 457 Euro defin masrafı ödenmesine hükmetmiştir.
B- Manevi zarar
107. Başvuru sahibi, oğlunun ve kendisinin uğradığı manevi zararlar için 200000 ABD Doları tazminat talep etmektedir.
108. Türk hükümeti istenen bu tutarı aşırı bulmaktadır.
109. Mahkeme, Sözleşmenin 2. 3. ve 13. maddelerinin usul ve içerik olarak ihlal edildiğini tespit etmiştir. Aynı hükmün Türkiye'nin Güney Doğusu'nda uygulanmasıyla ilgili daha önceki davalarda hükmettiği tutarları göz önüne alarak (bkz, Kaya davası, yukarıda geçen karar, s. 333, §122; 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç v. Türkiye kararı, Recueil, 1998-IV, s. 1734; Ergi, yukarıda geçen karar, s. 1785, §110; Yasa, yukarıda geçen karar, ss. 2444-2445, §124 ve Öğür, yukarıda geçen karar) ve davanın şartlarını hesaba katarak Mahkeme, başvuru sahibine 22 5000 Euro tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Başvuru sahibi bu parayı oğlunun mirasçıları için alacaktır. Başvuru sahibinin bizzat kendisiyle ilgili olarak, Mahkeme tespit edilen ihlal nedeniyle başvuru sahibinin bir zarara uğradığı görüşündedir ve ona hakkaniyet ölçüleri içinde 4.000 Euro tazminat ödenmesini kararlaştırmıştır.
C- Masraf ve harcamalar
112. (...) Mahkeme başvuru sahibinin mahkeme masrafları için 2660 Euro ödenmesine karar vermiştir.
D- Gecikme Faizleri
113- Bu tutarlara belirtilen sürenin bitiminden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yılda %4,26 oranında faiz uygulanır.
TÜM BU GEREKÇELERLE, MAHKEME
1- Oybirliğiyle, Türk Hükümetinin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayanan ön itirazına prensipte katılmaktadır;
2- Oybirliğiyle, Türk Hükümetinin ön itirazını reddeder,
3- Oybirliğiyle, Abdüsselam Orak'ın gözaltında bulunduğu sırada ölümüyle ilgili olarak Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini belirtir;
4- Oybirliğiyle, Abdüsselam Orak'ın gözaltında bulunduğu sırada ölümüyle ilgili olarak, yetkili makamların yeterince ve etkin bir biçimde soruşturma yapmadıkları gerekçesiyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini belirtir;
5- Oybirliğiyle, Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğini belirtir;
6- 1'e karşı 6 oyla Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğini belirtir;
7- Oybirliğiyle, Sözleşmenin 5., 6§1., 14. ve 18. maddelerine ilişkin başvuru sahibinin iddialarının incelenmesine gerek olmadığını belirtir;
8- 1'e karşı 6 oyla
a) Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı devlet başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirası olarak:
i- maddi zarar için 46 000 Euro. Bu tutarı başvuru sahibi oğlunun mirasçıları için alacaktır. Ayrıca defin işlemleri için 457 Euro;
ii- manevi zarar için 22 500 Euro. Bu tutan başvuru sahibi oğlunun mirasçıları için alacaktır. Ayrıca başvuru sahibinin uğradığı manevi zarar için 4000 Euro;
iii- 2660 euro KDV ve diğer mali ödemeler için ödeyecektir. Ancak bu tutardan Avrupa Konseyinin mahkeme yardımları için vermiş olduğu 4100 Fransız frangı çıkarılacaktır.
b) Bu tutarlara belirtilen sürenin bitiminden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yılda % 4,26 oranında faiz uygulanır.
9- Oybirliği daha fazla tazminat istemini reddeder.
YARGIÇ GÖLCÜKLÜ'NÜN KISMİ KARŞI GÖRÜŞ YAZISI
Kararın (Sözleşmenin 13. maddesinin ihlaline ilişkin) ne IV. Kısmına ne de (Sözleşmenin 41. maddesinin uygulanmasıyla ilgili) maddi zarar nedeniyle tazminata hükmeden VI. Kısmına katılamadığım için üzgünüm. Şöyle ki:
1- Kanımca, madem ki Sözleşmenin 2. maddesinin usul yönü hesaba katılarak, şikayetin kaynağındaki ölüm üzerine etkin bir soruşturmanın yapılmamış olması nedeniyle bu hükmün ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir, o halde Sözleşmenin 13. maddesi açısından ayrı bir sorunun gündeme gelmemesi gerekir. Başvuru sahibinin, Sözleşmenin 2. ve 3. maddeleri üzerine kurulu iddialarına yol açan ölüm olayı üzerine yapılan soruşturmanın yetersizliği, zaten otomatik olarak Sözleşmenin 13. maddesi anlamında ulusal makamlar önünde etkin başvuru yolunun olmadığı anlamına gelmektedir.
Böylesi bir düşünce tarzı Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından bir çok davada benimsenmiştir (örnek olarak bkz, Aytekin v. Türkiye Davası, başvuru no: 22880/93, 18 Eylül 1997 tarihli Rapor, Ergi v. Türkiye Davası, başvuru no: 23818/94, 20 Mayıs 1997 tarihli Rapor; Yasa v. Türkiye Davası, başvuru no: 22495/93, 8 Nisan 1997 tarihli Rapor). Mahkemeye gelince İngiltere'ye karşı açılmış olan ve bu davaya çok benzeyen 4 yeni davada usul açısından Sözleşmenin 2. maddesinin ihlalinin tespit edildiği durumlarda 13. madde bağlamında herhangi bir sorunun gündeme gelmeyeceği yönünde karar vermiştir. Zira her iki durumda da aynı olaylar söz konusudur. Bu konuda Mahkemenin kararında şu ifadeler yer almıştır: "Başvuru sahibinin yetkili makamlar tarafından ölüm üzerine olan araştırmalarıyla ilgili iddialarına gelince bu iddialar 2. maddenin usul açısından yapılan incelemesinde ele alınmıştır (...). Mahkeme davada bu çerçevede ayrı bir problemin olmadığı görüşündedir. Dolayısıyla Sözleşmenin 13. maddesinin söz konusu olmadığına karar vermiştir."
Bu konuda daha fazla ayrıntı için benim 28 Temmuz 1998 tarihli Ergi v. Türkiye (Recueil deş amets et decisions 1998-IV), 10 Ekim 2000 tarihli Akkoç v. Türkiye (CEDH 2000-X) ve 14 Kasım 2000 tarihli Tas v. Türkiye kararlarına ekli karşı görüş yazılarıma bakılabilir.
2- Kararda, Sözleşmenin 41. maddesi gereği maddi zarar için tazminata hükmeden VI. Kısımla ilgili olarak çoğunluğa hiçbir biçimde katılmıyorum. Bence hak sahiplerine verilecek tazminat, bu kişilerin taleplerini gerekçelendirmeleri ve şikayet konusu olan olaylarla onaya çıkan zarar arasında yakın ve doğrudan bir nedensellik bağının bulunması durumunda ancak söz konusu olabilir. Bir çok defalar bu konuda karar veren Mahkemenin de görüşü bu yöndedir, (bkz, özellikle 9 Haziran 1998 tarihli İncal v. Türkiye kararı, §§ 81-82, 25 Mayıs 1998 tarihli Sosyalist Parti ve Diğerleri v. Türkiye kararı, §§ 57-58, 8 Aralık 1999 tarihli ÖZ-DEP v. Türkiye kararı, §§ 53-54). Oysa söz konusu şanlar, bu davada olduğu gibi iddiaların uğranılan zarar değil de kaybedilen kazanç üstüne oturtulması durumunda yerine getirilmiş olmayacaktır. Dava dosyası, önünde davacının temelsiz spekülasyon ve tahminlerinden başka bir şey olmayan Mahkeme tarafından hükmedilen tazminatı açıklayacak güvenilir hiçbir belge içermemektedir. Mahkeme sigorta şirketlerine özgü olan bu tip "güncel hesaplar" için ne hazırlıklıdır ne de donanımlıdır.
Bu açıkladığım duruma ilişkin daha detaylı bilgi ve bu konuda uygun örnekler için 27 Haziran 2000 tarihli Salman v. Türkiye ve 31 Mayıs 2001 tarihli Akdeniz v. Türkiye kararlarına ekli karşı görüş yazılarıma bakılabilir.
Ayrıca Mahkemece belirlenen tazminat miktarını da oldukça yüksek bulduğumu belirtmek isterim.
Full & Egal Universal Law Academy