(Adil Yargılanma Hakkı İhlali İddiası)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Başkan; C. L. Rozakis; Üyeler, F. Tulkens, J. P, Costa, P. Lorenzen, E. Levits, A. Kovler, ve V. Zagrebelsky
Başvuru No: 38396/97
Karar Tarihi: 16 Mayıs 2002
Çeviren ve Özetleyen: Abdullah AKKAYA, Başkomiser, İçişleri Bakanlığı Dışililişkiler ve AB Koordinasyon Başkanlığı.
9 Eylül 1994'te başvuru sahipleri, yanlarında Türk Makamlarınca aranan terörist K.K olduğu halde, Fransız Hava ve Sınırlar Polisi tarafından Modan'daki Fransız-İtalyan sınır karakolunda pasaport kontrolü esnasında yakalanmışlardır. Hollanda uyruklu K.K. geçerlilik süresi devam eden Hollanda pasaportunu göstermiştir. Başvuru sahipleri Mehmet Belgiç ve Melis Hale adına düzenlenmiş sahte Hollanda pasaportunu taşımaktadırlar. Soruşturma bu pasaportların Hollanda'da 1993 sonu ile 1994 başı arasında çalınmış olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Türk polisi tarafından gerçekleştirilen parmak izi kontrolleri göstermiştir ki, Mehmet Belgiç gerçekte Dursun Karataş ve Melis Hale olduğunu söyleyen bayan siyasal faaliyetleriyle tanınan İstanbul Barosu avukatlarından Zerrin San'dır. K.K. üzerine toplanan istihbarat bilgileri, Mücadele Dergisinin müdürü olduğunu ve Paris'te Dev Sol'un sorumlusu olduğunu teyit etmektedir
Başvuru sahipleri Sözleşmenin 6 & 1 ve 3 (c) Maddelerini hatırlatarak, adil yargılanma hakkını kullanamadıklarından, avukatları aracılığıyla seslerini duyuramamış olmalarından ve ön hapis yatırılmaksızın mahkumiyet yargılamasına muhalefet icra edilmesinin imkansızlığı nedeniyle mahkemeye erişim haklarının ihlalinden yakınmada bulunmuşlardır.
21 Ekim 1998'de, Komisyon başvuruyu Hükümetin bilgisine götürme ve başvurunun kabul edilebilirliği ve esası üzerinde gözlemlerini yazılı olarak sunmaya davet etme kararını almıştır.
Mahkeme,
1. Oybirliğiyle Hükümetin ön itirazının reddine;
2. Oybirliğiyle Sözleşmenin 6 &1 Maddesinin ihlalinin meydana gelmediğine;
3. 1'e karşı 6 oyla, Sözleşmenin 6 & 3 c) Maddesinin ihlal edildiğine;
Kararı Fransızca aslından çeviren: Abdullah Akkaya, Başkomiser, içişleri Bakanlığı Dış ilişkiler ve AB Koordinasyon Başkanlığı
4. Oybirliğiyle gözlemlenen bir ihlalin kendisinin, başvuru sahiplerince maruz kalınmış manevi zarar için yeterli bir hakkaniyetli tatmin olduğuna;
5. Oybirliğiyle;
a) Davalı Hükümetin başvuru sahiplerine, kararın Sözleşmenin 44 & 2 Maddesine uygun olarak kesinlik kazanacağı günden itibaren 3 ay içinde, takip eden miktarları ödemesi gerektiğine: mahkeme masraftan ve harcamaları için 4 600 euro , tüm miktar artı değer üzerinden harç başlığına bağlı olarak;
b) Bu miktarın mezkur sürenin bitiminden itibaren yılda %4,26 basit faizle
ödeme gününe kadar arttırılmasına;
6. Oybirliğiyle daha fazlası için hakkaniyetli tatmin talebinin reddine; karar
vermiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DAVALAR
1. Dewer v. Belçika kararı, 27 Şubat 1980
2. Van Oosterwijck v. Belçika kararı, 06 Kasım 1980
3. Goddi v. İtalya Kararı, 09 Nisan 1984
4. Poitrimol v. Fransa, 23 Kasım 1993
5. Lala v. Hollanda kararı, 22 Eylül 1994
6. Pelladoah v. Hollanda kararı, 22 Eylül 1994
7. Colozza v. İtalya kararı, 12 Şubat 1985
8. Omar v. Fransa kararı, 12 Şubat 1985
9. Guerin v. Fransa Kararı, 12 Şubat 1985
10. Khalfaouni v. Fransa, 14 Aralık 1999
11. Van Pelt v. Fransa kararı, 23 Mayıs 2000
12. Delcourt v. Belçika kararı, 17 Şubat 1970
DAVANIN ESASI
PROSEDÜR
1. Davanın kaynağında, Türk uyruğuna mensup olan kişilerce Fransa'ya karşı yapılmış 38396/97 sayılı başvuru bulunmaktadır. Başvuru sahipleri Dursun Karataş ve Zerrin San (başvuru sahipleri), 04 Ağustos 1997'de, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesinin eski 25. Maddesi gereğince Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna (Komisyon) başvurmuşlardır.
2. Başvuru sahipleri, Brüksel (Belçika) ve Amsterdam (Hollanda) Barolarına bağlı Bayan Jan Ferman ve Ties Frakken tarafından temsil edilmişlerdir. Fransa Hükümeti (Hükümet), Dışişleri Bakanlığı Hukuk işleri Müdürlüğünde İnsan Hakları Müdür Yardımcısı Bayan Michele Dubrocard tarafından temsil edilmiştir.
3. Başvuru sahipleri Sözleşmenin 6 & 1 ve 3 c) Maddelerini hatırlatarak, adil yargılanma hakkını kullanamadıklarından, avukattan aracılığıyla seslerini duyuramamış olmalarından ve ön hapis yatırılmaksızın mahkumiyet yargılamasına muhalefet icra edilmesinin imkansızlığı nedeniyle mahkemeye erişim haklarının ihlalinden yakınmada bulunmuşlardır. 21 Ekim 1998'de, Komisyon başvuruyu Hükümetin bilgisine götürme ve başvurunun kabul edilebilirliği ve esası üzerinde gözlemlerini yazılı olarak sunmaya davet etme kararını almıştır.
4. Sözleşmeye ek 11 Nolu Protokolün yürürlüğe girmesini takiben, davanın görülmesi, mezkur Protokolün 5 & 2 Maddesinin uygulanmasıyla Mahkemeye verilmiştir.
5. Başvuru Mahkemenin eski Üçüncü Dairesine verilmiştir. (Tüzüğün 52 & 1 Maddesi).
6. 04 Mayıs 2002 tarihinde Mahkeme başvurunun kabul edilebilirliğini açıklamıştır.
7. 01 Kasım 2001 tarihinde, Mahkeme bu Dairelerinin oluşumunu yeniden düzenlemiştir (Tüzüğün 25 & 1 Maddesi), İşbu başvuru, yeniden düzenlenen Birinci Daireye verilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN ÖZEL ŞARTLARI
8. 13 Aralık 1978'de, birinci başvuru sahibi Devrimci Sol ("Dev Sol") veya ihtilalci sol şeklinde isimlendirilen bir hareketin başına geçmiştir. Bu hareket bildiriler veya basın açıklamaları yoluyla üstlenilen ve Türkiye'de olduğu kadar yurtdışında da gerçekleştirilen şiddet eylemleriyle Türk siyasi rejimini istikrarsızlaştırma çalışmalarına koyulmuştur. Bununla beraber, 1980 askeri darbesinden sonra örgüt, takip eden bastırma faaliyetinden ciddi zarar görmüştür. Bu vesileyle, başvuru sahibi örgüt içindeki sorumluluklarından dolayı 10 yıl 6 ay hapse mahkum edilmiştir, İstanbul hapishanesinden 25 Ekim 1989'da kaçmasından itibaren, Türk Makamlarınca faal olarak aranmaktadır. 1981-1994 yıllan arasında Örgüt Fransa'da siyasal nitelikli şiddet eylemleriyle kendini göstermiştir.
9. Ülke Topraklarının Gözetimi Müdürlüğünün (DST, Direction Surveillancedu Territoire) istihbarat bilgilerine göre, Dev Sol çeşitli yasadışı kaçakçılık şebekelerinden yararlanmaktan kaynaklanan kazançlarla kendini finanse etmekte ve özellikle Paris'te bulunan kendisine bir taban sağlayan Fransa'da Halkın Kültürel Birliği (Association Culturelle du Peuple en France) gibi çeşitli siyasal merkezlerden dayanak bulmaktadır.
10. 08 Ağustos 1994 tarihli raporunda, DST başvuru sahiplerinin Fransa'ya gelişlerinin açıklamasını Dursun Karataş'ın, örgütünün militanlarının kontrolünü ele almak ve Paris'te Dev Sol'a ait yeni yerler açmak iradesi olduğunu değerlendirmektedir.
11. 09 Eylül 1994'te başvuru sahipleri, yanlarında Türk Makamlarınca aranan terörist K.K olduğu halde, Fransız Hava ve Sınırlar Polisi tarafından Modan'daki Fransız-İtalyan sınır karakolunda pasaport kontrolü esnasında yakalanmışlardır. Hollanda uyruklu K.K. geçerlilik süresi devam eden Hollanda pasaportunu göstermiştir. Başvuru sahipleri Mehmet Belgiç ve Melis Hale adına düzenlenmiş sahte Hollanda pasaportunu taşımaktadırlar. Soruşturma bu pasaportların Hollanda'da 1993 sonu ile 1994 başı arasında çalınmış olduğunu ortaya çıkarmıştır.
12. Türk polisi tarafından gerçekleştirilen parmak izi kontrolleri göstermiştir ki, Mehmet Belgiç gerçekte Dursun Karataş ve Melis Hale olduğunu söyleyen bayan siyasal faaliyetleriyle tanınan İstanbul Barosu avukatlarından Zerrin San'dır. K.K. üzerine toplanan istihbarat bilgileri, Mücadele Dergisinin müdürü olduğunu ve Paris'te Dev Sol'un sorumlusu olduğunu teyit etmektedir.
13. Yakalanmalarından sonra, başvuru sahipleri ve K.K. merkezi Paris'te bulunan polisin terörle mücadele özel birimine gönderilmişlerdir. Paris Büyük Asliye Ceza Mahkemesinin 14. Dairesi Savcılığı, kovuşturmaların yönetimini üstlenmiş ve terörizm dosyalarında uzman bir hakim soruşturma yetkisiyle donatılmıştır.
14. Polisin uzman birimi soruşturmacıları önünde başvuru sahibi Zerrin San Mehmet Belgiç'in gerçek Dursun Karataş olduğunu bilmediğini, sadece özel durumlar gereği söz konusu kişiye refakat ettiğini, İstanbul Barosundaki Avukatlık mesleği nedeniyle, kötü muamelelerden mağduriyeti bulunduğundan Fransa'dan sığınma talep etmiş olduğunu ve daha sonra Fransa'yı terk etmiş olduğunu beyan etmiştir.
15. 12 Eylül 1994'te başvuru sahipleri ve K.K. terörist eylemler planlamak, hırsızlık malı bulundurmak, sahte idari doküman bulundurmak ve Fransa'ya illegal giriş yapmak amacıyla suç teşekküllerine başkanlık etmekten yargılanmışlardır. Haklarında tutuklama talebiyle yargılanmışlar ve yargılama esnasında tutuklu kalmışlardır.
16. Başvuru sahibi soruşturma hakimi önünde, Dev Sol'un içinde yönetici işlevleri icra ettiğini ve sahte pasaport kullandığını kabul etmiştir. Başvuru sahipleri teşekkül oluşturmaya ilişkin tüm ithamları reddetmişlerdir.
17. 28 Kasım 1994'te başvuru sahibi Zerrin San ve K.K. adli kontrol altında serbest bırakılmışlardır. Başvuru sahibi bayanın yararlandığı adli kontrol altında serbest bırakılma işlemi, bulunduğu Fransız şehrinin bölge sınırlarından dışarı çıkmama, 05 Aralık 1994 tarihinden itibaren, Argenteuil Polis Müdürlüğünde haftada bir kez ispat-ı vücut etmek ve fiili olarak söz konusu şehirde M.G.V.R.'de ikamet etmek zorunluluklarım beraberinde getirmektedir.
18. Başvuru sahibi (D.K.) soruşturma hakimi tarafından alınan 06 Ocak 1995 tarihinde alman geçici tutukluluk halinin uzatılması kararını reddetmiştir. 26 Ocak 1995 tarihli bir kararla, Paris İstinaf Mahkemesi Yargılama Dairesi serbest bırakılmasına ve Var ilinden dışarı çıkmaması ve 02 Şubat 1995 tarihinden itibaren Luc (Var) jandarma kısmına haftada bir kez ispatı vücut etmesi zorunluluğunu taşıyan adli kontrol altına konulması kararını vermiştir. Polis tarafından edinilen istihbarat bilgilerine göre, başvuru sahibi çok yakında, adli kontrol altında iken Fransa'dan çıkmaması zorunluluğuna karşın yabancı bir ülkeye sızmak üzeredir. Başvuru sahibi bayan aynı şekilde serbest bırakılmasından ve adli kontrol altına yerleştirilmesinden az bir zaman sonra ortadan kaybolmuştur.
19. Soruşturma hakimi 03 Şubat 1995 tarihinde Dursun Karataş ve 07 Nisan 1995 tarihinde Zerrin San hakkında uluslararası tutuklama müzekkeresi vermiştir.
20. 16 Eylül 1996 tarihinde, soruşturma hakimi tarafından dosya Paris İstinaf mahkemesi nezdine gönderilmiştir. Başvuru sahipleri ve K.K. 14,15 ve 16 Şubat 1997 tarihli duruşmalara celp edilmişlerdir. Başvuru sahipleri bu duruşmalara, tedhiş veya terörle kamu düzenini ciddi biçimde bozmak amacıyla birinci olarak veya bireysel ya da müşterek bir teşebbüse ilişikli olan bu durum nedeniyle hazırlanışı açısından bir veya birçok maddi olguyla, bir veya birden fazla cürüm ya da on yıl hapisle cezalandırılan birçok suçla beliren bir suç teşekkülüne iştirakten yargılanmak üzere sevk edilmişlerdir. Başvuru sahipleri aynı zamanda hırsızlık konusu olduğunu bildikleri idari belgeleri bulundurmakla, bu sahte veya tahrif edilmiş belgeleri kullanmış olmakla ve Fransa'ya yasadışı giriş yapmakla itham edilmişlerdir.
21. Ayrıca başvuru sahipleri, diğer sekiz kişi bir suç teşekkülüne iştirakten Devrimci Sol örgütü üyesi sıfatıyla hakim önüne çıkmışlardır. Başvuru sahiplerinin avukatlarından yardım alan K.K. ise 14 Ocak 1997 tarihli duruşmada dinlenmiştir.
22. 6 Şubat 1997 tarihli yargılamada, 14, 15 ve 16 Ocak 1997 tarihli duruşmalardan sonra, Paris İstinaf Mahkemesi, başvuru sahiplerinin gıyabında, söz konusu kişiler hakkında bir kararın verilmesine yer olduğunu tespit etmiştir.
23. Bu açıdan, başvuru sahiplerinin avukatları müvekkillerinin temsilcisi sıfatıyla dinlenmiş olduklarını doğrulayarak, yargılama sonuçlarını Mahkemeye bırakmış olduklarını belirtmişlerdir. Bu sonuçların bir nüshasını temin etmişlerdir. Bu belge bir tarih içermemektedir; kendileri ve Paris barosu avukatlarından Bayan O.... tarafından imzalanmıştır. Mahkemenin bu talebi sanıkların hazır bulunmadıklarının saptandığı bir duruşmada reddetmiş olabileceğini, haklarındaki yargılamanın, görüşleri dinlenmeksizin gıyaplarında yapılmış olduğunu belirtmişlerdir. Bununla birlikte, tartışma tutanaktan bu yargılamayla sonuçların bırakılmasına veya reddine ilişkin hiçbir gönderme içermemektedirler. Başvuru sahiplerinin avukatlarının kendilerine böylesi bir reddetme tasarrufunda bulunulması talebinde bulunmuş olduktan sonucu çıkarılmamaktadır. Ayrıca, İstinaf Mahkemesinin yargılaması, başvuru sahiplerinin avukatlarının talebine hiçbir gönderme yapmamaktadır.
24. 43 sayfalık uzun yargılama metninde, Mahkeme Ülke Topraklarının Gözetimi Müdürlüğünün (DST, Direction Surveillance du Territoire) bir raporuna dayanarak, söz konusu hareketin tarihini hatırlatmıştır. 1978 yılında kuruluşundan beri sürekli şehir gerillası uygulamasını yapan Dev Sol'un, faaliyetlerini Almanya yoluyla tüm Avrupa'ya yaymış olduğunu özellikle ortaya koymuştur. Özellikle Fransa'daki faaliyetiyle ilgili olarak, Mahkeme, Örgütün resmi bir varlığının bulunmadığını, fakat çeşitli dernekler üzerinden hayatiyet gösterdiğini ve periyodik satışlarla, şantaj, basla veya şiddet yoluyla toplanan haraçlar ve fonların toplanmasıyla, ASSED/C'lerde çeşitli dolandırıcılık ürünleri ve yasadışı göç şebekelerinin işletiminden kazanılan gelirlerle kendini finanse ettiğini gözlemlemiştir. Başvuru sahiplerinden Dursun Karataş'a gelince Mahkeme, Örgüt içerisindeki sorumlulukları nedeniyle 10 yıl 6 ay hapse mahkum edilmiş olduğunu, ve kendisine yöneltilen diğer dosyalardan yargılanmış olmaksızın 25 Ekim 1989'da İstanbul'da hapishaneden kaçmış olduğunu belirtmiştir. Mahkeme bir suç teşekkülünün oluştuğunu değerlendirerek, her bir sanığın bu örgüte amaçlarının gerçekleştirilmesi için etkili bir yardım sağlamak iradesiyle Dev Sol'un faaliyetlerine iştirak etmiş olup olmadığının, ayrı ayrı olaylar şeklinde incelenmesine karar vermiştir.
25. Mahkeme, başvuru sahibi ve sempatizanlarının özellikle Fransa'da, Hareketin içinde adli kovuşturmalara götüren şiddet eylemleriyle kendi kurallarını doğrulatmayı istediklerini ortaya çıkarmıştır. Mahkeme aynı zamanda Dursun Karataş'ın tutuklanmasının, polislere olduğu kadar soruşturma hakimine ve Avrupa'daki Fransız çıkarlarına yönelik tehditlerle karşılık bulduğunu ve bu tehditlerin söz konusu kişinin serbest bırakılmasıyla sona erdiğini belirtmiştir. Mahkeme hemen sonra diğer iştirakçi sanıkların beyanlarını ele almıştır.
26. Mahkeme bütün gözlemler ve açıklamaların, "cürüm ve suç işlemek amacıyla ortak hareket etme kararına sahip olarak kişiler arasında bir anlaşmanın varlığının" tesisini sağladığını ve "Dev Sol"un "Fransa'daki eylemlerinin (konsolosluk veya elçiliklere saldırılar, suikastlar, şiddet, tehdit veya benzeri koşullar altında fonların dolandırılması suçlan) korkutma veya terör yoluyla kamu düzenini ciddi olarak bozan terörist bir örgüt" olduğunu hükmetmiştir.
27. Başvuru sahibiyle (Dursun Karataş) ilgili olarak, İstinaf Mahkemesi, çalıntı olduğunu bildiği bir sahte belgeyle Fransa'ya yasadışı giriş yaptığını, ve durumdan tamamen bilgi sahibi olarak bu suç teşekkülüne iştirak etmiş olduğunu, "Dev Sol tarihsel lideri sıfatıyla, olayların olduğu tarihte, DHKP/C'nin (Dev Sol'un devamı) kuruluşundan sonra hegemonyasının devamını ve karşıtlarının tasfiyesini sağlamakta olduğunu" ortaya çıkarmıştır. Mahkeme, Zerrin San'nın çalınmış olduğunu bildiği sahte pasaportla Fransa'ya yasadışı girmiş olduğunu, ve "Dev Sol'un aşırı kompartımantasyona tabi tutulmuş hiyerarşik yapısında, Dursun Karataş'a Suriye ve Fransa'da refakat etmek ve onunla kaçmak için oldukça üst düzey bir üyesi olduğuna" hükmetmiştir.
28. İstinaf Mahkemesi başvuru sahiplerini, özellikle Fransız Ceza Kanunu 421-1 ve 450-1 Maddelerinin esasına dayanarak, 3 yıllık bir süre için Fransız topraklarına giriş yasağıyla beraber, 4 yıl ve 2 yıl hapse mahkum etmiştir. Nihayet, şu kelimelerle söz konusu kişilere karşı tevkif müzekkereleri vermiştir: "Başvuru sahiplerinin adli kontrol altında serbest bırakılmalarından sonra kaçıştan, adalete karşı hiçbir temsil garantisi vermediklerini göstermektedir. Sonuç olarak, kendilerine karşı tevkif müzekkeresinin verilmesi uygundur."
29. 14 Şubat 1997'de, K.K. ikinci dereceli Paris İstinaf Mahkemesinin bu yargılama çağrısını faks yazı ile reddetmiştir. 25 Eylül 1997 tarihli bir karar ile, bu mahkeme faks yazı ile yapılan müracaatı, Fransız Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 502. Maddesine uygun olarak reddedilmiş olmadığından kabul edilemezliğini beyan etmiştir. K.K. bu karara karşı temyize gitmiştir, dosya halen Yargıtay'da askıda bulunmaktadır.
30. 10 Haziran 1997'de, yargı savcı yoluyla başvuru sahiplerine tebliğ edilmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
A. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
Olayların gerçekleştiği dönemdeki ilgili düzenlemeler aşağıdaki gibidir:
1. Adli kontrol
Madde 138
"Şayet yargılanan kişi" hapsi veya daha ağırını gerektirir bir cezaya maruz ise (93-2 sayılı 04 Ocak 1993 tarihli Kanun), Adli kontrol soruşturma hakimince emredilebilir (70-643 sayılı ve 17 Temmuz 1970 tarihli Kanun).
Bu kontrol (93-2 sayılı ve 04 Şubat 1993 tarihli Kanun)soruşturma hakiminin kararına göre, aşağıda sayılan zorunluluklardan bir veya daha fazlasına, ilgili kişinin uymasını zorlar:
1- Soruşturma hakimi tarafından belirlenen bölge sınırlarından dışarı çıkmamak; (....)
2- "Yargılanmakta olan kişiyi" çok titiz bir gizlilik içinde itham edilen olaylar üzerine (93-2 sayılı ve 04 ocak 1993 tarihli Kanun) tarassutla görevli, soruşturma hakimi tarafından belirlenmiş birim ve makamlara periyodik olarak ispat-ı vücut etmek.
Madde 141-2
"(93-2 sayılı ve 04 Şubat 1993 tarihli Kanun) Şayet yargılaması devam eden kişi iradi olarak adli kontrol zorunluluklarından kendini kurtarırsa, soruşturma hakimi maruz kalınan hapis cezasının suresi ne olursa olsun, söz konusu kişiye tevkif müzekkeresi çıkartabilir."
( ......)
"Aynı haklar her halükarda, 148-1. Maddenin ayırımlarına göre yetkili adli makama aittir." (70-643 sayılı ve 17 Temmuz 1970 tarihli Kanun)
2. Sanığın mahkeme huzuruna çıkması
Madde 412
"Şayet celpname sanığın şahsına verilmemişse, ve bu celpnameden bilgisinin olduğu tesis edilmemişse, karar sanığın yokluğunda gıyaben verilir."
3. Yargılama
Madde 464
"Şayet mahkeme durumun bir suç oluşturduğunu değerlendirirse, cezaya hükmeder." Madde 465
"(70-643 sayılı ve 17 Temmuz 1970 tarihli Kanun) 464. Madde Birinci fıkrasında hedeflenen durumda, ortak hukuk suçu söz konusu ise (....) ve şayet hükmedilen ceza, "tecil edilmeksizin" en az bir yıllık hapis cezası ise (85-1407 sayılı ve 30 Aralık 1985 tarihli Kanun, Madde 42), mahkeme, sözü edilen durumun unsurları özellikli bir emniyet tedbirini haklı gösterdiğinde, özel ve gerekçeli bir kararla, sanığa karşı bir tevkif müzekkeresi (...) verebilir.
Mahkeme, itiraz üzerine (...) bir yıl hapis cezasını düşürse bile, tevkif müzekkeresi etkisini sürdürmeye devam eder.
(...)Bununla birlikte mahkeme, itiraz üzerine, (...) özel ve gerekçeli kararla, bu müzekkerelerin (...) kaldırılması kararını verebilir.
"491 ve 492. Maddelerce öngörülen koşullarda yargıya itiraz durumunda, dava mahkemeye ilk duruşmada veya en geç itirazdan sonraki sekiz gün içinde getirilmelidir...Şayet affetmeye mahal varsa, mahkeme müzekkerenin devamı veya kaldırılması üzerine gerekçeli bir kararla resen hükmetmelidir. 148-1 ve 148-2 Maddelerince ön görülen koşullarda sanık için serbest bırakılması talebini oluşturma iktidarına zarar vermeksizin her şeye savcı (müddei umumi) uyar.
4. Gıyaben yargılamaya itiraz
Madde 489
"Şayet sanık icrasına bir itiraz getirirse, gıyaben yargılama bütün düzenlemelerde ön görülmemiştir."
Madde 492
"Şayet yargının tebliği sanığın şahsına yapılmamışsa, savcıya yargılamanın tebliğinden itibaren takip eden süre içinde itiraz yapılmalıdır: şayet sanık Fransız topraklarında ikamet ediyorsa 10 gün ve Fransız topraklan dışında ise 1 ay."
Bununla birlikte, şayet bir mahkumiyet yargısı söz konusu ise ve sanığın tebliğden bilgisinin olması sonucu çıkmamakta ise, ilgili (...) itiraz (...) cezai mahkumiyet, cezanın zaman aşıma süresinin bitimine kadar kabul edilebilir olarak kalır.
Önceki fıkrada amaçlanan durumlarda, itiraz süresi sanığın bilgisinin olduğu günden itibarın başlar."
5. Tebliğ
Madde 559
"(60-529 sayılı ve 04 Haziran 1960 tarihli kararname)Şayet ihzar varakasına konu olan kişi evsiz veya bilinen bir ikameti yoksa, mübaşir görevli mahkemenin Cumhuriyet Savcılığına varakanın bir nüshasını bırakır. (....)"
B. İç Hukukta Uygulama
Yargıtay Ceza Dairesinin 180 Numaralı Bülteninde yer alan 13 Mayıs 1985 tarihli kararı:
"Kanun tarafından öngörülen zaman ve biçimde icra edilen bir itiraz yolu, şayet sanığın kendisine karşı kesilmiş bir müzekkere kesilmediği, adaletin kararının uygulanmasından kaçtığı takdirde ancak kabul edilemez olarak beyan edildiğinden;
20 Temmuz 1984 tarihinde ikinci Derece İstinaf Mahkemesinin W.J.'ye karşı gıyabında, bir tevkif müzekkeresi keserek hükmetmesinin başvurulacak kararın yetki alanı içinde olduğundan; bu sanığın 28 Ağustos 1984'te bir yazıyla adresini belirterek, bir önceki tarihte kendisine belediyede tebliğ edilen karara itiraz etmiş olmasına rağmen; aynı yılın 12 Eylülünde tutuklandığından ve takip eden tarih 17 Eylül'de hakkında dava açıldığından;
Hakimlerin "müddei umumilik haklarını dolandırarak" yapılmış, " konusunu oluşturduğu bir tevkif müzekkeresiyle hiçbir şekilde sevk edilmemişçesine" davranan ilgilinin itirazını kabul edilemez beyan ettiğinden;
Fakat ikinci derece İstinaf mahkemesi yukarıda beyan edilen ilkeleri, bir yandan, itiraz işleminde doğru adres gösterdiği andan itibaren sanığın kendisine karşı verilen tevkif müzekkeresinin icrasından kaçmayı durdurduğunu, diğer yandan, söz konusu sanığın itirazı üzerine açılan görüşmelerde hazır bulunduğunu kararlaştırarak tanımamazlıktan geldiğinden;
Bu gerekçelerle Yargıtay, Paris İstinaf Mahkemesinin 17 Eylül tarihli kararını getirdiği tüm düzenlemelerle bozar ve iptal eder. (...)"
HUKUKİ DURUM
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI
31. Hükümet, iç itiraz yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Sözleşmenin 35 & 1 Maddesi kuralı sonuçta subsidiarity ilkesi üzerine kurulmuştur, bu iddia edilen ihlallere ilişkin olarak ulaşılabilir ve uygun olan iç adli mekanizmada açık hukuk yollarının uygulanmasını içermektedir (27 Şubat 1980 tarihli Dewer v. Belçika kararı ve 6 Kasım 1980 tarihli Van Oostenvijck v. Belçika kararı). Ayrıca, bir işlemin global bir değerlendirmesiyle, hakkaniyetli niteliğinin değerlendirmesine ilişkin Sözleşme organlarının içtihatlarına dayanmaktadır ve tamamlanmış olmasını içerir (Bakınız; 9 Nisan 1984 tarihli Goddi v. İtalya kararı, veya 15 Temmuz 1986 tarihli İnsan Hakları Komisyonu, D.R. 48, s/ 21).
Zira halihazır davada, Hükümet başvuru sahiplerine karşı yapılan yargılamanın gıyaplarında yapılan bir yargılama olduğunu gözlemlemektedir: mahkeme ancak duruşmada olmadıklarını ve celpnamenin şahıslarına teslim edilmediğini tespit edebilmiştir. Bu durum ayrıca serbest bırakılmış ve yargılamayı beklemek üzere adli kontrol altına alınmışken başvuru sahiplerinin kaçış tercihini yapmalarından kaynaklanmaktadır. O halde başvuru sahipleri, belirgin bir itiraz yoluyla yok sayılabileceği bu yargılama ölçüsünde sadece geçici olarak yargılanmışlardır, çünkü karşılıklı bir tartışma için tüm unsurlar bir araya getirilmemiştir.
Aynı şekilde başvuru sahipleri, birinci derece mahkemeyle, Sözleşmenin 6. Maddesi hükümlerine tam uyularak dosyalarının yeniden incelenmesinden yararlanabilirler. Sonuç olarak, haklarındaki yargılama kesin olmadığından, başvuru sahipleri gerek itiraz ederek gerekse doğrudan temyiz yolunu tercih ederek kolaylıkla tekrar muhakeme edilebilirler. Bu son varsayımda, bu konudaki Yargıtay içtihadına uygun olarak itiraz yolundan yararlanma hassasından mahrum edilebilirler.
Hükümet, başvuru sahiplerine yargılama tebliğ edilmemiş olduğundan, bugün hala bu itiraz yollarından yararlanmakta olduklarının altını çizer. Sonuçta, ikametlerinin mahkemece bilinmemesi olgusu hesaba katılarak, bu yargılama, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunun 559. Maddesi düzenlemelerine uygun bir şekilde 10 Haziran 1997 tarihinde savcılığa tebliğ edilmiştir. Zira, celpnameyi reddetmek için bir itiraz oluşturmak üzere öngörülen süre ancak, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunun 492. Maddesinin uygulanmasıyla, sanığın tebliğden bilgisinin olduğu günden itibaren başlar: bu durumda sanıklar her zaman için yargılamaya itiraz edebilirler.
Geçerli bir itiraz oluşturmak için Mahpusların yükümlülüğünde olan zorunluluklarla ilgili olarak, Hükümet, itirazda bulunacak kişiye karşı verilen tevkif müzekkeresinin icraya konulmasının bu itiraz yolunun kullanılmasıyla eş anlı obuasının gerekmediğinin altını çizmektedir. Sonuçta, Yargıtay'ın tesis ettiği bir içtihattan çıkarım yapılırsa, adalet kararından kaçan bir mahkum bir itiraz tesis edemez. Şayet söz konusu kişi adaletin tasarrufuna uymak için mutlak bir imkansızlık içinde bulunduğunu gösterir özel durumları ispatlarsa veya"itiraz akdinde doğru adresini belirterek" adaletin emrine amade olduğu iradesini açıkça gösterirse bu yasaklama artık bir rol oynamaz (Yargıtay Ceza Dairesinin 13 Mayıs 1985 tarihli kararı, Bülten No: 180). Ayrıca Hükümet, mahkumiyetlerin icrasıyla yetkili savcıların uygulamasında, gıyaben yargılanmakta olan kişilerin konusunu teşkil ettiği tevkif müzekkerelerinin, söz konusu kişiler itiraz oluşturmak için mahkeme katibine bizzat geldiklerinde ve adalet önüne çıkmak için yeterli garantiyi ispat ettiklerinde sistematik olarak uygulamaya konulmadığı sonucunun ortaya çıktığını belirtmektedir.
Her halükarda, Hükümet Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 465. Maddesindeki düzenlemelere uygun olarak, tevkif müzekkerelerinin derhal uygulamaya konulabilirliğini ve hapis süresinin 8 günlük bir süreyi aşamayacağını belirtmektedir. Hükümete göre, başvuru sahiplerinin yargıya itirazlarını takiben yargılanmadan önce çok az bir süreye indirilmiş zaman içinde hapsedilme riski, dermeyan ettikleri ihlali önlemek için bu itirazın etkinliğini ortadan kaldırabilecek yeterli bir engel oluşturamaz. Nihayet, başvuru sahipleri yargılamaya karşı iç hukukta açık hiçbir itiraz yoluna gitmemişlerdir, üstelik bu yargılama, kendilerine bir suçlama yöneltmemiş olduğundan, kendilerine tebliğ edilmediği müddetçe icraya konulamaz. Hükümet başvurunun zamansız olduğu ve kabul edilemez ilan edileceği sonucunu çıkarmıştır.
32. İç hukuk yollarının tüketilmemesinin istisnası ile ilgili olarak, başvuru sahipleri, Paris Asliye Ceza Mahkemesinin yargılamasına karşı bir itiraz oluşturabilmeden önce adalete teslim olma zorunluluğunu hesaba katarak geliştirdiklerine karşı identik delilleri savunmaktadırlar. Hükümetin ortaya koyduğu ve aynı şekilde savcıların uyguladığı tevkif müzekkeresinin icrasına ilişkin içtihatlarla ilgili olarak, başvuru sahipleri hiçbir doğrulayıcı sebep sunulmaksızın adalete teslim olmak için, itiraz edebilme ihtimalini garanti eden hiçbir hakkın mevcut olmadığını vurgulamışlardır. Aynı zamanda, yargıya bir itiraz oluşturmak için kendilerini takdim ettiyseler de, uzun bir müddet tutuklanma ve hapsedilme riskine maruz kaldıklarını değerlendirirler. Zira bu net olarak başvurularında reddettikleri koşulların bütünüdür. Mahkemece (insan Hakları Mahkemesi) verilen 23 Kasım 1993 tarihli Poitrimol v. Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli Lala v. Hollanda ile
22 Eylül 1994 tarihli Pelladoah v. Hollanda Kararlarında Sözleşmenin 6 & 1 Maddesine aykırı yargılanmış bir durumu sunmaksızın itiraz yollarının tüketilmesi imkansız olduğundan, başvuru sahipleri Hükümetin bu istisnayı ortadan kaldıramayacağı şeklinde düşünmektedirler.
33. Mahkeme, başvuru sahiplerince ortadan kaldırılan suçlamayı oluşturan itirazı yapmak için adalete teslim olma zorunluluğu olduğu halde, Davalı Hükümet tarafından kaldırılan istisnanın başvurunun esasının incelenmesiyle karıştırıldığı görüşündedir. Bundan hareketle Mahkeme, olduğu haliyle yolların tüketilmemesi itirazını reddetmektedir ve Hükümetin esasa ilişkin argümanlarını inceleyecektir.
II. SÖZLEŞMENİN 6 & 1 ve 6 & 3.c MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
34. Başvuru sahipleri hakkaniyetli bir duruşmaya çıkma, aynı şekilde bir mahkemeye erişim haklarının, adalete teslim edilmeksizin mahkumiyet yargısına itiraz edebilmenin imkansızlığı gerekçesiyle, ihlal edilmesinden, avukatları aracılığıyla dinlenebilmiş olmaları hatasından yalanmışlardır. Başvuru sahipleri, aşağıda yer alan Sözleşmenin 6. Maddesinin I. Bendi ve 3/c hükümlerinin ihlalinin meydana gelmiş olduğunu ileri sürmektedirler:
"1. (...) Herkes kendisine karşı yöneltilen cezai alanda suçlamalara karşı davasının, karar verecek (...) bir mahkeme tarafından (...) hakkaniyete uygun (....) görülmesini isteme hakkına sahiptir
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
(....)
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali imkanlardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyor ise mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek; (...)"
A. Tarafların Delil Deri Sürmesi
1. Başvuru sahipleri
35. Başvuru sahipleri, hükmün bırakılmasını kabul etme yargılamasıyla reddedici mahkeme önünde duruşma tutanağında zikretmenin eksikliğiyle ilgili olarak, avukatlarının yapılan işleme müdahale etme imkanlarından tamamen yoksun olduklarını ileri sürmüşlerdir: Avukattan ne söz alabilmişler, ne de karşı iddialarını sunabilmişlerdir. Sadece itirazın mahkemece reddedilmesinin duruşma tutanağına geçirilmesini talep edebilmişlerdir. Zira başvuru sahiplerinin Fransız, Belçika ve Hollandalı avukatlarınca imzalanan iddialarda üzerinde durulan, eksik olan müvekkillerinin savunmalarının dinlenilmesinin mahkemece reddedilmesi, Sözleşmenin 6. Maddesine aykırı bulunmaktadır. Bir ön husus konusunda açık bir sunum yapabilmiş olmalarına rağmen, avukatlar ne yazılı ne de sözlü biçimde davadaki kendi statülerine ilişkin sorun üzerine iddialarını sergilemeye izin alabilmişlerdir. Başvuru sahipleri, duruşma zaptında herhangi bir zikrin olmayışına ilişkin, bir tartışmanın fiili olarak meydana gelmiş olmasında şüphe duymaya temayül gösteren Hükümetin iddiasının aşın biçimsel bir gerekliliği ortaya koyduğunu ileri sürmektedirler.
36. 21 Ocak 1999 tarihli Van Geyseghem davasına dayanarak, şayet Mahkeme sanığın yokluğunda hazır bulunan bir avukat tarafından savunulma hakkının olduğunu değerlendirirse, bunun afortiori kaçınılmaz olarak, savunmayı sağlayacak avukatlar için ön imkan sorunu üzerine tartışmaların duruşmada yürütülmesi söz konusu olduğunda değerlendirilmesini savunmaktadırlar. 12 Şubat 1985 tarihli Colozza v. İtalya davası dikkate alınarak, ve davada gıyaben yargılama işleminin mümkün olması gerektiği hesaba katılarak, başvuru sahipleri Hükümetin iddialarının bu alanda kabul edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir, çünkü talep gıyaben yürütülen bir işlem üzerine değil, sadece, sanıkların bulunmamasına rağmen, savunmalarının sağlanmasının imkansızlığı üzerine yapılmaktadır.
37. Uzun süre tutuklu kalma riskine maruz kalmalarına karşın mahkemenin gıyaben yargılamasına itiraz edebilme imkanıyla ilgili olarak, başvuru sahipleri iç itiraz yollarının tüketilmemesinin istisnasına dayalı sunulmuş delillere uygunluk taşımaktadırlar. Hükümetin iddiasına göre, davranışlarıyla adaletin hizmetine girmek istemediklerini gösteren başvuru sahipleri, İnsan Hakları Mahkemesinin, yukarıda zikredilen davalarda ( bakınız diğerleri ve 32. paragraf), her türlü savunma imkanının ortadan kaldırılmasının böylesi bir davranışla orantılı bir ceza olduğu kararını vermesi durumunu kabul etmemektedirler. Başvuru sahipleri Van Geyseghem davasında, Mahkemenin itiraz etme imkansızlığının, Lala ve Pelladoah kararlarında kararını gerekçelendirmek için kabul ettiği bir sebeple, bu davalarda kesinlik taşımadığının altını çizmektedirler. Van Geyseghem davasında Mahkeme, karşı karar mümkün obuasına rağmen, savunmanın dinlenmesini reddetmenin Sözleşmenin 6. Maddesinin ihlalini oluşturduğuna karar vermiştir.
2. Hükümet
38. İstinaf Mahkemesinin başvuru sahiplerinin avukatlarını dinlemeyi reddetmesiyle ilgili olarak, Hükümet 7 Kasım 1996 ve 14, 15 ve 16 Mayıs 1997 tarihli duruşma tutanaklarının incelenmesinde, başvuru sahiplerinin avukatlarının ve aynı şekilde K.K.'nın avukatının, kendilerinin dinlenilmesinin mahkeme tarafından reddedilmiş olmasına ilişkin yazılı bir taleplerinin bulunmadığını ortaya çıkartmıştır. Bu açıdan, Poitrimol davasında, başvuru sahibinin avukatının Aixen Province ikinci derece İstinaf Mahkemesi önünde, "dava sırasında oluşan karşıt iddialarını sunmak üzere" hazır bulunmuş olduğunun altını çizmektedir. Bu sözü edilen durumda, hiçbir yeni durumu gösterir mahkemenin yargısı, ne de tartışmalarda kaydedilen hiçbir zikir avukatlarca yapılmış böylesi bir talebe gönderme yapmamaktadır. Her halükarda, başvuru sahiplerinin avukatlarının karşıt iddialarım sunma durumunda mahkemenin reddiyle karşılaşmış olmaları varsayıldığında, gıyaben yargılamanın müdahale ettiği yasal çerçevenin özellikli durumunu vurgulamak uygun görülmektedir. Sanıkların yokluğunda ve yargılama tesis edilebilmiş olmadan başvuru sahipleri duruşmada bulunma celpnamesinden efektif olarak bilgi sahibidirler. Bu açıdan, başvuru sahiplerinin duruşmada bulunmaları, duruşmada hazır bulunan ve aynı davada yargılanan diğer sanıklara yardımda bulunduktan çok özel bir durumla açıklanabilen bir usul yersizliği oluşturmaktadır. Bu halde mahkeme, başvuru sahiplerinin duruşma tarihlerini bilmediklerini ve karşılıklı tartışma ilkesine uygun koşullarda kendilerini savunma imkansızlığı içinde olduklarım değerlendirerek yargılamıştır. Hükümetin görüşüne göre, halihazır dava Poitrimol davasından ayrılmaktadır, başvuru sahipleri bugün hala, sonuçta hukuki olarak, kendilerine karşı tesis edilenler üzerine savunma avukatlarını görme imkanından yararlanmaktadırlar. Hükümet bu durumun Colozza v. İtalya kararından çıkarsanacağı gibi Mahkemenin içtihatlarına uygun görünmektedir: Bir kere "bilgilendirilen" başvuru sahipleri, kendilerine yüklenilen yükümlülükleri tesis edecek aynı düzeydeki yargılamada dinlenebilmelerine karşın çözüm (Colozza kararındaki çözüm) halihazır duruma geçirilebilir görünmektedir.
39. Geçerli bir itiraz oluşturmak için "adalete teslim olma" zorunluluğu ile ilgili olarak, Hükümet, en baştaki ifadesi olarak, dar (özel) anlamda bir adalete teslim olma zorunluluğunun söz konusu olmadığının gözlemini yaptırtmaktadır. Sonuçta, Yargıtay Ceza Dairesinin kararı, basit olarak, örneğin itiraz akdinde adresini belirterek, adaletin hizmetine amade olduğunun söz konusu olduğunu belirtmektedir. Birinci aşamada, Poitrimol davasında olduğu gibi kendisine karşı itirazın geçersiz olduğu ikinci derece İstinaf mahkemesince verilen vicahi hüküm değil, bir birinci derece mahkeme tarafından gıyaben verilmiş bir yargılama söz konusudur, ikinci aşamada, gıyaben yargılamanın tefhiminde yargı heyetlerinin tevkif müzekkeresi kestikleri bütün davalarda olduğu gibi bu durumda da, bu zorlayıcı tedbir sadece başvuru sahiplerinin tutumlarının bir sonucudur. Sonuçta Hükümet, gıyaben hapis cezasına mahkum etmenin Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa uygun olarak ilgili kişiler hakkında illa ki bir tevkif müzekkeresinin verilmemesine neden olmadığını belirtir. Buna karşın, Paris İstinaf Mahkemesince çıkarılan tevkif müzekkeresi, soruşturma hakimince verilenlerin taşıdığı mantığı taşımaktadır, çünkü başvuru sahipleri kararlaştırarak (iradi bir biçimde) adli kontrolün yükümlülüklerinden kaçmışlardır. Bu açıdan Hükümet, yargının gerekçesinde hakimlerin, sanıkların kaçmaları nedeniyle adalet önünde hiçbir temsil garantisi vermediklerini ortaya çıkardıklarının altını çizmektedir. Hükümet, cezai yargının işleyişinin zorunlu ilkeleri olan suçların kovuşturulması ve bastırılmasının, böylesi düzenlemeler olmadığında temel konusundan saptırılabileceğinin bilincinde olunursa bu düzenlemenin yasal olduğunu değerlendirir. Aynı şekilde, başvuru sahiplerinin adaletin hizmetine amade olmaları yükümlülüğünün yüklenilmesinin, demokratik bir toplumda sunulan yasal amaç doğrultusunda zorunlu bir tedbir olduğunu takdir eder; bu imkan orantısız bir tedbir değildir. Hükümete göre böylesi bir gereklilik, özel bir ciddiyete sahip olaylara iştirak etmiş olmakla şüphelenilmiş olan başvuru sahiplerince adli kontrol yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi hesaba katıldığında mübalağalı sayılamaz. Öyle de olsa, yargılanmadan bile önce, başvuru sahipleri soruşturma hakimince verilmiş olan bir uluslararası tevkif müzekkeresinin konusunu teşkil etmektedirler. Bu koşullarda, kendileriyle ilgili iş bu usul hakkında, bir mahkemeye erişim haklarının ihlali suçlamasının çıkarıldığını ileri süremezler.
B. Mahkemenin Değerlendirmesi
a) Bir "mahkemeye" erişim için adalete teslim olma zorunluluğu
40. 6. Maddenin 3. bendinin gerekleri, 1. Bent ile garanti edilen hakkaniyetli (açık) bir duruşma hakkının özellikli yönlerinden biri olarak analiz edildiği gibi, Mahkeme şikayeti birbiriyle ilişkili iki metin açısından inceleyecektir (diğerleriyle birlikte bakınız, 23 Kasım 1993 tarihli Poitrimol v. Fransa kararı, Seri: A, No: 227-A, p/ 13, & 29).
41. Mahkeme daha önceden Poitrimol kararında hatırlattığı gibi, "başvuru sahibinin kaçması sebebiyle itirazın kabul edilemezliğinin (...) savunma haklarının ve hukukun Üstünlüğü ilkesinin demokratik bir toplumda temel bir yer alması açısından, dengelilik ilkesini çiğneyen bir ceza olarak analiz edildiği şeklinde düşünmektedir". Mahkeme, özellikle "hazır bulunmayan sanık için, suçlamanın hukuki olarak iyi tesis edilmesi üzerine ikinci mahkemede savunmasının yaptırılması imkanının, duruşmada olmayışını ispatlamak için geçerli bir mazeretlerini temin edip etmediğinin bilinmesine bağlı olduğu gerekçesiyle Sözleşmenin 6. Maddesinin ihlali sonucunu çıkarmıştır, ikinci derece mahkemesi gerekçelere dayanarak adli kontrolü reddettiğinde böylesi mazeretler vazgeçilmez olarak ortaya çıkarlar (zikredilen Poitrimol kararı, s/ 15 & 38).
42. 12 Şubat 198S tarihli Omar ve Guerin v. Fransa ararları kararlarında Mahkeme, "itiraz konusu olan adli kararın uygulanmasında sadece davacının adalete teslim olmaması olgusu üzerine tesis edilmiş bir temyiz başvurusunun kabul edilemezliğinin ilgiliyi, başvurulan karardan sonuçlanan özgürlükten bizzat kendisinin mahrumiyete maruz bıraktığını, oysaki, bu kararın itiraz üzerine yeniden oluşturulmadıkça veya itiraz süresi geçmedikçe kesinleşmiş olarak görülemeyeceğini" düşünmektedir. Mahkeme aynı şekilde "bir taraftan, adaletin kararlarının icrasını sağlama yasal kaygısı ile, diğer taraftan, temyiz hakimine erişim ve savunma haklarının icrası arasında olması gereken adil dengenin kurulmasını davalıya yükleyerek, bizzat itiraz hakkının özüne zarar verildiğini" düşünmektedir(Bakınız Omar ve Guerin v. Fransa Kararlan, s/1841, && 40 ve 41, ve s/1668, & 43).
43. Aynı şekilde bir mahkemeye erişim açısından, Mahkeme "sanık için temel özelliği ortaya çıkabilen ceza muhakeme usulünün ayrıcalıklı bir safhasını oluşturan temyizdeki duruşmanın asli rolü üzerinde ısrar etmektedir" (voir arret Khalfaouni c. France du 14.12.1999, CEDH 1999-DC pp.8 et 9 & 38).
44. Aynı şekilde, Khalfaouni davasında, Mahkeme kabul edilemezliği gibi, başvuru sahibi için adalete teslim olmaması hatasından dolayı itirazın düşmesinin, bu cezayı getiren Omar ve Guerin davalarında saptananlara benzer sonuçlar hesaba katılarak dengelilik ilkesine uymayan bir ceza, hatta temyiz başvurusunun incelenmemesi olarak analiz edilmesi gerektiğini düşünmektedir (Bakınız az önce zikredilen karar & 46). Sonuçta Mahkeme, "cezai alanda Yargıtay tarafından gerçekleştirilen nihai kontrolün ve ağır özgürlükten yoksun kalma cezalarına mahkum olabilecekler için bu kontrolün önemini" hesaba katmıştır (Bakınız az önce zikredilen karar & 47). Özellikle Mahkeme bu davada Hükümetin iddiasını, başvuru sahibine verilen ceza süresinin az olmasından ve bu durumun takip edilen amaç ile dengeli olmasından dolayı reddetmiştir. Başvuru sahibinin adalete teslim olması yükümlülüğünü koyan zorunluluğu getiren itiraz yollarının geçici etkisini kaldırıcı karakterini özellikle dikkate alarak, "itirazın askıda bırakılmasını sağlayıcı etkisiyle bileşen suçsuzluk karinesine saygının, süresi ne olursa olsun, hatta tutuklu kalma süresi kısa da olsa, bir sanık için adalete kendiliğinden teslim olması zorunluluğuna karşı geldiğini" düşünmektedir, (voir arret Khalfaouni c. France du 14.12.1999, CEDH 1999-DC pp.llet 12 & 48 a 49).
Nihayet, Van Pelt davasında, itiraza bakan ikinci Derece İstinaf Mahkemesi önünde hazır bulunmamış ve bu mahkeme tarafından vicahi olarak yargılanmış olan başvuru sahibinin itirazının kabul edilemezliği dikkate alınarak, Mahkeme temyiz hakimine erişim hakkına ilişkin içtihatlarının bütününü tekrar teyit etmiştir (Bakınız, 23.5.2000 tarihli Van Pelt v. Fransa kararı, s/12 & 73'ten 74'e kadar).
45. Zikredilen son iki karara nazaran. Mahkeme, muhakeme usulü aşamasına ilişkin hakkın keyfiyetinin halihazır durumdan farklı olduklarının altını çizmektedir. Sonuçta, Khalfaouni davası söz konusu olduğunda, başvuru sahibi, birinci ve ikinci derece mahkemesinde hazır bulunarak, adaletin yargılamasından kaçmaya teşebbüs etmemiştir, adli kontrol yükümlülüklerine uymuş ve hiçbir tevkif müzekkeresine konu olmamıştır. Usul yönüyle ilgili olarak, Van Pelt davasında, ikinci derece itiraz mahkemesi, başvuru sahibinin davanın ertelenmesi talebini reddettikten sonra, sanığın gıyabında dosyayı incelemeye karar vermiş ve sonra hakkında tevkif müzekkeresi çıkarmıştır; sevk etmiş olma hatası ve geçerli değerlendirilen ispatların yokluğunda, başvuru sahibi Yargıtay tarafından ikinci bir itiraz oluşturabilen son başvurusundan yoksun bırakılmıştır.
46. Bu durumda, uyuşmazlık konusu işlem, soruşturma hakimi tarafından verilen tevkif müzekkerelerinin etkisi altında bulundukları halde, başvuru sahiplerine karşı gıyaplarında yapılan yargılamayı müteakiben, birinci mahkeme aşamasında tesis edilmiştir; mahkeme ayrıca, nizalı işlem sırasında, bu tevkif müzekkerelerini korumuştur. Bu bağlamdadır ki başvuru sahipleri, bu yargılamaya geçerli bir itiraz oluşturabilmek için adalete teslim olma zorunluluğundan yakınmada bulunmaktadırlar. Bu aşamada Mahkemeye, başvuru sahiplerince reddedilen zorunluluğun, dosya mahkemeye çıkarılmadan, başvuru sahipleri soruşturma hakimi tarafından verilen tevkif müzekkeresi tesiri altında bulunmalarına rağmen, Sözleşmenin 6 & 1 Maddesindeki "bir mahkemeye" erişim haklarını ihlal edip edemeyeceğinin bilinmesi sorununu ortaya çıkarmak düşmektedir.
47. Mahkeme, gıyaben yapılan bir yargılamaya itiraz yoluna gidilmesinin kabul edilebilir olması için adalete teslim olma yükümlülüğünün, bu yükümlülük itiraz yollarının tehir-i icrasına aykırı davrandığı ölçüde, Sözleşmenin 6. Maddedeki düzenlemelerle uyum sorununun ortaya konması çıkarsamasını yapamaz. Mahkeme bununla birlikte, Hükümetin ortaya koyduğu ve Yargılayın, bir yandan "itiraz akdinde doğru adresini göstererek, sanığın kendisi hakkında verilen tevkif müzekkeresinden kaçmayı durdurduğunu", diğer yandan ise "itirazı üzerine açılan tartışmalarda hazır bulunduğunu" tespit eden 13 Mayıs 1985 (bakınız yukarıdaki karar & 30) tarihli kararının uygulamasını ortaya koymakta dır.
48. Mahkeme sunulan şikayeti korunma talebinin özel şartlan ışığında incelemelidir. Bir mahkemeye erişim hakkıyla iç hukuk tarafından öngörülen sınırlamaların uyumluluğunun Sözleşmenin 6 & 1 Maddesinde kabul edilmesinin davadaki usul özel şartlarına bağlı olduğunu ve iç hukuk düzeninde yürütülen davanın tamamının dikkate alınması gerektiğini hatırlatmaktadır (Bakınız; 17 Şubat 1970 tarihli Delcourt v. Belçika kararı, Seri A No: 11, s/ 15, & 26).
49. Başlangıç kısmında, Mahkeme, başvuru sahiplerinin geçici tutuklanmalarını takiben, başvuru sahibi bayanın Fransa topraklarından, erkeğin ise Var ilinden çıkmaması çeşitli yükümlülükler doğuran adli kontrol altına konulmaları tedbirinden yararlandıklarını ortaya koymaktadır. Bununla birlikte söz konusu kişiler kaçarak bu yükümlülüklerden sıyrılmışlardır. Bu durumda, adli kontrol, sanıklar hakkında 03 şubat 1995 tarihli tevkif müzekkeresini verecek soruşturma hakimi tarafından iptal edilmiştir. Aynı zamanda Mahkeme, başvuru sahiplerinin bu tevkif müzekkerelerine sevk etmek yükümlülüğüne uyduklarında ve celpname ile herhangi bir tecavüze maruz kalmayarak, kendilerine karşı gıyaplarında verilen yargının (kazanın) Ceza Muhakemeleri usulü Kanununun 492. Maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak "savcılığa" tebliğ edilmiş olduğunu tespit etmektedir. Bu az önce sunulan durum açısından, Mahkeme başvuru sahiplerinin adli kontrol altına yerleştirilmeden yararlanmış oldukları halde, hüküm yargısı önünde hür olarak hazır bulunabilme imkanından mahrum edildikleri sonucunu çıkarmaktadır. Ayrıca, itiraz yoluyla, nizalı yargının gerekli surette hükümsüz beyan edileceğini tespit etmektedir.
50. Mahkeme, soruşturma safhasının nizalı yargılama safhasından ayrılmasında yer olduğunda, itiraz mahkemeye bile çıkarılmadan önce, soruşturma hakimince verilen tevkif müzekkerelerine tevcih etme yükümlülüğünü başvuru sahiplerinin sorumluluğuyla ikame etmeyi değerlendirmektedir. Başvuru sahiplerinin yakındıkları, bir mahkemeye erişim için adalete teslim olma yükümlülüğü nizalı yargıdan kaçtıkları bir ön yükümlülüğü sonuç vermektedir; yani bir mahkemeye erişim için adaletin hizmetine amade olmaktır. Sonuçta Mahkeme, Hükümetin iddia ettiği gibi, hüküm yargısınca verilen tevkif müzekkeresine, belirtilen özel koşullarda başvuru sahiplerinin icabet etmedikleri ölçüde hüküm yargısınca kesilen tevkif müzekkerelerinden soruşturma hakimince verilenlerin (tevkif müzekkerelerinin) süre uzatımının gerekli olduğunu gözlemlemektedir. Aynı şekilde mahkeme hüküm yargısında hiçbir şekilde adalette temsil garantisinin olmadığım tespit etmektedir (Bakınız yukarıda & 28).
51. Bundan hareketle Mahkeme, iç muhakeme usulünün cereyan edişinde davanın özel şartlan kadar başvuru sahiplerine yüklenilen zorunlulukları da hesaba katarak bir mahkemeye erişim hakkına zarar oluşturmadığı sonucuna varmaktadır.
b) Avukat Yardımından Yararlanma Hakkı Üzerine
52. Mahkeme, sözü edilen iş bu durumun, başvuru sahiplerinin celpname ile hazır edilemediklerini zira soruşturmadan beri kaçmakta olduklarından gıyabi yargılamayla ilgili olduğunu, İstinaf mahkemesindeki duruşmada hazır bulunan avukatlarından yardım görme hakkından yoksun edildiklerini gözlemlemektedir. Bu durumda başvuru sahipleri Colozza v. İtalya davasındaki (Bakınız, 12 Şubat 1985 tarihli seri A ve No: 89, s/14 & 28) başvuru sahiplerinin mahkemede hazır bulunma davetiyesini almamış oldukları gibi bir durum içinde bulunmaktadırlar.
53. Mahkeme ayrıca nizalı yargılamanın vicahi sayılan bir yargının tefhimine ulaşmamış olduğunu gözlemlemektedir. Daha önceki kararlarında tespit ettiği gibi, başvuru sahiplerinin, itiraz yoluyla, hukuki olarak iyi tesis edilmiş ithama dayalı yeni bir davada yargılandırılmaktan yararlanmakta olduklarını gözlemlemektedir. Bu itibarla, Poitrimol, Lala ve Pelladoah ve Van Geyseghem Davalarında (voir a contrario arret Poitrimol c. France du 23 Novembre1993 Serie A N 227-A, p. 15, & 35; a contrario arrets Lala et Pelladoah c. Pays Bas du 22 Septembre 1994, serie A N 297-A et B, respectivement p. 13, & in fine et p. 35, & 40; a contrario arret Van Geyseghem c. Belgique du 21 Ocak 1999 (GC) N 26103/95, & 29 CEDH 1999-1, gıyaben verilen yargıya itiraz usulünde söz konusu olan, mahkemece yapılan incelemeden tamamen ayrı bir durum içinde bulunmaktadırlar.
54. Bu üç davanın birincisinde Mahkeme, sanığın mahkemeye getirilmesinin temel bir hususiyet taşıdığını ve, yasa koyucunun mazereti ispatlanamayan eksiklikleri engellemesi gerektiğini değerlendirdiğini hatırlatır (Bakınız, zikredilen Poitrimol v. Fransa kararı s/ 15 & 35). Son iki davada, bununla birlikte "birinci mahkemede olduğu gibi ikinci derece İstinaf mahkemesinde de sanığın uygun olarak savunulmasının cezai sistemin hakkaniyeti için asli bir öneme sahip olduğunu, Hollanda hukukunda olduğu gibi verilen kararların itiraza kabil olmadığını" da belirtir" (bakınız Lala ve Pelladoah v. Hollanda Kararlan s/13 & 33 ve 34-35, s/40).
Mahkemeye göre, itiraz imkanının yokluğunun ağırlaştırıcı bir sebep oluşturduğunu, fakat uygun biçimde savunulabilmek zorunluluğun genel bir nitelik kazandığını gösterir. Bu değer kazanan son fayda ve, hüküm yoluyladır ki, suçlanan kişinin, şekle uygun olarak davet edilmesine karşın, mahkemede bulunmaması -mazeretin yokluğunda bile- kişiye Sözleşmenin 6 & 3 Maddesince tanınan avukat yardımı almasından yoksun bırakılmasını haklı gösteremez. Mahkeme için, bir duruşmanın hakkaniyete uygun görülmesini ve bundan doğan bir sonuçla bir avukatın yokluğunda müvekkilini savunmak üzere hazır bulunmasını sağlamak yargı makamlarına aittir (Bakınız, İbidem, s/14, & 34 ve s/35/4; aynı zamanda bakınız 13 Mayıs 2001 tarihli ve 29731/96 tarihli Krombach ve Fransa Kararı; s/16 & 84 bir ağır ceza mahkemesinde gıyaben yapılan bir işlem hakkında).
55. Şayet sanık hukuki olarak yapılan bir ithamın iyi tesis edilmesi üzerine dinlendikten sonra yeniden oluşturulmuş bir yargılama elde edebilirse, sanığın yokluğunda gelişen bir işlemin kendisinin Sözleşme ile uygunsuzluk taşıdığı bir gerçektir (mutatis mutandis, l'arret Colozza c. Italie precite, p. 15, & 29). Bu durumla ilgili olarak Mahkemenin yukarıda tespit ettiği gibi, başvuru sahipleri bu imkandan yararlanırlar ve nizalı yargının tamamen yıkıcı itirazı yoluyla bu imkanı elde edebilirler.
56. Bununla birlikte Mahkeme, başvuru sahiplerinin celpnameyle icbar edilmemiş olduktan ve, bu durumda duruşmanın tarihini bilememiş olmaları ölçüsünde, mahkeme (ulusal mahkeme) karşılıklı tartışma ilkelerine uygunluk taşıyan koşullarda kendilerini savunmak imkansızlığı içinde oldukları halde yargılama yapabildi şeklindeki Hükümet görüşünün argümanını izleyemez. Avukatların durumunun "bir usul yersizliği" olduğu şeklindeki görüş onanamaz.
57. Sonuçta, başvuru sahipleri için mahkemede hazır bulunma celpnamesinin ulaşmamış olma durumu, tek başına, avukatların duruşmada dinlenmemiş olmalarını ispatlayamamaktadır. Hiç kuşku yok ki, soruşturmanın başından beri başvuru sahiplerince yetkilendirilen avukatlar, yetkilerine uyularak dinlendikleri, hazır bulunmayan müvekkillerinin savunmasını duruşmada hazır bulunan diğer müvekkillerin avukattan gibi yaptıktan anlaşılmaktadır.
58. Bu açıdan, Mahkeme her sanığın bir avukat tarafından gerçek anlamda savunulması hakkının hakkaniyetli duruşmanın temel unsurları arasında sayıldığını hatırlatır. Bir sanık sadece, davanın savunmalara ve savcılık sonuçlarına ayrılan bölümünde bulunmamaktan dolayı bundan yararlanma hakkını kaybetmez. Yasa koyucunun mazereti ispatlanamayan duruşmada bulunmamaları durdurabilmeli ise de, gelmeyenleri avukat yardımı hakkını iptal ederek cezalandıramaz. Davanın savunmalara ve savcılık sonuçlarına ayrılan bölümünde hazır bulunmasının yasal kaplan, savunma hakkının kaybedilmesinden başka yollarla sağlanabilir. (Bakınız, Van Geyseghem ve Belçika kararı, 21 Şubat 1999 (GC), No 26103/95 s/ 12 & 34; Krombach ve Fransa kararı 13 Şubat 2001 No 297317%, s/ 18 &89).
59. Kalan incelenecek husus, İstinaf mahkemesinde yapılan duruşmada başvuru sahiplerinin savunmasını yapamayan avukatlar için durumun, onların hakkaniyetli bir dava haklarını ihlal edip etmediğidir. Buna karşın, soruşturmadan beri kaçma eylemini işlediklerinden başvuru sahiplerinin duruşmaya gelmeme açık iradesini sergiledikleri ve şu halde bizzat kendilerinin savunmasını yapmakta anlaşmamış oldukları Mahkemeye hakim olan görüştür. Şayet, Hükümetin de altını çizdiği gibi, başvuru sahiplerinin avukatlarının mahkemenin kendilerini dinlemeyi reddetmesi işlemine neden olan taleplerini duruşmada vermiş olması durumu dosya evrakı içinde bulunmazsa da, en azından soruşturmanın başlangıcından beri başvuru sahiplerince yetkilendirilmiş olduktan ve duruşmada hazır bulunduktan açıktır (Bakınız, mutatis mutandis zikredilen Krombach v. Fransa kararı s/ 17 & 88).
60. Zira, Mahkeme bir avukattan yararlanma hakkının pratik ve fiili bir nitelik kazandığını, sadece saf teori olmadığını, ve icrasının mübalağalı şekil şartlarının tamamlanmasına bağlı olmaması gerektiğini hatırlatır: duruşmanın hakkaniyetli olmasını sağlamak ve bunun bir sonucu olarak avukatın müvekkilini eksikliğinde savunmak için duruşmada hazır bulunmasını kollamak yargıya aittir (Bakınız Lala ve Pelladoah v. Hollanda kararı 22 Eylül 1994, seri A, A ve B s/ 14 & 34 ve s/35 & 41).
61. Mahkeme bu halde, her halükarda, avukatlara duruşmada bulunmak, müvekkillerini korumaya fırsat vermenin İstinaf mahkemesine düştüğünü düşünmektedir.
62. Sonuç olarak, Sözleşmenin 6 & 3 (c) maddesinin ihlali meydana gelmiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
63. Sözleşmenin 41. Maddesi şu hükmü içermektedir:
"Şayet Mahkeme iş bu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği taktirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Zarar
64. Başvuru sahipleri, kendilerinden her biri için İstinaf mahkemesi önünde kendini savunamadan ağır hapis cezasına mahkumiyetlerinden kaynaklanan manevi zarar başlığı altında 10.000 euro (65 595,70 Fransız Frangı) tazminat talep etmektedirler. Aynı şekilde, uluslararası tevkif müzekkeresi nedeniyle ne Fransa'da ne de bir başka ülkede yaşayabildiklerini ve ayrıca kendi ülkelerine, zulme uğrama korkusundan dolayı Türkiye'ye dönmenin imkansız olduğu durum nedeniyle yer altında yaşamaya mecbur edildiklerini iddia etmektedirler.
65. Hükümet başvuru sahiplerinin bugün hala hazır bulunmalarıyla tekrar yargılanma imkanına sahip olduklarını belirtmiştir. Bu itibarla, Mahkeme önünde ulusal planda tazmin edilecek bir zararın varlığını iddia edemezler. Buna karşın, başvuru sahiplerinin zorunlu yaşam tercihinden, yani konusu oldukları uluslararası tevkif müzekkeresinden kaçmak için gizlilik içinde yaşamalarından kaynaklanan zararla Mahkeme önünde ileri sürdükleri şikayet arasında doğrudan bir bağ bulunmamaktadır. Hükümetin görüşünden, ihlalin gözlemlenmesi, kendisi olarak, manevi zarar konusuna yeterli bir tazminat oluşturmaktadır.
66. Mahkeme başvuru sahiplerinin İstinaf mahkemesi önünde kendilerini savunma imkansızlığından doğan kesin bir manevi zarara maruz kaldıklarına hükmetmektedir. Bununla birlikte, davanın özel sebeplerini hesaba katarak, Mahkeme, Hükümetle uyumlu olarak, ihlalin gözlemlenmesinin manevi zararlarını tazmine yeterli olduğu görüşündedir.
B. Masraflar ve harcamalar
67. Başvuru sahipleri bir taraftan, iç hukuk usul işlemlerinde ve Sözleşmenin organları önünde genel olarak yetkilendirilmiş avukattan bayan Frakken için talep edilen avukatlık ücretlerine karşılık gelen 10 544,72 euro (69 168,83 Fransız Frangı)'luk bir tutan talep etmektedirler.Diğer yandan iç hukuk usul işlemlerinde ve Sözleşmenin organları önünde genel olarak yetkilendirilmiş avukatları bayan Fermon tarafından talep edilen masraflar ve avukatlık ücretlerine karşılık gelen 14 676,02 euro (96 268,38 Fransız Frangı) ve 7 426,17 euro (48 712,48 Fransız Frangı) miktarlarında tazminat talep etmektedirler.
68. Hükümet, Mahkeme önünde ileri sürülen şikayetin iç hukuk planında incelenmediğinden iç hukuk usulüne ilişkin masrafların hesaba katılamayacağını ifade etmektedir. Ayrıca Avrupa Mahkemesi önünde masraflar ve işlemler başlığı altında sunulan 7 426,17 euro'luk miktarın, Mahkeme tarafından verilen miktarlar hesaba katılırsa açıkça mübalağalı olduğunu değerlendirmekte ve her iki başvuru sahibi için hükümet tarafından 10 000 Fransız Frangı (l 525,49 euro) tutarında genel bir miktar ödemeyi teklif etmektedir.
69. Mahkeme Sözleşmenin 41. Maddesi başlığı altında, iç hukuk işlemleri masraflarının ancak reel olarak ve gerekli bir şekilde sunulmuş tarzda tesis edildikleri ve makul bir miktar oldukları ölçüde ödemeyi hatırlatmaktadır. Sözü edilen durumda, Mahkeme, ulusal planda sunulan masrafların, esasta, tespit ettiği ihlali karşılamak için sunulmamış olduklarından ödenmesine yer olmadığını değerlendirmektedir. Sözleşme organları önünde sunulan masraflarla ilgili olarak,
Mahkeme, Hükümetle uyum içinde, üstelik başvuru sahipleri tarafından Fransa'ya ortaya konulan şikayetlerden sadece birinin kabul edilebilir ilan edilmesi hesaba katılırsa, talep edilen miktarı mübalağalı değerlendirmektedir. Hakkaniyetle karar vererek, 4 600 euro (30 174,02 Fransız Frangı) tutarında bir miktarı uygun görmektedir.
C. Gecikme Faizleri
70. Mahkemenin yararlandığı bilgilere göre, halihazır kararın onaylandığı tarihte Fransa'da uygulanabilir yasal faiz oranı yıllık %4,26'dır.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME
1. Oybirliğiyle Hükümetin ön itirazının reddine;
2. Oybirliğiyle Sözleşmenin 6 &1 Maddesinin ihlalinin meydana gelmediğine;
3. 1'e karşı 6 oyla, Sözleşmenin 6 & 3 c) Maddesinin ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle gözlemlenen bir ihlalin kendisinin, başvuru sahiplerince maruz kalınmış manevi zarar için yeterli bir hakkaniyetli tatmin olduğuna;
5. Oybirliğiyle;
i. Davalı Hükümetin başvuru sahiplerine, kararın Sözleşmenin 44 & 2 Maddesine uygun olarak kesinlik kazanacağı günden itibaren 3 ay içinde, takip eden miktarları ödemesi gerektiğine: mahkeme masrafları ve harcamaları için 4 600 euro , tüm miktar artı değer üzerinden harç başlığına bağlı olarak;
ii. Bu miktarın mezkur sürenin bitiminden itibaren yılda %4,26 basit faizle ödeme gününe kadar arttırılmasına;
6. Oybirliğiyle daha fazlası için hakkaniyetli tatmin talebinin reddine; karar vermiştir.
HAKİM LORENZEN'IN UYUMLU GÖRÜŞÜ
Hakim Bayan Tulkens'in karşı görüşünde sergilediği bakış açısını geniş ölçüde paylaşıyorum. Sonuçta, başvuru sahiplerinin, gıyaben verilen yargı kararına bir itiraz oluşturabildiklerinden ve davanın yeniden götürebildiklerinden haklarının ihlali sonucunu çıkartmak bana aynı zamanda çok zor görünmektedir. Söz konusu kişilerin eksikliklerinde avukatları savunmalarını sağlayabilmiş olsaydı, bu açıkça vicahi bir tartışmayla tefhim edilen bir yargılamaya, sanıktan aynı zamanda Fransa'da hemen sonra tutuklanmış oldukları bir durumda itiraz yolunu kullanmadan mahrum ederek, ulaşabilirdi benim görüşüme daha uygun görünmektedir.
Bununla beraber Sözleşmenin 6 & 3 (c) fıkrasının ihlali için çoğunlukla beraber oy kullandım, çünkü halihazır dava ile Mahkeme tarafından işlem gören bir sanığın gıyabında savunulması haklarına ilişkin davaların, özellikle Krombach v. Fransa davasının (13 Şubat 2001 tarihli karar) arasında net bir ayırım tesis etmek bana mümkün görünmemektedir, iki durumdaki olayların ayniyet taşımadığı açıktır: Sözü edilen bu durumda, başvuru sahipleri adli kontrol altına yerleştirildikten sonra kaçmışlardır ve adalet önüne çıkarılma davetiyesine uymuş değerlendirilememektedirler. Üstelik Mahkeme, sözü edilen durumun özel koşullan içinde bir mahkemeye erişim haklarının ihlali sonucunu çıkartmamıştır. Bununla beraber, savunulmuş olma hakkına sahip olma hakkında, benim görüşüme göre, iki davayı birbirinden ayrık düşünmek yeterli değildir. İki olay içinde, başvuru sahipleri yetkili makamlara geldiklerinde veya tutuklandıklarında davayı yeniden yargıda gördürebilmelerine büyük önem veriyorum. Krombach davasında bu, başvuru sahibinin yokluğunda savunulmasının avukatlarına bırakılmasının reddini doğrulamak için yeterli görülmemiştir. Genel tarzda, Mahkemenin bu haktan her türlü istisna karşısında sükut gösterdiği mevcut içtihatlarda açıkça görülmektedir. Büyük Daire tarafından bu dava tekrar görülmedikçe, bu içtihat ile kendimi bağlı hissediyorum.
HAKİM TULKENS'IN KISMİ KARŞI GÖRÜŞÜ
Başvuru sahiplerine adalete teslim olma sorumluluğunun yüklenmesi zorunluluğunun bir mahkemeye erişim haklarının zarar vermediği yolundaki çoğunluk görüşünü paylaşıyorum. Sonuçta, geçerli bir itirazda bulunabilmek için başvuru sahiplerine dayatılan zorunluluk, sözü edilen durumun özel şartlan içinde, nizalı yargıya önceden var olan zorunluluktan, hatta adli kontrol yükümlülüklerinin ihlali için soruşturma hakimi tarafından verilen tevkif müzekkeresinin havalesinden doğmaktadır. Bu yükümlülük iç başvuru (itiraz) yollarının geçici etkisini ortadan kaldırmaz: bu çok basit olarak mahkemeye çıkmadan önce kaçmış olan, birinci defada mahkeme önünde hiçbir temsil garantisi sunmamış başvuru sahiplerince adli kontrol yükümlülüklerinin ihlalinin bir sonucudur. Karşıt bir sonuç, kendilerine serbest bir şekilde mahkemeye çıkma imkanı teklif eden adli kontrol tedbirinden yararlanmış olan başvuru sahiplerinin, her halükarda adaletten kaça-bildiklerini değerlendirmeye götürür. Sözleşmenin 6. maddesince korunan bir mahkeme serbest erişim hakkı, olduğu şekliyle, özellikle sanıkların yükümlülüğüne karşı yapılan suçlamalarının tamamının olgularının ve hukuki durumunun incelenmesiyle yetkili birinci derece mahkemesi söz konusu olduğunda, bir mahkeme önüne çıkmama hakkını garanti etmez.
Az önce hatırlatılan şartlarda, bir mahkemeye erişim hakkına ilişkin olarak Sözleşmenin ihlal edilmediği gözlemi, görüşüme göre, Mahkemenin içtihatlarına uygunluk ve mantıki paralellik içinde bir avukat yardımından yararlanma hakkının da ihlal edilmediği gözlemine götürmelidir.
Her şeyden önce, bir taraftan "itiraz yoluyla nizalı yargının gerekli olarak yok ve batıl ilan edilmesi (& 49) ve diğer taraftan, bu aynı yargılamanın, avukattan dinlenmeden bir karara varılmış olmasından, makable şamil olarak bozulması sanıklar için manevi zarara neden olmasının kabul edilmesi bana çelişkili gelmektedir.
Daha sonra, Mahkeme her zaman iki yasal menfaat için adil bir denge tesisini araştırmıştır. Mahkeme bir taraftan, bir sanığın mahkemede bulunmasının, ifadelerinin doğruluğunu kontrol ve onları çıkarlarının korunmasına yer olan mağdur ve tanık ifadeleriyle yüzleştirmek gereği kadar, yasa koyucunun doğrulana-mayan eksiklikleri caydırabilmesi gereği açısından yüksek bir önem taşıdığını değerlendirmiştir (Poitrimol v. Fransa, 23 Kasım 1993 tarihli yargılama, seri A No 297-A, & 35). Diğer bir taraftan ise, ceza sisteminin hakkaniyeti için sanığın uygun biçimde savunulmasının temel bir önem taşıdığına (Lala v. Hollanda, 22 Eylül 1994 tarihli yargılama, seri A No 297-A, & 33; Pelladoah v. Hollanda, 22 Eylül 1994 tarihli yargılama, seri A No 297-B, & 40) ve sanıkların mahkeme tartışmalarına hazır bulundurulmaları gerekliliğinin, savunma hakkının kaybedilmesinden başka yollarla sağlanması icap ettiğine hükmetmiştir (Van Geyseghem v. Belçika, 21 Ocak 1999 tarihli yargılama, CEDH 1999-1, & 34).
Halihazır dava bununla birlikte Lala ve Pelladoah v. Hollanda (önceden zikredilen, 31 ve & 38), Van Geyseghem v. Belçika (önceden zikredilen dava, & 29) ve Van Pelt v. Fransa (23 Mayıs 2000 tarihli yargılama, & 27) davalarından ayrılmaktadır: sözü edilen durumda, nizalı usul işlemi ne vicahi bir yargılamaya ulaşabilmiş, ne de vicahi olarak tanınmıştır. Kaçak oldukları için başvuru sahiplerine celpnameyle ulaşılamadığından, gıyaben verilen ve kesinleşmemiş yargılama kararıyla Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 412. Maddesine uygun olarak mahkum edilmişlerdir. Başvuru sahipleri (bugün hala) kendilerine karşı yapılan suçlamaların iyi tesis edilmesi üzerine aynı düzeyde ab initio (ta başlangıçtan beri) oluşturulacak bir mahkemede yargılanma kapasitesinden yararlanmaktadırlar. Sonuçta hukuki olarak bu, önce zikredilen davalardaki durumla aynılık taşımamaktadır. Bu usulü öngören Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 489. Maddesi, vicahi yargılama hakkıyla paralellik sunmaktadır. Paradoksal olarak, şayet diğer sanıklar için duruşmada hazır bulunan avukatlar savunma yapmayı kabul etselerdi, başvuru sahipleri, celpnameyle ulaşılamamış olmalarına karşın, vicahi olarak mahkum edilebilecekler ve, kendilerine dayatılan usul işleminden bilgileri olmadan, itiraz oluşturabilme hakkından yoksun bırakılabileceklerdi.
Bu dava aynı zamanda, gıyabilik yükümlülüğünden kurtulmanın söz konusu olduğu, Mahkemenin "Sözleşmenin 6. Maddesine uygun koşullarda tekrar yargılanma hakkından yararlanmak için, bir sanığın adalete teslim olma zorunluluğu bir sorun teşkil edemez" zira "bu bir tedbir tarzı olarak hakkaniyetli bir duruşma hakkının icrasına bağlı olabilir" (& 87) şeklinde hükmettiği Krombach v. Fransa (13 Şubat 2001 tarihli yargılama) davasından da ayrılır. Adalete teslim olma yükümlülüğü, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 639. Maddesi (terminolojisiyle) kelimeleriyle gıyabilik "yükümlülüğünden kurtulma"nın uygulanması koşullarından biridir: "Şayet gıyabi kişi adalete teslim olursa...hazır bulunması kararından (talimatından) itibaren karar ve yapılan işlemler tam yetkiyle bozulurlar". Temyiz başvurusunu yapmak için başvuru sahibinin "ortaya çıkması" yükümlülüğünün olduğu Khalfaouni v. Fransa Davasında (14 Aralık 1999 tarihli yargılama, CEDH 1999:IX) olduğu gibi tüm davalarda, "gıyabilik yükümlülüğünden kurtulma" adalete teslim olma olgusuna bağlıdır, her iki varsayımda da itiraz yollarının askıya alıcı etkisine karşıt olan ve yargılanabilir kişinin bizzat kendisini, itiraz konusu karardan doğan hürriyetten mahrumiyet cezasına maruz bırakmayı mecbur kılar. Zira, sözü edilen durumdaki böyle bir olgu değildir: adalete teslim olma yükümlülüğü itiraz etmenin bir koşulu değil, kaçmaları nedeniyle hiçbir temsil garantisi vermeyen başvuru sahiplerinin mahkemeye getirilmesini sağlamak gayesiyle kesilen önceki tevkif müzekkeresinin bir sonucudur. Üstelik, Krombach v. Fransa Davasında, başvuru sahibi kendisine usule uygun olarak yapılan bir tebliğ ile ağır ceza mahkemesinde hazır bulunmaya davet edilmişti ve bu bağlam içindedir ki, yokluğunda sanığı temsile ve savunma argümanlarını sunmaya izinli sayılmasını içeren bir talebi mahkemeye vermişti. Bu talep Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun, gaip durumundaki sanığı temsil etmenin avukatlara mutlak yasaklanmasını içeren 630. Maddesine dayalı olarak reddedilmişti. Bu durumun yasaklanması, Mahkemenin sanığın olmaması halinde bile, sanığın avukatlarına onu savunmalarına fırsat verilmesinin ağır ceza mahkemesine ait olduğunu değerlendirmeye götürdü, "zira, sözü edilen durumda, geliştirilmesinde anlaştıkları savunma imkanları hukuk nokta-i nazarım, yani kesin hüküm yetkisinden ve non bis in idem (Aynı suçtan dolayı birden çok ceza verilemez) ilkesinden çekilen kamu düzeni istisnasını ilgilendirmekteydi" ve, şu halde, "başvuru sahibinin mahkemede hazır bulunmamasını her tür savunmadan mutlak bir yasaklamayla cezalandırmak dengelilik ilkesine uygun görülmemekteydi" (& 90).
Halihazır davada, kararın hatırlattığı gibi, yargılama gıyaben yapılmıştı çünkü başvuru sahiplerine, kaçak durumda bulunduklarından, celpnameyle ulaşılamamıştı ve mahkeme başvuru sahiplerinin duruşmada hazır bulunma davetiyesinden fiili olarak başvuru sahiplerinin bilgisinin olduğunu tesis edememişti (& 38). Üstelik böyle bir nedenden nizalı yargı 10 Haziran 1997 tarihinde Ceza muhakemeleri Usulü Kanunun 559. Maddesine göre savcıya tebliğ edilmişti (& 31). Bu varsayımda uygulanabilir usul kuralları, yani gıyaben yargılama kuralları, diğer kişileri de (& 21) ilgilendiren usul işleminin devamını sağlayarak olmayan sanıkların haklarını korumayı amaçlamaktadır. Şayet böyle olmamışsa, yani şayet başvuru sahipleri kurallara uygun olarak mahkemede hazır bulunmak üzere çağırılmışlar, fakat hiçbir geçerli özür olmaksızın (yada mahkeme böyle değerlendiriyorsa) hazır bulunmamışlar hiçbir itiraz imkanı olmaksızın vicahi olarak yargılanabilirler (Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Madde 410). itiraz yolu hazır bulunmak istemeyen kişi için değil, sadece hazır bulunamayan kişi için açıktır. "Başvuru sahipleri için mahkeme celpnamesiyle ulaşılamamış olma özel durumu, tek başına, avukatların duruşmada dinlenmemiş olması olgusunu haklı gösteremezdi" (57) şeklindeki çoğunluğun görüşünü, benzer değerlendirmenin mahkemede hazır bulunma celbinin bütün gerekli etkisinden yoksun bırakma amacına sahip olması ölçüsünde paylaşmıyorum. Mahkeme, başvuru sahiplerine celpname ile ulaşılamadığını ve vicahi tartışma ilkesine uygun koşullarda kendini savunma imkansızlığını gözlemleyerek davayı görmüştür. Böyle bir nedenden dolayıdır ki, yargılama kararını gıyaben vermiştir (vicahi olarak veya vicahi sayılan bir şekilde değil), yargılama Mahkememizin içtihadına uygun olan itiraz yoluyla yok hükmünde sayılmaya müsaittir (Colozza v. İtalya, 12 Şubat 1985 tarihli yargılama, seri A No: 89).
Sözü edilen durumun özel koşullarında, avukatların anladığı İstinaf mahkemesinin reddinin, başvuru sahiplerini, Sözleşmeyle korunan, kendilerini savunma hakkından mahrum etmediğini değerlendiriyorum. Mahkemenin çıkardığı "her halükarda duruşmada hazır bulunan avukatlara müvekkillerini savunma fırsatının verilmesi İstinaf mahkemesine aittir" sonucuna göre, Sözleşmenin 6 & 3 c) fıkrasının sanıkların mahkemede bulunmamasını, sadece bir avukat tarafından temsil edilmiş olması koşuluyla, izin verebileceği şekilde anlaşılmaya bırakmanın, iyi işleyen bir adalet idaresinde, Mahkemenin içtihatlarından ve karşılıklı tartışma ile savunma Hakları icapları arasındaki adil dengeden sapma olarak görüyorum.
Full & Egal Universal Law Academy