(Yaşama, Kişi Güvenliği ve Özgürlüğü, Mülkiyet ve Etkili Başvuru Hakları ile Kötü Muamele ve Ayrımcılık Yasağı İhlali İddiaları)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Daire Kararı
Başvuru No: 25760/94
Karar Tarihi: 17 Şubat 2004
Başkan: J.-P. Costa Üyeler: L. Loucaides, R. Türmen, K. Jungwiert, V. Butkevych,W. Thomassen ve M. Ugrekhelidze
(Kararı İngilizce aslından çeviren: Ömer Yılmaz, Komiser Yardımcısı, Polis Akademisi.)
Başvuru sahibi, Abdürrezzak İpek, 18 Mayıs 1994 tarihinde ikamet etmekte olduğu Diyarbakır ili Lice ilçesi Türeli köyü Çaylarbaşı mezrasına askeri bir operasyon düzenlendiğini, bu operasyon sırasında iki oğlu, Servet ve İkram İpek'in de aralarında bulunan altı kişinin güvenlik güçleri tarafından eşyalarını götürmek üzere alıkonulduğunu ve oğullarından bir daha haber alınamadığını ve bu operasyon sırasında kendi evi de dahil olmak üzere mezradaki tüm evlerin güvenlik güçlerince ateşe verildiğini belirtmiş ve bu sebeplerle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili 2, 3, 5, 13 ve 14. maddeleri ile 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiası ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Mahkeme'ye başvurmuştur.
Hükümet ise, belirtilen tarihte bölgede herhangi bir askeri operasyon düzenlenmediği ve dolayısıyla da mezradaki evlerin yakılmadığı, aynı zamanda da başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alınmadığı ve yapılan tüm araştırmalara rağmen bu kişilerin gözaltına alındığına dair bir kayıt bulunmadığından sebeple başvuru sahibinin tüm iddialarının asılsız olduğunu ileri sürmüştür.
Mahkeme ise, oybirliğiyle;
1. Başvuru sahibinin iki oğlunun ölümü bağlamında Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Yetkililerin, başvuru sahibinin oğullarının kaybolmaları ve akabindeki ölümleri üzerine etkili ve yeterli bir soruşturma düzenlemeleri bağlamında Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuru sahibi açısından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Başvuru sahibinin oğulları açısından Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Başvuru sahibi açısından 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
6. Başvuru sahibi ve iki oğlu açısından, Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddesi ve 1 No.lu Protokolün 1. maddesi ile ilgili olarak Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
7. Başvuru sahibi ve iki oğlu açısından, Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddesi ve 1 No.lu Protokolün 1. maddesi ile ilgili olarak Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
8. Sözleşmenin 18. maddesinin ihlal edilmediğine;
9. Hükümetin, 38/1 (a) maddesindeki yükümlülüklerini getirmede başarısız olduğuna;
10.
(a) Sorumlu Devletin başvuru sahibine aşağıdaki miktarları ödemesine;
(i) başvuru sahibinin oğullarının varislerine ödenmek üzere, başvuru sahibinin her oğlu için maddi tazminat olarak 7.000 Euro;
(ii) başvuru sahibine maddi tazminat olarak 29.400 Euro;
(iii) başvuru sahibine manevi tazminat olarak 15.400 Euro;
(b) gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası'nın uygulamış olduğu faiz oranın %3 fazlası olarak hesaplanmasına,
11.
(a) Sorumlu Devletin, başvuru sahibinin temsilcilerine masraf ve harcamalar için hukuki yardım olarak verilen 1.050 Euro düşülmek üzere 13.130 Euro ödemesine;
(b) gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası'nın uygulamış olduğu faiz oranın %3 fazlası olarak hesaplanmasına,
12. Başvuru sahibinin hakkaniyete dair diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
1. 2. madde (Yaşama Hakkının Korunması)
Yaşama hakkını garanti altına alan ve hangi şartlarda yasal olarak ölüm cezasının verilebileceğini belirleyen 2. madde, Sözleşmenin temel maddeleri arasında yer alır ve hiçbir istisnaya tabi değildir. Bu madde 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini oluşturur. Dolayısıyla yasal olarak ölüm cezasının verilebileceği durumları dar olarak yorumlamak gerekir. İnsan hayatının korunması aracı olan Sözleşmenin amacı da 2. maddenin şartlarının somut ve etkin olacak biçimde uygulanması ve yorumlanmasını gerektirir. (par. 163)
2. maddede düzenlenen korumanın ışığında, Mahkeme, yaşama hakkından yoksun bırakılmayı ele alırken, sadece Devlet görevlilerinin fiillerini değil aynı zamanda olayın gerçekleştiği tüm şartları da çok dikkatli bir şekilde ele almalıdır. Gözaltında bulunan şahıslar korumasız durumdadırlar ve yetkililer bu kişileri korumak zorundadırlar. Sonuç olarak, kolluk tarafından gözaltına alındığında sağlıklı olan bir şahıs, salıverildiğinde yaralı olarak bulunursa, Devletin bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğini ikna edici bir şekilde izah etme yükümlülüğü vardır (diğerleri arasında bakınız: Avşar kararı, par. 391). Gözaltındaki şahıs, bu süreçten sonra ölür veya kaybolursa, bu şahsa gözaltı süresince nasıl bir muamele uygulandığının açıklanması zorunluluğu çok daha önemli bir hal alır. (par. 164)
Gözaltına alınan şahısların durumunda olduğu gibi, olayların tamamen veya büyük çoğunluğu itibari ile yetkililerin bilgisi dâhilinde meydana geldiği durumlarda; yaralanma ve ölümün gözaltı süresi içerinde meydana geldiği yönünde ciddi varsayımlar oluşacaktır. Bu sebeple, bu gibi durumlarda tatmin ve ikna edici açıklama getirme yükümlülüğü yetkililere düşmektedir. (par. 165)
Mahkeme, mevcut davayı, başvuru sahibinin oğlunun gözaltında öldüğüne ilişkin ikna edici ve yeterli emarelerin olmadığına karar verdiği Kurt v. Türkiye kararı (25 Mayıs 1998 tarihli karar, par. 108) gibi, diğer davalardan ayıran bir takım unsurların olduğunu düşünmektedir. Mahkeme, yukarıda bahsedilen Kurt kararında, başvuru sahibinin oğlu Üzeyir Kurt'un son olarak köyün askerler ve köy korucuları tarafından sarıldığı sırada kendi köyünde görüldüğünü hatırlatmaktadır. Mevcut davada ise, başvuru sahibinin iki oğlu ve diğer dört köylünün askerler tarafından götürüldükleri gözlemlenmektedir (yukarıdaki par. 153). İpek kardeşlerin, son olarak da, güvenlik güçlerinin elinde, bilinmeyen bir askeri kurumda görüldükleri de tespit edilmiştir (yukarıdaki par. 156). Her ne kadar Mahkeme, başvuru sahibinin iki oğlunun kaderlerinin ne olduğunu tespit edememişse de, Türkiye'nin Güneydoğusu'ndaki 1994 yılının mevcut şartları bağlamında, bu kişilerin haber verilmeden gözaltına alınmalarının hayati tehlike taşıdığına inanmak için güçlü temeller bulunmaktadır (yukarıdaki Orhan kararı, par. 330; Timurtaş kararı, par. 85 ve Çiçek kararı, par. 146). Bu bağlamda, Mahkeme'nin daha önceki kararlarında, olayların gerçekleştiği zaman dilimi içerisinde Güneydoğu'daki şartların, ceza hukuku korumasının etkinliğini zayıflattığına, güvenlik kuvvetlerinin eylemlerinden dolayı sorumluluklarının azalmasına müsaade ya da teşvik ettiğine karar verdiği de hatırlanmalıdır. (par. 167)
2. 2. madde (Yaşama Hakkı - Etkin ve Yeterli Soruşturma Yürütme)
Mahkeme, Sözleşme'nin 2. maddesindeki yaşamın korunması yükümlülüğünün, Sözleşme'nin 1. maddesindeki "kendi yetki alanları içinde bulunan herkes için bu Sözleşme'de tanımlanan hak ve özgürlükleri güvence altına alma" hükmü ile birlikte okunduğunda, güç kullanılması sonucu bireylerin öldürülmesi durumunda, bir biçimde etkili bir resmi soruşturmanın yapılmasını zımnen gerektireceğini hatırlatmaktadır (McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık kararı, par. 161 ve Kaya v. Türkiye kararı, 19 Şubat 1998, par. 105). Bu tür bir soruşturmanın esas amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukukun, devlet görevlileri ya da organlarının dâhil olduğu olaylarda, bunların kendi mesuliyetleri altında vuku bulan ölümler için sorumluluklarını sağlamak için etkili bir şekilde ifasını gerçekleştirmektir. Bu amaçları ne türde bir soruşturmanın gerçekleştireceği çeşitli şartlarda değişmektedir. Bununla birlikte, hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, sorun bir kez kendi dikkatlerine geldiğinde yetkililer, kendi inisiyatifleri ile hareket etmelidirler. Bunu, hem resmi bir şikayette bulunma ve hem de soruşturma usullerini uygulama sorumluluğunu almayı en yakın akrabanın inisiyatifine bırakamazlar. (par. 169)
Devlet görevlileri tarafından hukuk dışı bir öldürme iddiasına yönelik bir soruşturmayı etkin kılmak için, bundan sorumlu şahıslar ve soruşturmayı yapanların, olaylara karışmış olanlardan bağımsız olmaları, genellikle gerekli sayılabilmektedir (Güleç v. Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar, par. 81-82, ve Oğur v. Türkiye, no. 21594/93, par. 91-92). Bundan başka, bu tür davalarda soruşturma, kullanılan gücün bu durumlarda haklı görülüp görülmediğine karar vermeye elverişli olması anlamında (örnek olarak, Kaya kararı, par. 87) ve sorumluları tespit ve cezalandırmaya elverişli olması bağlamında da etkili olmalıdır (Oğur, par. 88). Bu sonucun değil, araçların bir zorunluluğudur. Yetkili makamların, olaya ilişkin delilleri elde etmek ve korumak için, inter alia görgü şahitlerinin tanıklığı da dâhil olmak üzere mümkün olan makul adımları atmaları gerekmektedir (tanıklara ilişkin olarak, örneğin, Tanrıkulu v. Türkiye, par. 109). Ölüm nedenini ya da sorumlu kişiyi tespit etme kabiliyetine zarar veren soruşturmadaki herhangi bir eksiklik, bu standartla çatışma riski taşıyacaktır. (par. 170)
Bu çerçevede, çabukluk ve gerekli makul sürat beklentisi vardır (Yasa v. Türkiye kararı, 2 Eylül 1998, par. 102-104; yukarıda bahsedilen Çakıcı v. Türkiye, par. 80, 87,106; yukarıda bahsedilen Tanrıkulu v. Türkiye, par. 109, yukarıda bahsedilen Mahmut Kaya v. Türkiye, par. 106-107). Bazı durumlarda, soruşturmanın ilerlemesini engelleyen zorluklar olabileceği kabul edilmelidir. Bununla beraber, öldürücü güç kullanılması ya da kaybolmaların yetkililerce incelenmesinde çabuk hareket edilmesi, genel olarak, hukukun üstünlüğünün korunmasında ve yasadışı eylemlere tolerans gösterilmesi ya da herhangi bir usulsüzlüğün ortaya çıkmasının engellenmesinde kamu güveninin sürdürülmesi için bir esas olarak kabul edilebilir (genel olarak bakınız: McKerr v. Birleşik Krallık, no. 28883/95, par. 108-115 ve yukarıda bahsedilen Avşar kararı, par. 390-395). Çabukluk ihtiyacı, gözaltı sonrasında meydana geldiği iddia edilen kaybolma olayları ile ilgili iddialarda özellikle önemlidir. (par. 171)
3. 3. madde (Kötü Muamele, İnsanlık Dışı Muamele ve İşkence Yasağı)
Mahkeme, "kaybolan bir kişinin" aile üyesinin, 3. maddeye aykırı olarak bir muamelenin mağduru olup olmadığının, ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalan bir şahsın akrabalarında kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak olan duygusal ıstıraptan daha farklı bir boyut ve karakterde acı doğuracak özel faktörlerin varlığına dayandığını hatırlatmaktadır. İlgili unsurlar, aile bağlarının yakınlığını - bu bağlamda, ebeveyn-çocuk bağına önemli bir ağırlık verilecektir -, ilişkinin özel şartlarını, sorun yaşanan olaylara aile üyesinin ne kadar görgü tanığı olduğunu, kaybolan kişi hakkında bilgi almak amacıyla yapılan çabalara aile üyesinin katılımını ve yetkililerin bu çabalara cevaplarını içerecektir (Orhan kararı, par. 358 ve Timurtaş kararı, par. 95). Mahkeme, daha sonra, bu tip bir ihlalin özünün, aile üyesinin "kaybolması" gerçeğinden çok yetkililerin olaylar kendilerine intikal ettirildikten sonraki davranışlarına dayandığına vurgu yapmaktadır. Bir akraba yetkililerin bu davranışlarının mağduru olduğunu iddia edebilir. (par. 181)
4. 5. madde (Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği Hakkı)
Mahkeme, 5. maddede düzenlenen, demokrasilerde yetkililer tarafından bireylerin keyfi olarak yakalanmaları ve gözaltına alınmaları yönündeki kişi haklarının temel önemine vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, özgürlüklerin herhangi bir şekilde kısıtlanmasının sadece iç hukukun usul ve esaslarına göre değil, aynı zamanda 5. maddenin asıl amacına uygun olarak, yani bireyleri keyfi yakalama ve gözaltına alınmalardan korumak şeklinde gerçekleştirilmesi gerektiğine tekrar vurgu yapmaktadır. Keyfi yakalama ve gözaltına alma riskinin azaltılması için 5. madde, özgürlüklerin kısıtlanması eylemlerinin bağımsız yargı denetimine tabi olduğu ve bu eylemlerden dolayı yetkili makamların sorumluluklarını garanti eden bir dizi temel haklar düzenlemiştir. Bir bireyin kabul edilmeyen gözaltı işlemi bu güvencelerin tamamen bir reddi olup 5. maddenin çok ağır bir ihlalini oluşturur. Kendi denetimleri altında olan bir kişinin sorumluluğunun yetkililerde olduğunu hatırda bulundurarak 5. madde, yetkili makamlardan bu kişilerin kaybolma riskine karşı etkili önlemleri almaları gerektiğini ve bir kişinin gözaltına alındığı ve o tarihten beri görülmediği yönünde tartışmalı bir iddia karşısında derhal ve etkin bir soruşturma başlatmasını gerektirir. (par. 187)
Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının güvenlik görevlilerince 18 Mayıs 1994 tarihinde Çaylarbaşı mezrasında gözaltına alındıklarını ve son olarak da Lice'de askeri bir kurumda görüldüklerini tespit etmiştir (yukarıdaki par. 156). Bu kişilerin gözaltına alınmaları kayıtlara alınmamıştır ve bu kişilere ne olduğuna dair herhangi resmi bir kayıt yoktur. Mahkemenin görüşüne göre, bu gerçek; kendi başına, özgürlükten mahrum bırakma fiilinin sorumlularının bir suça iştirak etmelerini, bu suçun izlerini ve gözaltında bulunan kişinin kaderinin hesap verilebilirliliğini gizlemesi sebebi ile en ciddi bir ihlal olarak kabul edilmelidir. Dahası, gözaltına alma işleminin gerçekleştirildiği yer, tarih ve zaman, gözaltına alınan kişinin isminin, gözaltına alınma sebeplerinin ve gözaltına alma işlemini gerçekleştiren kişinin ismi gibi konuların kayıt altına alınmasındaki eksiklik Sözleşmenin 5. maddesinin ruhu ile uygun görülemez. (par. 188)
5. 1 No.lu Prokolün 1. maddesi (Mülkiyet Hakkı)
Mahkeme, güvenlik güçlerinin, köylerini terk etmeye zorlayacak şekilde başvuru sahibinin evi ve mallarını kasten yaktıklarını tespit ettiğini hatırlatmaktadır (yukarıdaki par. 152 ve 154). Bu fiillerin başvuru sahibinin mülkiyet hakkına karşı ağır ve haksız bir müdahale oluşturduğuna şüphe yoktur. (par. 194)
6. 13. madde (Etkili Başvuru Hakkı)
Mahkeme, Sözleşme'nin 13. maddesinin, iç hukuk düzeninde hangi biçimde korunmuş olurlarsa olsunlar, Sözleşme'deki hak ve özgürlüklerin esasının uygulanması için ulusal düzeyde bir hukuk düzeninin mevcudiyetini güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu suretle 13. madde, bu Sözleşme'den doğan yükümlülüklerini nasıl yerine getirecekleri hususunda Sözleşmeci devletlere her ne kadar belirli bir ölçüde takdir yetkisi tanımış olsa da, Sözleşme'deki haklara dair şikâyetlerin hem esasını ele almasına hem de uygun bir karşılık verebilmesine imkân tanıyan bir hukuk yolunu sağlamayı gerektirmektedir. 13. madde bağlamındaki yükümlülüğün kapsamı, başvuru sahibinin Sözleşme'deki haklara dair şikâyetlerinin niteliğine bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin gerektirdiği bir hukuk yolu, hukuken olduğu gibi uygulamada da, özellikle bu hukuk yolunun kullanılması, sorumlu devletin yetkililerinin eylemleri veya ihmalleriyle haksız yere engellenmeme anlamında 'etkili' olmalıdır. (par. 197)
Bir bireyin, akrabalarının Devlet görevlilerinin denetimi altındayken kaybolduğu şeklinde bir iddiası olması durumunda 13. madde, mümkün olan hallerde tazminat ödenmesi ile birlikte faillerin tespiti ve cezalandırılması için şikâyetçinin de etkin bir şekilde dâhil olacağı tam ve etkin bir soruşturmayı da gerektirir (diğerlerinin yanında yukarıda bahsedilen Aksoy, Aydın ve Kaya kararları, sırasıyla par. 98, par. 103 ve par. 106-107). Mahkeme daha sonra, Sözleşmenin 13. maddesinin yetkililerin denetimi altındaki bir kişinin kaybolması ile ilgili olarak Sözleşmeci Devletle 2. maddedeki etkin bir soruşturma yürütme zorunluluğundan daha geniş bir zorunluluk getirdiğini hatırlatmaktadır. (par. 198)
Yukarıdaki tespitler bir kişinin, evi ve mallarının Devlet görevlileri tarafından bilinçli bir şekilde yakıldığına dair tartışılabilir bir iddiası olması durumunda da aynı şekilde uygulanır. (par. 199)
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER KARARLAR
1. Yasa v. Türkiye, 2 Eylül 1998.
2. Oğur v. Türkiye, no. 21594/93.
3. Güleç v. Türkiye, 27 Temmuz 1998.
4. İlhan v. Türkiye, no. 22277/93.
5. Kaya v. Türkiye, 19 Şubat 1998.
6. Mahmut Kaya v. Türkiye, no. 22535/93.
7. Cemil Kılıç v. Türkiye, no. 22492/93.
8. Kurt v. Türkiye, 25 Mayıs 1998.
9. Ertak v. Türkiye, no. 20764/92.
10. Salman v. Türkiye, no. 21986/93.
11. McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık 27 Eylül 1995.
12. Aydın v. Türkiye, 25 Eylül 1997.
13. Çakıcı v. Türkiye, no. 23657/94.
14. Çiçek v. Türkiye, no. 25704/94.
15. Dulaş v. Türkiye, no.25801/94.
16. Bilgin v. Türkiye, no. 23819/94.
17. Selçuk ve Asker v. Türkiye, 24 Nisan 1998.
18. Akdeniz ve Diğerleri v. Türkiye, no.23954/94.
19. Timurtaş v. Türkiye, no. 23531/94.
20. Tanrıkulu v. Türkiye, no. 23763/94.
21. İrlanda v. Birleşik Krallık kararı, Seri A No.25.
22. Yöyler v. Türkiye, no. 26973/95.
23. Tepe v. Türkiye, no. 27244/95.
24. Orhan v. Türkiye, no. 25656/94.
25. Boyle ve Rice v. Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988.
26. Kılıç v. Türkiye, no. 22492/93.
27. McKerr v. Birleşik Krallık, no. 28883/95.
28. Aksoy v. Türkiye, 18 Aralık 1996.
PROSEDÜR
1. Söz konusu karar Türk vatandaşı olan Abdürrezzak İpek (başvuru sahibi) tarafından 18 Kasım 1994tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (Sözleşme) eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti (Hükümet) aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (Komisyon) yapmış oldukları 25760/94 numaralı başvurusundan kaynaklanmaktadır.
2. Başvuru sahipleri önce Profesör Kevin Boyle, Profesör Françoise Hampson tarafından temsil edilmişler daha sonra 13 Mart 2000 tarihinde Birleşik Krallıkta avukatlık yapan William Bowring adına davadan çekilmişlerdir. Aynı tarihte başvuru sahibi, Londra merkezli Kürt İnsan Hakları Projesi (KİHP) kurumundan Philip Leach ve Türkiye'de avukatlık yapan Osman Baydemir'i avukatı olarak göstermiştir. 11 Haziran 2002 tarihli mektubu ile ise Birleşik Krallıkta avukatlık yapan Mark Müller, Tim Otty, Jane Gordon ve Philip Leach ile Türkiye'de avukatlık yapan Osman Baydemir, Cihan Aydın ve Reyhan Yalçındağ'ın avukatları olduğunu belirtmiştir. 16 Ağustos 2002'de Philip Leach davadan çekilmiş yerini KİHP'den Anke Stock almıştır.
3. Türk Hükümeti ise dava ile ilgili olarak herhangi bir görevli atamamıştır.
4. Başvuru sahibi, en son üç kişinin gözaltında görünen oğulları İkram ve Servet İpek'in kaybolduklarını ve 18 Mayıs 1994 tarihinde Lice yakınlarındaki Türeli köyü Çaylarbaşı mezrasında düzenlenen bir operasyon sırasında ev ve mallarının güvenlik güçlerince yakıldığını iddia ederek Sözleşmenin 2, 3, 5, 13, 14 ve 18. maddeleri ile 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
5-7. 14 Mayıs 2002 tarihli bir kararla Mahkeme, başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur.
8-9. Mahkeme, 18 ve 20 Kasım 2002 tarihleri arasında Ankara'da tanıkları dinlemiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN ŞARTLARI
10. 1942 doğumlu olan başvuru sahibi Diyarbakır'da yaşamaktadır. Başvuru sebebi olayların yaşandığı zaman ise Diyarbakır ili Lice ilçesi Türeli köyü Çaylarbaşı (Kürtçesi de belirtilmiştir.) mezrasında oturmaktadır. Başvuru sahibi, 18 Mayıs 1994 tarihinde, köylerine düzenlenen bir operasyon sırasında oğulları İkram ve Servet İpek'in habersiz bir şekilde gözaltına alınmaları ve daha sonra ortadan kaybolmalarını daha sonra aynı operasyon sırasında güvenlik güçlerince evinin ve mallarının yakıldığını ileri sürmektedir.
A. Olaylar
11-13. Başvuru sahibinin oğullarının kaybolmaları ve evi ile mallarının yakılması ile ilgili olaylar üzerinde taraflar arasında bir anlaşmazlık bulunmaktadır. Başvuru sahibinin olayları anlatımına, aşağıda, 1. bölümde, Hükümet'in olayları anlatımına ise 2. bölümde yer verilmiştir. Tarafların sunduğu belgeler B Kısmında özetlenmiş olup Mahkeme Temsilcilerinin Ankara'da almış oldukları ifadelere C Kısmında yer verilmiştir.
1. Başvuru sahibinin olayları anlatımı
14. 17 Mayıs 1994 günü başvuru sahibi ve oğlu İkram İpek, koyun sürülerini Türeli köyü dışına doğru götürmektedirler. Bu arada askerler kendilerine yaklaşarak kimliklerini sormuşlardır. Kimliklerini göstermeleri üzerine askerler yanlarından ayrılmışlardır. Başvuru sahibinin diğer oğlu Servet'in Lice'deki askerlerle iyi ilişkileri vardır hatta birçok kez onlara çay bile yapmışlardır.
15. 18 Mayıs günü saat 10.00 sıralarında başvuru sahibi, oğlu İkram İpek ile beraber sürüyü Türeli köyü yakınlarındaki mezralarına götürürlerken 100 kişilik üniformalı askerlerin köyü bastıklarını görmüşlerdir. Askerler araçlarını mezranın dışında bırakarak köye yaya olarak girmişlerdir. Askerler G-3 tüfekleri ve diğer silahlarla köye girerlerken askeri bir helikopter de sürekli mezranın üzerinde uçmaktadır. Başvuru sahibi o zaman askerlerin Lice'den değil fakat Bolu'dan olduklarını anlamıştır. Lice'deki askerler başvuru sahibine daha önce Bolu'dan gelen askerlere dikkat etmeleri gerektiğini söylemişlerdir.
16. Askerler, başvuru sahibi ve oğluna köylülerin yanına gitmelerini söylemişlerdir. Genç kızlar hariç diğer köylüler, toplu bir şekilde, mezranın dışındaki okulun önünde toplanmışlardır. Mezradaki evler okuldan görünmemektedir. Askerlerin bir bölümü okulda kalırken diğerleri mezraya gitmişlerdir.
17. Başvuru sahibi, köyden ve mezradan alevlerin yükseldiğini görmüştür ve kadınlar ve çocuklar ağlamaya aşlamışlardır. Onlarla beraber olan askerler; "eğer ağlarsanız sizi de onlar gibi yakarız" diyerek köylüleri tehdit etmişlerdir. Tüm köylüler susmuştur.
18. Başvuru sahibinin ve kardeşinin evleri tamamen yanmıştır. Birçok ev imha edildikten sonra, askerler köylüleri serbest bırakmışlardır. Ancak başvuru sahibinin oğullarını ve Seyithan, Abdülkerim, Nuri ve Sait Yolur'u serbest bırakmamışlardır. Bu kişiler askerlerle beraber, askerlerin teçhizatlarını taşıyarak araçlara gitmişlerdir.
19. Başvuru sahibi mezraya döndüğünde, evleri alevler içerisinde görüştür. Genç kızlar kendisine ve diğer köylülere, askerlerin evlere beyaz, pudra gibi bir şey döktüklerini ve daha sonra da ateşe verdiklerini söylemiştir. Ateşler o kadar büyüktür ki başvuru sahibi ve diğer köylüler herhangi bir şey yapamamışlardır.
20. Bazı evler ateş almadığı için başvuru sahibi ve diğer köylüler buralarda barınabileceklerini düşünmüşlerdir.
21. Saat 15.30 sıralarında, aynı askerler mezraya tekrar saldırmıştır. Neden bazı evlerin yanmadığını soruşlar, başvuru sahibi ve diğer köylüler "Biz söndürmedik, siz yakamadınız" dedikten sonra " o zaman şimdi yakarız" diyerek diğer evleri de ateşe vermişlerdir. Başvuru sahibi, daha sonra aynı gün Türeli ve Makmu Kirami köylerinin de ateşe verildiğini öğrenmiştir.
22. Başvuru sahibinin eşi, Fatma İpek, daha sonra güvenlik güçlerine, Kürtçe, oğulları ikram ve Servet İpek'e ne olduğunu sormuştur. Askerler Kürtçe bilmedikleri için ne dediğini sormuşlardır. Başvuru sahibi, eşinin, oğullarını sorduğunu söylediğinde askerler Lice'de olduklarını daha sonra serbest bırakılacaklarını söylemişlerdir.
23. İkinci yakımdan sonra askerler köyde beklemişler ve akşam Lice yönünde ayrılmışlardır.
24. Evleri yakıldığı için başvuru sahibi, eşi oğlu Hakim ve İkram İpek'in eşi Sevgül, Türeli köyüne bağlı olan ve iki yıl önce boşaltılan Kalenderesi mezrasına taşınmışlardır. Geriye sadece üzerindeki eşyaları kalmıştır. Burada yokluk içerisinde dört ay kadar kalmışlardır. Başvuru sahibi bu yüzden Diyarbakır'a taşınmıştır. Hükümet, evlerinin yakılmasından sonra başvuru sahibine veya ailesine herhangi bir yardımda bulunmadığı gibi yol da göstermemiştir.
25. Servet ve İkram İpek ile beraber gözaltına alınan; Abdülkerim, Nuri ve Sait Yolur ertesi gün serbest bırakılmışlardır. Bu kişiler bizzat başvuru sahibi ile görüşmemişler ancak üçüncü bir kişi aracılığı ile gözleri bağlı bir şekilde gece saat 10.00a kadar oğulları ile beraber tutulduklarını iletmişlerdir. Saat 10.00da ise İkram ve Servet'ten ayrılmışlar ve onları bir daha görmemişlerdir. Seyithan Yolur da ipek kardeşlerle beraber kalmıştır. Bu üç kişi o andan itibaren kayıptırlar.
26. Servet ve İkram İpek'in gözaltına alınmalarından on beş gün sonra, başvuru sahibi Diyarbakır'a gitmiştir. Bir akrabasının yardımıyla Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Başsavcısına başvurmuştur. Ayrıca Lice Cumhuriyet Savcılığı ve jandarma komutanlığına da başvuruda bulunmuştur. Başvuru sahibi, herhangi bir devlet görevlisinden oğullarının nerede olduğuna dair bir bilgi alamamıştır.
27. Aynı zamanda, 15 Eylül 1994 tarihli bir mektupta, Ankara'daki Genel Kurmay Başkanlığında görevli bir Albay olan İbrahim Ege, Şakir Yolur'u 18 Mayıs 1994 tarihinde Lice ilçesine bağlı Türeli köyü Çağlarbaşı mezrasına herhangi bir operasyon düzenlenmediği ve oğlu Seyithan Yolur'un gözaltına alınmadığına dair bilgilendirmiştir.
28. 27 Ekim 1994 tarihinde başvuru sahibi, Diyarbakır'daki DGM Cumhuriyet Başsavcısına bir oğullarının başına ne geldiğinin tespit edilmesi için bir dilekçe daha yazmıştır. Kendisinin savcı ile görüşmesine izin verilmemiş ancak sivil bir polis kayıtlara bakarak başvuru sahibine sözlü olarak aradığı kişilerin orada olmadığını söylemiştir.
29. Başvuru sahibinin diğer oğlu, Hakim İpek, Olağanüstü Hal Valisine iki veya üç mektup daha göndermiştir. Kardeşlerinin gözaltına alındığının reddedildiği iki cevap almıştır. Çok sinirlendiği için mektupları yırtmış ve parçalara ayırmıştır.
30. 23 Aralık 1999 günü başvuru sahibi, Kulp Jandarma Komutanı tarafından makamına çağırılmıştır. Kendisine oğullarının nerede olduğu sorulmuştur. Başvuru sahibi de Devlet tarafından götürüldüklerini belirtmiştir. Jandarmalar, başvuru sahibine bağırarak yalan söylediğini, oğullarının aslında PKK tarafından götürüldüğünü söylemişler ve Türk Devletinden neden şikâyetçi olduğunu sormuşlardır. Baskı altında olduğu için başvuru sahibi, jandarmalar tarafından hazırlanan ve muhteviyatını bilmediği belgelere parmak basmıştır.
2. Olayların Hükümet tarafından anlatımı
31. 18 Mayıs 1994 günü Türeli köyüne veya Çaylarbaşı mezrasına herhangi bir operasyon düzenlenmemiştir. Ne başvuru sahibinin oğulları ne de başka kişiler gözaltına alınmamıştır.
32. Başvuru sahibi, 27 Ekim 1994 tarihinde, Diyarbakır DGM Başsavcısına oğulları; Servet ve İkram İpek'in gözaltına alındıklarını belirtir bir dilekçe yazmış ve oğullarının akıbetini öğrenmek istemiştir. Başsavcı, güvenlik güçlerine, başvuru sahibinin oğullarının DGMlerin yetki alanına giren suçlarla ilgili olarak gözaltına alınıp alınmadıklarını sormuştur. Güvenlik güçleri böyle bir olayın gerçekleşmediği şeklinde cevap vermişlerdir. Başvuru sahibi de bu cevap doğrultusunda bilgilendirilmiştir.
33. Başvuru sahibi, oğullarının kaybolması ile ilgili olarak Lice Cumhuriyet Savcısı veya Lice bölge Jandarma Komutanlığına herhangi bir başvuru yapmamıştır. Bununla beraber, hükümetin mevcut başvurudan haberdar edilmesinin akabinde Lice Cumhuriyet Savcılığı re'sen bir araştırma yapmıştır. Ancak başvuru sahibi, kendisin Komisyona vermiş olduğu adreste bulunamamıştır. Dahası, başvuru sahibi verilen adres civarında tanınmaktadır. Muhtarda da herhangi bir kaydı yoktur.
34. Hükümet, daha sonra güvenlik güçleri hakkında iddia edilen suçlarla ilgili olarak yapılan soruşturmada bu suçlamaları doğrulayacak herhangi bir delil bulunamadığını ve Lice İlçe İdare Kurulunun da güvenlik güçleri hakkında men-i muhakeme kararı verdiğini belirtmiştir. Başvuru sahibi bu karardan adresinin yetkililer tarafından tespit edilememesi sebebi ile haberdar edilememiş ve bu sebeple Lice Kaymakamı da kararın gazete vasıtasıyla ilan edilmesine karar vermiştir.
35. Hükümet, son olarak, kulp Jandarma Komutanının yürüttüğü idari bir soruşturma çerçevesinde, başvuru sahibinin tanık olarak dinlenmek üzere Kulp Jandarma Komutanlığına çağrıldığını belirtmiştir.
36. 26 Aralık 1999 tarihinde, Jandarma Komutanı başvuru sahibinin, başvurusundaki iddiaları ve "Avrupa İnsan Hakları Diyarbakır şubesi" dâhil olmak üzere diğer makamlara yaptığı başvurular ile ilgili olarak ifadesini almıştır. Başvuru sahibi, oğulları ikram ve Servet İpek'in ve Yolur kardeşlerin götürüldüğü ve mezrasındaki tüm binaların askerler tarafından yakıldığına dair iddialarını tekrarlamıştır. Başvuru sahibi daha sonra "Avrupa İnsan Hakları Diyarbakır şubesi"ne herhangi bir başvuruda bulunmadığını, buraya herhangi bir ifade vermediğini ve iddiaları ile ilgili olarak herhangi bir belge imzalamadığını belirtmiştir.
B. Tarafların sundukları belgeler
1. Diyarbakır ve Lice Savcıları tarafından başlatılan soruşturmalar
38. 3 Mart 1995 tarihinde Diyarbakır Vali Yardımcısı Sefa Özmen, Hakim İpek'i, 23 Ocak 1995 tarihli dilekçesindeki iddiaları ile ilgili olarak; dilekçesinde belirtilen tarihlerde güvenlik güçlerinin bir operasyon düzenlemedikleri ve kardeşlerinin, güvenlik güçlerinin arananlar listesinde yer almadığı ve yetkililerce bu kilerin nerede olduklarının bilinmediği şeklinde bilgilendirmiştir.
39. 25 Nisan 1995 tarihinde Diyarbakır Başsavcısı, Diyarbakır polisine başvuru sahibini, ifadesini almak üzere bürosuna getirilmesini emretmiştir. Bu yazıdaki adres başvuru sahibinin başvuru formunda yer alan adresle apartman isimleri haricinde aynıdır. Başvuru formuna göre, apartmanın adı "Varol" iken savcının yazısında bu isim "Baro"dur.
40. 2 Mayıs 1995 tarihinde Diyarbakır polisi, savcıyı belirttikleri adreste Baro apartmanı bulunmadığını belirtmiştir. Yazı da başvuru sahibinin mıntıkada tanınmadığı ve isminin de muhtarda kayıtlı olmadığı şeklinde devam etmektedir.
41. 18 Mayıs 1995 tarihinde Türeli köyü mıntıkasından sorumlu olan Tepe Jandarma Karakol komutanı, Abdürrezzak İpek ve ailesinin köyü terk ederek çalışmak üzere Hatay ili Dörtyol ilçesine taşındıklarını belirtmiştir.
42. 24 Mayıs 1995 tarihinde Diyarbakır Başsavcısı, Adalet Bakanlığı Uluslar arası Hukuk ve Dış İlişkiler genel Müdürlüğü'nden aldığı yazıyı Lice Cumhuriyet Savcılığına göndermiş ve başvuru sahibinin iddialarının araştırılmasını istemiştir.
43. 7 Haziran 199 tarihinde, Lice Cumhuriyet Başsavcısı, Lice Jandarma Komutanına 18 Mayıs 1994 tarihinde Turalı köyüne bir operasyon düzenlenip düzenlenmediğini ve Servet ile İkram İpek'in gözaltına alınıp alınmadığını sormuştur. Aynı zamanda başvuru sahibin ifadesine başvurulabilmesi amacıyla da adresinin tespit edilmesini istemiştir.
44. 13 Haziran 1995 tarihinde Turalı köyünün Hani ilçesi sınırları dâhilinde olduğu şeklinde bir cevap gelmiştir. Bunun üzerine Cumhuriyet Savcısı, yazıyı Türeli köyü olarak düzelterek tekrar göndermiştir.
45. 20 Haziran 1995 tarihinde jandarma Savcılığın yazısına cevap vermiştir. Cevabi yazıda; adı geçen şahısların güvenlik güçlerince gözaltına alınmadıkları ve bahsedilen zaman dilimi içerisinde türeli köyüne herhangi bir operasyon düzenlenmediği belirtilmektedir. Son olarak başvuru sahibinin Hatay Dörtyol ilçesine taşındığı belirtilmiştir.
46. 21 Haziran günü, Lice Cumhuriyet Savcısı, Memurun Muhakematı Kanunu uyarınca yetkisizlik kararı vererek dosyayı Lice Kaymakamına göndermiştir.
47. 2 Şubat 1996 tarihinde, başvuru sahibinin iddialarını araştırmak amacıyla Diyarbakır Jandarma Komutanlığı Yarbay Turgut Alpi'yi görevlendirmiştir.
2. Yarbay Alpi tarafından yürütülen soruştura
48-51. 28 Şubat 1996 tarihinde Yarbay Alpi, Lice Jandarma Komutanında bahse konu olayın gerçekleştiği tarihte bölgede görevli olan personelin isim ve adreslerini tüm operasyon tutanaklarının kopyasını, nezarethane kayıtlarını ve diğer ilgili belgeleri istemiştir. Bununla birlikte Alpi, 28 Şubat 1996 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'nden Abdürrezzak İpek'in köy yakma ve kayıplarla ilgili ifadesini almasını istemiştir. Emniyet Müdürlüğü, 8 Mart 1996'da alınan ifadenin bir örneğini Alpi'ye göndermiştir. Bu ifadesinde başvuru sahibi, Türeli köyünün nerede olduğunu bile bilmediğini ve oğullarının askerler tarafından götürülmediğini ve o isimlerde çocuklarının olmadığını belirtmiştir.
52-53. 12 Mart 1996 tarihinde Lice Jandarma Komutanı, Alpi'ye istemiş olduğu belgeleri göndermiştir. İlgili yazıda ayrıca, askerlerinin belirtilen tarihte Türeli köyüne operasyon düzenlemediklerini ve Servet ve İkram İpek'in gözaltına alınmadıklarını belirtilmiştir. Bu yazıda gönderilen belgeler Mahkeme'ye sunulmuştur. Bu belgelerde İkram ve Servet İpek'in isimleri yer almamaktadır. Lice Jandarma Komutanlığı, günlük faaliyet raporlarında da ilgili zamanda herhangi bir operasyonun planlandığına veya gerçekleştirildiğine dair bir bulgu yoktur.
54. 25 Mart 1996 tarihinde Yarbay Alpi soruşturma raporunu tamamlamıştır. Sonuç olarak, 18 Mayıs 1994 tarihinde güvenlik güçlerinin Türeli köyüne operasyon düzenlemedikleri belirtilmiştir. Yarbay Alpi, Abdürrezzak İpek'in; Türeli köyünden olmadığı ve evinin hiçbir zaman yakılmadığı veya çocuklarının götürülmediği şeklindeki ifadesinin de böyle bir operasyonun gerçekleşmediği şeklinde yorumlamıştır. Güvenlik güçleri hakkında kovuşturma yapılması için yeterli delil olmadığını belirtilmiştir.
Soruşturma raporu Lice Kaymakamlığına 1 Nisan 1996 tarihinde gönderilmiştir.
3. Lice İlçe İdare Kurulu ve Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi Önündeki İşlemler
55-56. 16 Mayıs 1996 tarihinde, Lice Kaymakamı başkanlığında toplanan Lice İlçe İdare Kurulu, Yarbay Alpi'nin fezlekesi doğrultusunda güvenlik güçleri hakkında men-i muhakeme kararı vermiştir. Bu karar iç hukuk gereğince re'sen temyize tabidir. 18 Ekim 1996 tarihinde ise Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, bu kararı onamıştır. Bu karar, Abdürrezzak İpek'in adresinin bilinmemesi sebebi ile kendisine bildirilememiş, bu sebeple Lice Kaymakamı, kararı gazeteden ilan etmiştir.
57-60. Son olarak başvuru sahibi, oğulları ile birlikte gözaltına alındıkları iddia edilen Sait ve Nuri Yolur'un babası ve Seyithan Yolur'un amcaları Şakir Yolur'un da imzaladığı 21 Ocak 2000 tarihli bir yazı göndermiştir. Başvuru sahibi ile aynı köyde yaşayan Yolur, başvuru sahibinin iddialarını doğrulamış ve oğulları Sait ve Nuri'nin serbest bırakıldıklarını ancak Seyithan'ın serbest bırakılmadığını belirtmiştir. Olaylardan sonra Seyithan'dan bir daha haber alamamıştır. Yolur, bölgede bazı askeri birimlerde araştırmalar yapmış ve Genel Kurmay Başkanlığı'na da bir yazı göndermiştir. Genel Kurmay Başkanı, bu yazıya, bölgede herhangi bir operasyon düzenlenmediği ve adı geçen kişilerin gözaltına alınmadıkları şeklinde cevap vermiştir.
C. Sözlü ifadeler
61. Olaylar üzerinde tarafların farklı mütalaalarda bulunmaları sebebi ile Mahkeme, tarafların yardımıyla bir soruşturma yürütmüş ve bu bağlamda Mahkeme Temsilcileri, 18-20 Kasım 2002 tarihinde sekiz tanığı dinlemiştir. Üç tanık ise çeşitli sebeplerle dinlenememiştir. Tanıkların alınan ifadeleri aşağıda özetlenmiştir.
1. Başvuru sahibi
62. Tanık, 1969 ve Mayıs 1994 tarihleri arasında Türeli köyü yakınlarındaki Çaylarbaşı mezrasında yaşadığını ancak "Hükümetin mezrayı yaktığını" belirtmiştir. Tanık, hayatını idame ettirebilmek için hayvancılık ve tarımla uğraşmaktadır.
63. Başvuru sahibi, 18 Mayıs 1994 tarihinde mezraya iki saldırı olduğunu, ilkinin öğle saatlerinde gerçekleştirildiğini belirtmiştir. Askerler köylüleri (yaklaşık yüz kişi) okulun önünde toplamışlardır. Muhtar ise onlardan ayrılmıştır. Temsilciler tarafından sorulduğunda başvuru sahibi, askerlerin köylülerin nüfus cüzdanlarını topladıklarını söylemiştir. Hiçbir isim zikredilmemiş ancak İkram ve Servet İpek'in de dahil olduğu altı kişi askerler tarafından götürülmüştür. Kişiler rasgele seçilmiş ("sen, sen ve sen.") ve askerlerin teçhizatlarını taşımışlardır. Askerler diğer köylülerin kimliklerini geri vererek onları serbest bırakmıştır. Bu süre içersinde başvuru sahibi, mezranın ateşe verildiğini görmemiştir. Mezraya döndüğünde kendi evinin, eşyalarının ve hayvanlarının da diğer evler gibi yanmakta olduğunu görmüştür.
64. Köylüler mallarını kurtarmaya çalışırken saat 18.00 sıralarında askerler geri dönmüşler ve herkese köyü boşaltmalarını emretmişlerdir. Başvuru sahibine göre yangını söndürmeye çalışan köylülerin vurulması emri verilmiştir. İfadesi alınırken başvuru sahibi Türkçeyi anladığı görülmüştür. Başvuru sahibi, ifadesinde aynı gün başka köylerin de yakıldığını beyan etmiştir.
65. Başvuru sahibi, askerlerin G-3 veya G-1 tüfekler taşıdığını ve baskınlar sırasında askeri araç ve helikopterler kullandıklarını belirtmiştir. Bununla beraber mezraya hiçbir zaman PKK'lı teröristlerin gelmediğini beyan etmiştir. PKK ile güvenlik güçleri arasında birçok çatışma yaşanmasına rağmen kendi bölgelerinde böyle bir çatışma yaşanmamıştır. Mezrada hiç PKK'lı teröristin olmadığını ileri sürmüştür. Kendisine sorulduğunda ise, PKK'lı teröristlerin köye gelmiş olabileceklerini ve köylülerin korktukları için teröristlere yiyecek vermiş olabileceklerini söylemiştir. Başvuru sahibine göre, yetkililerin köylülere koruculuk sistemi kurma önerisine rağmen mezrada köy korucusu yoktur.
66. Başvuru sahibi daha sonra operasyon yapan askerlerin Bolu'dan geldiğini, bunlara Lice'den askerlerin refakat ettiğini, Lice askerlerinin bölgeye zaman zaman kontrol için geldiklerini ve oğulları İkram ve Servet'in 18 Mayıs 1994 tarihine kadar güvenlik güçlerince hiçbir zaman gözaltına alınmadıklarını belirtmiştir. Oğlu İkram, operasyondan iki gün önce dinlenmek amacıyla Ankara'dan gelmiştir. Diğer oğlu Servet ise çobanlık yapmaktadır.
67. Oğullarının nerede olduğunu bulabilmek amacıyla kendisinin yapmış olduğu araştırmalara gelince; başvuru sahibi, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği ile beraber Kulp, Lice, İstanbul ve Ankara'daki yetkililere başvurularda bulunmuştur. 18 Mayıstaki olaylarında ardından bir askerden operasyondan sorumlu olan komutanın Binbaşı Osman Duman olduğunu öğrenmiştir. Bu bilgiyi daha önce kimseye açıklamamıştır.
2. Sevgül İpek
68-69. Olay zamanında tanık, İkram İpek ile altı aylık evlidir. Kocası, olay zamanı üç ay kaldığı Ankara'dan daha yeni dönmüştür. 18 Mayıs 1994 sabahı, kayın biraderi Servet İpek, aileyi mezranın askerlerle dolu olduğu şeklinde bilgilendirmiştir. Herkes okulun önünde toplanmaya zorlanmıştır. Aynı zamanda evler ateşe verilmiştir. Saldırının saat 11.00da olduğunu ve evlerin de öğle vakti yakıldığını söylemiştir. Köylüler okulun önünde toplandığında askerler kimliklerini toplamışlardır. Genç olması sebebi ile kocası İkram ve kayın biraderi Servet'in dâhil olduğu altı kişi seçilmiş ve askerlerin malzemelerini taşımaları emredilmiştir.
70. Diğer köylülere saat 13.00da evlerine gitmelerine izin verilmiştir. Ancak bazıları haricinde tüm evler yakılmıştır. Askerler saat 18.00da köylüleri öldürme emri ile geri gelmişlerdir. Yarı yanmış ve ateşi söndürülmüş evler tekrar yakılmıştır. Tüm köylüler mezradan çıkartılmışlardır. Telsiz konuşmalarından ölüm emrinin iptal edildiğini duymuştur. Saat 19.00da serbest bırakılmışlardır. Tanık ailesi ile beraber yaşamak üzere Diyarbakır'a gitmiştir.
71. Tanık, operasyonun Türk askerleri tarafından yapıldığına şüphe duymamaktadır. Operasyona kaç askerin katıldığını tahmin edememektedir. Mezrada herhangi bir PKK'lı yaşamamaktadır ve PKK'lıların mezraya yardım için geldiğini hatırlamamaktadır. Temsilciler tarafından sorulduğunda, tanık, kocasının ve kayın biraderinin yetkililerle hiçbir sorunu olmadığını ve olaylar ile ilgili olarak hiçbir yetkilinin kendisini çağırmadığın söylemiştir.
3. Hakim İpek
72. Tanık; İkram ve Servet İpek'in kardeşi ve başvuru sahibinin oğludur. Araştırılan olayların 18 Mayıs 1994 tarihinde meydana geldiğini belirtmiştir. "Genel operasyon" olarak nitelendirdiği operasyona beş yüz askerin katıldığını tahmin etmektedir. Askerler, mezraya Hacı Tepesi yönünden yaya olarak gelmişlerdir. Köylüleri okulun etrafında toplamışlar ve erkeklerle kadınları burada birbirlerinden ayırmışlar ve herkesin kimliklerini almışlardır. Altı kişi seçilmiş ve askerlerin teçhizatlarını taşımaları emredilmiştir. Diğer köylülere kimlikleri geri verilmiş ve serbest bırakılmışlardır. Mezraya geldiğinde evlerinin ve mallarının yakıldığını görmüştür. Bu olaylar öğle vaktinde gerçekleştirilmiştir.
73. Bazı köylüler alevleri söndürmeye çalışmışlardır. Ancak, saat 16.00 veya 17.00 gibi askerler köylüleri öldürme emri ile geri dönmüşlerdir. Köylüleri bir araya toplamışlar ve köyden uzaklaştırılmışlardır. Bu arada telsizden köylülere ateş edilmemesi emri gelmiştir. Köylüler serbest bırakılmışlar ancak yangını söndürürlerse ölümle tehdit edilmişlerdir.
74. Temsilciler tarafından sorulduğunda, mezrada veya komşu köylerde PKK'lı terörist olmadığını ve teröristler yardım istemek amacıyla köye gelmiş olsalar bile yetkililerin karşılık vermesi korkusundan köylülerin yardım etmemiş olamayacaklarını söylemiştir. Dahası, yetkililerin teklifine rağmen köyde korucu bulunmamaktadır. Köyün neden yakıldığını veya kardeşlerinin neden götürüldüğünü bilmemektedir. Bununla beraber yarım saatlik mesafedeki Türeli köyünde bazı askerlerin şehit olmasına sebep olan olayların bunlara sebep olmuş olabileceğini belirtmiştir.
75. Tanık, kendisinin ve babasının (başvuru sahibi) kaybolan kardeşlerinin akıbetini öğrenmek amacıyla yetkililere çeşitli başvurularda bulunduğunu ancak kendilerine Servet ve İkram İpek'in gözaltına alınmadığı cevabı verilmiştir. Tanık sinirinden Bölge Valisinden gelen yazıyı yırtıp atmıştır.
4. Mehmet Nuri Yolur
76. Tanık, Çaylarbaşı mezrasında doğduğunu ancak 1994 yılının başlarından itibaren Diyarbakır'da yaşamakta olduğunu belirtmiştir. Mezrada yirmi hane bulunmaktadır. İkram ve Servet İpek'i tanımaktadır. Askeri operasyonun gerçekleşmesinden iki gün önce mezraya gelmiştir. Temsilcilere, Bolu ve diğer bölgelerden gelen askerlerin 17 Mayıs 1994 tarihinde bölgeye geldiklerini ve belki binlerce askerin operasyona katıldığını belirtmiştir. Ertesi gün, tüm köylüler okulun önünde toplanmaya zorlanmıştır. Köye yaya olarak gelen askerler daha sonra evleri yakmışlardır. Temsilciler tarafından sorulduğunda, beş veya altı askerin okulun önünde onlarla beraber kaldığını, altmış, yetmiş belki de yüz asker mezradaki operasyona katıldığını söylemiştir.
77. Okulun önünde toplanan köylüler mezradan yaklaşık on metre mesafededirler. Mezradaki yangınlar görünmektedir. Köylülerin arasından altı kişi (kendisi, Abdülkerim Yolur, Sait Yolur, Seyithan Yolur, İkram İpek ve Servet İpek) seçilmiş ve bu kişilerden askerlerin çantalarını arabalarına kadar taşımaları istenmiştir. Sorulduğunda ise askerlerin araçlarının köyden gözükmediği cevabını vermiştir. Tanık, Temsilcilere, askerlerin Seyithan Yolur'un asker kaçağı olduğu için Lice'ye götürüleceğini söylediklerini belirtmiştir. Seçilen altı kişi saat 09.00 veya 10.00 gibi köyü terk etmişlerdir. Askeri araçlara giderken köyden duman yükseldiğini görmüşlerdir. Araçlara vardıklarında öğle olmuştur. Ancak, serbest bırakılacaklarına üstü açık bir araca bindirilmişler ve elli veya altmış askerle beraber Lice'ye götürülmüşlerdir. Lice'ye giderken köyden hala duman yükseldiğini görmüşlerdir. Lice'ye ulaştıklarında hava kararmıştır. Arabadan indirilmişler ve yüz üstü yatırılmışlardır. Tanık, kendileri ile beraber birçok kişinin de buraya getirildiğini görmüştür. Getirildikleri binanın önünde yaklaşık yüz elli kişi yatmaktadır. Bunların kimlikleri toplanmıştır. Kendisi ve iki kardeşi (Sait ve Abdülkerim Yolur) geceyi geçirdikleri nezarethaneye götürülmüşlerdir. Bu süre içerisinde kendilerine kötü muamele yapılmamıştır. Sabah kimlikleri geri verilmiş ve geri dönmeleri söylenmiştir. İkram ve Servet İpek'i son olarak askeri araçtan indikten sonra görmüştür. Mezraya döndüklerinde evlerin yandığını görmüşlerdir.
78. Tanık, kendisinin ve diğer iki kardeşinin neden serbest bırakıldıklarını ve İpek kardeşlerle Seyithan Yolur'un neden bırakılmadıklarını bilmediğini söylemiştir. Sorulduğunda, tanık götürüldükleri yerin "Lice'de geniş bir askeri yer" olduğunu söylemiştir.
79. Tanık, mezraya saldıran G-3 taşıyan askerler olduğundan herhangi bir şüphe duymadığını belirtmektedir. Mezrada herhangi bir PKK faaliyeti duymamıştır ve mezranın neden yakıldığını bilmedikleri gibi Binbaşı Osman Duman hakkında da herhangi bir şey duymamıştır.
5. Abdülkerim Yolur
80. Tanık, İpek ailesi ile aynı mezradan olduğunu belirtmiştir. Mezrada yaşayanların hepsi bir şekilde birbirleriyle akrabadır. Bir ziyaret için gitmiş olduğu Aydın'dan mezraya 17 Mayıs 1994 günü gelmiştir. Yaya bir şekilde gelen askerler 18 Mayıs günü saat 11.00da mezraya saldırmışlardır. G-3 tüfekleri taşıdıkları için bu kişilerin asker olduğundan emindir. Alanın üzerinde de bir helikopter uçmaktadır. Bütün köylüler okulun önünde toplanmışlardır. Askerler herkesin kimliğini almıştır. Bu kişiler arasından seçtikleri altı kişiden (kendisi, Mehmet Nuri Yolur, Sait Yolur, Seyithan Yolur, İkram İpek ve Servet İpek) askerlerin çantalarını Türeli köyüne götürmelerini istemişlerdir. Askerler bu kişilerin kimliklerini almış diğer köylülerinkileri geri vermişlerdir. Öğle vaktinde evlerin yandığı Türeli köyüne varmışlardır. Askerler, söz verdikleri gibi kendilerini serbest bırakacaklarına Lice'ye gidecek bir aracı beklemeye zorlanmışlardır. Tanık, bu arada, köyün içine girmemelerine ve tüm köylüleri görmemelerine rağmen Türeli köyünün yandığını gördüklerini söylemiştir. Bu altı kişi araçlardan birisine binmiş ve gün batımında Lice'ye varmışlardır. Tanığa göre kamyonlarda yaklaşık yüz asker vardır. Lice'ye vardıklarında, "Alay"da yere yatırılmışlar ve iki veya üç gruba ayrılmışlardır. Bu altı kişi haricinde yerde yatan başka kişilerin de bulunduğunu doğrulamamıştır. Bir grup İkram ve Servet İpek ile Seyithan Yolur'dan oluşmaktadır. Bu tanığın bu kişileri son kez görmesi olmuştur. İsimleri okunmuş ve kardeşleri Mehmet Nuri ile Sait ile "Alay'ın" içine alınmışlar ve geceyi askerlerin misafiri olarak hücre benzeri bir yerde geçirmişlerdir. Kendilerine iyi davranılmıştır. Odada kim olduklarını bilmedikleri iki kişi daha vardır. Sorulduğunda, havanın karanlık olması sebebi ile kaldıkları yerle ilgili olarak detaylı bilgi verememiştir. Hücrenin kapısının kilitli olduğunu ve önünde nöbet tutulduğunu da belirtmiştir. Ertesi sabah kimliklerini geri almışlar ve serbest bırakılmışlardır. Buradan bir veya iki gün kalacağı mezraya gitmiştir. Sorulduğunda İkram ve Servet İpek ile Seyithan Yolur'un neden gözaltına alındıklarını bilmemektedir. Bölgedeki PKK faaliyetlerinden haberdar olmadığı gibi Binbaşı Durmuş hakkında da herhangi bir şey duymamıştır.
81. 18 Mayıs 1994 tarihinde on yedi belki on sekiz köyün yakılmış olabileceğini söylemiştir.
6. Turgut Alpi
82. Tanık, 2 Şubat 1996 tarihinde başvuru sahibinin şikâyetlerini araştırmak amacıyla görevlendirildiğinde Diyarbakır'da çalıştığını belirtmiştir. Lice İlçe Jandarma Komutanlığında İkram ve Servet İpek'in gözaltına alındıkları veya 18 Mayıs 1994 tarihinde jandarma veya askerler tarafından herhangi bir operasyon düzenlediklerine dair herhangi bir kayıt tespit edememiştir. Lice'deki komutanın ifadesine başvurulmuş ve kendisi de bu kişilerin gözaltına alınmadığını beyan etmiştir. İpek kardeşlerin gözaltına alındıklarına dair delil bulunamaması sebebi ile dosya kapanmıştır. Tanığa göre, Lice Bölge Jandarma Komutanının tüm bölgeden sorumlu olması sebebi ile askeri operasyon kayıtlarının istenmesine gerek görmemiştir. Kendisine, olay zamanı Bolu tugayından askerlerin olay mahallinde olup olamayacaklarını sorulduğunda, Lice Bölge Jandarma Komutanının bundan haberdar olması gerektiğini belirtmiştir. Tanık, 18 Mayıs 1994 tarihinde adı geçen bölgede bir operasyon düzenlendiği konusunda herhangi bir delil bulunamadığını tekrarlamıştır.
83. Tanık, bizzat Çaylarbaşı mezrasına veya Türeli köyüne, sakinlerinin buraları terk etmesi sebebi ile gitmediğini belirtmiştir. Türeli köyünün veya Çaylarbaşı mezrasının yakılarak imha edildiğini doğrulamamıştır. Bu husus kendisine sorulduğunda, tanık, soruşturmasının mezranın yakıldığı iddialarını da kapsadığını belirtmiş ve Lice Bölge Jandarma Komutanlığı'nın, kendisini bu konuda daha önce bir soruşturma yapıldığı ancak soruşturmanın mezranın, iddia edildiği gibi, yakılmadığı şeklinde sonuçlandığı konusunda bilgilendirmiştir. Tanık, kendisine gönderilen raporda sadece bölgede askeri bir operasyon düzenlenmediğinin belirtildiğini söylemiştir. Daha sonra bölgede hiçbir köyün yakılmadığını ileri sürmüştür. Diğer yandan, kendisi bizzat PKK tarafından köylerin yakıldığına şahit olmuştur.
84. Tanık, soruşturmasını yürüttüğü esnada Abdürrezzak İpek hakkında adı ve soyadı haricinde herhangi bir kişisel bilgiye sahip değildir. Bu yüzden, aynı isimle birisi tespit edildiğinde bu kişiler Diyarbakır polisi tarafından sorgulanmaktadır ancak yanlış kişinin sorgulandığını düşünmek için de herhangi bir makul sebep bulunmamaktadır. Adresleri bilinmediği için başvuru sahibinin aile üyelerinin veya diğer köylülerin ifadelerinin alınması için herhangi bir çabada bulunulmamıştır. Dahası, olay zamanı bölgede yoğun terörist faaliyetler vardır. Tanık aynı zamanda, Binbaşı Şahap Yaralı'nın İpek kardeşlerin gözaltına alındıklarının tespit edilememesi ve soruşturmanın yürütüldüğü esnada başka bir yere tayin edilmiş olmaları sebepleri ile ifadesinin alınmadığını belirtmiştir.
7. Şahap Yaralı
85. Tanık, 1994 yılında Lice Bölge Jandarma Komutanı olduğunu doğrulamış ve sorumluluk alanının Tepe Jandarma Karakolu'nu da içerdiğini belirtmiştir. Türeli köyü de sorumluluk alanı içerisindedir. 18 Mayıs 1994 tarihinde sorumluluk bölgesi içerisinde herhangi bir operasyon yapılmamıştır. Eğer sorumluluk bölgesinde jandarma veya askerler tarafından veya ortak bir operasyon düzenlenmiş olsaydı bu jandarma komutanlığındaki faaliyet defterine kaydedilirdi. Tanık, Bolu Komando Tugayı da dâhil olmak üzere, silahlı kuvvetlerin yapılan herhangi bir operasyondan kendisini haberdar edeceklerini belirtmiştir.
86. Soruşturması esnasında Çaylarbaşı mezrası veya Türeli köyüne gitmenin herhangi bir amaca hizmet etmeyeceğini belirtmiştir. Bölgede yoğun terör faaliyetleri vardır ve köylüler PKK tarafından köylerine terk etmeye zorlanmıştır. Güvenlik güçlerinin köy yakma veya boşaltma faaliyetleri yürütmediğini vurgulamıştır.
87. Kendisine sorulduğunda, gözaltına alınan tüm kişilerin kayıtlarının nezarethane defterlerinde tutulduğunu belirtmiştir. İpek kardeşlerin gözaltına alındıklarını gösterir herhangi bir kayıt bulunmamıştır.
88. Kendisine Binbaşı Osman Durmuş hakkında herhangi bir şey duyup duymadığı sorulduğunda, kendisinin bölgede görev yaptığı süre içerisinde Durmuş'un da, yerel seçimlerin güvenliğini sağlamak amacıyla görev yapan taburlardan birisinde danışman sıfatıyla bölgede bulunduğunu belirtmiştir.
8. Şükrü Günlükçü
89. Tanık, Ekim 1993 ve Temmuz 1994 tarihleri arasında Tepe Jandarma Karakolu komutanıdır. Diğerleri ile birlikte Türeli köyü ve sakinlerinin güvenliklerini sağlamakla görevlidir. Bununla beraber hiçbir zaman Türeli köyü veya Çaylarbaşı mezrasına gitmemiştir. Bunu ilgili zaman diliminde uzak köylere gidebilmek için gerekli araçlara sahip olmamalarına bağlamıştır. Ancak emrindeki askerler bazı soruşturmalar için Türeli köyüne gitmişlerdir. 18 Mayıs 1994 tarihinde ne kendi emrindeki askerler ne de Bolu Komando Tugayı da dâhil olmak üzere diğer askeri birliklerin bölgede herhangi bir operasyon düzenlenmediklerini belirtmiştir. Kendi emrinde olmayan birlikler tarafından herhangi bir operasyon düzenlenmiş olsa kendisi mutlaka 24 saat içerisinde bundan haberdar edilirdi.
90. Tanığa göre, bölgede, insanları Diyarbakır gibi daha güvenli yerlere gitmek için evlerini terk etmeye zorlayan yoğun terörist faaliyetler bulunmaktadır. Köylüleri köylerini terk etmemeleri için ikna etmeye çalışmıştır. Ancak köylüler kendisine, köylerine gelen PKK'lı teröristlere karşı korumasız olduklarını ve kendilerinden zorla gıda aldıklarını ve oğullarını kaçırdıklarını söylemişlerdir. Bununla birlikte yetkililerin, köylüleri, köylerini terk etmeye zorladıkları veya bölgedeki göçten sorumlu oldukları iddialarını kesinlikle reddetmiştir.
91. Çaylarbaşı mezrasının yakılması ve başvuru sahibinin iki oğlunun askerler tarafından götürülmesi ile ilgili sorulan sorulara ise tanık, bölgede görev yaptığı süre içerisinde kendisine böyle bir bilgi ulaşmadığını söylemiştir. Abdürrezzak İpek veya başka birisi tarafından kaybolan kişiler ile ilgili herhangi bir başvuru olmamıştır. Aynı zamanda başvuru sahibinin Mahkemeye ilettiği iddiaları ile ilgili olarak herhangi bir Türk yetkili tarafından ifadesine başvurulmamıştır. Bölgede hizmet yaptığı söylenen Binbaşı Osman Duman hakkında herhangi bir bilgisi yoktur.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
92-106. Bu paragraflarda, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, idari sorumluluk ile ilgili olarak T.C. Anayasası ve zararların tazmini ile ilgili olarak Borçlar Kanununun ilgili maddelerine ve Olağanüstü Hal Kararnamesinin ilgili maddelerine yer verilmiştir. Bu bölümün benzer tüm köy yakma davalarında aynı şekilde tekrarlanmasından dolayı tercüme edilmesine gerek görülmemiştir (ç.n.).
HUKUKİ BOYUT
I. MAHKEMENİN DELİLLERİ DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARI ANLATIMI
A. Tarafların mütalaaları
1. Başvuru sahibi
107. Başvuru sahibi, Mahkeme önündeki yazılı ve sözlü delillerin Çaylarbaşı mezrasının yakıldığını ve iki oğlunun güvenlik güçleri tarafından götürüldüğünü ve gözaltında öldüklerini ve yetkililerin konularla ilgili olarak etkili ve yeterli bir soruşturma düzenlemediklerini iddia etmiş ve Mahkemeden, Hükümetin, Sözleşmenin 2, 3, 5, 13, 14 ve 18. maddeleri ile 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal ettiği kararına varmasını istemiştir.
2. Hükümet
108. Hükümet, başvuru sahibinin iddialarını reddederek Ankara'da Temsilcilerin almış olduğu ifadelerin başvuru sahibinin iddialarını yalanladığını ve Sözleşmenin herhangi bir maddesinin ihlalinin söz konusunu olmadığını ileri sürmüştür.
B. Genel prensipler
109. Delillerin değerlendirmesinde, Mahkeme, "şüpheye mahal bırakmayan" nitelikteki delil standardını uyguladığını hatırlatmaktadır (bak. Orhan v. Türkiye kararı, no. 25656/94, par.264, Tepe v. Türkiye, no. 27244/95, par.125 ve Yöyler v. Türkiye, no. 26973/95, par.52). Bu tip deliller; yeterince güçlü, net ve birbirleriyle uyumlu veya olayların benzer, çürütülemeyen varsayımlardan oluşmalıdır. Bu bağlamda, bir delil elde edildiğinde tarafların davranışları dikkate alınmalıdır (18 Ocak 1978' de verilen İrlanda v. Birleşik Krallık kararı, Seri A No.25, s.65, par.161).
110. Mahkeme, kendisinin ikincil mahiyetteki rolü hususunda çok hassastır ve aynı zamanda belirli bir olayın şartlarının kaçınılmaz olarak tam bir şekilde ortaya konamadığı bir durumda birinci derece mahkemesinin rolünü üzerine alma hususunda çok dikkatli olmalıdır. Bununla birlikte, iddiaların; kişilerin gözaltına alınmalarından sonra kaybolmaları ve Devlet görevlileri tarafından malların yakılması ile ilgili ise Mahkeme, iç hukuk yollarının ve soruşturmaların gerçekleşip gerçeklemediği konusunda daha titiz davranmak durumundadır (bak, diğerleri ile birlikte, Orhan v. Türkiye, par.265).
C. Mahkemenin, 38/1 (a) maddesi uyarınca yaptığı değerlendirmeler
111. Sözleşmenin 38/1 (a) maddesi aşağıdaki hükmü ihtiva etmektedir:
"1. Mahkeme, kendisine gelen başvuruyu kabul edilebilir bulduğu takdirde,
a) Olayları saptamak amacıyla, tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu incelemeye devam eder ve gerekirse, ilgili Devletlerin, etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma yapacaktır."
112. Mahkeme, Sözleşme'nin önceki 25. maddesinin (şimdiki 34. madde) kurumlaştırdığı bireysel başvuru sisteminin etkili işleyişi için devletlerin, başvuruların uygun ve etkili bir şekilde incelenmesini mümkün kılmak için gerekli bütün kolaylıkları sağlamasının son derece önemli olduğunu hatırlatmaktadır (Tanrıkulu v. Türkiye (GC), no. 23763/94, § 70, ECHR 1999-IV). Bireysel bir başvuru sahibinin, devlet görevlilerinin kendisinin Sözleşme'den kaynaklanan haklarını ihlal etmekle suçladığı durumlarda, sorumlu Devletin sadece belirli durumlarda bu iddiaları doğrulama ya da çürütmeye yeterli bilgilere ulaşma imkânı, bu nitelikteki davalara ilişkin işlemlere özgüdür. Hükümet tarafının kendi ellerinde olan bu tür bilgileri tatmin edici bir açıklama olmaksızın teslim etme hususundaki bir ihmali, sadece başvuru sahibinin iddialarını sağlam bir nedene dayandırma hususuna ilişkin bir varsayımda bulunmaya nedenle olmakla kalmaz aynı zamanda sorumlu bir Devletin Sözleşme'nin 38 § 1 (a) maddesine göre yükümlülüklerine uyma düzeyinde de olumsuz yansımalara yol açar (Timurtaş v. Türkiye, no. 23531/94 §§ 66 ve 70, ECHR 2000-VI). Aynı durum, Devletin bilgileri sunmadaki gecikmeler nedeniyle bir davadaki maddi gerçeklerini tespitini zarara uğratması açısından da geçerlidir.
113. Yukarıdaki prensipler ışığında, Mahkeme, Hükümetin bu davada Mahkemeye yardım etme konusundaki davranışlarını değerlendirecektir.
114. Bu bağlamda Mahkeme, başvuru sahibinin davası, temel olarak, başvuru sahibinin kaybolan oğullarının akıbeti ve mallarının yakılması ile ilgili olarak 18 Mayıs 1994 tarihinde Çaylarbaşı mezrasına bir askeri operasyon düzenlenip düzenlenmediği ile ilgilidir. Hükümet, ısrarla olay zamanında asker veya jandarmalarının mezrada faaliyette olmadığını ileri sürmüştür. Bu savın kabul edilebilirliği başvuru sahibi ve tanıklarının Mahkeme Temsilcileri önünde verdikleri ifadelerin ışığında değerlendirilmelidir. Sözlü ifadeler ve yeminli tanıkların güvenilirlikleri bu yüzden sıkı bir inceleme gerektirmektedir. Bu bağlamda başvuru sahibinin mallarının imha edildiğini gösterecek herhangi bir fotoğraf veya adli delil veya olay günü mezrada askerlerin olup olmadığını belirtebilecek bağımsız bir görgü tanığı, başvuru sahibinin oğullarının gözaltında görüldüğüne dair son zamanlarda herhangi bir bilgi olmadığı ve tarafların kendi görüşlerini yansıtmanın haricinde başka bir delil getiremediğine dikkat edilmelidir.
115. Mahkeme, Temsilcileri gibi, sadece sınırlı sayıda tanığın ifade verdiğine dikkat çekmektedir. Dahası, başvuru sahibi tarafı bir şekilde ya birbirleri ile akrabadır ya da çok küçük bir topluluk içerisinde aralarında oldukça sıkı bağlar bulunmaktadır. Başvuru sahibi ve tanıklarının kendi ilgileri ve acıları doğrultusunda, olayları kendi duygularının etkisi altında yorumlama riski ile ifade veren sıradan insanlar oldukları gözlemlenmiştir.
116. Bununla birlikte, zamanın geçmesi, olayların detaylı ve tam olarak tekrar anlatılabilmesi için tanık kapasitesini azaltmaktadır. Mevcut davada, Temsilcilere ifade veren tanıklardan yıllar önce meydana gelen olaylar hakkında hatırladıkları sorulmuştur.
117. Mahkeme, olay zamanında başvuru sahibi ve tanıklarının yaşadığı bölgenin PKK ve güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşanan geniş bölgenin bir parçası olup olmadığını göz ardı edemez. Başvuru sahibinin yaşadığı yer dâhil olmak üzere, bölge sakinlerinin birçoğunun PKK'ya sempati duydukları ve dayanaksız iddialarda bulunarak hükümet güçlerinin güvenilirliklerini azaltmak fikrine sahip oldukları düşüncesine varılamaz.
118. Bu faktörler, Temsilcilere verilen ifadelerin değerlendirilmesinde akılda tutulacaktır. Mahkeme Temsilcilerinin sınırlı sayıda tanık dinlediği de göz önünde bulundurulacaktır. Başvuru sahibinin eşi Fatma ve Seyithan Yolur'un babası Şakir Yolur başvuru sahibinin davası ile ilgili tanıklardır. Ancak her ikisi de Mahkeme Temsilcileri önüne çıkmadan önce ölmüşlerdir. Başvuru sahibinin oğulları ile birlikte gözaltında olduğu iddia edilen Sait Yolur akli durumu sebebi ile ifade verememiştir.
119. Hükümet adına çağırılan iki tanığın ifade vermeye gelmemeleri Mahkeme tarafından üzüntü ile karşılanmıştır. Temsilcilere, olay zamanı Türeli köyü muhtarı olan Mehmet Sönmez'in ifade vereceği 20 Kasım 2002 tarihinde ifade verme fikrini değiştirdiği ve Diyarbakır'daki evine döndüğü bildirilmiştir. Mahkeme, Hükümetten Mehmet Sönmez'in kendi özgür iradesi ile son anda ifade vermekten vazgeçtiğini belirtir yeminli resmi bir yazı istemiştir. Bu isteğe müteakip Hükümet, Mahkemeye Hâkim Yaşar Turan'a verilen bir belgeyi göndermiştir. Belge aşağıdaki gibidir:
"TANIK MEHMET SÖZEN, Abdullah oğlu, 1952 doğumlu, 500 Evler 23. Sokak No.24 Diyarbakır'da mukim. Taraflar arasındaki Abdürrezzak İpek'i tanımaktadır. Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünün göndermiş olduğu yazı ekleri kendisine okunmuştur. Tanık yemin ederek:
"Ankara'da 18 ve 20 Kasım 2002 tarihlerinde gerçekleştirilen soruşturmada ifade vermeyi reddettiğim doğrudur. İfade vermememin sebebi, iddia edilen olayın meydana geldiği yer ile benim ikamet ettiği yer arasında 8 km. fark bulunmasıdır. Bu yüzden olaya tanık değilim. İlgili olay hakkında herhangi bir bilgim yoktur. Muhtar olmama rağmen, PKK ve güvenlik güçleri arasında yoğun çatışmalar olduğu için o gün dışarı çıkmadım. Bu yüzden olayı da görmedim. Yoğun çatışmalar devam ediyordu. Olay hakkında hiçbir bilgim olmadığı için ifade vermeyi reddettim" dedi."
120. Mahkeme, tanığın Ankara'da tek taraflı bir fikir değişikliğinin mantıklı bir şekilde açıklanamayacağını düşünmektedir. Tanığı geçerli bir nedenle ifade vermeyi reddettiğine karar vermek Temsilcilerin görevidir. Mevcut olayda Mahkemeye, çapraz sorgu uygulanmamış bir ifade tutanağı gönderilmiştir. Bu şartlar altında, bu ifade sadece Temsilcilere verilen diğer ifadelerle uyumlu veya zıt olması itibari ile ele alınacaktır.
121. Bununla birlikte Mahkeme, Hükümetin tanıkları hazır etme sorumluluğunda başarısız olduğu sonucuna varmayı uygun görmemektedir. Bu bağlamda, tanığın her ne kadar olay zamanında resmi görevi bulunmasından dolayı ifade vermesi beklense de ifade alınan zamanda artık Devlet görevlisi değildir.
122. Mahkemenin en çok ilgilendiği konu ise General Yavuz Ertürk'ün ifade vermemesidir. Temsilciler, Hükümet ile olan yazışmalarında General Yavuz Ertürk'ün bölgedeki askeri faaliyetler ve gerçekleştiyse başvuru sahibinin mezrasındaki operasyon ile ilgili bir tanık olduğunu düşündüklerini belirtmişlerdir. Temsilciler, Türkiye hakkındaki diğer başvurularda, başvuru sahibinin mezrasının bulunduğu bölgede aynı zamanlarda meydana gelen olaylarla ilgili olarak hem Mahkemenin hem de eski Komisyonun, düzenlenen askeri operasyonların mahiyetinin, komuta zincirinin ve iddia edilen olayların yerleri bağlamında operasyon merkezlerinin tespit edilmesinde yaşadıkları sıkıntıların farkındadır.
123. Bununla birlikte Temsilciler, General Yavuz Ertürk'ün, Ekim 1993'te Kulp-Lice-Muş bölgesinde gerçekleştirilen askeri bir operasyon ile ilgili olarak Komisyon Temsilcilerine ifade verdiğinden de haberdardırlar (Akdeniz ve Diğerleri v. Türkiye, no.23954/94). Dahası, Komisyon yukarıda bahsedilen Orhan kararında ifade almak amacıyla Hükümetten bölgede, özellikle Bolu Tugayı tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen askeri operasyonların komutanlarının tespit edilmesi ve Temsilciler önüne çıkartılmasını istemiştir. Komisyonun hatırlatmalarına rağmen ifade alma faaliyetinin ancak ikinci gününde Hükümet, "bölgede operasyon yapan sorumlu subayın General Yavuz Ertürk olduğunu" belirtmiştir. Hükümet, Mahkeme'nin sözlü ifade aldığı Mayıs 2001 tarihinde, General Yavuz Ertürk'ün Bolu Tugay Komutanı olduğunu ve yukarıda bahsedilen Akdeniz ve Diğerleri kararında Temsilcilere ifade verdiği için tekrar Temsilciler önüne çıkmak üzere çağrılmadığını ve kendisinin daha fazla bilgisi olmadığını da eklemiştir. Hükümete göre, Orhan kararındaki ifadelerini tekrar etmesinin herhangi bir faydası olmayacaktır.
124. Orhan kararında olduğu gibi Mahkeme, General Yavuz Ertürk'ün ifadesinin bu davada Hükümet'in olayları anlatımındaki pozisyonunun tespitinin merkezini oluşturacağını düşünmektedir. Bununla beraber, Hükümet, General Ertürk'ün ifade vermemesi ile ilgili olarak tatmin edici bir açıklama getirememiştir. Mahkemeye 4 Kasım 2002 tarihinde gönderdikleri mektupta "
yetkililerimiz General Yavuz'un ifade vermesini gerekli görmemişlerdir
iddia edilen köyde iddia edilen zamanda herhangi bir askeri operasyon düzenlenmediği için General Yavuz Ertürk'ün iddia edilen olaylarla ilgili olarak herhangi bir bilgiye sahip değildir. Bu bağlamda, General Ertürk'ün ifadesi mevcut davada herhangi bir yasal fayda sağlamayacaktır. Dahası, General Ertürk, sorumlu olduğu bölge ile ilgili olarak Akdeniz ve Diğerleri kararında dinlenmiştir." 13 Kasım 2002 tarihli cevabi yazıda Mahkeme Kalemi, Hükümeti, Başkanın Sözleşmenin 38/1 (a) maddesine özellikle de Akit Devletin, Mahkemenin yürüttüğü soruşturmanın etkin olabilmesi için her türlü faaliyeti gerçekleştirme yükümlülüğüne dikkat çektiğini belirtmiştir. Başkan daha sonra, Hükümete, Orhan kararında da belirtildiği üzere, olayların tespit edilmesinde bir tanığın ne kadar ilgili olup olmadığının tespitinin Mahkemenin görevi olduğunu hatırlatmıştır.
125. Mevcut davanın geçmişini oluşturan olayların Mayıs 1994'te Lice bölgesinde meydana geldiği belirtilmelidir. Akdeniz ve Diğerleri kararında ifade verirken, General Ertürk'ten mevcut olaydaki iddia edilen operasyondan farklı bir zaman (Ekim 1993) ve yerde (Alaca Köyü) gerçekleşen olaylarla ilgili bildiklerinin anlatılması istenmiştir. Bu geçmişin de göz önünde bulundurulduğunda Mahkeme, bir tanığın olaylarında değerlendirilmesinde ne kadar ilgili olduğunu tespit etmenin Mahkemenin görevi olduğunu hatırlatmaktadır.
126. Buna bağlı olarak, Mahkeme, General Yavuz Ertürk'ün ifade vermemesi bağlamında Hükümetin davranışlarından bir sonuç çıkartılabileceğini düşünmektedir.
127. Bu şartlar altında ve sorumlu Hükümetin Sözleşme işlemlerindeki işbirliğinin önemine atıf yaparak ve ifade alam işleminin mahiyetindeki zorlukları akılda tutarak (yukarıdaki Orhan kararına bakınız. par.70) Mahkeme, Hükümetin, Sözleşmenin 38/1 (a) maddesi uyarınca Mahkemenin olayları tespit etme görevinde gerekli faaliyetleri yerine getirme sorumluluğunda başarısız olduğuna karar vermiştir.
D. Mahkemenin mevcut davada olayları değerlendirmesi
1. Çaylarbaşı mezrasına 18 Mayıs 1994 tarihinde askeri bir operasyon düzenlenmesi ile ilgili olarak
128. Yukarıdaki düşünceleri de akılda tutmak sureti ile delillerin değerlendirmesine dönülecek olursa, başvuru sahibi ve tanıklarının 18 Mayıs 1994 tarihinde Çaylarbaşı'nda meydana gelen olaylarla ilgili olarak vermiş oldukları ifadelerde güçlü bir tutarlılık olduğu görülmektedir. Tüm tanıklar, başvuru sahibinin, başvuru formunda olay günü biri sabah biri öğle vaktinde olmak üzere iki operasyon düzenlendiği şeklinde anlattığı olayları doğrulamaktadır (yukarıdaki 26-30. paragraflar).
129. Başvuru sahibinin, Temsilciler önünde yetkililere nazaran daha detaylı bilgiler verdiği doğrudur (yukarıdaki 62-67. paragraflar). Bununla birlikte, Temsilcilerin ifade alma faaliyetlerinin de başvuru sahibinin şikâyetlerinin tam olarak incelendiği ilk işlem olduğu da dikkate alınmalıdır. Her ne kadar başvuru sahibi, Temsilcilere PKK'lı teröristlerin mezraya hiçbir zaman gelmediği şeklinde vermiş olduğu ilk ifadesi ile çelişmiş olsa da Mahkeme, bunun başvuru sahibinin tanık olarak genel güvenilirliği azaltmadığını düşünmektedir. Anlaşılır bir şekilde başvuru sahibi, Temsilcilerin olayları tespit edebilmek amacıyla yapmış olduğu ziyaret sebebi ile yoğun bir duygusal sıkıntı içerisine girmiştir. Bununla beraber başvuru sahibinin duygularının olayları anlatımında etkili olduğuna dair bir emare bulunmamaktadır.
130. Başvuru sahibinin operasyonu yöneten komutanın ismine ulaşması oldukça önemlidir. Bununla beraber Mahkeme, bu bilginin kaynağının Temsilcileri tarafından tespit edilememesi ve dinlenememesi ve başvuru sahibinin oğullarının akıbetini öğrenmek amacıyla başvurduğu yetkililere bu kişiden bahsetmemesi sebebi ile bu sava herhangi bir kıymet verilemeyeceğini düşünmektedir.
131. Mehmet Nuri Yolur, mezrada 17 Mayısta askerlerin varlığından bahsetmiş ve 18 Mayıs günü köy sakinlerinin okul önüne getirildiğini ve içlerinden altı kişinin alınıp götürüldüğünü belirtmiştir. Hakim İpek ve Abdülkerim Yolur, Temsilcilere vermiş oldukları ifadelerinde olayları inandırıcı bir şekilde anlatmışlar ve zihinlerinde 18 Mayıs 1994 tarihinde mezrada askeri bir operasyon düzenlendiğine mutlak olarak inanmışlardır. Askerlerin 18 Mayıs 1994 tarihinde köye gelişleri Sevgül İpek'in ifadesinde de aynı şekilde onaylanmıştır. Sevgül İpek'in vermiş olduğu ifade, başvuru sahibinin köylülerin nasıl okul önünde toplandıkları ve altı kişinin seçilip götürülmesi ile ilgili ifadelerini desteklemektedir.
132. Mahkeme, Sevgül İpek'in güvenilir bir tanık olduğunu düşünmektedir. Başvuru sahibi gibi Sevgül İpek de büyük bir kişisel kayıp içerisindedir. Bununla beraber Mahkeme, bu durumun Sevgül İpek'in ifadesinin güvenilirliğini etkilemeyeceğini ve ifadesinin siyasi sebeplerle güvenlik güçlerini küçük düşürme saiki ile verildiğine hükmedilmesi için herhangi bir delil olmadığını düşünmektedir.
133. İfade alma sırasında başvuru sahibi ve tanıklarını mezra ve köyün PKK tarafından yakılıp yakılmadığı sorulmuş olsa da Mahkeme, tanıkların yakma olaylarının askerler tarafından yapıldığı şeklindeki ifadelerinden şüphe etmek için herhangi bir sebep görmemektedir. Başvuru sahibi, ifadesinde evleri yakan kişilerin askerler gibi giyindikleri ve askeri araçlarla korunduklarını belirtmek suretiyle güvenlik güçlerinin her iki saldırıyı da gerçekleştirdiklerinden emindir. İfadesinde sürekli mezradaki Türk askerlerinden bahseden Sevgül İpek ve başvuru sahibinin diğer tanıkları operasyonun resmi bir operasyon olduğu konusunda herhangi bir şüpheye yer bırakmamıştır.
134. Temsilciler, Hükümet gibi, başvuru sahibinin ve diğer sakinlerin mallarının imha edilmesi ve altı sakinin kaçırılmasında PKK'nın sorumluluğunun olması konusunda endişelidir. Bununla beraber, PKK üyelerinin daha önce mezraya gelerek yiyecek ve barınak istedikleri sonucuna varılamazken ve başvuru sahibi ifade alınma işlemi sırasında Hükümet temsilcileri tarafından çapraz sorguya tabi tutulmuşken, 18 Mayıs 1994'te mezrada olan olayların arkasında PKK'nın olduğunu ispat edecek herhangi bir delil bulunmamaktadır. Mahkemeye göre, malların yakılması ve başvuru sahibinin iki oğlunun kaçırılması ve daha sonra öldürülmesinin, PKK'nın yardım taleplerinin mezra tarafından reddedilmesine bir misilleme olduğu konusundaki her türlü iddia temelsizdir.
135. Başvuru sahibinin tanıklarının operasyonu gerçekleştiren askerlerin sayısı hakkında vermiş oldukları farklı ifadeler de göz ardı edilemez. Hakim İpek beş bin kişilik bir sayı verirken, Mehmet Nuri Yolur, Temsilcilere binlerce kişiden bahsetmiş ancak belki yüz tanesinin mezradaki operasyona katıldığını belirtmiştir. Sevgül İpek askerlerin sayısı hakkında tam bir sayı verememiştir. Mahkeme, bu bağlamda, tanıkların basit ve karmaşık olmayan (simple and unsophisticated) bir geçmişe sahip olmaları sebebi ile sayısal değerlendirmeler yapamamalarına veya sorulduğunda mesafeleri tahmin edememelerine hoşgörü ile yaklaşılması gerektiğini düşünmektedir (bknz. Selçuk ve Asker v. Türkiye, 24 Nisan 1998, par.26).
136. Bununla beraber, Mahkeme, açıkça abartılmış olan bu sayıların mezradaki operasyona katılan askerlerin sayısının tahmininden ziyade bölgede daha geniş bir askeri operasyonla ilgili olduğu sonucunu ihmal edemez. Bu bağlamda Mehmet Nuri Yolur'un Lice'ye giderken yoldaki köylerden duman görüldüğü şeklindeki ifadesi dikkat çekicidir. Hakim İpek ve başvuru sahibi de Temsilcilere komşu köylerin de yakıldığını söylemişlerdir. Mahkeme, başvuru sahibi ve Abdülkerim Yolur'un bölgede helikopterlerin uçtuğu sözlerini de önemli bulmaktadır.
137. Mahkemeye göre, bu ifadeler birbirleri ile tutarlıdır ve en azından mezrada odaklanan askeri operasyon bölgede yürütülen daha geniş bir operasyonun parçasıdır.
138. Mahkeme, Hükümet tanıklarının ısrarla mezranın bulunduğu bölgede askeri bir operasyon düzenlenmediğini söylediklerine dikkat çekmektedir. Bu ifadelerini olay zamanında bölgede görev yapmalarına ve 18 Mayıs 1994 tarihinde askeri bir operasyon düzenlendiğine dair herhangi bir kayıt olmamasına dayandırmaktadırlar. Mahkeme, Şahap Yaralı ve Şükrü Günlükçü'nün ifadelerini ikna edici ve başvuru sahibi ile tanıklarının ifadelerini çürütücü mahiyette olmadığını tespit etmiştir. Şahap Yaralı ve Şükrü Günlükçü Temsilciler tarafından kendilerine soru sorulduğunda, güvenlik güçlerinin köy yakma olaylarına karıştığına dair her türlü iddiayı reddetmek sureti ile savunmacı bir tavır sergilemişlerdir. Türkiye aleyhinde diğer köy yakma davalarında (Bilgin v. Türkiye, no. 23819/94 par. 64; Dulaş v. Türkiye, no.25801/94, par. 13; yukarıdaki Yöyler kararı, par. 61) ortaya çıkan gerçeklerin ışığında Mahkeme, bu tanıkların ifadelerini büyük bir dikkatle incelemelidir.
139. İddia edilen operasyon sırasında Turgut Alpi bölgede değildir. Başvuru sahibinin mallarının yakılması ve oğullarının kaybolması ile ilgili şikâyetleri ile ilgili olarak ex post facto bir soruşturma yürütmek amacıyla görevlendirilmiştir. Mahkeme, Turgut Alpi, askerler tarafından tutulan kayıtlara güvenmekten çok bölgede olay zamanı bir operasyon düzenlenmiş olsa Lice Bölge Jandarma Komutanının kendisini bundan haberdar edeceği varsayımına dayanmasının tatmin edici olmadığını düşünmektedir.
140. Mahkemenin, daha önce belli bir zaman diliminde herhangi bir askeri operasyon düzenlenmediği şeklindeki kayıt veya tutanakların itibari bir değer taşımadıkları sonucuna vardığı hatırlanmalıdır (Çiçek v. Türkiye, no. 25704/94, par. 128 ve yukarıdaki Orhan kararı, par. 269).
141. Mahkeme, aynı zamanda Türeli köyü muhtarı Mehmet Sönmez'in yeminli ifadesinde 18 Mayıs 1994 tarihinde PKK ve güvenlik güçleri arasında yoğun çatışmalar olduğu şeklindeki ifadelerine de dikkat çekmektedir. Hükümet tanıklarının o gün herhangi bir operasyon düzenlenmediği şeklindeki ifadeleri Mehmet Sönmez'in ifadeleri ile uyuşmamaktadır.
142. Mahkeme, General Ertürk'ün ifade vermeye gelmemesinin üzüntü verici olduğunu tekrarlamaktadır. Hem başvuru sahibi hem de Mehmet Nuri Yolur, mezralarında Bolu Komando Tugayı'ndan askerlerinin varlıklarından bahsetmektedir. Temsilciler tarafından Hükümet tanıklarına Bolu Komando Tugayı askerlerinin muhtemel rolleri birkaç kez sorulmuştur. Konu bu yüzden ilgili ve önemlidir ve General Ertürk, Bolu Tugayının operasyonel rolü hakkında ifade vermek üzere Temsilciler önüne gelmeliydi. Mahkeme, bu bağlamda Hükümet tarafından Orhan kararında yapılan oturumda, olayın gerçekleştiği zamanda General Ertürk'ün Bolu Tugayının komutanı olduğunun kabul edildiğini hatırlatmaktadır.
2. Başvuru sahibinin mallarının imha edilmesi ile ilgili olarak
143. Mahkeme, 18 Mayıs 1994 tarihinde mezrada, başvuru sahibinin iddiaları doğrultusunda askeri bir operasyon düzenlendiği konusundaki delillerden tatmin olmuştur. Başvuru sahibi ve tanıkları köylülerin okulun önünde toplandıkları sırada mezranın ateşe verildiği ve askerlerin aynı gün ilerleyen saatlerde tekrar gelerek köylülerin ateşi söndürmelerine engel oldukları konularında tutarlı ifadeler vermişlerdir. İkinci baskının yapıldığı zaman konusunda dikkat çeken tutarlılıklar vardır. Hakim İpek askerlerin 16.00 veya 17.00 sıralarında, Sevgül İpek saat 18.00 sıralarında geri geldiklerini belirtmişlerdir. Mehmet Nuri Yolur ve Abdülkerim Yolur sabahki baskında götürüldükleri için bu konuda bir bilgi vermemişlerdir. Diğer yandan bu kişiler mezralarına döndüklerinde mezradaki evlerin tamamen yandığını gördüklerini söylemişlerdir.
144. Mahkemeye göre, Sevgül İpek ve Hakim İpek'in, askerlerin köylüleri öldürmek amacıyla mezradan uzaklaştırmaları ve daha sonra bu emrin iptal edildiği konusundaki ifadeleri de önemlidir. Mahkeme, tanıkların mallarının yakılması konusunda yalan söyleseler bile böyle bir iddiayı uydurmalarının kendilerine bir faydası olmadığını düşünmektedir. Bu durum, bu ifadelerin başvuru sahibinin samimiyetini doğruladığı sonucunu doğurmaktadır. Ek olarak Mahkeme, başvuru sahibinin, askerlerin telsiz konuşmalarının duyması konusundaki ifadesinin çapraz sorguya tabi tutulduğuna da dikkat çekmektedir. Temsilciler, başvuru sahibinin Türkçe anladığı konusunda tatmin olmuşlardır.
145. Mahkeme, Hükümet tanıklarının başvuru sahibinin mallarının askerler tarafından yakıldığı iddiasını çürütemediklerini düşünmektedir. İlk olarak 18 Mayıs 1994 tarihinde mezrada askeri bir operasyon düzenlendiğini tespit etmiştir. İkinci olarak, yerel makamlar başvuru sahibinin iddiaları ile ilgili olarak anlamlı bir soruşturma yapmamışlardır. Turgut Alpi'nin kendi ifadesi ile de belirttiği üzere bölgedeki mezra ve köylerin boş olduğu ve başvuru sahibinin mezrasına gitmenin gereksiz bir ziyaret olacağı düşüncesi ile kendisi hiçbir zaman mezraya gitmemiştir. Mahkeme, Temsilcilerin dinlediği üç tanığın da mezradaki evlerin yakılmasının PKK'nın işi olduğuna inanmış olduklarını da tespit etmiştir. Bölgedeki şüphe götürmeyen terör faaliyetlerine rağmen Hükümet, PKK'nın 18 Mayıs 1994 tarihinde mezraya gelip evleri yaktıklarına dair bir delil gösterememiştir.
3. Başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alınmaları ve kaybolmaları
146. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının okulun önünden askerlerce ayrılmaları konusundaki ifadelerinin Sevgül ve Hakim İpek tarafından desteklendiğini gözlemlemektedir. Mehmet Nuri ve Abdülkerim Yolur da başvuru sahibinin bu ifadelerini doğrulamaktadırlar. Mahkeme, Mehmet Nuri Yolur'un askerlerle beraber saat 09.00 veya 10.00 sıralarında ayrıldıkları yönündeki ifadesine bir kıymet vermemektedir. Bu açık bir uyumsuzluktur. Mahkeme, başvuru sahibi ve tanıklarının, başvuru sahibinin iki oğlu ve diğer dört sakinin güvenlik güçlerince ayrılması ve götürülmesi sırasında herhangi bir güç kullanmadıkları yönündeki ifadelerine dikkat çekmektedir. Hepsi askerlere yardımcı olmak üzere rasgele seçilmişlerdir.
147. Mehmet Nuri ve Abdülkerim Yolur askerlerce götürülen kişiler arasındadırlar. Mahkeme, bu kişilerin ifadelerinin tutarlı olduğunu düşünmektedir. İki tanık da başvuru sahibinin oğulları ve Sait ve Seyithan Yolur ile beraber askeri bir araçta Lice'ye götürüldüklerini söylemişlerdir. Her iki tanık da diğer kişilerden ayrılmaları ve başvuru sahibinin oğulları ve Seyithan Yolur'u son kez görmeleri ile ilgili olarak tutarlı ifadeler vermişlerdir. Mahkemeye göre, bu tanıkların güvenilirlilikleri Lice'de gözaltında kaldıkları süre içerisinde kendilerine iyi davranılmış olması konusunda vermiş oldukları açık ifadelerle de güçlenmiştir. Güvenlik güçlerine kötülemek için herhangi bir iddiada bulunmamışlardır.
148. Mahkeme, Mehmet Nuri ve Abdülkerim Yolur'un Temsilcilere vermiş oldukları ifadelerin doğru olduğunu düşünmektedir. Bu kişiler okuldan alınmaları, Lice'ye olan yolculukları ve buraya vardıklarında ne olduğu konusunda çapraz sorguya tutulmuşlardır. İkisi de ifadelerinde tutarlı davranmışlardır. Serbest bırakılmalarından önceki geceyi geçirdikleri bina hakkında her iki tanık da detaylı bilgi verememişlerdir. Bununla birlikte, tanıkların askerlerin kontrol ve denetiminde oldukları açıktır. Her ne kadar Abdülkerim Yolur, askerlerin "misafiriydik" demiş olsa da Mahkeme, Temsilcilerin binayı terk etmekte özgür olup olmadıklarını sorduklarında kardeşleri Mehmet Nuri ve Sait'İn askerlerle korunan bir hücrede kaldıkları cevabını verdiğini tespit etmiştir. Mahkeme, Mehmet Nuri Yolur'un Temsilciler tarafından sorgulanması esnasında kaldıkları yerin Lice'de bir askeri karargâh olduğuna karar vermiştir. Abdülkerim Yolur da aynı şekilde "Tabura" götürüldüklerini ifade etmiştir.
149. Mahkeme, bir kez daha Hükümet tanıklarının, başvuru sahibi ve tanıklarının ifadelerini çürütmek için verdikleri ifadelere dönmüş ve bunların tamamen başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alındığını gösterir herhangi bir belge olmadığı savına dayandıklarını tespit etmiştir. Bununla birlikte, başvuru sahibinin oğullarının nezaret veya gözaltı kayıtlarının bulunmaması bu kişilerin gözaltına alınmadığı sonucunu doğurmamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, daha önceki davalarda, jandarmalar tarafından yapılan; nezarethaneye birisinin alınması durumunda nezarethane kayıtlarına geçirme ve nezarethane kayıtlarına alınmasına gerek olmayan gözlem veya sorgulamak amacıyla gözaltına almak arasındaki "tatmin edici olmayan ve keyfi ayrım"la ilgili olarak önemli eksiklikler tespit ettiğini hatırlatmaktadır (Çakıcı v. Türkiye, no. 23657/94, par. 105; yukarıdaki Çiçek kararı, par. 137-138 ve yukarıdaki Orhan kararı, par. 313). Bu uygulama Şahap Yaralı'nın mevcut davadaki ifadesi ile de doğrulanmaktadır.
E. Mahkemenin olaylar hakkındaki bulguları ve sonuç
150. Tarafların kendisine sunmuş olduğu belgeler (37-60) ve Temsilcilerin almış olduğu ifadeler (par. 61-91) ışığında Mahkeme, olayların aşağıdaki özetlenebileceğini belirtmektedir.
151. 18 Mayıs 1994 sabahı, askeri bir konvoy Çaylarbaşı mezrası mıntıkasındaki tepelik bölgeye ulaşmıştır. Silahlı askerler, muhtemelen Bolu Tugayı, araçlarını terk ederek yaya olarak mezraya girmişlerdir. Başvuru sahibi ve diğer sakinlere evlerini terk etmeleri emredilmiş ve mezranın dışındaki okulda bir araya toplanmışlardır. Erkekler kadın ve çocuklardan ayrılmışlardır. Askerler, başvuru sahibinin oğulları Servet ve İkram İpek de dahil olmak üzere genç erkeklerin kimliklerini almışlardır.
152. Bu süre içerisinde mezrada kalan askerler mezradaki evleri ateşe vermişlerdir. Evlerin birçoğu tamamen yanmış veya oldukça hasar görmüştür. Okulun önündeki sakinler, mezradan yükselen duman ve ateşleri gördükleri için mezrada ne olup bittiğinin farkındadırlar. Bu aşamada evlerine dönülmesine engel olunmuştur.
153. Öğleden önce askerler okulun önünde topladıkları köylüler arasından altı kişi seçmişlerdir. Hepsi genç erkeklerdir: İkram ve Servet İpek ve Seyithan, Mehmet Nuri, Sait ve Abdülkerim Yolur. Bu altı kişi askerlerin çantalarını ve muhtemel diğer teçhizatlarını taşımaya yardımcı olmak ve mezranın arkasındaki tepelik bölgedeki buluşma noktasına götürmek amacıyla rasgele seçilmişlerdir. Bu altı kişiye işleri bittiğinde geri dönebilecekleri sözü verilmiştir. Askerler, bu altı kişi haricindeki diğer köylülerin kimliklerini geri vermişlerdir. Altı kişi askerlerin refakatinde yola çıkmıştır.
154. Köylüler mezraya geri dönmüşler ve evlerinin yakıldığını görmüşlerdir. Başvuru sahibinin evi, malları ve hayvanları imha edilmiştir. Bazı sakinler eşyalarını kurtarmaya ve ateşi söndürmeye çalışmıştır. 18 Mayıs 1994 günü öğleden sonra bir vakit askerler mezraya dönmüşler ve köylüleri yangını söndürmeleri durumunda şiddetle tehdit etmişlerdir. Askerler ayakta kalmış diğer evleri de yakmışlar ve sakinleri mezranın dışına çıkartmışlardır. Bir müddet sonra köylüleri serbest bırakma talimatı gelmiştir.
155. Bu operasyon tek bir operasyon değildir. Bu süre içerisinde diğer mezra ve köyler de, araziyi tarayan askeri araç ve helikopterlerle desteklenen ve muhtemelen Bolu Tugayından gelen askerlerle birlikte aynı kaderi paylaşmışlardır.
156. Mezraya yapılan ikinci baskın, başvuru sahibinin oğulları İkram ve Servet Türeli köyü yolunda iken gerçekleştirilmiştir. Muhtemelen ikindi vakti köye vardıklarında üstü açık askeri bir araç gelene kadar askerlerle beraber köyün dışında beklemişlerdir. Daha sonra Lice'deki askeri bir binaya götürülmüşlerdir. Buraya vardıklarında hava karanlıktır. Mehmet Nuri, Sait ve Abdülkerim Yolur; Seyithan Yolur, İkram ve Servet İpek'ten ayrılmışlardır. Altısı da yere yatırılmıştır. Mahkemenin, Mehmet Nuri Yolur'un askeri binanın önüne askeri araçlarla gelen yatan başla siviller de olduğu ifadesinin doğruluğundan şüphe etmesi için bir sebep yoktur.
157. Mehmet Nuri, Sait ve Abdülkerim Yolur geceyi askeri binada gözaltında geçirmişlerdir. Ertesi sabah zara görmemiş bir şekilde serbest bırakılmışlar ve kimlikleri geri verilmiştir.
158. Mehmet Nuri, Sait ve Abdülkerim Yolur'dan ayrılan, başvuru sahibinin oğulları ve Seyithan Yolur'a ne olduğu spekülasyon konusudur. Bu üç kişinin neden serbest bırakıldıklarını tespit etmek de güçtür.
159. Mahkeme, başvuru sahibinin Sözleşmenin çeşitli maddeleri çerçevesinde yaptığı şikâyetleri, yukarıdaki tespitleri ışığında inceleyecektir.
II. SÖZLEŞMENİN 2. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
160. Başvuru sahibi, iki oğlunun güvenlik güçlerinde götürüldüğünü ve şu anda yetkililerin sorumlu olduğu şartlar içerisinde öldüklerinin düşünülmesi gerektiğini iddia etmektedir. Bununla birlikte oğullarının kaybolması ve akabindeki ölümleri üzerinde uygun bir soruşturma yürütülmediğinden de şikâyet etmekte ve Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Sözleşmenin 2. maddesi aşağıdaki hükmü ihtiva etmektedir:
"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için."
A. Tarafların mütalaaları
1. Başvuru sahibi
161. Başvuru sahibi, özellikler Yolur kardeşlerin ve diğer tanıkların verdikleri ifadelerin, iki oğlunun da dahil olduğu altı kişinin, askerlerin çantalarını araçlarına taşımaya yardımcı olmak amacıyla götürüldüklerini ve güvenlik güçlerince haber verilmeden gözaltında tutulduklarını ispatladığını ileri sürmüştür. Mahkemenin, Çakıcı v. Türkiye (par. 105) ve Aydın v. Türkiye (25 Eylül 1997, par. 106) kararları ve Eski Komisyonun 7 Mart 1996 tarihli görüşündeki (par. 172) tespitlerine de atıfta bulunarak Hükümet tarafından sunulan nezarethane kayıtlarının yetersiz ve güvenilmez olduğunu iddia etmektedir. Daha sonra oğullarının nerede olduğuna dair dokuz yıldır bir bilgi verilememesi sebebi ile bunların öldüğüne hükmedilmesini ve Türk Hükümetinin bu ölümlerden sorumlu tutulması gerektiğini iddia etmektedir. Başvuru sahibi, bu bağlamda Mahkemenin Çiçek v. Türkiye kararına (par. 147) atıfta bulunmaktadır. Başvuru sahibi son olarak, Mahkemeden, yetkililerin, oğulları İkram ve Servet İpek'in ölümleri hakkında yeterli bir soruşturma düzenlemedikleri sonucuna varmasını istemektedir.
2. Hükümet
162. Hükümet, başvuru sahibinin iddialarını reddetmiştir. Bölgedeki tüm askeri faaliyetlerin Lice Jandarmasınca tutulan faaliyet defterine kaydedildiğini belirtmişlerdir. Faaliyet defterinin ilgili sayfası Mahkemeye sunulmuştur ve bu kayıtlar 18 Mayıs 1994 tarihinde başvuru sahibinin mezrasına herhangi bir operasyon yapılmadığını ve ne başvuru sahibinin oğulların ne de herhangi başka bir köylünün gözaltına alınmadığını açıkça göstermektedir. Hükümet, başvuru sahibinin şikayetleri hakkında yürütülen soruşturmanın da yeterli ve etkili olduğunu ileri sürmüştür.
B. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Genel düşünceler
163. Yaşama hakkını garanti altına alan ve hangi şartlarda yasal olarak ölüm cezasının verilebileceğini belirleyen 2. madde, Sözleşmenin temel maddeleri arasında yer alır ve hiçbir istisnaya tabi değildir. Bu madde 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini oluşturur. Dolayısıyla yasal olarak ölüm cezasının verilebileceği durumları dar olarak yorumlamak gerekir. İnsan hayatının korunması aracı olan Sözleşmenin amacı da 2. maddenin şartlarının somut ve etkin olacak biçimde uygulanması ve yorumlanmasını gerektirir (bak. McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık 27 Eylül 1995, s. 45-46, §§ 146-147).
164. 2. maddede düzenlenen korumanın ışığında, Mahkeme, yaşama hakkından yoksun bırakılmayı ele alırken, sadece Devlet görevlilerinin fiillerini değil aynı zamanda olayın gerçekleştiği tüm şartları da çok dikkatli bir şekilde ele almalıdır. Gözaltında bulunan şahıslar korumasız durumdadırlar ve yetkililer bu kişileri korumak zorundadırlar. Sonuç olarak, kolluk tarafından gözaltına alındığında sağlıklı olan bir şahıs, salıverildiğinde yaralı olarak bulunursa, Devletin bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğini ikna edici bir şekilde izah etme yükümlülüğü vardır (diğerleri arasında bakınız: Avşar kararı, par. 391). Gözaltındaki şahıs, bu süreçten sonra ölür veya kaybolursa, bu şahsa gözaltı süresince nasıl bir muamele uygulandığının açıklanması zorunluluğu çok daha önemli bir hal alır (yukarıdaki Orhan kararı, par. 326).
165. Gözaltına alınan şahısların durumunda olduğu gibi, olayların tamamen veya büyük çoğunluğu itibari ile yetkililerin bilgisi dâhilinde meydana geldiği durumlarda; yaralanma ve ölümün gözaltı süresi içerinde meydana geldiği yönünde ciddi varsayımlar oluşacaktır. Bu sebeple, bu gibi durumlarda tatmin ve ikna edici açıklama getirme yükümlülüğü yetkililere düşmektedir (Salman v. Türkiye, no. 21986/93, par. 100; yukarıdaki Çakıcı kararı, par. 85; Ertak v. Türkiye, no. 20764/92, par. 32; Timurtaş v. Türkiye, no. 23531/94, par. 82 ve yukarıdaki Orhan kararı, par. 327).
2. İkram ve Servet İpek'in ölü kabul edilip edilemeyecekleri üzerine
166. Mahkeme, yukarda değinilen Timurtaş kararındaki tespitlerini hatırlatmaktadır (par.82-83):
(...) bir kimsenin sağlık durumu iyi iken gözaltına alınıp, salıverildiğinde ise yaralı bir halde bulunması durumunda; bu yaralanmaların nedenine ilişkin makul açıklamalar getirmek yükümü devlete düşer; bunu yapamamak Sözleşme'nin 3. maddesi bağlamında bir konudur. (...). Aynı şekilde, 5. madde de, gözaltına alınan bir kimsenin nerede olduğu ve hangi yetkililerin kontrolü altında tutulduğu konusunda devlete, hesap verme yükümlüğü getirmektedir. (...). Yetkili makamlar tarafından tutuklunun akıbeti konusunda makul açıklamalar getirilememesi, kişinin bedeninin de bulunamaması durumunda, Sözleşme'nin 2. maddesi bağlamında bir sorunun olup olmadığı, olayın bütün şartlarına bağlı olacaktır; özellikle, somut unsurlara dayanan uygun karinelerin varlığı halinde, delillerin, tutuklunun gözaltında bulunduğu esnada öldüğü karinesi için gerekli kanıtlama standardında olduğu sonucuna varılabilir. (...).
Bu bağlamda, kişinin gözaltına alınmasından itibaren geçen zaman, kendi başına yeterli olmamakla birlikte, dikkate alınması gereken uygun bir faktördür. Gözaltına alınan bir kimseden haber alınmaksızın geçen her zaman, ölmüş olma ihtimalini de o kadar artırmaktadır. Bu nedenle geçen zaman, söz konusu şahsın ölmüş olduğunun farz edilmesi gerektiği sonucuna varmadan önce, ölüm karinesi teşkil edecek diğer unsurların ehemmiyetine bağlanmasını bir dereceye kadar etkileyebilmektedir. Bu nedenle Mahkeme, söz konusu durumun, sadece 5. maddenin ihlali anlamında usule aykırı bir gözaltı olmanın ötesinde, bir takım sorunlara yol açtığını düşünmektedir. Böyle bir yorum ise, 2. maddenin sağlamış olduğu ve Sözleşmenin en temel hükümleri arasında yer alan yaşam hakkının etkili korunması (anlayışı) ile bağdaşmaktadır. (...)."
167. Mahkeme, mevcut davayı, başvuru sahibinin oğlunun gözaltında öldüğüne ilişkin ikna edici ve yeterli emarelerin olmadığına karar verdiği Kurt v. Türkiye kararı (25 Mayıs 1998 tarihli karar, par. 108) gibi, diğer davalardan ayıran bir takım unsurların olduğunu düşünmektedir. Mahkeme, yukarıda bahsedilen Kurt kararında, başvuru sahibinin oğlu Üzeyir Kurt'un son olarak köyün askerler ve köy korucuları tarafından sarıldığı sırada kendi köyünde görüldüğünü hatırlatmaktadır. Mevcut davada ise, başvuru sahibinin iki oğlu ve diğer dört köylünün askerler tarafından götürüldükleri gözlemlenmektedir (yukarıdaki par. 153). İpek kardeşlerin, son olarak da, güvenlik güçlerinin elinde, bilinmeyen bir askeri kurumda görüldükleri de tespit edilmiştir (yukarıdaki par. 156). Her ne kadar Mahkeme, başvuru sahibinin iki oğlunun kaderlerinin ne olduğunu tespit edememişse de, Türkiye'nin Güneydoğusu'ndaki 1994 yılının mevcut şartları bağlamında, bu kişilerin haber verilmeden gözaltına alınmalarının hayati tehlike taşıdığına inanmak için güçlü temeller bulunmaktadır (yukarıdaki Orhan kararı, par. 330; Timurtaş kararı, par. 85 ve Çiçek kararı, par. 146). Bu bağlamda, Mahkeme'nin daha önceki kararlarında, olayların gerçekleştiği zaman dilimi içerisinde Güneydoğu'daki şartların, ceza hukuku korumasının etkinliğini zayıflattığına, güvenlik kuvvetlerinin eylemlerinden dolayı sorumluluklarının azalmasına müsaade ya da teşvik ettiğine karar verdiği de hatırlanmalıdır (Cemil Kılıç v. Türkiye, no. 22492/93, par. 75 ve Mahmut Kaya v. Türkiye, no. 22535/93, par. 98).
168. Yukarıdaki nedenler neticesinde ve başvuru sahibinin oğullarının, dokuz buçuk yıldır nerede olduklarına dair bir bilgi alınamamasını da göz önünde bulundurarak Mahkeme, Servet ve ikram İpek'in güvenlik güçlerince haber verilmeden gözaltına alınmalarının akabinde öldüklerine karar verilmesi konusunda tatmin olmuştur. Sonuç olarak, sorumlu Devletin bu kişilerin ölümünden sorumlu olduğu sabittir. Yetkililerin, İpek kardeşlerin yakalanmasından sonra meydana gelen olaylar hakkında herhangi bir bilgi vermemesini ve görevlilerinin öldürücü güç kullanmaları bakımından da herhangi bir haklı nedene dayanamadığına işaret ederek; Mahkeme, bu kişilerin ölümlerinden dolayı sorumluluğun sorumlu Hükümete yüklenmesi sonucuna varmaktadır (Timurtaş v. Türkiye, par. 86). Bu nedenle, bu hususta 2. maddenin ihlali söz konusudur.
3. Soruşturmanın yetersizliği iddiası
169. Mahkeme, Sözleşme'nin 2. maddesindeki yaşamın korunması yükümlülüğünün, Sözleşme'nin 1. maddesindeki "kendi yetki alanları içinde bulunan herkes için bu Sözleşme'de tanımlanan hak ve özgürlükleri güvence altına alma" hükmü ile birlikte okunduğunda, güç kullanılması sonucu bireylerin öldürülmesi durumunda, bir biçimde etkili bir resmi soruşturmanın yapılmasını zımnen gerektireceğini hatırlatmaktadır (McCann ve Diğerleri v. Birleşik Krallık kararı, par. 161 ve Kaya v. Türkiye kararı, 19 Şubat 1998, par. 105). Bu tür bir soruşturmanın esas amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukukun, devlet görevlileri ya da organlarının dâhil olduğu olaylarda, bunların kendi mesuliyetleri altında vuku bulan ölümler için sorumluluklarını sağlamak için etkili bir şekilde ifasını gerçekleştirmektir. Bu amaçları ne türde bir soruşturmanın gerçekleştireceği çeşitli şartlarda değişmektedir. Bununla birlikte, hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın, sorun bir kez kendi dikkatlerine geldiğinde yetkililer, kendi inisiyatifleri ile hareket etmelidirler. Bunu, hem resmi bir şikayette bulunma ve hem de soruşturma usullerini uygulama sorumluluğunu almayı en yakın akrabanın inisiyatifine bırakamazlar (İlhan v. Türkiye, no. 22277/93, par. 63).
170. Devlet görevlileri tarafından hukuk dışı bir öldürme iddiasına yönelik bir soruşturmayı etkin kılmak için, bundan sorumlu şahıslar ve soruşturmayı yapanların, olaylara karışmış olanlardan bağımsız olmaları, genellikle gerekli sayılabilmektedir (Güleç v. Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar, par. 81-82, ve Oğur v. Türkiye, no. 21594/93, par. 91-92). Bundan başka, bu tür davalarda soruşturma, kullanılan gücün bu durumlarda haklı görülüp görülmediğine karar vermeye elverişli olması anlamında (örnek olarak, Kaya kararı, par. 87) ve sorumluları tespit ve cezalandırmaya elverişli olması bağlamında da etkili olmalıdır (Oğur, par. 88). Bu sonucun değil, araçların bir zorunluluğudur. Yetkili makamların, olaya ilişkin delilleri elde etmek ve korumak için, inter alia görgü şahitlerinin tanıklığı da dâhil olmak üzere mümkün olan makul adımları atmaları gerekmektedir (tanıklara ilişkin olarak, örneğin, Tanrıkulu v. Türkiye, par. 109). Ölüm nedenini ya da sorumlu kişiyi tespit etme kabiliyetine zarar veren soruşturmadaki herhangi bir eksiklik, bu standartla çatışma riski taşıyacaktır.
171. Bu çerçevede, çabukluk ve gerekli makul sürat beklentisi vardır (Yasa v. Türkiye kararı, 2 Eylül 1998, par. 102-104; yukarıda bahsedilen Çakıcı v. Türkiye, par. 80, 87,106; yukarıda bahsedilen Tanrıkulu v. Türkiye, par. 109, yukarıda bahsedilen Mahmut Kaya v. Türkiye, par. 106-107). Bazı durumlarda, soruşturmanın ilerlemesini engelleyen zorluklar olabileceği kabul edilmelidir. Bununla beraber, öldürücü güç kullanılması ya da kaybolmaların yetkililerce incelenmesinde çabuk hareket edilmesi, genel olarak, hukukun üstünlüğünün korunmasında ve yasadışı eylemlere tolerans gösterilmesi ya da herhangi bir usulsüzlüğün ortaya çıkmasının engellenmesinde kamu güveninin sürdürülmesi için bir esas olarak kabul edilebilir (genel olarak bakınız: McKerr v. Birleşik Krallık, no. 28883/95, par. 108-115 ve yukarıda bahsedilen Avşar kararı, par. 390-395). Çabukluk ihtiyacı, gözaltı sonrasında meydana geldiği iddia edilen kaybolma olayları ile ilgili iddialarda özellikle önemlidir (yukarıdaki Orhan kararı, par. 336).
172. Mevcut davanın özel şartlarına dönülecek olursa, Mahkeme, İkram ve Servet İpek'in güvenlik güçleri tarafından götürülmesi ve akabinde kaybolmaları ile ilgili olarak başvuru sahibinin çeşitli adli ve idari yetkililere iki oğlunun nerede olduklarının bulunması için dilekçe verdiğini tespit etmektedir (yukarıdaki par. 26-30). Bununla birlikte, başvuru sahibinin ciddi ve detaylı iddialarına rağmen, yetkililer tarafından verilen cevaplar, güvenlik güçlerinin bölgede herhangi bir operasyon düzenlemedikleri ve başvuru sahibinin oğullarının hiçbir zaman gözaltına alınmadığı şeklindeki reddetmelerle sınırlı kalmıştır (yukarıdaki par. 27-31). Diyarbakır ve Lice Cumhuriyet Savcıları ve daha sonra Yarbay Turgut Alpi'nin yürüttüğü soruşturmalar, nezarethane kayıtlarında başvuru sahibinin oğullarının yer almadığı veya Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, Diyarbakır Asayiş Komutanlığı, Lice Bölge Jandarma Komutanlığı ve bölgedeki diğer güvenlik güçlerince aranalar listesinde olmadıkları yönünde elde ettikleri belgelerin doğruluğunu kabul etmekten öteye geçememiştir (yukarıdaki par. 32 ve 52).
173. Mahkeme, başvuru sahibinin başvurusundan Hükümetin haberdar edildiği 27 Şubat 1995 tarihinden sonra, yetkililer başvuru sahibinin iddiaları ile ilgili bir soruşturma başlattıklarını hatırlatmaktadır. Ancak, soruşturmanın yürütülmesinde önemli ihmal ve eksiklikler bulunmaktadır. Bu bağlamda, soruşturma yetkililerinin, başvuru sahibini, iddiaları ile ilgili olarak herhangi ciddi bir sorgulama çabası içine girmedikleri görülmektedir (yukarıdaki par. 36). İlk girişim, Diyarbakır polisine, başvuru formunda yer alan adresi vererek başvuru sahibini bürosuna getirme emri veren Diyarbakır Başsavcısı tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak, savcının başvuru sahibinin yaşamakta olduğu apartmanın adresini yanlış olarak vermesi sebebiyle polisler başvuru sahibini bulamamışlardır (par. 39-40). 8 Mart 1996 tarihinde yapılan bir diğer girişimde, başvuru sahibi ile aynı isimde farklı bir kişi Yarbay Alpi tarafından sorgulanmıştır. Ancak bu kişi başvuru sahibinden on yedi yaş küçüktür ve çocuğu da yoktur. Mahkeme, Yarbay Turgut Alpi'nin men-i muhakeme kararının, bu kişinin ifadelerine kısmen de olsa dayanmasını tatmin edici bulmamaktadır (yukarıdaki par. 54). Lice Kaymakamının, 16 Aralık 1996 tarihli men-i muhakeme kararının, başvuru sahibinin adresinin tespit edilemediği için gazetede yayınlatması emri de dikkate değerdir (yukarıdaki par. 34). Bu ise, Hükümetin, iki ay önce 8 Mart 1996 tarihinde başvuru sahibinin ifadesinin alındığı savı ile tezat oluşturmaktadır. Mahkemenin görüşüne göre, bu gerçekler soruşturmaya gerekli özen ve gayretin gösterilmediğini işaret etmektedir. Son olarak, 26 Aralık 1996 tarihinde, başvuru sahibi, Kulp Jandarma Komutanlığı tarafından iddiaları ile ilgili olarak ifadesine başvurulmak üzere çağrılmıştır (yukarıdaki par. 36). Ancak bu mülakat ile ilgili herhangi bir takip yapılmamıştır.
174. Mahkeme, bununla birlikte, Lice Cumhuriyet Savcısının yetkisizlik kararı vermesinden sonra, Lice İlçe İdare Kurulu tarafından olaylarla ilgili olarak güvenlik güçlerinin bir sorumluluğunun olup olmadığını tespit etmek için bir soruşturma yürüttüğüne de dikkat çekmektedir. Bununla beraber, Mahkeme, Türkiye aleyhindeki diğer kararlarında, hiyerarşik olarak Kaymakama bağlı olan devlet memurlarından oluşan bu kurumun bağımsız kabul edilmeyeceğini tespit etmiştir (diğerleri ile birlikte bakınız: Orhan kararı, par. 342; Güleç kararı, par. 77-82 ve Oğur kararı, par. 85-93). Mahkeme, mevcut davanın şartları çerçevesinde, İlçe İdare Kurulunun, Yarbay Turgut Alpi'yi muhakkik olarak atamasını, iddiaların doğrudan, kendisinin de bir üyesi olduğu güvenlik güçleri hakkında olması sebebi ile uygun görmemektedir. Bu bağlamda, Yarbay Alpi'nin, güvenlik güçlerinin vermiş olduğu bilgilere itimat etme konusundaki istekliliği de Mahkemenin yukarıdaki tespitlerini doğrulamaktadır (yukarıdaki par. 139).
175. Mahkeme, daha sonra, kovuşturma makamlarının, başvuru sahibinin gösterdiği yollarda soruşturmayı genişletmediklerini hatırlatmaktadır. Başvuru sahibinin, oğullarının askerler tarafından götürüldüğünü yetkililere açıkça belirtmesine rağmen soruşturma çerçevesinde hiçbir güvenlik görevlisinin ifadesinin alınması için herhangi bir çaba gösterilmemiştir.
176. Anlaşılmaz bir şekilde, başvuru sahibinin, Abdülkerim, Sait ve Nuri Yolur'un da iki oğlu ile beraber götürüldüklerini yetkililere açıkça belirtmesine rağmen başvuru sahibinin aile üyeleri ve özellikle Yolur kardeşler gibi diğer köylüler gibi görgü tanıklarının ifadelerinin alınması için herhangi bir adım da atılmamıştır (yukarıdaki par. 36). Daha da önemlisi, yetkililer başvuru sahibinin iddialarını değerlendirmek ve delil toplamak amacıyla mezraya gitmeyi gereksiz görmüşlerdir (yukarıdaki par. 83). Mahkemeye göre, bu ihmal, soruşturmanın eksik olduğuna karar verilebilmesi için yeterlidir.
177. Yukarıdakilerin ışığında Mahkeme, başvuru sahibinin iki oğlunun kaybolması ile ilgili olarak yürütülen soruşturmanın ciddi bir şekilde yetersiz ve eksik olduğunu karar vermiştir. Sonuç olarak, bu yüzden Sözleşmenin 2. maddesinin usûl gereklilikleri bağlamında bir ihlali söz konusudur.
III. BAŞVURU SAHİBİ AÇISINDAN SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
178. Başvuru sahibi, iki oğlunun kaybolmasının kendisi açısından insanlık dışı bir muamele oluşturduğundan şikâyet ederek Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Sözleşmenin 3. maddesi aşağıdaki hükmü ihtiva etmektedir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
179. Başvuru sahibi, oğullarına ne olduğunu bulmakta çaresiz kalması, araştırmaları sırasında yetkililerin kendisine yaklaşımları sebebi ile yaşadığı yoğun stres ve sıkıntıdan yaşadığını iddia etmektedir.
180. Hükümet, başvuru sahibinin 3. madde altında yapmış olduğu iddiaları reddetmektedir.
181. Mahkeme, "kaybolan bir kişinin" aile üyesinin, 3. maddeye aykırı olarak bir muamelenin mağduru olup olmadığının, ciddi insan hakları ihlallerine maruz kalan bir şahsın akrabalarında kaçınılmaz olarak ortaya çıkacak olan duygusal ıstıraptan daha farklı bir boyut ve karakterde acı doğuracak özel faktörlerin varlığına dayandığını hatırlatmaktadır. İlgili unsurlar, aile bağlarının yakınlığını - bu bağlamda, ebeveyn-çocuk bağına önemli bir ağırlık verilecektir -, ilişkinin özel şartlarını, sorun yaşanan olaylara aile üyesinin ne kadar görgü tanığı olduğunu, kaybolan kişi hakkında bilgi almak amacıyla yapılan çabalara aile üyesinin katılımını ve yetkililerin bu çabalara cevaplarını içerecektir (Orhan kararı, par. 358 ve Timurtaş kararı, par. 95). Mahkeme, daha sonra, bu tip bir ihlalin özünün, aile üyesinin "kaybolması" gerçeğinden çok yetkililerin olaylar kendilerine intikal ettirildikten sonraki davranışlarına dayandığına vurgu yapmaktadır. Bir akraba yetkililerin bu davranışlarının mağduru olduğunu iddia edebilir (Çakıcı kararı, par. 98).
182. Mevcut davada, Mahkeme, başvuru sahibinin kaybolan İpek kardeşlerin babası olduğunu tespit etmektedir. Başvuru sahibi, oğullarının askerler tarafından götürülmesine şahit olmuş ve kendilerinden dokuz buçuk yıldır haber alamamıştır (yukarıdaki par. 153). Kendisinin sunmuş olduğu belgelerden de, iki oğluna ne olduğunu bulmak amacıyla defalarca çaba gösterdiği de anlaşılmaktadır (yukarıdaki 26-29). Başvuru sahibinin, oğullarının kaderlerini tespit edebilmek için yapmış olduğu gayretli çalışmalara rağmen yetkililerden tatmin edici bir bilgi alamamıştır. Yetkililerin, başvuru sahibinin önemli iddialarına verdikleri cevap sadece İpek kardeşlerin güvenlik güçlerince hiçbir zaman gözaltına alınmadığıyla sınırlı kalmıştır. Şikâyetleri ile ilgili olarak başvuru sahibinin haberdar edilmemesi de üzerinde durulması gereken bir konudur. Dahası, Mahkeme, başvuru sahibinin, oğullarının kaybolmasından kaynaklanan sıkıntılarının evinin yakılması ile de şiddetlendiğini düşünmektedir.
183. Yukarıdakilerin ışığında Mahkeme, başvuru sahibinin iki oğlunun kaybolması ve oğullarına ne olduğu konusunda çaresiz kalması sebepleri ile ıstırap ve sıkıntı çektiği ve çektiğine karar vermiştir. Yetkililere yapmış olduğu başvurulara cevap verilme şeklinin 3. maddeye aykırı olarak insanlık dışı bir muamele oluşturduğuna karar vermiştir. Bu yüzden Mahkeme, başvuru sahibi açısından Sözleşmenin 3. maddesinin bir ihlali olduğuna karar vermiştir.
IV. SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
184. Başvuru sahibi, oğullarının kaybolmasının Sözleşmenin 5. maddesinin çeşitli ihlallerini oluşturduğunu ileri sürmektedir. Sözleşmenin 5. maddesi aşağıdaki hükmü ihtiva etmektedir:
1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.
a) Kişinin yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine usulüne uygun olarak hapsedilmesi;
b) Bir mahkeme tarafından, yasaya uygun olarak, verilen bir karara riayetsizlikten dolayı veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulu durumda bulundurulması;
c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması;
d) Bir küçüğün gözetim altında eğitimi için usulüne uygun olarak verilmiş bir karar gereği tutulu durumda bulundurulması veya kendisinin yetkili merci önüne çıkarılması için usulüne uygun olarak tutulu durumda bulundurulması;
e) Bulaşıcı hastalık yayabilecek bir kimsenin, bir akıl hastasının, bir alkoliğin, uyuşturucu madde bağımlısı bir kişinin veya bir serserinin usulüne uygun olarak tutulu durumda bulundurulması;
f) Bir kişinin usulüne aykırı surette ülkeye girmekten alı konmasını veya kendisi hakkında sınır dışı etme ya da geriverme işleminin yürütülmekte olması nedeniyle usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulu durumda bulundurulması;
2. Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen her türlü suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir.
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.
4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.
5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yapılmış bir yakalama veya tutulu kalma işleminin mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.
185. Başvuru sahibi, bu düzenlemenin; oğullarının kanunsuz olarak gözaltına alınması, yetkililerin, oğullarına neden gözaltına alındıklarını söylememeleri, makul süre içerisinde kendilerini adli makamlar önüne çıkartmamaları ve oğullarına, gözaltına alınmalarının hukukiliğini tespit ettirme imkânı verilmemesi bağlamında ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
186. Hükümet, başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alındığına dair herhangi bir bulgu olmadığı ve bu sebeple Sözleşmenin 5. maddesinin herhangi bir şekilde ihlal edilmesinin mümkün olmağını belirtmektedir.
187. Mahkeme, 5. maddede düzenlenen, demokrasilerde yetkililer tarafından bireylerin keyfi olarak yakalanmaları ve gözaltına alınmaları yönündeki kişi haklarının temel önemine vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda, Mahkeme, özgürlüklerin herhangi bir şekilde kısıtlanmasının sadece iç hukukun usul ve esaslarına göre değil, aynı zamanda 5. maddenin asıl amacına uygun olarak, yani bireyleri keyfi yakalama ve gözaltına alınmalardan korumak şeklinde gerçekleştirilmesi gerektiğine tekrar vurgu yapmaktadır. Keyfi yakalama ve gözaltına alma riskinin azaltılması için 5. madde, özgürlüklerin kısıtlanması eylemlerinin bağımsız yargı denetimine tabi olduğu ve bu eylemlerden dolayı yetkili makamların sorumluluklarını garanti eden bir dizi temel haklar düzenlemiştir. Bir bireyin kabul edilmeyen gözaltı işlemi bu güvencelerin tamamen bir reddi olup 5. maddenin çok ağır bir ihlalini oluşturur. Kendi denetimleri altında olan bir kişinin sorumluluğunun yetkililerde olduğunu hatırda bulundurarak 5. madde, yetkili makamlardan bu kişilerin kaybolma riskine karşı etkili önlemleri almaları gerektiğini ve bir kişinin gözaltına alındığı ve o tarihten beri görülmediği yönünde tartışmalı bir iddia karşısında derhal ve etkin bir soruşturma başlatmasını gerektirir (Kurt kararı, par. 122-125; Çakıcı kararı, par. 104; Akdeniz ve Diğerleri kararı, par. 106; Çiçek kararı, par. 164 ve Orhan kararı, par.367-369).
188. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının güvenlik görevlilerince 18 Mayıs 1994 tarihinde Çaylarbaşı mezrasında gözaltına alındıklarını ve son olarak da Lice'de askeri bir kurumda görüldüklerini tespit etmiştir (yukarıdaki par. 156). Bu kişilerin gözaltına alınmaları kayıtlara alınmamıştır ve bu kişilere ne olduğuna dair herhangi resmi bir kayıt yoktur. Mahkemenin görüşüne göre, bu gerçek; kendi başına, özgürlükten mahrum bırakma fiilinin sorumlularının bir suça iştirak etmelerini, bu suçun izlerini ve gözaltında bulunan kişinin kaderinin hesap verilebilirliliğini gizlemesi sebebi ile en ciddi bir ihlal olarak kabul edilmelidir. Dahası, gözaltına alma işleminin gerçekleştirildiği yer, tarih ve zaman, gözaltına alınan kişinin isminin, gözaltına alınma sebeplerinin ve gözaltına alma işlemini gerçekleştiren kişinin ismi gibi konuların kayıt altına alınmasındaki eksiklik Sözleşmenin 5. maddesinin ruhu ile uygun görülemez (Kurt kararı, par. 125; Timurtaş kararı, par. 105; Çiçek kararı, par. 165 ve Orhan kararı, par. 371).
189. Mahkeme, yetkililerin, başvuru sahibinin, oğullarının hayati tehlike oluşturacak şekilde güvenlik görevlilerince gözaltında tutulduğu şeklindeki iddiaları hakkında daha sıkı ve çabuk bir soruşturma yürütmeleri için harekete geçmeleri gerektiğini düşünmektedir. Bununla beraber, Mahkemenin 2. madde ile ilgili olarak yukarıdaki gerekçelerle ortaya koyduğu tespitleri, yetkililerin, İpek kardeşlerin kaybolmaları riskini ortadan kaldırmak için etkin önlemler alamadıklarına şüphe bırakmamaktadır (yukarıdaki par. 177).
190. Bu düşünceler içerisinde, Mahkeme, yetkililerin, İpek kardeşlerin Çaylarbaşı mezrasında gözaltına alınmalarından sonra nerede olduklarına dair makul bir açıklama getiremediklerine ve yürütülen soruşturmanın ne etkin ne de çabuk olduğuna karar vermiştir. Mahkeme, bu kararının, kovuşturma makamlarının, güvenlik güçlerinin ve görgü tanıklarının ifadelerini almada başarısız olmaları ve askeri yetkililerin, nezarethane kayıtları uyarınca İpek kardeşlerin hiçbir zaman yakalanmadıkları ve gözaltına alınmadıkları savlarının ötesine geçmekte gösterdikleri isteksizlikleri ile de doğrulandığını düşünmektedir. Nezarethane kayıtlarının güvenilmezliği ve eksikliği bu bağlamda dikkate alınmalıdır (yukarıdaki sırasıyla par. 172, 175-176 ve 149).
191. Buna bağlı olarak, Mahkeme, İpek kardeşlerin (kabul edilmeyen) gözaltına alınmalarının Sözleşmenin 5. maddesinde düzenlenen korumaların tam bir eksikliğini oluşturduğunu ve bu düzenleme tarafından korunan kişi özgürlük ve güvenliğinin bir ihlalinin olduğuna karar vermiştir.
V. SÖZLEŞMENİN 1 NO.LU PROTOKOLÜNÜN 1. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
192. Başvuru sahibi, evi ve mallarının yakılmasının Sözleşmenin 1 No.lu Protokolünün 1. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkına bir ihlal oluşturduğunu ileri sürmektedir. Bu madde aşağıdaki hükmü ihtiva eder:
"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."
193. Hükümet, başvuru sahibinin savlarını reddederek, mezradaki diğer evlerle beraber başvuru sahibinin evinin de bakımsızlık ve bölgedeki sert kış koşulları sebebi ile zarar gördüğünü ileri sürmüştür.
194. Mahkeme, güvenlik güçlerinin, köylerini terk etmeye zorlayacak şekilde başvuru sahibinin evi ve mallarını kasten yaktıklarını tespit ettiğini hatırlatmaktadır (yukarıdaki par. 152 ve 154). Bu fiillerin başvuru sahibinin mülkiyet hakkına karşı ağır ve haksız bir müdahale oluşturduğuna şüphe yoktur (Akdıvar ve Diğerleri kararı, par. 88; Menteş ve Diğerleri kararı, par. 73; Selçuk ve Asker kararı, par. 86; Bilgin kararı, par. 108; Dulaş kararı, par. 13 ve Yöyler kararı, par. 79).
195. Sonuç olarak, Mahkeme, Sözleşmenin 1 No.lu Protokolünün 1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
VI. SÖZLEŞMENİN 2, 3, 5. MADDELERİ VE 1 NO.LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİ BAĞLAMINDA BAŞVURU SAHİBİ VE İPEK KARDEŞLER AÇISINDAN SÖZLEŞMENİN 13. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
196. Başvuru sahibi, oğullarının kaybolması ve ev ve mallarının yakılması ile ilgili olarak yetkililerin etkili bir soruşturma düzenleyememelerinin Sözleşmenin 13. maddesinin bir ihlalini oluşturduğunu ileri sürmektedir. Sözleşmenin 13. maddesi aşağıdaki hükmü ihtiva etmektedir:
"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."
A. Genel prensipler
197. Mahkeme, Sözleşme'nin 13. maddesinin, iç hukuk düzeninde hangi biçimde korunmuş olurlarsa olsunlar, Sözleşme'deki hak ve özgürlüklerin esasının uygulanması için ulusal düzeyde bir hukuk düzeninin mevcudiyetini güvence altına aldığını hatırlatmaktadır. Bu suretle 13. madde, bu Sözleşme'den doğan yükümlülüklerini nasıl yerine getirecekleri hususunda Sözleşmeci devletlere her ne kadar belirli bir ölçüde takdir yetkisi tanımış olsa da, Sözleşme'deki haklara dair şikâyetlerin hem esasını ele almasına hem de uygun bir karşılık verebilmesine imkân tanıyan bir hukuk yolunu sağlamayı gerektirmektedir. 13. madde bağlamındaki yükümlülüğün kapsamı, başvuru sahibinin Sözleşme'deki haklara dair şikâyetlerinin niteliğine bağlı olarak değişmektedir. Bununla birlikte, 13. maddenin gerektirdiği bir hukuk yolu, hukuken olduğu gibi uygulamada da, özellikle bu hukuk yolunun kullanılması, sorumlu devletin yetkililerinin eylemleri veya ihmalleriyle haksız yere engellenmeme anlamında 'etkili' olmalıdır (Aksoy v. Türkiye, 18 Aralık 1996, par. 95; Aydın kararı, par.103 ve Kaya kararı, par. 89).
198. Bir bireyin, akrabalarının Devlet görevlilerinin denetimi altındayken kaybolduğu şeklinde bir iddiası olması durumunda 13. madde, mümkün olan hallerde tazminat ödenmesi ile birlikte faillerin tespiti ve cezalandırılması için şikâyetçinin de etkin bir şekilde dâhil olacağı tam ve etkin bir soruşturmayı da gerektirir (diğerlerinin yanında yukarıda bahsedilen Aksoy, Aydın ve Kaya kararları, sırasıyla par. 98, par. 103 ve par. 106-107). Mahkeme daha sonra, Sözleşmenin 13. maddesinin yetkililerin denetimi altındaki bir kişinin kaybolması ile ilgili olarak Sözleşmeci Devletle 2. maddedeki etkin bir soruşturma yürütme zorunluluğundan daha geniş bir zorunluluk getirdiğini hatırlatmaktadır (Kılıç v. Türkiye, no. 22492/93, par. 93).
199. Yukarıdaki tespitler bir kişinin, evi ve mallarının Devlet görevlileri tarafından bilinçli bir şekilde yakıldığına dair tartışılabilir bir iddiası olması durumunda da aynı şekilde uygulanır (yukarıdaki Orhan kararı, par. 385).
B. Mahkemenin değerlendirmesi
1. Başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alınması ve akabinde kaybolmaları bağlamında
200. Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının mezradan güvenlik görevlilerince alındıklarını ve Lice'de askeri bir kurumda gözaltında tutulduklarını ve yetkililerce gözaltına alınmaları ile ilgili olarak herhangi bir kayıt tutulmadığı ve bu yüzden bu kişilerin ölmüş kabul edilebileceklerini tespit etmiştir. Ayrıca bu uygulamaların Sözleşmenin 3. maddesi bağlamında başvuru sahibi açısından da bir insanlık dışı muamele oluşturduğu da tespit edilmiştir. Bu bağlamda 2, 3 ve 5 maddeler altında yapılan şikâyetler açıkça Sözleşmenin 13. maddesinin ruhuna uygundur (Boyle ve Rice v. Birleşik Krallık, 27 Nisan 1988, par. 52; Kaya kararı, par. 107 ve Yasa kararı, par. 113).
201. Bu sebeple yetkililer İpek kardeşlerin kaybolmaları ile ilgili olarak etkili bir soruşturma yürütmek zorundadırlar. 2. madde altındaki tespitleri ışığında (yukarıdaki par. 177), Mahkeme, başvuru sahibinin 13. madde bağlamında ileri sürdüğü şikâyetleri bağlamında yetkililerin etkili bir soruşturma yürütmediklerine karar vermiştir.
2. Başvuru sahibinin mallarının yakılması bağlamında
202. Mahkeme, başvuru sahibinin Çaylarbaşı mezrasındaki evi ve mallarının yakılmasının Sözleşmenin 1 No.lu Protokolünün 1. maddesinin bir ihlalini oluşturduğunu tespit ettiğini hatırlatmaktadır. Bu sebeple başvuru sahibinin şikâyetleri Sözleşmenin 13. maddesinin ruhuna uygundur (Boyle ve Rice kararı, par. 52; Dulaş kararı, par. 67 ve kararı, par. 67 ve Yöyler kararı, par. 89).
203. Mahkeme, daha önce, 1990'ların ilk yarısında Türkiye'nin güneydoğusunda ceza hukukunun güvenlik güçleri tarafından işlenen kanun dışı eylemlere uygulanmasının bazı özellikler içerdiğine karar vermiştir ve uygulamadaki soruşturma sistemindeki mevcut bu eksiklikler bu süre içerisinde, bölgede ceza hukukunun sağlamış olduğu korumanın etkinliğini azaltmaktadır. Bu uygulama, güvenlik güçleri mensuplarının Sözleşme'de garanti altına alınan temel hak ve özgürlüklere saygılı demokratik bir toplumdaki hukukun üstünlüğü ilkesi ile bağdaşmayan eylemlerinden doğan sorumluluklarını azalmasına yol açmış veya bunu arttırmıştır (Bilgin v. Türkiye, no.23819/94, par. 119, 16 Kasım 2000).
204. Mevcut davanın özel şartlarına dönüldüğünde, Mahkeme, başvuru sahibinin, Çaylarbaşındaki evi ve mallarının yakılması ile ilgili olarak çeşitli yetkililere dilekçe verdiğini görmektedir. Başvuru sahibinin dilekçelerindeki ana konu oğullarının kaybolması olsa da başvuru sahibi, yetkilere 18 Mayıs 1994 tarihinde yapılan askeri operasyon sırasında mezranın yakıldığını detaylı bir şekilde belirtmiştir.
205. Bununla beraber, başvuru sahibine verilen cevaplar, belirtilen tarihlerde bölgede güvenlik güçlerinin bir operasyon düzenlemedikleri ile sınırlı kalmıştır (yukarıdaki par 38 ve 59). Mahkeme, başvuru sahibine hızlı bir şekilde cevap vermeden önce yetkililerin; başvuru sahibinin, mezranın yakılmasından askerlerin sorumlu olduğundan şikâyet etmesine rağmen, soruşturma esnasında herhangi bir güvenlik görevlisinin ifadesine başvurmamalarını düşündürücü bulmaktadır. Dahası, başvuru sahibinden alınan ifadeler haricinde, gerçeği tespit etmek amacıyla tartışma konusu olaylara tanıklık etmiş olabilecek diğer köylülerin de ifadesi alınmamıştır. Bununla birlikte, yetkililer, başvuru sahibinin iddialarını değerlendirmek amacıyla olay yerine gitmeyi düşünmemişlerdir. Bunun yerine, sonuca varmak için güvenlik güçlerinin vermiş oldukları bilgilere dayanmışlardır (yukarıdaki par. 32, 43 ve 54).
206. Bu bağlamda, Mahkemenin, yetkililerin, güvenlik güçlerinin bu tip bir uygulama gerçekleştirdiklerini kabul etmede genel bir isteksizlik gösterdiklerini tespit etmesi de dikkate değerdir (Selçuk ve Asker kararı, par. 68; Orhan kararı, par, 394 ve Yöyler kararı, par. 92).Gerçekten de mevcut davada jandarma komutanlarının verdiği bilgiler de Mahkemenin önceki tespitlerini doğrulamaktadır (yukarıdaki par. 138).
207. Son olarak, 21 Haziran 1995 tarihinde, soruşturma yetkisinin Lice İlçe İdare Kuruluna verildiği de belirtilmelidir. Burada güvenlik güçleri hakkında men-i muhakeme kararı verilmiştir. Bununla beraber, Mahkeme, bu kurum tarafından gerçekleştirilen birçok soruşturmanın yer aldığı kararlarda, hiyerarşik olarak Kaymakama bağlı olan devlet memurlarından oluşan bu kurumun bağımsız olarak kabul edilemeyeceğine karar vermiştir (Güleç v. Türkiye, no. 21593/93, par. 80 ve Yöyler kararı, par. 93). Yarbay Turgut Alpi'nin muhakkik olarak atanması ve soruşturmasındaki ciddi eksiklikler Mahkemenin mevcut davada bu tespitlerin dışına çıkmasını engellemektedir (yukarıdaki par. 174).
208. Bu şartlar altında, başvuru sahibinin, Çaylarbaşı'ndaki mallarının yakılması iddiaları ile ilgili olarak yetkililerin tam ve etkili bir soruşturma yürüttükleri de söylenemez.
209. Sonuç olarak, Mahkeme, başvuru sahibinin oğullarının kaybolması ve akabinde ölmeleri ve başvuru sahibinin Çaylarbaşı'ndaki evi ve mallarının yakılması ile ilgili olarak etkili bir soruşturmanın yapılmadığına karar vermiştir. Buna bağlı olarak Sözleşmenin 2, 3, 5. maddeleri ve 1 No.lu Protokolün 1. maddesi Sözleşmenin 13. maddesinin ihlali söz konusudur.
VII. SÖZLEŞMENİN 2, 3 VE 5. MADDESİ VE 1. NO.LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİ İLE İLGİLİ OLARAK SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
210. Başvuru sahibi, kendisi ve oğullarının, Kürt kökenli oldukları için Sözleşmenin 14. maddesini ihlal edecek şekilde ayrımcılığa tabi tutulduklarını ileri sürmüştür. 14. madde aşağıdaki hükmü ihtiva eder:
"Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır."
211. Başvuru sahibi, tüm benzer olaylarda ırk ve etnik köken temelinde idari bir ayrımcılık yapıldığını iddia etmektedir.
212. Hükümet, mevcut iddiaların temelsiz olduğu haricinde başka bir yorumda bulunmamıştır.
213. Mahkeme, başvuru sahibinin iddialarını incelemiştir. Bununla beraber, mevcut deliller neticesinde bu düzenlemenin ihlal edilmediğine karar vermiştir.
VIII. SÖZLEŞMENİN 18. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
214. Başvuru sahibi, uygulamadaki sınırlamaların Sözleşme'de belirtilen amaçlarla uyuşmadığını iddia ederek Sözleşme'nin 18. maddesine atıfta bulunmuştur. 18. madde aşağıdaki hükmü ihtiva eder:
"Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir."
215. Hükümet bu konu hakkında bir yorum yapmamıştır.
216. Mahkeme, başvuru sahibinin iddialarını kendisine sunulan deliller ışığında değerlendirmiş fakat dayanaksız bulmuştur. Buna bağlı olarak Sözleşme'nin 18. maddesinin herhangi bir ihlali söz konusu değildir.
IX. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
217. Sözleşmenin 41. maddesi aşağıdaki hükmü ihtiva eder:
218. Başvuru sahibi, oğullarını kaybetmesi ve evinin yakılması sebepleri ile toplam 141.529 İngiliz Poundu maddi tazminat, 50.000 İngiliz Poundu manevi tazminat ve masraf ve harcamaları için de 27.635 İngiliz Poundu talep etmektedir.
219. Hükümet, Sözleşmenin herhangi bir maddesinin ihlal edilmiş olmadığı için herhangi bir tazminat ödenmesine gerek görmemektedir. Mahkeme, Sözleşmenin ihlal edilmiş olduğunu tespit etmiş olsa bile başvuru sahibinin iddia etmiş olduğu miktarlar çok aşırıdır ve bölgenin ekonomik gerçeklerini yansıtmamaktadır.
A. Maddi Tazminat
220-222. Başvuru sahibi, oğulları İkram ve Servet İpek'in Devlet görevlilerin sorumluluğu altında ölmesi için toplam 106.393 İngiliz Poundu talep etmiştir. Nitekim biri 15 diğeri 19 yaşında olan oğulları inşaatlarda çalışmaktadır ve yıllık 2.343 İngiliz Poundu kazanmaktadır. Bir Türk vatandaşının ortalama 65.1 yıl yaşadığı da hesaba katılacak olduğu da dikkate alınmalıdır. Bununla birlikte Türkiye'deki yüksek enflasyon oranlarına da atıf yapmıştır. Hükümet, talep edilen miktarlarla başvuru sahibinin uğramış olduğu zararlar arasında açık bir ilgi olmadığını belirtmiş ve başvuru sahibine bu bağlamda tazminat ödenmemesi gerektiğini belirtmiştir.
223-224. Mahkeme ise, başvuru sahibinin oğullarının varislerine verilmek üzere her biri için 7.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
225-226. Başvuru sahibi, evi ve eşyalarının yakılması ve hayvanlarının öldürülmesi ve yeni bir ikamet bulmak amacıyla yaptığı masraflar sebebi ile kendisi için maddi tazminat talebinde bulunmuştur. Hükümet, başvuru sahibinin iddialarını kanıtlamakta başarısız olduğu için herhangi bir tazminat ödenmesine gerek görmemektedir.
227-234. Mahkeme, başvuru sahibinin evi ve mallarının güvenlik güçleri tarafından kasten yakıldığı için başvuru sahibine maddi tazminat ödenmesi gerektiğini belirterek bu başlık altında yakılan evi malları için 15.000; gelir kaybı için 9.000 ve yeni bir ikamet bulmak için yaptığı harcamalar için de 5.400 Euro olmak üzere toplam 29.400 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Manevi tazminat
235-236. Başvuru sahibi, bu başlık altında toplam 50.000 İngiliz Poundu talep etmiş ve bunun için de Sözleşmenin ihlal edilen maddelerinin kendisini oldukça yüksek bir üzüntüye sokmasını sebep göstermiştir. Hükümet ise, talep edilen miktarlarla başvuru sahibinin uğramış olduğu zararlar arasında açık bir ilgi olmadığını belirtmiş ve başvuru sahibine bu bağlamda tazminat ödenmemesine karar verilmesini talep etmişlerdir.
237-239. Başvuru sahibinin oğullarının gözaltına alınması ve sonrasında ölmeleri sebebi ile Mahkeme, Sözleşmenin 2, 5 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini tespit etmiş olduğunu hatırlatarak başvuru sahibine, oğullarının varislerine verilmek üzere her bir oğlu için 10.000 Euro manevi tazminat; başvuru sahibi açısından da Sözleşmenin 3 ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdiği için de başvuru sahibine de 8.000 Euro manevi tazminat, başvuru sahibinin evi ve mallarının yakılması sebebi ile 7.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
C. Masraf ve harcamalar
240. Başvuru sahibi, bu başvurunun Sözleşme kurumları önüne getirilebilmesi için yapılmış olan harcamalar için; Aralık 1999 ve Aralık 2002 tarihleri arasında İngiliz temsilcileri Prof. William Bowring'in 5 saatlik çalışması için 500 İngiliz Poundu, Kerim Yıldız, Philip Leach, Anke Stock ve KİHP bünyesinde çalışan diğer kişilerin 61 saatlik hukuki çalışmaları için 6.149 İngiliz Poundu, tercümeler için ise 858 İngiliz Poundu, kırtasiye harcamaları için 285 İngiliz Poundu, Aralık 1994 ve Aralık 1999 yılları arasındaki altmış saatlik çalışma için 6.000 İngiliz Poundu toplam olarak 27.635 İngiliz Poundu talep etmiştir.
241. Hükümet, bu miktarların çok aşırı olduğunu ileri sürmüştür.
242-243. Mahkeme, bu başlık altında 41. madde uyarınca bir tazminata karar verilebileceğini ancak talep edilen miktarların mantıklı ve kabul edilebilir seviyede olması gerektiğini belirtmiştir. Mevcut davada ise, Mahkeme, Aralık 1994 ve Aralık 1999 tarihleri arasındaki çalışmalar hakkında gerekli detayların sunulmadığını, Aralık 1999 ve Aralık 2002 tarihleri arasındaki çalışma saatlerinin ise çok aşırı olduğunu göz önünde bulundurarak bu hukuki masrafların yeteri kadar kanıtlanamadığı ve bu yüzden herhangi bir tazminata hükmedilmesine gerek olmadığına karar vermiştir. Bununla birlikte tercümeler, özetler ve idari masraflar için Avrupa Konseyi'nden karşılanan 1.050 Euro'luk hukuki yardım miktarı düşülmek kaydıyla toplam 13.130 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
D. Gecikme faizi
244. Mahkeme, gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası'nın uygulamış olduğu faiz oranın %3 fazlası olarak hesaplanmasına karar vermiştir.
TÜM BU NEDENLERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE;
1. Başvuru sahibinin iki oğlunun ölümü bağlamında Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Yetkililerin, başvuru sahibinin oğullarının kaybolmaları ve akabindeki ölümleri üzerine etkili ve yeterli bir soruşturma düzenlemeleri bağlamında Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuru sahibi açısından Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. Başvuru sahibinin oğulları açısından Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Başvuru sahibi açısından 1 No.lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
6. Başvuru sahibi ve iki oğlu açısından, Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddesi ve 1 No.lu Protokolün 1. maddesi ile ilgili olarak Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiğine;
7. Başvuru sahibi ve iki oğlu açısından, Sözleşmenin 2, 3 ve 5. maddesi ve 1 No.lu Protokolün 1. maddesi ile ilgili olarak Sözleşmenin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
8. Sözleşmenin 18. maddesinin ihlal edilmediğine;
9. Hükümetin, 38/1 (a) maddesindeki yükümlülüklerini getirmede başarısız olduğuna;
10.
(a) Sorumlu Devletin başvuru sahibine aşağıdaki miktarları ödemesine;
(i) başvuru sahibinin oğullarının varislerine ödenmek üzere, başvuru sahibinin her oğlu için maddi tazminat olarak 7.000 Euro;
(ii) başvuru sahibine maddi tazminat olarak 29.400 Euro;
(iii) başvuru sahibine manevi tazminat olarak 15.400 Euro;
(b) gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası'nın uygulamış olduğu faiz oranın %3 fazlası olarak hesaplanmasına,
11.
(a) Sorumlu Devletin, başvuru sahibinin temsilcilerine masraf ve harcamalar için hukuki yardım olarak verilen 1.050 Euro düşülmek üzere 13.130 Euro ödemesine;
(b) gecikme faizi oranının, Avrupa Merkez Bankası'nın uygulamış olduğu faiz oranın %3 fazlası olarak hesaplanmasına,
12. Başvuru sahibinin hakkaniyete dair diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
Full & Egal Universal Law Academy