(İfade Özgürlüğü İhlali İddiası)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Daire Kararı
Başkan: J .P. Costa, Üyeler: L. Loucaides, R. Türmen, V. Bîrsan, V. Jungvviert, V. Butkevych ve W. Thomassen
Başvuru No: 29590/96
Karar Tarihi: 4 Haziran 2002
Çeviren, Özetleyen ve Yorumlayan: Ercüment TEZCAN, Doç Dr., Galatasaray Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü, Öğretim Üyesi
Başvuru sahibi 1945 doğumlu Eşber Yağmurdereli, 8 Eylül 1991'de İnsan Hakları Derneği tarafından İstanbul'da Abide-i Hürriyet Meydanında düzenlenen bir mitingde yaptığı konuşma nedeniyle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından mahkum edilmiştir. Bunun üzerine Sözleşmenin 6. ve 10. maddelerinin ihlali iddiasıyla Mahkemeye başvurmuştur.
Mahkeme,
1- 1'e karşı 6 oyla Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
2- Oybirliğiyle Sözleşmenin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3- 1'e karşı 6 oyla
a- Sözleşmenin 44 § 2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı Devletin başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirası olarak:
i- manevi zarar için 7.500 Euro (yedi bin beş yüz Euro);
ii- 4.000 Euro (dört bin Euro) KDV ve diğer mali ödemeler için ödemesine (...).
b- Bu tutarlara belirtilen sürenin bitiminden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yılda % 4.26 oranında faiz uygulanmasına;
4- Oybirliğiyle daha fazla tazminat isteminin reddine karar vermiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1. Zana v. Türkiye, 25 Kasım 1997
2. İbrahim Aksoy v. Türkiye, başvuru no 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 10 Ekim 2000
3. Castells v. İspanya, 23 Nisan 1992
4. Fressoz ve Roire v. Fransa, başvuru no 29183/95
5. Ceylan v. Türkiye, başvuru no 23556/94
6. Öztürk v. Türkiye, başvuru no 22479/93
7. Wingrove v. İngiltere, 25 Kasım 1996
8. İncal v. Türkiye, 9 Haziran 1998
9. Sürek v. Türkiye (no 1) başvuru no 26682/95
70. Çıraklar v. Türkiye, 28 Ekim 1998
11. Altay v. Türkiye, başvuru no 22279/93, 22 Mayıs 2001
12. Nikolova v. Bulgaristan, başvuru no 31195/96
13. Zubani v. italya, başvuru no 14025/88, 16 Haziran 1999
14. Elsholz v. Almanya, başvuru no 25735/94
PROSEDÜR
1. Bu davanın kaynağında Türk vatandaşı olan Eşber Yamurdereli'nin Türkiye Cumhuriyetine karşı başvurusu (dilekçe no: 29590/96) bulunmaktadır (...).
7. Ne başvuru sahibi ne de Türk Hükümeti davanın esasına ilişkin görüşlerini Mahkemeye vermemişlerdir (Tüzüğün 59 § 1 maddesi), ikinci Daire taraflara danıştıktan sonra davanın esasına ilişkin oturum yapılmamasına karar vermiştir (Tüzüğün 59 § 2 maddesi).
OLAYLAR
I- DAVAYA YOL AÇAN OLAYLAR
9. Türk vatandaşı olan ve 1945'de doğan başvuru sahibi, hukukçu, yazar ve felsefe doktorudur. Görme özürlüdür.
10. Başvuru sahibi 8 Mart 1985'de anayasal düzeni yıkma girişiminden suçlu bulunmuş ve ömür boyu hapse mahkum edilmiştir, 1 Ağustos 1991'de şartlı olarak serbest bırakılmıştır.
11. 8 Eylül 1991'de İstanbul Abide-i Hürriyet Meydanında İnsan Hakları Derneği tarafından " Temel Hak ve Özgürlükler" konulu bir miting düzenlenmiştir.
Bu miting boyunca bir çok katılımcı konuşma yapmış ve terörle mücadeleye ilişkin 3713 sayılı yasa gibi temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren konuları ele almışlardır. Başvuru sahibi de bu mitingde aşağıdaki konuşmayı yapmıştır (...)
12. Doğaçlama yapılan bu konuşmanın ardından, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı başvuru sahibine karşı 3713 sayılı yasanın 8. maddesine dayanarak ceza davası açmıştır. Savcı, başvuru sahibine devletin toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğe zarar vermeyi amaçlayan ayrılıkçı propaganda yaptığı suçlamasını yöneltmiştir.
13. 23 Haziran 1993'de biri asker olmak üzere 3 yargıçtan oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuru sahibini isnat edilen bu suçtan suçlu bulmuş ve başvuru sahibini 1 yıl 8 ay hapis ve 41.666.666 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, kararında, başvuru sahibinin miting esnasında yaptığı konuşmada ayrılıkçı propaganda yapmayı amaçladığı görüşüne varmıştır (...).
14. Başvuru sahibi 23 Haziran 1994 tarihli bu karara karşı temyize başvurmuştur.
15. 2 Şubat 1995'de Yargıtay'ın Ceza Dairesi söz konusu kararı bozmuştur.
Ceza Dairesi, 3713 sayılı yasanın 8. maddesinde öngörülen suçun unsurlarının nitelendirilmesiyle ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından ileri sürülen argümanların kabul edilemez olduğunu ifade etmiştir. Ceza Dairesi, başvuru sahibinin yaptığı konuşmanın halkı etnik köken üzerine kurulu ayrımcılıktan kaynaklanan kine ve düşmanlığa kışkırtma niteliğinde olduğunu ve bunun da Türk Ceza Kanunu'nun 312 § 2 maddesi kapsamına giren bir suç olduğunu ifade etmiştir.
16. Yargıtay Başsavcısı 21 Şubat 1995 tarihli bu karara karşı Yargıtay Büyük Ceza Dairesi önünde temyiz isteğinde bulunmuştur.
17. 3 Nisan 1995 tarihinde Yargıtay Büyük Ceza Dairesi bu isteği kabul edilir bulmuştur. Büyük Ceza Dairesi suç konusu olan konuşmanın bazı pasajlarına değinerek ilk derece mahkemesinin nitelemesinin hatalı olmadığını belirtmiş ve Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin 23 Haziran 1994 tarihli kararım onaylamıştır.
18. 3713 sayılı yasanın 27 Ekim 1995 tarihinde 4126 sayılı yasayla değişmesinin ardından, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuru sahibinin davasını re'sen yeniden incelemiştir.
19. Bu inceleme sonucunda asker kökenli bir yargıcın da bulunduğu 3 yargıçtan oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi, 15 Aralık 1995'de 23 Haziran 1994 tarihli kararı doğrultusunda kararını vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi bu kararında zanlının ulusal toprakların bir bölümünü "Kürdistan", PKK'nın terörist eylemlerini de "demokrasi ve özgürlük için mücadele" olarak nitelediğini belirtmiştir. Sonuç olarak Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuru sahibini 10 ay hapis cezasına 83.333.333 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır.
20. 28 Mayıs 1997'de Yargıtay bu kararı onamıştır.
21. 11 Temmuz 1997'de Samsun Ağır Ceza Mahkemesi başvuru sahibinin yeniden mahkum olması nedeniyle önceki şartlı salıverilmesini iptal etmiştir.
22. 3 Eylül 1999'da 4454 sayılı yasa kabul edilmiştir. Bu yasa 12 Temmuz 1997'den önce yazılı ya da görsel basın yoluyla işlenen suçların yargılanmasını ve cezalarının infazının durdurulmasını öngörmektedir. Aynı biçimde 23 Nisan 1999'dan önce işlenen suçların yargılanmasını ve cezalarının infazının durdurulmasını öngören 4616 sayılı yasa 22 Aralık 2000'de kabul edilmiştir. 4454 ve 4616 sayılı yasalar uyarınca Devlet Güvenlik Mahkemesi 11 Ocak 2001 'de başvuru sahibinin hapis cezasının 3 yıl süreyle durdurulmasına karar vermiştir.
23. 18 Ocak 2001'de başvuru sahibi serbest bırakılmıştır.
II- İLGİLİ İÇ HUKUK
A- Ceza Hukuku
i- Terörle mücadeleye ilişkin 12 Nisan 1991 tarih ve 3713 sayılı yasa.
ii- 22 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı yasa.
B- Başvuru sahibine karşı ceza davasının açıldığı esnada Devlet Güvenlik Mahkemeleriyle ilgili yasal mevzuat
i- Anayasa
ii- Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri önündeki yargılama usulüne ilişkin 2845 sayılı yasa
iii- Askeri yargıçlara ilişkin 357 sayılı yasa
iv- Askeri Ceza Kanunu
v- Yüksek Askeri idare Mahkemesi'ne ilişkin 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 sayılı yasa
HUKUKİ BOYUT
II- SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLALİ İDDİALARI
34. Başvuru sahibi, 3713 sayılı yasanın 8. maddesi uyarınca mahkum edilmesinin Sözleşmenin 10. Maddesini ihlal ettiği görüşündedir. (...)
35. Mahkeme açısından, başvuru sahibinin 3713 sayılı yasanın 8. maddesi uyarınca mahkum edilmesinin onun ifade özgürlüğüne bir müdahale olduğu açıkça görülmektedir. Buna Türk Hükümeti de itiraz etmemektedir.
36. Böylesi bir müdahale yalnızca "yasayla öngörülmesi" durumu hariç 10. Maddeye aykırıdır. Bu da 10. Maddenin 2. Paragrafında sayılan meşru amaçlardan birini ya da birkaçını öngörür. İkinci istisna bu amaçlara ulaşmak için sözkonusu müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli olması"dır. Mahkeme bu şartları şimdi sırasıyla ele alacaktır.
A- Yasayla öngörülen.
37. Sözkonusu mahkumiyetin yasal bir temeli olduğuna hiç kimse itiraz etmemektedir. Bu temel de 3713 sayılı yasanın 8. maddesidir. Bu da Sözleşmenin 10 § 2 maddesi anlamında "yasayla öngörülen" niteliğini taşımaktadır. Mahkeme başka türlü bir sonuca varmak için bir neden görememektedir.
B- Meşru amaç
38. Başvuru sahibi, yapılan müdahalenin, Sözleşmenin 10 § 2 maddesi anlamında meşru bir amaç güttüğünü inkar etmemektedir.
39. Türk Hükümeti, başvuru sahibinin halka açık konuşma yapmaktan dolayı mahkum edilmesinin, kamu düzenini, milli güvenliği, devletin toprak bütünlüğünü ve devletin bölünmez bütünlüğünü korumak gibi meşru amaçlar güttüğünü ileri sürmektedir.
40. Türkiye'nin Güney Doğusunda güvenlik konusundaki hassas durumu göz önüne alarak (bkz, 25 Kasım 1997 tarihli Zana v. Türkiye kararı, Recueil deş arrets et de"cisions, 1997-VII, s. 2539, § 10 ve en son olarak İbrahim Aksoy v. Türkiye, no 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, § 49,10 Ekim 2000) ve ulusal makamların şiddeti artırma eğilimindeki eylemlere karşı titizliklerini kullanma gereğini göz önünde bulundurarak Mahkeme, başvuru sahibine karşı alınan önlemlerin milli güvenliği, toprak bütünlüğünü, düzenin korunmasını ve suçların önlenmesi gibi Hükümet tarafından ileri sürülen amaçlardan bazılarına yönelik olduğu sonucuna varmıştır. Davaya yol açan olayların meydana geldiği dönemde, Türkiye'nin Güney Doğusundaki gibi ayrılıkçı hareketin şiddete başvurduğu bir sırada yukarıdaki amaçlardan birinin güdülmüş olduğu kesindir.
C- Demokratik bir toplumda gerekli
41. Mahkeme için geriye, başvuru sahibine karşı alınan önlemlerin bu amaçlara ulaşmak için "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığı sorusu kalmaktadır.
Mahkeme, konuyla ilgili içtihadından ortaya çıkan temel ilkeleri hatırlatır (konuyla ilgili olarak bkz, 23 Nisan 1992 tarihli Castells v. İspanya kararları, seri A, no 236, s. 23, §46; Yukarıda geçen Zana kararı, ss. 2547-2548, §51; Fressoz ve Roire v. Fransa, [GC],no 29183/95, §45,CEDH 1999-1; Ceylan v. Türkiye, [GC], no 23556/94, §32, CEDH 1999-IV; Öztürk v. Türkiye, [GC], no 22479/93, §64, CEDH 1999-VI; son olarak İbrahim Aksoy v. Türkiye, §§51-53).
1- Genel Prensipler
42. İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birini ve bu toplumlardan her birinin ilerlemesi ve gelişmesi için vazgeçilmez şartlardan birini oluşturur. 10. Maddenin 2. Paragrafındaki istisnalar dışında, yalnızca kolaylıkla kabul edilen veya saldırgan olmayan ya da ayırım yapmayan bilgiler ve düşünceler için değil, bunun yanı sıra saldıran, şoke eden ya da endişelendiren bilgiler ve düşünceler için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve serbest düşünce gibi demokratik toplumların temel şartları bunun böyle olmasını gerektirir.
43. Mahkeme ayrıca Sözleşmenin 10 § 2 maddesinin, siyasi söylem alanında ya da genel menfaati ilgilendiren konularda ifade özgürlüğüne bir kısıtlamaya yer bırakmadığını hatırlatır, (bkz, 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove v. İngiltere kararı, Recueil 1996-V, ss. 1957-1958, §58). Hükümetin sahip olduğu hakim durum, rakiplerinin haksız kritik ve saldırılarına başka cevap verme olanakları varsa cezai yolun daha hassas kullanılmasını gerektirir. Kuşkusuz kamu düzeninin koruyucuları sıfatıyla, devletin yetkili organlarının benzer saldırılara makul ve aşırı olmayan bir biçimde tepki göstermeye yönelik cezai önlemleri almaları en doğal haklarıdır ( bkz, 9 Haziran 1998 tarihli İncal v. Türkiye kararı, Recueil, 1998-IV, s.1567, §54). Son olarak, uyuşmazlık konusu olan söylemler eğer bir bireye, bir devlet yetkilisine veya nüfusun bir kısmına şiddet kullanmaya kışkırtıyorsa, ulusal makamlar ifade özgürlüğünün kullanımına müdahale gerekliliğinin incelenmesinde daha geniş bir takdir yetkisine sahiptirler.
44. Sözleşmenin 10 § 2 maddesi anlamında "gerekli" sıfatı, "zorunlu bir sosyal ihtiyacı" gerektirir. Akit devletler bu ihtiyacın varlığına karar vermek için belirli bir takdir yetkisine sahiptirler. Ancak bu takdir yetkisi, hem yasa, hem de yasayı uygulayan kararlar -bu kararlar yargı organlarından çıksa bile- üzerinde gerçekleşen bir Avrupa kontrolüne tabidir. Mahkeme bu kontrolü yaparken ulusal mahkemelerin yerine geçip karar vermekle görevli değildir. Ancak Mahkeme nihai olarak ulusal mahkemelerin kararlarının, dolayısıyla bir "kısıtlama" ya da "yaptırım" oluşturan sözkonusu müdahalenin 10. Madde tarafından korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığını kontrol etmekle görevlidir.
2- Yukarıda belirtilen prensiplerin uygulanması
a- Tarafların tezleri
45. Türk Hükümeti Mahkemenin içtihadına gönderme yaparak, toprak bütünlüğünü tehdit eden terörist bir durumla karşılaşan bir devletin yalnızca bireysel etkileri olan bir duruma nazaran daha geniş takdir yetkisine sahip olması gerektiğini ifade etmektedir. Türk Hükümeti, terörizm konusunda PKK'nın durumu göz önünde bulundurularak başvuru sahibinin 37213 sayılı yasanın 8. maddesi uyarınca mahkum edildiğini ve başvuru sahibine karşı alınan önlemlerin yetkili makamların bu alandaki takdir yetkisi kapsamına girdiğini belirtmektedir.
Dolayısıyla sözkonusu müdahale Sözleşmenin 10 § 2 maddesi açısından haklıdır.
46. Türk Hükümetine göre, İnsan Hakları Derneği tarafından İstanbul'da düzenlenen bir miting sırasında yapılan konuşmanın yüzeysel bir incelemesi hiçbir siyasi sorumluluk durumunun bulunmadığını ortaya çıkarır. Uyuşmazlık konusu olan konuşma tartışmanın ana unsurlarından hiçbirini çözüme kavuşturmamaktadır. Tam tersine Türkiye'de olan olayları "savaş" olarak niteleyen başvuru sahibi, şiddet ve kine açık bir kışkırtma yapmaktadır. Öte yandan ne bir ideolojinin ne de edebi bir stilin ifade edilmesi sözkonusu olmayıp, tam tersine değişik sosyal sınıflar arasında şiddetli bir çatışmayı kışkırtma isteği söz konusudur. Böylesi bir yaklaşım Mahkeme içtihadının kurmaya ve korumaya çalıştığı demokratik sistem ve değerlerle kesinlikle bağdaşmamaktadır. Sonuç olarak başvuru sahibinin uğradığı uyuşmazlık konusu müdahale "zorunlu bir sosyal ihtiyaca" yanıt vermektedir ve güdülen meşru amaçlarla orantılıdır.
47. Başvuru sahibi Türk Hükümetinin bu tezine itiraz etmektedir ve "Kürdistan" teriminin tarihsel ve coğrafi bir entite anlamına geldiğini ileri sürmektedir.
Başvuru sahibine göre "özgürlük ve demokrasiyi elde etmek için mücadele etmek" ve "biz dağlarda daha fazla sayıdayız" gibi ifadeler kendi bağlamlarında değerlendirilmelidir. Başvuru sahibi sol söylemli kelimeler kullanarak edebi ve bilimsel bir stille konuşmanın yapıldığı tarihten kısa bir süre önce yürürlüğe giren ve açık olarak tartışılan terörle mücadele yasasını eleştirdiğini ifade etmektedir.
Başvuru sahibi ayrıca ifade özgürlüğünün, saldırgan olmayan, ayrım yapmayan nitelikte ya da kolayca kabul edilen "haber" veya "fikirlerin" yanı sıra devleti ya da halkın belirli bir bölümünü şoke eden, rahatsız eden haber ve fikirler için de geçerli olduğunu ifade etmektedir.
b- Mahkemenin değerlendirmesi
48. Mahkemenin, "güdülen meşru amaçlarla orantılı" ve ulusal makamlar tarafından ileri sürülen gerekçelerin "sağlam ve yeterli" olduğunu belirlemek için cezalandırılan konuşmanın içeriği ve yapıldığı bağlam da dahil olmak üzere uyuşmazlık konusu müdahaleyi, davanın tüm koşulları ışığında değerlendirmesi gerekir (bkz, diğerleri arasında yukarıda geçen Fressoz ve Roire kararı, ibidem). Öte yandan verilen cezaların doğası ve ağırlığı da müdahalenin oranlılığını ölçmede nazarı itibara alınacak unsurlardır.
49. Mahkeme, uyuşmazlık konusu olan konuşmanın hem içeriği hem de kullanılan terimler yönüyle bir siyasi nutuk olduğunu tespit eder. Başvuru sahibi sol söylemli kelimeler kullanarak, Nisan 1991'de yani konuşmanın yapıldığı mitingden aşağı yukarı 5 ay önce yürürlüğe giren 3713 sayılı yasayı sert bir biçimde eleştirmektedir. Bu noktadaki başlıca tezi siyasi ve sosyal hakları elde etmek için mücadeleye çağırmak gibi görünmektedir. Başvuru sahibi şiddete başvuran bir iktidarın meşruiyetine itiraz etmekte ve ona göre meşruiyetten yoksun iktidara karşı bir tür direnme hakkına gönderme yapmaktadır.
Sözkonusu konuşma "devlet eylem ve işlemlerinde gayri meşrudur, eskimiştir ve tarih sahnesinden silinmelidir" mesajını içermektedir. Bunun tam tersine "halkın yükselen muhalefetini", "özgürlüğünü ve demokrasisini elde etmek için ayaklanan Kürt halkını", "aktivitesi bağlamında günlük mücadelesinde istenen şartları yerine getirerek haklarını elde etmek için tüm güçlerini harekete geçiren" işçi sınıfını göklere çıkarmaktadır.
50. Devlet Güvenlik Mahkemesi 23 Haziran 1994 ve 15 Aralık 1995 tarihli kararlarında yapılan konuşmanın genelini, yapıldığı yeri, ana temasını ve başlıca amaçlarını göz önünde bulundurarak başvuru sahibine isnat edilen suçun unsurlarının oluştuğu sonucuna varmıştır.
51. Bu gerekçelerin yeterli olup olmadığı sorusuyla ilgili olarak Mahkeme, davanın kaynağını, sözkonusu mitingden 5 ay önce kabul edilen terörle mücadele yasası konusunda kamuoyundaki uzun bir tartışmada bulduğunu belirtir.
Dolayısıyla kamuyu ilgilendiren bir sorun söz konusudur. Bu noktada Mahkemenin içtihadına göre Sözleşmenin 10 § 2 maddesinin siyasi nutuklarda ya da kamuyu ilgilendiren sorunlar üzerindeki tartışmalarda kısıtlamalara yer vermediğini hatırlatmak yerinde olur (bkz, yukarıda geçen Wingrove kararları ve Sürek v.Türkiye (no 1) [GC], no 26682/95, § 61, CEDH, 1999-IV).
Ayrıca Mahkeme, uyuşmazlık konusu konuşmanın bir kişiye, bir devlet temsilcisine veya halkın bir kısmına karşı şiddet kullanımını kışkırtması durumunda, ulusal makamların ifade özgürlüğünün kullanımına müdahalenin gerekli olup olmadığı konusunda daha geniş bir takdir yetkisine sahip olduklarını hatırlatır.
52. Mahkeme sözkonusu konuşmanın bazı pasajlarının altını çizmek gerektiğini belirtmektedir: "Bugün burada az sayıda görünsek de dağlarda daha fazla sayıda olduğumuz bilinmektedir ve gittikçe sayımız artacaktır".
Mahkeme bu cümlelerde "tarafsız" olarak nitelenemeyecek bir tespit yapıldığını belirtmektedir. Başvuru sahibi, gayri meşru bir iktidara karşı mücadele yürüten ve direniş ocakları olan dağlarda barınan insan sayısının artacağının altını çizmektedir. Bu tespit aynı zamanda bazı siyasi talepleri ileri sürmek için bir araya gelmeye zımni bir davet olarak da kabul edilebilir. "Dağlara" gönderme açık olmamakla birlikte, bu sözler kendi bağlamında değerlendirildiğinde, şiddet kullanımına, düşmanlığa ya da vatandaşlar arasında kine bir kışkırtma olarak değerlendirilemez. Bu sözler kanlı bir intikama çağırmamaktadır; kin ve şiddeti çekme amacını gütmemektedir (bkz, a contrario yukarıda geçen Sürek kararı (no 1), §§ 62 ila 65).
53. Kuşkusuz, benzer sözlerin halkın önünde açıklanan amaç ve niyetlerden farklı amaç ve niyetleri gizlediği göz ardı edilemez. Mahkeme doğal olarak ulusal otoritelerin terörle mücadele konusundaki kaygılarının bilincindedir ve başvuru sahibinin uyuşmazlık konusu konuşmayı cezalandırılabilecek bir amaçla hazırlayıp hazırlamadığının belirlenmesi konusunun ulusal mahkemelere ait olduğunu kabul eder. (bkz, mutatis mutandis yukarıda geçen Öztürk kararı, §§ 68 ila 69).
Bununla birlikte konuşmayı yapan kişi tarafından açıklanan amacın samimiyetini yalanlayan somut bir eylem kanıtının bulunmaması durumunda, Mahkeme bundan kuşkulanmak için bir neden görememektedir.
54. Mahkeme başvuru sahibinin yaptığı konuşmanın çatışma alanından uzak olan İstanbul'da barışçıl bir toplantıya katılan insan grubuna yapıldığını ve terörle mücadele yasasının kabulünden sonra gerçekleştirildiğini gözlemlemektedir.
Bu da bu konuşmanın "ulusal güvenlik", "kamu düzeni" veya "toprak bütünlüğü" üzerindeki potansiyel etkisine hatırı sayılır bir sınır oluşturmaktadır.
55. Yukarıdan beri açıklanan tüm bu gerekçelerle uyuşmazlık konusu olan önlem "demokratik bir toplumda gerekli" bir önlem olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla Mahkeme bu davada Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
III- SÖZLEŞMENİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLALİ İDDİALARI
56. Başvuru sahibi, kendisini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesindeki yargıçlar arasında askeri yargıcın varlığı nedeniyle adil yargılama ilkesinden yararlanmadığından şikayetçidir. (...)
57. Türk Hükümeti ise Anayasanın ilgili maddelerini aktararak, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin istisnai mahkemeler olmadıklarını, devletin bütünlüğüne karşı işlenen suçları yargılamak için oluşturulmuş uzmanlaşmış ceza mahkemeleri olduklarını ve üyeleri arasında bir askeri yargıcın bulunduğunu ifade etmektedir.
Dört yıllık bir süre için atanan bu askeri yargıçlar Anayasa hükümlerine göre sivil yargıçlarla aynı bağımsız ve tarafsız yetkilere sahiptirler.
58. Ayrıca Türk Hükümetine göre Devlet Güvenlik Mahkemelerinin vermiş oldukları yargısal kararlar, bu kararları her yönden inceleme yetkisine sahip Yargıtay tarafından temyiz edilebilmektedir. Bu durumda başvuru sahibi tarafından ileri sürülen argüman hem haklılıktan uzak olmakta hem de içerik yönünden anlamını kaybetmektedir, zira başvuru sahibi, mahkumiyetini 24 Şubat 1996'da onayan Yargıtay önünde kendisini mahkum eden ilk derece mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığına hiçbir itirazda bulunmamıştır.
59. Türk Hükümeti başvuru sahibinin devletin bölünmez bütünlüğüne zarar veren propagandalar nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından mahkum edildiğini ileri sürmektedir. Dolayısıyla başvuru sahibi Sözleşmenin 10 § 2 maddesiyle belirlenen sınırları aşmıştır. Öte yandan Yargıtay aynı dava üzerine 3 kez karar vermiş ve davayı her yönüyle incelemiştir. Sonuç olarak başvuru sahibinin iddiaları Yargıtay tarafından düzeltilmiş olması gerekir, dolayısıyla haklılık payı bulunmamaktadır.
60. Başvuru sahibi Türk Hükümetinin bu tezlerine karşı çıkmaktadır. Başvuru sahibi yukarıda geçen İncal kararına gönderme yaparak bu mahkemelerin tarafsız ve bağımsız olmadıklarına ilişkin iddialarını tekrarlamaktadır.
61. Mahkeme davayı incelemeye başlamasından bu yana Devlet Güvenlik Mahkemeleriyle ilgili yasal düzenlemenin değiştiğini hatırlatır (bkz, yukarıda 27. Paragraf). Bununla birlikte Mahkeme yalnızca bu davaya yol açan olayları incelemekle görevlidir. Bu noktada Mahkeme, başvuru sahibinin aralarında bir askeri yargıcın bulunduğu yargıçların önünde yargılandığını belirtmekle yetinir.
62. Mahkeme, yukarıda zikredilen İncal ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar v. Türkiye (Recueil 1998-VII) kararlarında Türk Hükümetinin bu davadakine benzer argümanlarını incelediğini hatırlatır (bu konuda son olarak bkz, Altay v. Türkiye kararı, başvuru no 22279/93, §§ 72-75, 22 Mayıs 2001).
Bu kararlarda Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görev yapan askeri yargıçların statülerinin bir takım tarafsızlık ve bağımsızlık teminatlarını içerdiğini ifade etmiştir (yukarıda geçen İncal kararı, s. 1571, § 65). Bununla birlikte Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görev yapan askeri yargıçların statülerindeki bazı karakteristiklerin bu yargıçların tarafsızlık ve bağımsızlıklarını şüpheli kıldığını ifade etmiştir, (aynı karar, § 68). Mahkeme bu kararlarda bu yargıçların yürütme erkine bağlı orduya mensup kişiler olmaya devam ettiklerine, bu yargıçların askeri disipline tabi olmaya devam ettiklerine, bunların seçimlerinin ve atanmalarının büyük ölçüde idarenin ve ordunun müdahalesini gerektirdiğine parmak basmıştır.
63. Mahkeme, Türk Hükümeti tarafından ileri sürülen gerekçeler ışığında in abstracto Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerekip gerekmediğini incelemekle görevli değildir.
Buna karşılık Mahkeme, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin işleyişinin, başvuru sahibinin adil yargılanma hakkına zarar verip vermediğini ve özellikle de ilgilinin kendisini yargılayan yargı organının bağımsızlığı ve tarafsızlığından kuşkulanması için meşru bir gerekçesi olup olmadığını incelemekle görevlidir (yukarıda geçen İncal kararı, s. 1572, § 70).
64. Bu noktada Mahkeme, başvuru sahibi gibi ikisi de sivil olan Bay İncal ve Bay Çıraklar ile ilgili vardığı sonuçtan sapması için hiçbir neden bulamamaktadır.
Ulusal birliğe ve devletin toprak bütünlüğüne zarar vermeye yönelik propaganda yapma suçlamasıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde suçlanan (bkz, yukarıda 12. Paragraf) başvuru sahibinin, aralarında askeri yargıya mensup bir yargıcın da bulunduğu yargıçlar önünde yargılanmaktan korkması anlaşılabilir. Bu nedenle, savunmuş olduğu düşüncenin tabiatına yabancı mülahazalarla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin haksız olarak yönlendirilmiş olabileceğinden başvuru sahibi gayet tabi olarak korkabilir. Bir başka deyişle, bu yargı organının bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili kaygıları objektif olarak haklı görülebilir.
65. Dolayısıyla, Sözleşmenin 6 § 1. maddesinin ihlali söz konusudur.
IV- SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A- Zarar
1- Maddi Zarar
67. Başvuru sahibi uğradığı gelir kaybına karşılık olarak 335.000 ABD Doları istemektedir. 7 Kasım-15 Aralık 1995, 19 Eylül-9 Kasım 1997 ve 1 Haziran 1998-18 Ocak 2001 tarihleri arası hapiste kaldığı için 42.500 ABD Doları istemektedir.
68. Türk Hükümeti başvuru sahibinin bu isteklerini aşırı ve spekülatif bulmaktadır.
69. Başvuru sahibinin mesleki gelir kaybı iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme, bu kayıpla Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlali arasında yeterince bir nedensellik bağının bulunmadığını belirtmektedir (aynı yönde bkz, Yukarıda geçen Ceylan kararı, § 47). Kaldı ki başvuru sahibinin maddi zararla ilgili iddiaları yeterince desteklenmemiştir. Dolayısıyla Mahkeme bunları haklı bulmamaktadır.
2- Manevi zarar
70. Başvuru sahibi kamuoyundaki itibarını öne sürerek hapsedilmesi nedeniyle manevi tazminat olarak 500.000 ABD Doları istemektedir.
71. Türk Hükümeti, Mahkemeye sembolik bir rakamın hakkaniyete uygun bir tazminat için yeterli olacağı yönünde karar vermesi yönünde görüş bildirmiştir.
72. Mahkeme davaya yol açan olaylar nedeniyle başvuru sahibinin şaşkınlık yaşamış olabileceğini kabul etmektedir. Sözleşmenin 41. Maddesinin de gerektirdiği gibi ilgiliye manevi tazminat için 7.500 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B- Masraf ve harcamalar
73. Başvuru sahibi aşağıda detaylı olarak belirtilen masraf ve harcamalarının kendisine ödenmesini istemektedir:
- 60 000 ABD Doları Avukat masrafları için;
- 10 000 ABD Doları Mahkeme önündeki dava açma masrafları için;
- 750 ABD Doları çeviri ve Mahkemeyle yapılan yazışma masrafları için;
- 12.500 ABD Doları avukatının yol masrafları için,
74. Türk Hükümeti bu miktarları aşırı bulmaktadır.
75. Mahkeme, Sözleşmenin 41. Maddesi uyarınca gerekli, gerçekten yapılan ve makul bir miktarda olan masrafların ödenmesini kabul ettiğini hatırlatır (bu konudaki bir çok karardan bkz, Nikolova v. Bulgaristan, [GC], no 31195/96, § 79, CEDH, 1999-II). Dahası Mahkeme tüzüğünün 60 § 2 maddesine göre, Sözleşmenin 41. Maddesi uyarınca yapılan her masraf net rakamlarla ifade edilmeli, yapılan masrafların türleri belirtilmeli ve faturalandırılmalıdır.
Bunların yapılmaması durumunda Mahkeme masrafların geri ödenmesi kısmen veya tamamen reddedebilir (Zubani v. İtalya [GC], [hakkaniyete uygun tazminat], no 14025/88, § 23, CEDH, 16 Haziran 1999). Bu çerçevede Mahkeme, sözleşme organları önünde yapmış olduğu masraf ve harcamaların yanı sıra, Mahkeme tarafından tespit edilen bir ihlalin önlenmesi ya da düzeltilmesi için ulusal yargı organları önünde yapmış olduğu masrafların da başvuru sahibine geri ödenmesine karar verebileceğini hatırlatır (Elsholz v. Almanya, [GC], no 25735/94, § 74, CEDH, 2000-VIII).
76. Bu değerlendirmelerin ışığında Mahkeme hakkaniyet ölçüleri içerisinde ve sözleşme organlarının konuyla ilgili uygulamaları doğrultusunda yaptığı tüm masraflar için başvuru sahibine 4000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
TÜM BU GEREKÇELERLE, MAHKEME
1- 1'e karşı 6 oyla Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
2- Oybirliğiyle Sözleşmenin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3- 1'e karşı 6 oyla
a- Sözleşmenin 44 § 2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı Devletin başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirası olarak:
i- manevi zarar için 7.500 Euro (yedi bin beş yüz Euro);
ii- 4.000 Euro (dört bin Euro) KDV ve diğer mali ödemeler için ödemesine (...).
b- Bu tutarlara belirtilen sürenin bitiminden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yılda % 4.26 oranında faiz uygulanmasına;
4- Oybirliğiyle daha fazla tazminat isteminin reddine karar vermiştir
YARGIÇ TÜRMEN'İN KISMİ KARŞI OY YAZISI
Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlaliyle ilgili olarak çoğunluğun görüşüne katılamadığım için üzgünüm. Çoğunluk gibi ben de, başvuru sahibinin kendisine göre gayrı meşru bir hükümete "karşı koyma hakkına" göndermede bulunan gözlemlerinin "şiddete çağrı" olarak nitelendirilmeyeceği görüşündeyim. Başvuru sahibinin konuşması aynı zamanda "bu gayri meşru ve arkaik devlet tarihten silinmelidir" mesajını içermektedir. Belirtilen bu amaca ulaşma metoduna gelince, konuşmayı yapan kişi (başvuru sahibi) demokratik metotlara göre bir değişiklik önermemektedir. Bu noktada şunları söylemektedir: "bugün burada az sayıda görünsek bile dağlarda çok sayıda olduğumuz bilinmektedir ve gitgide daha fazla sayıda olacağız".
Dağların Türk kültüründe ve tarihinde spesifik bir anlamı vardır. Türkiye'de devlete karşı uzun bir silahlı başkaldırı geleneği bulunmaktadır. XVI. Yüzyılın sonunda Celali isyanlarıyla başlayan tipte ve dağlardan yürütülen bir çok başkaldırı hareketi Türk tarihine damgasını vurmuştur. Edebiyat, halk şiiri veya geleneksel müzik padişahın askerleriyle savaşmak için dağlara çıkan isyancıların bir çok örneğini içermektedir. Günümüzde silahlı mücadele vermek için dağa çıkan terörist örgüt PKK'dır. Böylece Türk kültüründe "dağlar" sarih bir anlama sahiptir o da silahlı mücadeledir.
Davada ortaya çıkan soru, Mahkemenin yapılan bir konuşmayı 10. Madde açısından konuşmanın yapıldığı topluluk tarafından algılandığı gibi inceleyip incelemeyeceğidir. Bir başka anlatımla, 10. Maddenin sözkonusu olduğu davalarda Mahkeme, yapılan konuşmadan kendi anladığını konuşmanın yapıldığı topluluğun algılaması yerine koyabilir mi?
Kanaatimce Mahkemenin incelemesine temel teşkil etmesi gereken, konuşmanın yapıldığı topluluğun algılamasıdır. Türk kültüründe dağların özel anlamı göz önünde bulundurulacak olursa, yapılan konuşma dinleyici topluluğuna, başvuru sahibine göre meşruiyetini yitirmiş bir rejimi yıkmak için silahlı mücadele amacıyla dağlarda toplanma mesajını vermektedir. Bu da gerekli ve haklı bir reaksiyondur. Dolayısıyla burada şiddete kışkırtma söz konusudur.
Öte yandan bu konuşma soyutlanarak tek başına ele alınmamalıdır. Söz konusu konuşma halka açık bir mitingde yapılmıştır. Bu topluluğun potansiyel etkisi büyük önem arz etmektedir. Bir araya gelen toplulukların diğer iletişim araçlarına göre daha doğrudan ve güçlü bir etkisi olduğu genelde kabul edilmektedir. Bu noktada ulusal makamların başvuru sahibini mahkum etmek için ileri sürdükleri gerekçeler -konuşmanın yapıldığı yere özel bir vurgu yapılmıştır- ilgilinin ifade özgürlüğüne müdahaleyi haklı kılmaktadır.
Ayrıca konuşmanın yapıldığı dönemde Türkiye'nin Güney Doğusunda güvenlik konusundaki durumu göz önüne almak gerekir: 1985'den beri güvenlik güçleriyle PKK üyeleri arasında şiddetli çatışmalar olmaktadır. Bu çatışmalar bir çok insan hayatının kaybına ve bölgenin büyük bir bölümünde olağanüstü hal ilan edilmesine neden olmuştur (bkz, Zana v. Türkiye, § 10).
Öte yandan başvuru sahibinin 10 ay hapis cezasına ve 83.333.333 Türk Lirası para cezasına çarptırıldığını hatırlatmak gerekir. 4454 ve 4616 sayılı kanunların uygulanmasıyla cezaların ertelenmesine karar verilmiştir.
Bu noktadan hareketle, başvuru sahibine verilen bu cezalar "zorunlu bir sosyal ihtiyaca" cevap vermesi için makul olarak değerlendirilebileceği ve ulusal makamlar tarafından ilgilinin mahkumiyetini gerekçelendirmek için ileri sürülen gerekçelerin "yeterli ve makul" olduğu sonucuna varmaktayım.
Dolayısıyla benzer durumlarda ulusal makamların sahip olduğu takdir yetkisi göz önünde bulundurularak, uyuşmazlık konusu olan müdahalenin izlenen meşru amaçlarla orantılı olduğu görüşündeyim. Sonuç olarak bu davada Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlali yoktur.
Yorum
AİHM'nin ifade özgürlüğünü ilgilendiren ilginç kararlarından biri de Eşber Yamurdereli kararıdır. Dava, kaynağını Eşber Yağmurdereli tarafından 1991'de İstanbul Abide-i Hürriyet Meydanında yapılan doğaçlama bir konuşmada bulur. Mahkeme bu konuşmanın bir miting esnasında, barışçıl bir ortamda, silahlı çatışmanın sürdüğü Türkiye' nin Güney Doğusuna uzak bir yerde yapıldığından ve Terörle Mücadele Kanununun kabulünden hemen sonra yapıldığından hareketle provokatif nitelikli olmadığı sonucuna varmıştır.
Bunun yanı sıra başvuru sahibinin uyuşmazlık konusu konuşmayı cezalandırılabilecek bir amaçla hazırlayıp hazırlamadığı konusu Mahkemeyi ifade özgürlüğünün ihlali yönünde karar vermeye itmiştir. Daha açık bir ifadeyle konuşmayı yapan kişi tarafından açıklanan amacın samimiyetini yalanlayan somut bir eylem kanıtının bulunmaması durumunda Mahkeme bundan kuşkulanmak için bir neden görememektedir (kararın 53. fıkrası). Dahası, Mahkeme, davacının "bugün burada az sayıda görünsek de dağlarda daha fazla sayıda olduğumuz bilinmektedir ve gittikçe sayımız artacaktır" ifadesinde herhangi bir şiddet kullanımına, düşmanlığa, şiddet ve kine bir kışkırtma görmemektedir (kararın 52. kararı).
Seher Karataş v. Türkiye kararında olduğu gibi bu kararda da gene adil yargılama ilkesi çerçevesinde Devlet Güvenlik Mahkemesindeki askeri yargıcın varlığı tartışmaya açılmış; bu yargıçların yürütme erkine bağlı orduya mensup olmaya ve askeri disipline tabi olmaya devam ettikleri, seçimlerinin ve atanmalarının büyük ölçüde idarenin ve ordunun müdahalesini gerektirdiği açıkça ifade edilmiş ve davacının bu nedenle Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili kaygılarının objektif olarak haklı görülebileceği sonucuna varılmıştır.
Bu davada dikkati çeken bir diğer nokta başvuru sahibinin yüksek miktardaki tazminat talebidir. Başvuru sahibi maddi zarar karşılığı olarak 377.500 ABD Doları; manevi zarar karşılığı olarak 500.000 ABD Doları talep etmektedir. Bu miktara masraf ve harcamalar için istenen 83.250 ABD Doları da eklenince Türk Hükümetinden talep edilen toplam meblağ 960.750 ABD Dolarına çıkmaktadır.
Mahkeme oldukça yüksek olan ve net olarak gerekçelendirilmeyen bu rakama karşılık ihtiyatı elden bırakmayarak 7500 Euro manevi tazminat için, 4500 Euro da masraflar için olmak üzere toplam 11.500 Euro'luk bir ödemeye Türk Hükümetini mahkum etmiştir.
Başvuru sahibinin talebiyle Mahkeme tarafından hükmedilen rakam arasındaki uçurum, zımni olarak ilke düzeyinde Türkiye mahkum edilse bile ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin çok da ağır olmadığı izlenimini vermektedir.
Full & Egal Universal Law Academy