(İfade Özgürlüğü ve Adil Yargılanma Hakkının İhlali İddiaları) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Daire Kararı
Başkan: J.P. Costa, Üyeler: A.B. Baka, G. Jörundsson, R. Türmen, K. Jung-wiert, V. Butkevych ve W. Thomassen
Başvuru No: 33179/96
Karar Tarihi: 9 Temmuz 2002
Çeviren, Özetleyen ve Yorumlayan: Ercüment TEZCAN, Doç Dr., Galatasaray Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası ilişkiler Bölümü, Öğretim Üyesi
Başvuru sahibi 1971 doğumlu Seher Karataş, Gençliğin Sesi dergisinin editörü ve başyazarıdır. Bayan Karataş bu derginin 14. sayısında yayınlanan "Düzenin kendisine yönelmeliyiz" başlıklı makale dolayısıyla mahkum edilmiştir. Bunun üzerine Sözleşme'nin 6. ve 10. maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla Mahkemeye başvurmuştur.
Mahkeme,
1- Türk Hükümetinin usul itirazının reddine;
2- Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3- Sözleşmenin 6§ 1. maddesinin ihlal edildiğine;
4- a- Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı Devletin başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirası olarak:
manevi zarar için 4.500 Euro (dört bin beş yüz Euro); 2.000 Euro (iki bin Euro) KDV ve diğer mali ödemeler için ödemesine (...).
b- Bu tutarlara belirtilen sürenin bitiminden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yılda % 7.25 oranında faiz uygulanmasına.
5- Daha fazla tazminat isteminin reddine karar vermiştir.
KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR
1- İncal v. Türkiye, 9 Haziran 1998
2- Worm v. Avusturya, 29 Ağustos 1997
3- Papachelas v. Yunanistan, başvuru no 31423/96
4- Castelis v. İspanya, 23 Nisan 1992
5- Zana v. Türkiye, 25 Kasım 1997
6- Fressoz et Roire v. Fransa, başvuru no 29183/95
7- Ceylan v. Türkiye, başvuru no 23556/94
8- Öztürk v. Türkiye, başvuru no 22479/93
9- İbrahim Aksoy v. Türkiye, başvuru no 28635/95, 30171/96 ve 34535/97,10 Ekim 2000
10- Lingens v. Avusturya, 8 Temmuz 1986
11- Wingrove v. İngiltere, 25 Kasım 1996
12- Sürek v. Türkiye (no. 1), başvuru no 26682/95
13- Sürek v. Türkiye (no. 3) başvuru no 24735/94, 8 Temmuz 1999
14- Çıraklar v. Türkiye, 28 Ekim 1998
PROSEDÜR
1. Bu davanın kaynağında Türk vatandaşı olan Seher Karataş'ın Türkiye Cumhuriyetine karşı başvurusu (dilekçe no: 33179/96) bulunmaktadır (...).
8. Hem başvuru sahibi hem de Türk Hükümeti davanın esasına ilişkin görüşlerini Mahkemeye vermişlerdir (Tüzüğün 59§1 maddesi), İkinci Daire taraflara danıştıktan sonra davanın esasına ilişkin oturum yapılmamasına karar vermiştir (Tüzüğün 59§2 maddesi).
OLAYLAR
I- DAVAYA YOL AÇAN OLAYLAR
9. Türk vatandaşı olan ve 1971'de doğan Bayan Karataş İstanbul'da ikamet etmektedir. Kendisi istanbul'da iki ayda bir yayınlanmakta olan Gençliğin Sesi dergisinin editörü ve başyazarıdır.
A- Gençliğin Sesi dergisinde yayınlanan makale
10. Gençliğin Sesi dergisinin 14 Temmuz 1994 tarihli 14. Sayısında D.B. tarafından "Düzenin kendisine yönelmeliyiz" başlıklı bir makale yayınlanmıştır. (
)
B- Başvuru sahibine karşı açılan dava
11. Cumhuriyet Savcısının isteği üzerine istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi yedek hakimi, Gençliğin Sesi dergisinin 14. Sayısının (Temmuz 1994) toplatılması için ihtiyati önlem kararı almıştır.
12. 28 Temmuz 1994 tarihli iddianameyle Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, sözkonusu derginin başyazarı sıfatıyla başvuru sahibi aleyhine toplumu kin ve düşmanlığa kışkırttığı gerekçesiyle dava açmıştır. Suçlamalar Türk Ceza Kanunu md. 312 §§1 ve 2'ye dayandırılmıştır.
13. 13 Temmuz 1995 tarihinde aralarında bir askeri yargıcın da bulunduğu 3 yargıçtan oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuru sahibini isnat edilen suçlardan suçlu bulmuş ve 1 yıl 8 ay hapis cezasına ve 433.333 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır. Hapis cezası 3.458.333 Türk Lirası para cezasına çevrilmiştir. (...)
Devlet Güvenlik Mahkemesi, makalenin tamamı göz önüne alındığında, bir bölge ve sınıf üzerine kurulu düşmanlığa ve kine kışkırtma amacında olduğu sonucuna varmıştır.
14. Başvuru sahibi 7 Ağustos 1995 tarihli temyiz dilekçesinde Sözleşmenin 10. Maddesindeki korumayı ileri sürmüştür.
15. Yargıtay 25 Eylül 1995 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını duruşma yapılmaksızın onamıştır. Kararın tam metni başvuru sahibine tebliğ edilmemiştir.
16. Onama kararı, 4 Ekim 1995'de Devlet Güvenlik Mahkemesindeki dosyaya dahil edilmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, 12 Mart 1996 tarihinde, para cezasının ödenmesi emrini tebliğ etmiştir. Gerekli ödeme yapılmayınca tebligat 7 Mayıs 1996 tarihinde tekrar yapılmıştır. 2 Temmuz 1996 tarihinde tutuklama kararı tebliğ edilmiştir.
17. Başvuru sahibi, 3 Mayıs 1996 tarihinde 25 Eylül 1995 tarihli Yargıtay kararının bir kopyasını elde etmiştir.
18. Başvuru sahibi 30 Ekim 1996'da para cezasını ödemiştir.
II- İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA
19. Türk Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 33§§1 ve 2 maddesi aşağıdaki hükmü içermektedir:
"(..Bilgililerin huzurunda alınan kararlar onlara sözlü olarak bildirilir, eğer bu kişiler isterlerse kararın bir kopyasını elde edebilirler. Diğer kararlar tebliğ edilir (...)".
20. Uygulamada cezai konularda verilen temyiz kararları taraflara tebliğ edilmemektedir. Bu kararlar yazılıp imzalandıktan sonra davaya bakan ilk derece mahkemesindeki dava dosyasına konulmakta böylece taraflar isterlerse kararın bir kopyasını alabilmektedirler. Daha sonra eğer gerekirse cezanın yerine getirilmesinden sorumlu cumhuriyet savcısı davanın özelliklerine göre hapis cezası, para cezası, ya da tutuklanan sanığa kararın tebliği gibi verilen cezanın yerine getirilmesi için gerekli girişimlerde bulunur. Bir kişinin savcının hapis cezasını çekme davetine cevap vermemesi halinde savcı bu kişiye karşı tutuklama kararı çıkarır.
23. Davaya yol açan olayların olduğu tarihte Devlet Güvenlik Mahkemelerine uygulanan yasal düzenleme İncal v. Türkiye (Recueil deş arrets et Decisions, 1998-IV, ss. 1557-1562, §§26-33). 18 Haziran 1999'da kabul edilen Anayasa değişikliğiyle değiştirilmiştir.
HUKUKİ BOYUT
I- TÜRK HÜKÜMETİNİN USULE İLİŞKİN İTİRAZI ÜZERİNE
24. Türk Hükümeti, 3 Haziran 1999'da yaptığı açıklamalar doğrultusunda 29 Mayıs 2001'de yaptığı ek yazılı açıklamada, 6 aylık süreye uyulmaması nedeniyle başvurunun kabul edilemez olduğunu savunmuştur. Türk Hükümetine göre iç hukuktaki nihai karar 25 Eylül 1995'te alınmıştır, oysa başvuru dilekçesi 9 Mayıs 1996'da verilmiştir. Yani nihai kararla başvuru dilekçesi arasında 6 ayı aşan bir süre söz konusudur. Türk Hükümetine göre eğer başvuru sahibinin iddia ettiği gibi, başvuru sahibi eğer Yargıtay'ın kararından 3 Mayıs 1996'da haberdar olmamışsa bu onun (ya da avukatının) ihmalinden kaynaklanmaktadır. Ceza davalarındaki temyiz kararlarının taraflara temyiz edilmediğine ilişkin Ceza Hukukundaki uygulamayı avukatının bilmesi gerekir. Bu durumda başvuru sahibi ya da avukatı Yargıtay katipliğine giderek temyiz sonucunu öğrenebilirdi.
25. Başvuru sahibi Türk Hükümetinin bu tezine karşı çıkmakta ve Yargıtay kararının kendisine kesinlikle tebliğ edilmediğini, bu nedenle kararın bir kopyasını ancak 3 Mayıs 1996'da elde edebildiğini belirtmektedir. Başvuru sahibine göre başvuru her halükarda Devlet Güvenlik Mahkemesinin cezayı yerine getirmesi için kendisine ilk tebligatı yaptığı 12 Mart 1996 tarihinden itibaren 6 ay içinde yapılmıştır.
26. Mahkeme, başvurunun kabul edilebilirliği yönünde 13 Mart 2001'de karar vermiştir. Bu kararda 25 Eylül 1995 tarihli Yargıtay kararının tebligatının yapılmaması durumunda başvuru sahibinin, verilen cezanın yerine getirilmesi için kendisine yapılan tebligattan itibaren 6 ay içinde başvuruyu yapmış olması nedeniyle Sözleşmenin 35§1 maddesindeki şartları yerine getirmiş sayılacağı ifade edilmiştir.
27. Mahkeme, iç hukuktaki bir yargı kararının bir kopyasının re'sen başvuru sahibine tebliğ edilmesi gereken durumlarda, 6 aylık sürenin kararın bir kopyasının tebliğ edildiği tarihten itibaren başlamasının, Sözleşmenin 35§1 maddesinin amaç ve konusuna daha uygun olacağına ilişkin içtihadını hatırlatır (bkz, 29 Ağustos 1997 tarihli Worm v. Avusturya kararı, Recueil, 1997-V, s. 1547, §33). Oysa iç hukukta tebliğin öngörülmemesi durumunda Mahkeme, kararın elde edildiği tarihin esas alınması gerektiği görüşündedir. Zira ancak bu tarihten itibaren taraflar kararın içeriği hakkında bir fikir sahibi olabilirler (bkz, mutatis mutandis, Papachelas v. Yunanistan, (GC), no 31423/96, §§30-31, CEDH 1999-11).
28. Mahkeme, Türk Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 33. Maddesinde tarafların gıyabında alınan kararların taraflara tebliğ edilmesi öngörülmesine rağmen cezai konularda verilen temyiz kararlarının taraflara tebliğ edilmediğini gözlemler (bkz, yukarıda pr. 19-20).
Mahkeme, bu davada Yargıtay tarafından 25 Eylül 1995 tarihinde verilen ve iç hukukta nihai karar niteliği taşıyan temyiz kararının başvuru sahibinin hazır bulunduğu bir ortamda alınmadığını ve başvuru sahibine ya da avukatına tebliğ edilmediğini belirtmektedir. Bu kararın ilk derece mahkemesinin katipliğine 4 Ekim 1995 tarihinde ulaşmasının ardından savcı, 12 Mart 1996'da süresi dolan para cezasını ödeme emrini tebliğ etmiştir. Mahkeme bu davada, 6 aylık sürenin davacının savcı tarafından para cezasını ödeme emrinin kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren başlatılmasının, Sözleşmenin 35. maddesinin amaç ve konusuna daha uygun olacağına kanaat getirmektedir. Zira başvuru sahibinin temyiz talebiyle para cezasını ödeme tebligatının yapıldığı tarih arasında başvuru sahibine başka hiçbir tebligat yapılmamıştır. Ayrıca göz önüne alınan zaman global olarak ele alındığında başvuru sahibine ihmal eleştirisi getirilemez.
29. Sonuç olarak Mahkeme konuyla ilgili daha önceki pozisyonunu tekrarlar ve Türk Hükümetinin 6 aylık süreye uyulmadığına ilişkin itirazını reddeder.
II- SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİNİN İHLALİ İDDİALARI
30. Başvuru sahibi Türk Ceza Kanununun 312. Maddesi uyarınca mahkum edilmesinin Sözleşmenin 10. Maddesini ihlal ettiği görüşündedir. (...)
31- Mahkeme açısından, başvuru sahibinin Türk Ceza Kanununun 312. Maddesi uyarınca mahkum edilmesi onun ifade özgürlüğüne bir müdahale olduğu açıkça görülmektedir. Buna Türk Hükümeti de itiraz etmemektedir.
32. Böylesi bir müdahale yalnızca "yasayla öngörülmesi" durumu hariç 10. Maddeye aykırıdır. Bu da 10. Maddenin 2. Paragrafında sayılan meşru amaçlardan birini ya da birkaçını öngörür, ikinci istisna bu amaçlara ulaşmak için söz konusu müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli olması'dır. Mahkeme bu şartları şimdi sırasıyla ele alacaktır.
A- Yasayla öngörülen
33. Sözkonusu mahkumiyetin yasal bir temeli olduğuna hiç kimse itiraz etmemektedir. Bu temel de Türk Ceza Kanununun 312. Maddesidir. Bu da Sözleşmenin 10§2 maddesi anlamında "yasayla öngörülen" niteliğini taşımaktadır. Mahkeme başka türlü bir sonuca varmak için bir neden görememektedir.
B- Meşru amaç
34. Başvuru sahibi, yapılan müdahalenin Sözleşmenin 10§2 maddesi anlamında meşru bir amaç güttüğünü inkar etmemektedir.
35. Türk Hükümeti, başvuru sahibinin bir makale yayınlamaktan dolayı mahkum edilmesinin kamu düzenini, milli güvenliği ve devletin toprak bütünlüğünü korumak gibi meşru amaçlar güttüğünü ileri sürmektedir.
36. Mahkeme, terörizmle mücadelenin hassas karakterini ve yetkili makamların şiddeti artırmaya meyilli eylemlere karşı özenini göz önünde bulundurarak başvuru sahibinin mahkumiyetinin, Sözleşmenin 10§2 maddesiyle bağdaşan iki amaç güttüğünün kabul edilebileceğini belirtmektedir. Bu amaçlar da düzenin korunması ve suçun önlenmesidir.
C- Demokratik bir toplumda gerekli
1- Genel Prensipler
37. Mahkeme konuyla ilgili içtihadından ortaya çıkan temel ilkeleri hatırlatır (konuyla ilgili olarak bkz, 23 Nisan 1992 tarihli Castells v. İspanya kararlan, seri A, no 236, s. 23, §46; 25 Kasım 1997 tarihli Zana v. Türkiye kararı, Recueil 1997-VII, ss. 2547-2548, §51; Fressoz ve Roire v. Fransa, (GC), no 29183/95,§45, CEDH 1999-1; Ceylan v. Türkiye, (GC), no 23556/94, §32, CEDH 1999-IV; Öztürk v. Türkiye, (GC), no 22479/93, §64, CEDH 1999-VI; son olarak İbrahim Aksoy v. Türkiye, no 28635/95,30171/96 ve 34535/97, §§51-53,10 Ekim 2000).
i- İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birini ve bu toplumlardan her birinin ilerlemesi ve gelişmesi için vazgeçilmez şartlardan birini oluşturur. Bu özgürlük, 10. Maddenin 2. Paragrafındaki istisnalar dışında yalnızca kolaylıkla kabul edilen veya saldırgan olmayan ya da ayrım yapmayan bilgiler ve düşünceler için değil, bunun yanı sıra saldıran, şoke eden ya da endişelendiren bilgiler ve düşünceler için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve serbest düşünce gibi demokratik toplumların temel şartlan bunun böyle olmasını gerektirir. 10. Madde tarafından da kabul edildiği gibi ifade özgürlüğü bir takım istisnalara tabidir, ancak bu istisnaların dar yorumlanması gerekir (...)
ii- Sözleşmenin 10§2 maddesi anlamında "gerekli" sıfatı "zorunlu bir sosyal ihtiyacı" gerektirir. Akit devletler bu ihtiyacın varlığına karar vermek için belirli bir takdir yetkisine sahiptirler. Ancak bu takdir yetkisi, hem yasa, hem de yasayı uygulayan kararlar -bu kararlar yargı organlarından çıksa bile- üzerinde gerçekleşen bir Avrupa kontrolüne tabidir. Dolayısıyla Mahkeme bir "kısıtlamanın" ya da bir "yaptırımın" 10. Madde tarafından korunan ifade özgürlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai olarak karar verme yetkisine sahiptir.
iii- Mahkeme kontrol yetkisini kullanırken, uyuşmazlık konusu olan makalenin ağırlığı ve içinde yer aldığı bağlam da dahil olmak üzere davanın bütününü göz önünde bulundurarak müdahaleyi değerlendirmek zorundadır. Özellikle söz konusu önlemin "güdülen meşru amaçlarla orantılı olup olmadığını" ve bu önlemi gerekçelendirmek için ulusal makamların ileri sürdükleri gerekçelerin "makul ve yeterli" olup olmadıklarını belirlemek Mahkemeye düşmektedir. Böylece Mahkeme' nin, ulusal makamların 10. Maddeye uygun kuralları uyguladıklarına ikna olması gerekir, dahası bunun da davadaki olayların makul bir değerlendirmesi üzerine kurulması gerekir. Öte yandan verilen cezanın doğası ve ağırlığı da müdahalenin oranlılığını ölçme çerçevesinde göz önüne alınacak unsurlar arasında yer almaktadır.
iv- Öte yandan davacının editörlüğünü ve başyazarlığını yürüttüğü dergide yayınlanan bir makale dolayısıyla mahkum olduğundan, sözkonusu müdahaleyi basının bir siyasi demokraside oynadığı rolü göz önünde bulundurarak incelemek gerekir, (bu konudaki bir çok karar arasından bkz, 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens v. Avusturya kararı, seri A, no 103, s. 26, §41 ve yukarıda geçen Fressoz ve Roire karan, §45). Basının, özellikle ulusal güvenlik ve toprak bütünlüğü gibi devletin hayati menfaatlerinin şiddete karşı korunması veya düzenin korunması ve suçların önlenmesi için belirlenen sınırlan aşmaması gerektiği kabul edilirse, buna karşılık olarak kamuoyunu bölen siyasi konular da dahil olmak üzere haber ve düşünceleri yayınlamak basına düşmektedir. Basının bu yayınlama fonksiyonuna kamunun bu yayınlan elde etme hakkı eklenir. Basın özgürlüğü kamuoyuna yöneticilerin fikir ve tutumlarını tanıma ve bu konuda karar verme olanaklarından en iyisini sağlar (bkz yukarıda geçen Lingens karan, s. 26, §§41-42).
v- Mahkeme son olarak Sözleşmenin 10§2 maddesinin, siyasi söylem alanında ya da genel menfaati ilgilendiren konularda ifade özgürlüğüne bir kısıtlamaya yer bırakmadığını hatırlatır (bkz, 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove v. İngiltere kararı, Recueil 1996-V, ss. 1957-1958, §58). Dahası, Hükümete karşı kabul edilebilir kritiğin sınırlan basit bir bireye hatta bir siyasi kişiye karşı kabul edilebilir kritiğin sınırlarından daha geniştir. Demokratik bir sistemde hükümetin eylemleri ya da eylemsizlikleri yalnızca yasama ve yargının değil, bunun yanı sıra kamuoyunun da dikkati ve kontrolü altında olması gerekir. Ayrıca, Hükümetin sahip olduğu hakim durum, rakiplerinin haksız kritik ve saldırılarına başka cevap verme olanakları varsa cezai yolun daha hassas kullanılmasını gerektirir. Kuşkusuz kamu düzeninin koruyucuları sıfatıyla devletin yetkili organlarının, benzer saldırılara makul ve aşırı olmayan bir biçimde tepki göstermeye yönelik cezai önlemleri al-malan en doğal haklandır (bkz, 9 Haziran 1998 tarihli İncal v. Türkiye karan, Recueil, 1998-IV, ss. 1567-1568, §54). Son olarak, uyuşmazlık konusu olan söylemler eğer bir bireye, bir devlet yetkilisine veya nüfusun bir kısmına karşı şiddet kullanmaya kışkırtıyorsa, ulusal makamlar ifade özgürlüğünün kullanımına müdahale gerekliliğinin incelenmesinde daha geniş bir takdir yetkisine sahiptirler.
2- Yukarıda belirtilen prensiplerin uygulanması
a- Tarafların tezleri
38. Türk Hükümeti Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararında ele alınan pasajlara atıf yaparak (bkz, yukarıda 13. Paragraf), makalenin yazımında kullanılan üslubun bir kritikten daha ziyade, kurulu düzene bir saldın niteliği taşıdığını ileri sürmektedir. Başvuru sahibi, bir sosyal sınıfın ya da bir bölgenin problemleri üzerine görüşünü açıklamaktan daha ziyade farklı sosyal sınıfların şiddetli bir mücadelesini iradi bir biçimde provoke etmektedir. Hükümet, ülkenin sosyo-kültürel yapısını da ön plana çıkarmaktadır. Sonuçta başvuru sahibine yapılan müdahale "zorunlu bir sosyal ihtiyaca" cevap vermektedir ve güdülen meşru amaçlarla orantılıdır.
39. Başvuru sahibi Türk Hükümetinin bu tezlerini kabul etmemekte ve başka kişiler tarafından ifade edilen düşünceleri yayınladığı için mahkum olduğunu ileri sürmektedir. Öte yandan uyuşmazlık konusu olan makalede ifade edilen görüşler hükümete yönelik bir kritik niteliğini taşımaktadır. Başvuru sahibine göre, kendisine karşı alınan önlemler, Sözleşmenin 10. Maddesiyle garanti altına alınan hakka yapılan orantısız bir müdahale biçiminde analiz edilebilir.
b- Mahkemenin değerlendirmesi
40. Mahkeme, başvuru sahibinin editörü ve başyazarı olduğu dergide yayınlanan makalenin içeriği ve kullanılan ifadeler göz önüne alındığında, bir siyasi söylem formunda olduğunu kaydeder. Makalenin yazarı Marksist anlamlı kelimeleri kullanarak, Türkiye'de gericiliğin yükselişini ve etkilerini "gençlik" ve "işçi sınıfının" hissettiği ekonomik krizi eleştirerek makaleye başlamaktadır. Makale Türk Hükümetinin siyaseti konusunda bazı aşırı noktaları içermekte ve hükümeti içinde bulunulan durumdan sorumlu kılan şu suçlamaları yöneltmektedir: Gericilerle işbirliği yapmak veya "Sivas'taki katliamı" yapanlara göz yummak, "gözaltı esnasında kaybolmalar", "kazanılmış hakların gaspı". Bununla birlikte sözkonusu makalenin asıl ana teması, işsizlik ve sefaletle mücadele için "Türk işçi sınıfının" "genel grev ve direnişten" ibaret olan genel mücadelesine gençliğin katılması gerektiği gibi görünmektedir.
41. Devlet Güvenlik Mahkemesi ise kendi adına söz konusu makalenin bazı pasajlarına atıfta bulunarak, bu makalenin halkı bir sosyal sınıfa ve bir bölgeye ait olma üzerine kurulu kin ve düşmanlığa kışkırtma amacında olduğu görüşündedir (bkz, yukarıda 13. Paragraf).
42. Bununla birlikte Mahkeme, yukarıda da belirttiği gibi (bkz, yukarıda 37. Paragraf) Sözleşmenin 10§2 maddesinin, siyasi söylem alanında ya da genel menfaati ilgilendiren konularda ifade özgürlüğüne bir kısıtlamaya yer bırakmadığını hatırlatır. Bu noktada Mahkeme, sözkonusu makalenin tahlil edildiğinde, işçi sınıfının yoksulluk ve sefalete karşı mücadelesine gençliğin de katılması için bir çağrı olduğunu, şiddete, ayaklanmaya veya demokratik prensipleri başka bir biçimde reddetmeye yönelik başka bir çağrı olarak kabul edilemeyeceğini belirtir.
Mahkemeye göre, Türk devletinin ceza yasalarıyla böylesi bir siyasi çağrının bağdaşmaması, bu çağrıyı demokratik prensiplere aykırı kılmaz. Bu açıdan, bu çağrı genel grev ve direnişi içerse de Avrupa Konseyi üyesi diğer ülkelerdeki siyasi hareketler tarafından yapılan çağrılardan bir farklılık arz etmemektedir. Mahkeme için önemli olan, Türk Hükümetinin, bu makalede şiddetin devamını tavsiye eden, kanlı intikama çağıran veya amaçlara ulaşmak için vatandaşlar arasında terörist eylemleri haklı kılan kini çekmeye yönelik hiçbir pasaj göstermemesidir (bkz, a contrario, yukarıda geçen Zana v. Türkiye kararı, §§56-57; Sürek v. Türkiye (no. 1) (GC), no 26682/95, §§62-65, CEDH, 1999-IV ve Sürek v. Türkiye (no. 3) (GC), no 24735/94-, §§40-42, 8 Temmuz 1999).
43. Mahkeme öte yandan uyuşmazlık konusu müdahalenin sertliğinin altını çizer. Bir yandan başvuru sahibi para ve 1 yıl 8 ay hapis (bu ceza para cezasına çevrilmiştir) cezasına çarptırılmıştır (bkz, yukarıda 13. Paragraf). Öte yandan uyuşmazlık konusu makalenin yayınlandığı derginin ilgili sayısı yetkili makamlar tarafından toplatılmıştır (bkz, yukarıda 11. Paragraf).
44. Bu noktadan hareketle Mahkeme, başvuru sahibinin mahkumiyeti yönünde ileri sürülen gerekçelerin uyuşmazlık konusu müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli" olması için yeterli olmadığı sonucuna varmaktadır. Ayrıca, sözkonusu mahkumiyet izlenen amaçlarla orantısızdır. O halde bu davada Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlali söz konusudur.
III- SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLALİ İDDİALARI
45. Başvuru sahibi, kendisini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesindeki yargıçlar arasında askeri yargıcın varlığı nedeniyle adil yargılama ilkesinden yararlanamadığından şikayetçidir. (...)
46. Türk Hükümeti ise Anayasanın ilgili maddelerini aktararak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin istisnai mahkemeler olmadıklarını, devletin bütünlüğüne karşı işlenen suçları yargılamak için oluşturulmuş uzmanlaşmış ceza mahkemeleri olduklarını ve üyeleri arasında bir askeri yargıcın bulunduğunu ifade etmektedir. Dört yıllık bir süre için atanan bu askeri yargıçlar, Anayasa hükümlerine göre sivil yargıçlarla aynı bağımsız ve tarafsız yetkilere sahiptirler.
47. Ayrıca Türk Hükümetine göre, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin vermiş oldukları yargısal kararlar, bu kararlan her yönden inceleme yetkisine sahip Yargıtay tarafından temyiz edilebilmektedir.
49. Mahkeme, yukarıda zikredilen İncal v. Türkiye (s. 1547) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar v. Türkiye kararlarında bu davadakine benzer şikayetleri incelediğini hatırlatır. Bu kararlarda Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görev yapan askeri yargıçların statülerindeki bazı karakteristiklerin bu yargıçların tarafsızlık ve bağımsızlıklarını şüpheli kıldığını ifade etmiştir (yukarıda geçen İncal kararı, s. 1571, §68). Mahkeme bu kararlarda, bu yargıçların yürütme erkine bağlı orduya mensup kişiler olmaya devam ettiklerine, bu yargıçların askeri disipline tabi olmaya devam ettiklerine, bunların seçimlerinin ve atanmalarının büyük ölçüde idarenin ve ordunun müdahalesini gerektirdiğine parmak basmıştır.
50. Mahkeme, Türk Hükümeti tarafından ileri sürülen gerekçeler ışığında in abstracto Devlet Güvenlik Mahkemelerinin gerekip gerekmediğini incelemekle görevli değildir. Buna karşılık Mahkeme, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin işleyişinin başvuru sahibinin adil yargılanma hakkına zarar verip vermediğini ve özellikle de ilgilinin kendisini yargılayan yargı organının bağımsızlığı ve tarafsızlığından kuşkulanması için meşru bir gerekçesi olup olmadığını incelemekle görevlidir (yukarıda geçen İncal kararı, s. 1572, §68 ve yukarıda geçen Çıraklar kararı, s. 3072, §38).
51. Bu noktada Mahkeme, başvuru sahibi gibi ikisi de sivil olan İncal ve Çıraklar ile ilgili vardığı sonuçtan sapması için hiçbir neden bulamamaktadır. Bir sosyal sınıfa ve bir bölgeye ait olma üzerine kurulu ayrımcılık vasıtasıyla halkı kin ve düşmanlığa kışkırtma suçlamasıyla Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde suçlanan (bkz, yukarıda 12. Paragraf) başvuru sahibi, aralarında askeri yargıya mensup bir yargıcın da bulunduğu yargıçlar önünde yargılanmaktan korkması anlaşılabilir. Bu nedenle, savunmuş olduğu düşüncenin tabiatına yabancı mülahazalarla İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin haksız olarak yönlendirilmiş olabileceğinden başvuru sahibi gayet tabi olarak korkabilir. Bir başka deyişle, bu yargı organının bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili kaygıları objektif olarak haklı görülebilir.
52. Dolayısıyla, Sözleşmenin 6§1. maddesinin ihlali söz konusudur.
IV- SÖZLEŞMENİN 41, MADDESİNİN UYGULANMASI
53. (...)
A- Zarar, Masraf ve Harcamalar
54. Başvuru sahibi gelir kaybı sonucu uğradığı maddi zararlar için 20.000 ABD Doları; Almanya'ya mecburi ilticası sonucu uğradığı manevi zararlar için de 20.000 ABD Doları tazminat talep etmektedir.
56. Türk Hükümeti başvuru sahibinin bu talepleri üzerine herhangi bir görüş belirtmemiştir.
57. Başvuru sahibi uğradığı kazanç kaybıyla ifade özgürlüğünün ihlali ve bu ihlalden kaynaklanan zararlar arasında yeterli bir nedensellik bağı bulunmaması durumunda, Mahkeme başvuru sahibinin talebi doğrultusunda karar veremez. Hakkaniyet ölçülerine uygun olarak ve Sözleşme organlarının uygulamaları doğrultusunda Mahkeme manevi zarar için 4.500 Euro, masraf ve harcamalar için 2.000 Euro tazminata hükmetmiştir.
TÜM BU GEREKÇELERLE, MAHKEME
1- Türk Hükümetinin usul itirazının reddine;
2- Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3- Sözleşmenin 6§ 1. maddesinin ihlal edildiğine;
4-a- Sözleşmenin 44§2 maddesine göre, kararın kesinleşeceği tarihten itibaren 3 ay içinde, davalı Devletin başvuru sahibine karar tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk lirası olarak:
manevi zarar için 4.500 Euro (dört bin beş yüz Euro); 2.000 Euro (iki bin Euro) KDV ve diğer mali ödemeler için ödemesine (...).
b- Bu tutarlara belirtilen sürenin bitiminden itibaren ödeme yapılıncaya kadar yılda % 7.25 oranında faiz uygulanmasına.
5- Daha fazla tazminat isteminin reddine karar vermiştir.
Yorum
Yukarıda özeti verilen Seher Karataş v. Türkiye kararı, AİH Sözleşmesinin 10. maddesinde garanti altına alınan ifade özgürlüğünü ilgilendirmektedir. Davaya yol açan olayda yazılı basın (2 ayda bir yayınlanan dergi) yoluyla neşredilen bir makale dolayısıyla derginin editörü mahkum edilmiştir.
Mahkeme önüne getirilen bu davada iki nokta ön plana çıkmaktadır. Birinci nokta ifade özgürlüğünü garanti altına alan 10. maddedir. Mahkeme 10. madde bağlamındaki içtihadı doğrultusunda sözkonusu makalenin bazı sol söylemler içerse bile bir siyasi nutuk niteliğini taşıdığını, dolayısıyla da 10. madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varmıştır. Bu noktada istanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin davacıyı mahkum eden kararındaki yaklaşımı -sözkonusu makale bir sosyal sınıf ya da bir bölgenin problemleri üzerine görüş açıklamaktan daha ziyade farklı sosyal sınıfların şiddetli mücadelesini iradi bir biçimde provoke etmektedir- Mahkeme tarafından benimsenmemiştir. Mahkeme bu yaklaşımı çürütmek için ayrıca Türk Hükümetinin sözkonusu makalede şiddetin devamını tavsiye eden, kanlı intikama çağıran veya amaçlara ulaşmak için vatandaşlar arasında terörist eylemleri haklı kılan ve kini körüklemeye yönelik hiçbir pasaj gösteremediğini açıkça ifade etmektedir.
Bunun yanı sıra Mahkeme, sözkonusu dergiye karşı yapılan müdahalenin sertliğini de açıkça ele almaktadır. Zira bir yandan söz konusu makale nedeniyle davacı para ve 1 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Öte yandan sözkonusu makalenin yayınlandığı sayı yetkili makamlar tarafından toplatılmıştır.
Bu davada ön plana çıkan ikinci nokta Sözleşmenin 6. maddesiyle ilgilidir. Bilindiği gibi adil yargılama ilkesinin garanti altına alındığı bu maddeden hareketle Mahkeme, 1998 tarihli İncal ve Çıraklar kararlarında, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde askeri yargıçların yer almasının adil yargılama ilkesiyle bağdaşmadığı sonucuna varmıştı. Mahkeme bu kararında yukarıda belirtilen kararlara göndermede bulunarak fazla ayrıntıya girmeden -pek de tatmin edici olmayan bir biçimde- davacının Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlığından şüphe etmekte haklı olduğu sonucuna varmıştır.
Sonuç olarak AİHM, Türkiye'yi sembolik olarak değerlendirilebilecek nitelikte (4.500 Euro manevi tazminat için, 2.000 Euro masraflar için) tazminata mahkum etmiştir.
Full & Egal Universal Law Academy