(AİHS m. 6, 41, 44, 1 NOLU PROTOKOL)
(Başvuru no: 40786/98)
Karar Tarihi: 13.07.2004
(ÖZET ÇEVİRİ)
DAVANIN ESASI
8. Başvurucu Beneficio Cappella Paolini, San Marinoda bir kilisedir.
9. San Marino Hükümeti 7 Mart 1985 tarihinde başvurucuya ait bazı parsellerin kamulaştırılmasına karar vermiştir. Başvurucuya 114,790,590 İtalyan Lireti (yaklaşık 59,284 Euro) tazminat ödenmiştir. Kentsel gelişim projeleri için tahsis edilen bu arazi üzerinde çalışmaların 31 Aralık 1987'ye kadar tamamlanması tasarlanmış, ancak bu tarihe kadar arazi kısmen kullanılmıştır. Başvurucu 16 Şubat 1987 tarihinde idareye başvurarak, arazinin kullanılmayan kısmının iadesini istemiştir. İdare 20 Ekim 1987 tarihinde, söz konusu arazinin hala kamu yararı için kullanılabileceği gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir.
1. Hukuk mahkemelerindeki dava
10. Başvurucu 18/1989 sayılı ve 25 Mart 1980 tarihli Yasanın 14(3). fıkrasına dayanarak, taşınmazı geri almak için 10 Kasım 1988 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Bu Yasanın 14(3) fıkrası, öngörülen süre içinde gerekli çalışmaların tamamlanmaması halinde, kamulaştırma kararının sona ereceğini belirtmektedir. İlk duruşmanın 19 Ocak 1989 tarihinde yapılması öngörülmüş, ancak idareye tebligat yapılamadığı için duruşma da yapılamamıştır. İdare 5 Mayıs 1989 tarihinde davadan haberdar olmuştur. İdare 23 Eylül 1989 tarihli duruşmada bir tanığın dinlenmesini istemiştir. Bu talep 12 Ocak 1990 tarihinde kabul edilmiştir. Tanık 5 Nisan 1990 tarihli duruşmaya gelmemiş, idare de 26 Eylül 1990 tarihinde tanığın dinlenmesinden vazgeçmiştir. Taraflar yazılı taleplerini 23 Mayıs 1991'de vermişlerdir. Böylece davanın hazırlık aşaması 14 Kasım 1991 tarihinde sona ermiştir.
11. Asliye Hukuk Mahkemesi 14 Ocak 1992 günü verdiği ve aynı gün dosyaya giren kararla, başvurucu kilisenin davasını reddetmiştir. Bu mahkemenin karar gerekçesine göre, ilkin 20 Ekim 1987 tarihli kamulaştırma kararı idari bir işlem olup, hukuk mahkemelerinin görevi dışındadır; ikincisi söz konusu taşınmaz hukuka uygun olarak kamulaştırıldığı ve devlet adına tapu kütüğünde tescil edildiği için başvurucu mülkiyeti iade davası açamaz.
12. Başvurucu kilise 12 Mart 1992 tarihinde, 18/1980 sayılı Yasanın 14(3). fıkrası gereğince söz konusu araziyi geri almak amacıyla, Hukuk Üst Mahkemesinde tapu iptal davası açmıştır. Başvurucu ayrıca yetkililerin tutumunun Birinci Protokolün 1. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir. Birinci duruşma 9 Nisan 1992de yapılmıştır. Başvurucu kilise 21 Mayıs 1992de birkaç belge sunmuştur. 29 Mayıs 1992de, davada dostane çözüm girişimi ilerlediği gerekçesiyle duruşma ileri bir tarihe ertelenmiştir. Üst başvuruları hazırlamakla görevli yargıç (Commissario della Legge) 2 Aralık 1992de, görüşmelerin sonuç vermediği gerekçesiyle duruşmaya devam edilmesine karar vermiştir. Başvurucu kilise 25 Şubat 1993te arazinin hangi kısmının kullanılmadığını kesin olarak belirlemek üzere bir tanık dinlenmesini ve bir bilirkişi tayin edilmesini istemiştir. Commissario della Legge 2 Mart 1993 ve 6 Nisan 1993 tarihlerinde verdiği kararlarla her iki talebi de kabul etmiştir. 24 Haziran 1993te tanık dinlenmiş ve 7 Kasım 1993te bilirkişi raporu dosyaya girmiştir. Taraflar 10 Şubat 1994 ve 24 Mart 1994 tarihlerinde son sunuşlarını yapmışlardır. Davanın hazırlık süreci 27 Nisan 1994 tarihinde tamamlanmıştır.
13. Aralık 1994te Üst Mahkeme yargıcı C.P. ölmüştür. Üst Hukuk Mahkemelerinin teşkilat yapısında tek bir yargıç öngörüldüğünden, onun yerine başka bir yargıç geçememiştir. 17 Ocak 1995 tarihinde Parlamentodan çıkan 2/1995 sayılı Yasanın 1. maddesine göre: "Üst Hukuk Mahkeme yargıcının ölmesi veya davayla ilgili görevlerini yerine getirmesinde ciddi bir engel çıkması halinde, yeni bir yargıcın atanması veya ciddi engelin kalmasına kadar, Üst Ceza Mahkemesi yargıçlarından biri davayla ilgili acil tedbirleri alır. ..."
14. Parlamento, ölen yargıcın yerine 25 Nisan 1995 tarihinde yargıç P.G.P.'yi tayin etmiştir. Ancak yargıç P.G.P., Temyiz Mahkemesine (Council of the XII) başvurarak, söz konusu davaya daha önce Asliye Hukuk Mahkemesi yargıcı olarak baktığı için, bu davadan çekilmesine izin verilmesini talep etmiştir. 2/1995 sayılı Yasanın 17. maddesi gereğince, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı onaylamayan Üst Mahkemenin kararlarına karşı üçüncü derece mahkemesi olarak görev yapan Temyiz Mahkemesi, o tarihlerde ayrıca bir yargıcın reddi veya çekilmesi başvuruları hakkında da karar vermektedir.
15. Temyiz Mahkemesi 26 Eylül 1995 tarihinde bu çekilme talebini kabul etmiş ve söz konusu dosyayı Üst Ceza Mahkemesi yargıcı P.G.'ye göndermiştir.
16. Yargıç P.G. 18 Aralık 1998 tarihli kararla, başvurucunun davasını reddetmiş ve karar aynı gün dosyaya girmiştir. Bu yargıca göre 18/1980 sayılı Yasanın 14(3). fıkrası, taşınmazla ilgili çalışmalar için öngörülen sürenin dolmasıyla kamulaştırma kararının sona ereceğini belirtmiş, ancak kamulaştırılan mülkün tamamının kullanılmaması halinde kamulaştırma kararının sona ermesini öngörmemiştir; her halükarda, kamulaştırma davasının esasıyla idare mahkemeleri görevlidir; ayrıca başvurucu ilk derece mahkemesi önünde sadece arazinin geri verilmesini istemiş iken, üst başvurusunda tapunun iptal edilerek kendi üzerine tescilini istemiştir. Yargıç, ilk kez üst başvuru sırasında ileri sürülen taleplerin açıkça kabuledilemez olduğunu belirten yerleşik içtihatlar gereğince, başvurucunun davasının kabul edilemeyeceği sonucuna varmıştır.
2. İdare mahkemelerindeki dava
17. Bu arada, söz konusu arazinin kullanımını arsadan tarımsal alana dönüştüren yeni plan yürürlüğe girmiş, bunun üzerine başvurucu kilise 3 Mart 1992de idareye başvurarak taşınmazın iadesini istemiştir. Başvurucu idareden bir cevap alamayınca, 24 Kasım 1992de taşınmazın iadesi amacıyla gerekli işlemleri yapması için idareye bir ihtarname göndermiştir. Başvurucu 20 Nisan 1993te İdare Mahkemesine dava açmıştır. 3 Ağustos 1993te duruşma yapılmıştır. İdare Mahkemesi 17 Ağustos 1993te verdiği ve aynı gün dosyaya giren kararda, kullanılmayan arazinin geri verilmesi hakkının bulunup bulunmadığını tespit yetkisi olmadığını, çünkü idare mahkemelerinin sadece meşru menfaatleri inceleyebileceğini söylemiştir. İdare Mahkemesi söz konusu arazi için ne yapılacağına sadece Büyük Genel Konseyin karar verebileceğini belirtmiştir. İdare Mahkemesi son olarak, kullanılmayan arazinin kullanılma amacının yeni imar uygulama planı ile değiştirildiğini kaydederek, 7 Mart 1985 tarihli kamulaştırma kararının bu arazi bakımından sona erdiğini tespit etmiş, ancak kamulaştırma kararın hükümsüz kaldığını tespit etmiş olmanın mülkiyeti geri alma hakkı doğurmadığı sonucuna varmıştır.
18. Bunun üzerine davalı idare bu karara karşı Üst Mahkemeye itirazda bulunmuş ve bir zımni red kararının ilk derece idare mahkemelerine dava açmayı haklı kılacağı görüşüne ve ayrıca idare mahkemelerinin kamulaştırma kararının kısmen de olsa hükümsüz kaldığını tespit yetkisine karşı çıkmıştır. İlk duruşmanın 13 Ocak 1994 yapılması öngörülmüş, ancak İdare Üst Mahkemesi yargıcının duruşmaya gelememesi nedeniyle duruşma 24 Mayıs 1994 tarihine ertelenmiştir. Üst Mahkeme yargıcı 26 Mayıs 1994te itirazı kabul etmiş ve karar aynı gün dosyaya girmiştir. Üst Mahkeme yargıcı, devletin söz konusu parsellerin mülkiyetini kamulaştırma tazminatı ödeyerek hukukun öngördüğü usule göre kazandığını ve idareyi mülkiyeti geri vermeye zorlayan bir yasa hükmü bulunmadığını belirtmiştir. Buna göre yargıç, başvurucu kilisenin 20 Nisan 1993 tarihli talebinin kabuledilemez olduğunu, çünkü idarenin davranışının zımni red olarak nitelendirilemeyeceğini belirtmiştir. Son olarak yargıca göre, ilk derece İdare Mahkemesi kamulaştırma kararının kısmen de olsa hükümsüz kaldığını tespit etmekle yetkisini aşmıştır; çünkü idare mahkemeleri, gerekirse sadece, idarenin zımni reddinin hukuka aykırı olduğunu tespit edebilir.
19. Üst İdare Mahkemesi belirlenemeyen bir tarihte, dosyanın Temyiz Mahkemesine gönderilmesine karar vermiştir. Bu mahkeme, idari uyuşmazlıklarda ilk derece mahkemesi ile üst mahkemenin birbirine zıt kararlar vermeleri halinde, bilirkişi raporu aldıktan sonra bir karar vermektedir (İdare Mahkemelerinin Kuruluşu hakkında 28 Haziran 1989 tarihli ve 68 sayılı Yasa, md 21). Temyiz Mahkemesi 27 Eylül 1994 tarihli kararla, bilirkişi raporunda varılan sonucu kabul ederek Üst Mahkemenin kararını onamıştır. Temyiz Mahkemesine göre, kentsel gelişimle ilgili kamu yararı kararı, Beneficio Cappella Paolininin mülkiyet hakkını sadece meşru bir menfaate dönüştürmüş ise de, 15/1980 sayılı Yasanın 14(3). fıkrası, idarenin işlemlerinin hukukiliği konusunda bir meşru menfaat sağlamakla kalmamış, fakat aynı zamanda yapılması öngörülen çalışmalar için sürenin dolması nedeniyle kamulaştırma kararının sona erdiğine dair bir tespit elde etmek için hukuk mahkemelerine başvurma hakkı da vermiştir.
KARAR GEREKÇESİ
I. Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlali iddiası
20. Başvurucu, 10 Kasım 1988 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesinde açtığı davanın uzun sürmesinden ve ayrıca ulusal mahkemelerin davanın esası hakkında karar vermemiş olmalarından şikayetçi olmuştur. Sözleşmenin 6(1). fıkrasına göre:
" Herkes, kişisel hak ve yükümlülükleri ile ... karara bağlanmasında, bir yargı yeri tarafından, makul bir sürede, ... yargılanma hakkına sahiptir."
1. Makul süre
21. Hükümet, bu fıkraya dayandırılan ilk şikayet konusunda, özellikle davanın karmaşıklığı da göz önüne alındığında, birinci ve ikinci derece yargılamalarında makul süre şartına uyulduğunu savunmuştur. Bu mahkemeler, örneğin Üst Mahkeme aşamasında tanık dinlemek ve bilirkişi tayin etmek zorunda kalmıştır. Daha sonra, Üst Mahkeme başkanının ölümü üzerine yeni bir yargıcın tayini gerekmiş, yeni yargıç da daha önce ilk derece mahkemesinde davaya bakmış olduğu için davadan çekilmesine izin verilmiştir. Bu nedenle davaya başka bir yargıç tayin edilmiştir. Hükümet, yeni yargıcın bu davanın görülmesini askıya almış olmasının belli bir gecikmeye neden olduğunu kabul etmekle birlikte, bunun "istisnai ve geçici" bir durum olması nedeniyle devletin sorumlu tutulamayacağını, çünkü devletin istisnai duruma çok çabuk karşılık verdiğini savunmuştur. Son olarak, başvurucunun kendisi de, üst mahkeme önündeki yargılamanın altı ay geciktirilmesi gibi bir takım gecikmelere neden olmuş ve davayı hızlandırmak için bir girişimde bulunmamıştır.
22. Başvurucuya göre, bir tanığın dinlenmesi ve bilirkişi incelemesi yaptırılması, kendisinin şikayetçi olduğu uzamayı haklı göstermeye yetmemektedir. Hukuk Üst Mahkemesi yargıcının yerine bir başka yargıç tayin edilmesi konusunda ise, daha önce çok sayıda hukuk davasında görev yapmış olan P.G.P. Parlamento tarafından tayin edilmeyebilirdi; çünkü bu yargıcın davaya bakmaktan kaçınacağı önceden bilinebilecek bir durumdu. Son olarak başvurucu, Üst Mahkeme önünde dava hazırlığının tamamlanması ile Üst Mahkeme yargıcının kararının vermesi arasında geçen süreye işaret etmiştir.
23. Mahkeme, bir davanın süresinin makul olup olmadığının davanın içinde bulunduğu koşullara ve Mahkemenin yerleşik içtihatlarında ortaya çıkan kriterlere göre, özellikle de davanın karmaşıklığı, başvurucunun tutumu ve yetkili makamların tutumu ile başvurucu için tehlikede olan şeyin önemi de dikkate alınarak belirlendiğini hatırlatır (bk., diğer bir çok karar arasından, Tierce - San Marino kararı, no. 69700/01, parag. 30).
24. Dikkate alınacak süre, Sözleşmenin San Marino için yürürlüğe girdiği 22 Mart 1989 tarihinde başlar (bk. 10 Aralık 1982 tarihli Foti ve diğerleri - İtalya kararı, parag. 53). Bununla birlikte, bu tarihten sonra geçen sürenin makul olup olmadığını belirlemek için o dönemde davanın hangi aşamada olduğunun dikkate alınması gerekir. Dolayısıyla, dikkate alınacak dönem, davanın dört mahkemede görüldüğü yaklaşık 9 yıl dokuz aydır.
25. Mahkemeye göre, ulusal mahkemelerin görev ve yetkileri ile ilgili sorunlar nedeniyle dava hukuki açıdan karmaşık olsa da, bu durum davadaki gecikmeyi haklı kılmaz. Aynı şey, tanık dinleme ve bilirkişi incelemesi için de geçerlidir. Yargıç C.P.'nin ölümü üzerine devlet hızla müdahale ederek Hukuk Üst Mahkemesine yeni bir yargıç atanmasını sağlamıştır. Ama şu da bir gerçektir ki, başvurucunun haklı olarak vurguladığı gibi, daha en baştan başka bir yargıç seçilebilir ve seçilmesi de gerekirdi; çünkü yargıç P.G.P. Asliye Hukuk Mahkemesinde davaya bakmıştır. Daha sonra dava dosyasının Ceza Üst Mahkemesi yargıcı P.G.'ye verilmesi ile Üst Mahkeme kararı arasında 3 buçuk yıla yakın bir süre geçmiştir. Başvurucunun tutumu konusunda ise Mahkeme, davanın taraflarca yürütülmesi prensibini benimseyen hukuk sistemlerinde bile, yargıçların Sözleşmenin 6(1). fıkrasının gerektirdiği hızla hareket etme yükümlülüğünün ortadan kalkmadığını hatırlatır.
Sonuç olarak, davanın uzaması, büyük ölçüde yetkili makamların ve mahkemelerin tutumundan kaynaklanmıştır. Dolayısıyla, Sözleşmenin 6(1). fıkrası "makul süre" bakımından ihlal edilmiştir.
2. Mahkeme hakkı
26. Hükümet, adalet dağıtılmadığı (denial of justice) iddiası konusunda, bunun tek sorumlusunun başvurucu kilise olduğunu iddia etmiştir. Hükümete göre başvurucu, idare mahkemelerine bir hakkın ("diritto soggetivo") tanınması için, hukuk mahkemelerine de meşru bir menfaatin ("interresse legitimo"), yani kamu yararıyla uyumlu olduğu ölçüde dolaylı olarak korunan bir bireysel durumun tanınması için başvurmuştur. Son olarak da başvurucu kilise, ilk derece mahkemesi önünde dile getirmediği yeni talebini Üst Mahkeme önünde dile getirmiştir; bu da yerleşik içtihatlar gereğince talebin reddine karar verilmesini gerekli kılmıştır.
27. Başvurucu kilise, ulusal mahkemelerin önlerine getirilen meselenin esasını karara bağlamadıklarını, çünkü verdikleri kararlarla uyuşmazlığın çözümü konusunda görevli olmadıklarını beyan ettiklerini belirtmiştir.
28. Mahkeme, kendi içtihatlarına göre, Sözleşmenin 6(1). fıkrasının mahkeme hakkına yer verdiğini, bu hakkın bir yönünü mahkemeye başvurma hakkı, yani kişisel konularda bir mahkemeye dava açma hakkının oluşturduğunu hatırlatır (bk. 21.02.1975 tarihli Golder - Birleşik Krallık kararı, parag. 36). Mahkemeye başvurma hakkının etkili olabilmesi için bireyin, kendi haklarına müdahale eden bir tasarrufa karşı açık ve pratik bir imkana sahip olması gerekir (bk. 04.12.1995 tarihli Bellet - Fransa kararı, parag. 36).
Mevcut olayda başvurucu kilise, devlet tarafından kamulaştırılmış olup kullanılmamış olan, kendisine ait taşınmazı geri alabilmek için Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur. Başvurucu daha sonra taşınmazın mülkiyetini geri almak amacıyla tapu iptali için Üst Mahkemeye dava açmıştır. Başvurucu daha baştan beri taşınmazın iadesini sağlamak için idare mahkemelerine de başvurmuştur (bk. yukarıda parag. 10-19). Üst Mahkeme yargıcı 18 Aralık 1998 tarihli kararında, kamulaştırma davasının esası hakkında karar verme yetkisinin idare mahkemelerine ait olduğunu belirtmiştir. Buna karşılık Temyiz Mahkemesi (Council of the XII) 27 Eylül 1994te, Üst İdare Mahkemesi kararını onarken, 15/1980 sayılı Kanunun, taşınmaz üzerindeki çalışmalar için öngörülen sürenin dolması halinde kamulaştırma kararının sona ereceğine dair bir karar elde etmek için hukuk mahkemelerine başvurma hakkı verdiğini söylemiştir.
29. Mahkemenin görevi, 15/1980 sayılı Kanunun 14(3). fıkrası ışığında hukuk mahkemelerinin mi yoksa idare mahkemelerinin mi davanın esası hakkında karar verme yetkisine sahip olduğunu incelemek değildir. Mahkeme başvurucu kilisenin bu mahkemelere başvurduğunu, fakat bu mahkemelerden hiç birinin, kamulaştırılmış olup kullanılmayan araziyi geri alma hakkı bulunup bulunmadığına karar vermediklerini kaydeder. Mahkemeye göre bu durum adalet dağıtmamak anlamına gelmekte olup, başvurucu kilisenin Sözleşmenin 6(1). fıkrasıyla korunan mahkemeye başvurma hakkının özünü zedelemiştir. Sonuç olarak bu hüküm ihlal edilmiştir.
II. Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlali iddiası
30. Başvurucu, Birinci Protokolün 1 'inci maddesine dayanarak, mülkiyet hakkının ihlalinden şikayetçi olmuştur. Bu madde şöyledir:
"Her gerçek ve tüzel kişi, maliki olduğu şeyleri barışçıl bir biçimde kullanma hakkına sahiptir. Kamu yararı gerektirmedikçe ve uluslararası hukukun genel ilkeleri ile hukukun aradığı koşullara uyulmadıkça, hiç kimse mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Ancak yukarıdaki hükümler hiç bir biçimde, mülkiyetin genel yarara uygun olarak kullanılmasını denetim altına almak, vergiler ile diğer harç veya cezaların ödenmesini sağlamak için Devletin gerekli gördüğü yasaları yürürlüğe koyma yetkisini ortadan kaldırmaz."
31. Hükümet, başvurucunun mülkünün kamulaştırılmasının hukukilik ilkesine uygun olduğunu vurgulamıştır. Yasa doğru bir şekilde uygulanmış ve tazminat ödenmiştir. Kamulaştırılan arazinin kullanılmamış olması ve tahsis amacının tarımsal üretim şeklinde değiştirilmiş olması, kamulaştırmanın dayanağını oluşturan kamu yararını ortadan kaldırmaz. Ayrıca başvurucu, idare mahkemesi önündeki yargılama sırasında kamulaştırılmış arazinin bir kısmının kullanılmamış olduğunu iddia etmemiş, öte yandan talebinin zorunlu olarak reddedilmesinden sonra Üst Mahkeme önünde mülkiyet hakkının ihlalinden şikayetçi olmuştur. Hükümete göre, Birinci Protokolün 1. maddesinin Sözleşmeci Devletlere geniş bir takdir alanı bıraktığı düşünüldüğünde, mevcut olayda söz konusu menfaatler dengesi gözetilmiştir.
32. Başvurucu ise, demokratik bir ülkede, kamulaştırıldığı halde kullanılmayan mülklerin iade edilmemesinin, ancak halen mevcut bir kamu yararının haklı kılabileceğini ileri sürmektedir. Devlet bu mülkleri elinde tutmakta serbest bırakılacak olursa, o zaman ilgili kanunlarda öngörülen sınırların ve güvencelerin bir anlamı kalmayacaktır.
33. Mahkeme ilk olarak, mevcut olayda kamulaştırmanın iç hukuka uygunluğuna itiraz edilmediğini kaydeder. Uyuşmazlık konusu araziler, konuyla ilgili kurallara uygun olarak kamulaştırılmış ve başvurucuya tazminat ödenmiştir. Bununla birlikte Mahkeme, kamulaştırılan arazinin kısmen kullanılmasının, bir yandan yeni arazi kullanım planının onaylanması ve diğer yandan kamulaştırıldığı halde kullanılmayan taşınmazın geri verilmesini gerektiren bir iç hukuk hükmü bulunmaması nedeniyle, mülkiyet hakkı bakımından bir sorun ortaya çıkardığı kanaatindedir. Hiç kuşkusuz Birinci Protokolün 1. maddesi devletlere geniş bir takdir alanı tanımaktadır.
Ne var ki, mülkiyetten yoksun bırakan bir işlemin objektif olarak kamu yararı meşru amacını taşıması, kural olarak yeterli değildir: bu amaç ile kullanılan araçlar arasında makul bir orantılılık ilişkisinin bulunması gerekir. Bir bireyin orantısız bir külfet altına sokulması halinde, genel yararın gerekleri ile bireyin hakları arasında denge bozulmuş olur. Mahkeme, yine kamulaştırılmış olup kullanılmayan bir mülkle ilgili Motais Narbone - Fransa davasında (no. 48161/99, 2 Ekim 2002), taşınmazın kamulaştırılması kararı ile kamulaştırmaya temel oluşturan kamu yararı projesinin somut olarak gerçekleştirilmesi arasında önemli bir süre geçmesinin, Birinci Protokolün 1. maddesini ihlal ettiği sonucuna varmıştır. Böyle bir durumda kamulaştırma, mülkün yarattığı artı değerden ilgili kişiyi yoksun bırakma sonucu doğurabilir; eğer bizzat bu özel yoksun bırakma, kamu yararı bakımından meşru bir nedene dayanmıyorsa, ilgili kişi Birinci Protokolün 1. maddesinin gerekleriyle bağdaşmayan ek bir külfet altına sokulmuş olur (aynı karar, parag. 19).
Mahkemeye göre, mevcut olayda da aynı durum söz konusu olabilir. Aslında kamu yararının, arazinin 1985te kamulaştırılmasını ve 1987de başvurucunun geri alma talebinin Hükümet tarafından reddedilmesini haklı kıldığı kolaylıkla kabul edilebilir; ancak Mahkeme, bir yandan başvurucunun açtığı iki davada birbiriyle çelişen sonuçlara varılmış olmasını, öte yandan uyuşmazlık konusu arazinin hala kamu yararına yönelik çalışmaların gerçekleştirilmesi için tahsis edilmemiş olmasını göz önünde tutarak, arazinin geri verilmemesi kararının sürdürülmesini haklı kılmadığı kanaatindedir.
34. Yukarıda anlatılanlar ışığında ve 29. paragrafta varılan sonuç nedeniyle Mahkeme, genel yararın gerekleri ile bireyin haklarının korunmasının gerekleri arasında adil bir dengenin bozulduğu sonucuna varmaktadır. Bu nedenle Birinci Protokolün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
III. Sözleşmenin 41. maddesinin uygulanması
35. Sözleşmenin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme, Sözleşmenin veya Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse, ve ilgili Sözleşmeci Devletin iç hukuku bu ihlali ancak kısmen giderme imkanı veriyorsa, Mahkeme gerekli görürse zarara uğrayan tarafa adil bir karşılık verilmesine hükmeder.
A. Zararlar
36. Başvurucu ilk olarak davanın uzunluğu nedeniyle hakkaniyet esasına göre manevi tazminata hükmedilmesini istemektedir. Başvurucu daha sonra kamulaştırılmış arazinin kullanılmayan kısmının kendisine geri verilmesini istemekte ve buna karşılık bilirkişi tarafından hesaplanmış olan 75,776.08 Euroyu devlete iade etmeye ve bu bağlamda Mahkemenin hükmedebileceği manevi tazminattan feragat etmeye hazır olduğunu belirtmektedir. Başvurucu arazinin geri verilmemesi halinde, San Marino Hükümetinin kullanılmayan arazinin piyasa değeri olan 2,635,523.92 Euroyu başvurucuya ödemesine hükmedilmesini istemektedir.
37. Hükümet ise Mahkemeden başvurucunun taleplerini reddetmesini istemektedir.
38. Mahkeme ilk önce bir ihlal tespitinin, davalı devlete ihlali sona erdirme ve sonuçlarını ortadan kaldırma şeklinde Sözleşmeden doğan bir hukuki yükümlülük yüklediğini hatırlatır. İç hukukun ihlalin sonuçlarını ancak kısmen giderme imkanı vermesi halinde, Sözleşmenin 41. maddesi Mahkemeye Sözleşmeyi ihlal ettiği tespit edilen eylem veya ihmal nedeniyle zarara uğrayan tarafa bir giderim sağlanmasına hükmetme yetkisi vermektedir. Mahkeme bu yetkiyi kullanırken belirli bir takdir alanına sahiptir; gerekli görürse ifadesi ve adil sıfatı bunu göstermektedir. Mahkeme, bu mesele hakkında karar verirken maddi zararlar, yani iddia edilen ihlalin doğrudan bir sonucu olarak fiilen uğranılan kayıplar ile manevi zararlar, yani söz konusu ihlalin neden olduğu sıkıntı, üzüntü ve belirsizlikler ve diğer manevi zararlar dikkate alınması gereken faktörlerdir. Ayrıca, maddi ve manevi zararlar arasında bir ayrım yapılmasının güç olduğu ve uğranılan zararın kesin olarak hesaplanmaya elverişli olmadığı hallerde, Mahkeme bu meseleyi bir bütün olarak ele alabilir (Comingersoll Büyük Daire kararı, parag. 32-35).
Mahkeme kendi içtihatlarına göre, tüzel kişiler tarafından talep edilen manevi tazminata hükmedilme ihtimalini her bir olayın içinde bulunduğu koşullara dayanarak, kural olarak göz ardı etmediğini hatırlatır. Dolayısıyla bir kilisenin de maddi zararlar dışında başka zararlara da uğrayabileceği göz ardı edilemez. Mahkeme, davanın makul süreyi aşacak şekilde uzamasının, Beneficio Cappella Paolini Başkanında sıkıntıya ve belirsizliğe sebep olmuş olabileceği kanaatindedir. Başvurucunun belirsizlik içine sokulmuş olması, kendisine tazminat ödenmesine hükmedilmesini gerektirmektedir.
Mahkeme, Sözleşmenin 41. maddesinin gerektirdiği şekilde hakkaniyet esasına dayanarak, başvurucuya 3,000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.
Ancak, eski hale iade (restitutio in integrum) veya maddi zararlar için tazminat talebi konusunda ise Mahkeme, olayın içinde bulunduğu durumda, Sözleşmenin 41. maddesinin uygulamaya hazır olmadığı kanaatindedir. Sözleşmenin 6(1). fıkrası ile Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmiş olması karşısında, olayda en iyi giderim biçiminin, araziyi kullanamamaktan kaynaklanan kayıp nedeniyle tazminat ile birlikte arazinin devlet tarafından geri verilmesi ve manevi tazminat ödenmesidir. Dolayısıyla davalı devlet ile başvurucu arasında varılabilecek bir dostane çözüm ihtimalini dikkate alarak bu sorunu saklı tutmak ve daha sonraki süreci belirlemek gereklidir (Mahkeme İçtüzüğü, md. 75(1)).
B. Ücretler ve masraflar
39. Başvurucu aşağıdaki miktarların geri ödenmesini istemektedir:
a) Komisyon ve Mahkeme önündeki yargılama sırasında katlanılan ücretler ve masraflar için 6,000 Euro;
b) Maddi tazminat tutarının belirlenmesi için özel bilirkişiye ödenecek ücret için 2,400 Euro;
c) Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlalinin ulusal yargısal makamlar önünde başvurucu tarafından ödenen ücretler ve masraflar için 2,427.35 Euro.
40. Hükümet bu konuda bir görüş bildirmemiştir.
41. Mahkeme a) başlığı altında istenen miktarı makul bulmakta bu miktarın ödenmesine hükmetmektedir. Öte yandan Mahkeme, b) ve c) başlıkları altında talep edilen miktarların arazinin değerinin yeniden belirlenmesiyle ilgili olmaları nedeniyle, bu miktarları saklı tutmaktadır.
C. Gecikme faizi
42. Mahkeme gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının en yüksek kredi faizine 3 puan eklenerek bulunmasının uygun olduğu kanaatindedir.
BU GEREKÇELERLE MAHKEME,
1. Oybirliğiyle, başvurucunun makul sürede yargılanma hakkı bakımından Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline;
2. Bire karşı altı oyla, mahkeme hakkı bakımından Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ihlaline;
3. Bire karşı altı oyla, Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlaline;
4. Oybirliğiyle;
a) Bu kararın Sözleşmenin 44(2). fıkrasına göre kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde davalı devletin başvurucuya şu miktarları ödemesine:
i. makul sürede yargılanma hakkının ihlali nedeniyle manevi tazminat olarak 3,000 Euro;
ii. Komisyon ve Mahkeme önündeki yargılama sırasında katlanılan ücretler ve masraflar için 6,000 Euro;
b) Söz konusu süresinin dolmasından ödeme tarihine kadar geçen döneme bu miktarlara faiz işletilmesine ve bu faiz oranının Avrupa Merkez Bankasının kredi faizlerine uyguladığı en yüksek faize üç puan eklenerek bulunmasına;
5. Bire karşı altı oyla, mahkemeye başvurma hakkı Sözleşmenin 6(1). fıkrasının ve mülkiyet hakkı bakımından Birinci Protokolün 1. maddesinin ihlal tespitlerine ve bu ihlallerin ulusal makamlar tarafından giderimi için katlanılan ücretler ve masraflara Sözleşmenin 41. maddesinin uygulanmasının hazır olmadığına; ve bu nedenle:
a) bu meselenin saklı tutulmasına;
b) Hükümeti ve başvurucuyu varabilecekleri bir anlaşma konusunda kendisine bilgi vermeye davet etmeye;
c) bundan sonra izlenecek usul konusunda Mahkeme Başkanını yetkili kılmaya;
6. Oybirliğiyle diğer adil karşılık taleplerinin reddine
Karar Vermiştir.
YARGIÇ FERRARİ BRAVANIN KARŞI OY GÖRÜŞÜ
Mevcut olayda davanın uzun sürmesi konusunda çoğunlukla birlikte oy kullandım. Dava gerçekten haddinden fazla uzun sürmüştür.
Bununla birlikte, mahkeme hakkı ve Birinci Protokolün 1 'inci maddesinin ihlali konusunda aynı şekilde oy vermedim.
Bu konuda çoğunluk, kamulaştırılmış bir mülkün tümüyle kullanılmaması durumunda geri verilmesine veya tazminat ödenmesine dair açık bir hüküm bulunmaması nedeniyle San Marino'yu eleştirmiştir. Gel gelelim, gelişmemiş bir sistemin iyi veya kötü olduğu konusunda Mahkemenin görüş bildirmek gibi bir görevi yoktur.
Sistemin tutarlı olması yeterlidir. Tabii ki Beneficio Cappella Paolini'yi savunan avukat gibi iyi bir avukat, biraz zorluk da çekse de, bu karmaşık usul içinde yolunu bulabilirdi.
Eğer bunu başaramamışsa, bu kendi hatasıdır ve bu hususta talep edebilecekleri hiçbir şey yoktur. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy