(AİHS m. 6, 10)
(Başvuru no. 52709/99)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
31 Temmuz 2007
İşbu karar AIHS 'nin 44 § 2. Maddesi'nde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Davanın nedeni, Ziya Ulusoy adlı Türk vatandaşının ("başvuran"), İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin ("AİHS") 34. Maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ("AIHM") 23.07.1999 tarihinde yapmış olduğu 52709/99 nolu başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosuna bağlı avukatlar Faruk Nafiz Ertekin, Keleş Öztürk, Tahsin Aycık ve Filiz Kılıçgün tarafından temsil edilmiştir.
AİHM, 22.11.2005 tarihinde başvuruyu Hükümet'e bildirmeye ve AİHS'nin 29 § 3. Maddesi'ni uygulayarak, başvurunun kabuledilebilirliğiyle esaslarını beraber incelemeye karar vermiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN AYRINTILARI
1953 doğumlu başvuran, Türkiye'nin güney doğusundaki Tunceli ilinde ikamet etmektedir.
A. Başvuranın tutuklanması ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde kendisine açılan kamu davası
Başvuran, hiçbir belge sunmamış, aşağıdaki ifadeleri vermiştir:
06.11.1992 tarihinde, İstanbul Emniyet Amirliği terörle mücadele şubesine bağlı polis memurları tarafından gözaltına alınmış, gözaltı süresince "işkenceye" maruz kalmıştır.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 20.11.1992 tarihinde başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına karar vermiştir. İstanbul 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde başvuran hakkında dava açılmıştır.
İstanbul 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi belirlenemeyen bir tarihte, Türk Ceza Kanunu'nun 168. Maddesi gereğince yasadışı örgüt üyesi olmak suçundan başvuranın mahkumiyetine karar vermiştir.
21.12.2000 tarihinde, 23.04.1999 tarihine kadar işlenen suçlardan dolayı şartla salıverilmeye ve dava ve cezaların ertelenmesine ilişkin 4616 Nolu Kanun yürürlüğe girmiştir. Bu Kanun Türk Ceza Kanunu'nun 168. Maddesi'ne muhalefet eden kimselerin şartlı tahliyeden yararlanamayacaklarını öngörmüştür. Dolayısıyla başvuran 4616 Nolu Kanun'dan yararlanamamıştır.
B. İstanbul 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde başvurana açılan kamu davası
İzleyen bilgiler, tarafların görüşleri ile sundukları belgelerden alınmıştır: Cumhuriyet Savcısı, 21.07.1993 tarihinde, İstanbul 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne (bundan böyle "davanın görüldüğü mahkeme") Emeğin Bayrağı adlı aylık derginin sahibi B.G. hakkında bir iddianame sunmuştur. Cumhuriyet Savcısı derginin sahibi ve editörü sıfatıyla B.G.'yi, derginin Temmuz 1993 sayısından yayınlanan Yeni Bir Maraş: Sivas Katliamı1 başlıklı makaleyle Terörle Mücadele Kanunu'nun (3713 Sayılı Kanun) 8 § 1.
1 "Yeni Bir Maraş" adlı makale 1978 yılında Maraş'ta meydana gelen, aşırı sağ görüşe sahip kişilerin -çoğunluğu sol görüşe sahip veya Alevi - 111 kişiyi öldürdüğü ve binden fazla insanın yaralandığı olaylara ilişkindir. Bu makalede söz edilen "Sivas Katliamı"nda aşırı İslamcılar 2 Temmuz 1993 tarihinde, Sivas'ta Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında entelektüel, yazar, müzisyen ve şairlerden oluşan bir grup insanın kaldığı bir oteli yakmışlardır. 35 kişi hayatım kaybetmiş, onlarca kişi yaralanmıştır.
Maddesi'ne muhalefet ederek devletin bölünmez bütünlüğünü hedef alan propaganda yapmakla suçlamıştır.
B.G., 28.09.1993 tarihinde, davanın görüldüğü mahkemede, makalenin yazarının başvuran Ziya Ulusoy olduğunu ifade etmiştir. Ardından başvuran mahkemede dava konusu makalenin yazarının kendisi olduğunu teyit etmiştir.
Makalenin ilgili bölümleri aşağıdaki gibi özetlenebilir:
"... Bugün Kürdistan'da en vahşi yöntemlerle süren kirli bir savaş var. Devlet Kürt halkına ve onun öncülerine karşı soykırımcı bir savaş sürdürüyor. Kürt ulusunun meşru hareketi siyasal özgürlüğü hedeflerken Devlet bu savaşın sesini boğmak ve o güçten düşürmek için aym zamanda Türk şovenizmini körüklüyor. Savaşta ölen erlerin cenaze törenleri ırkçı şoven bir kitle hareketi geliştirmek için kullanılıyor... Bu hareketler Kürt ulusal hareketinin yamnda gündemi işgal etti... Kürt emekçileri, ulusal özgürlük mücadelenizi kan ve barutla bastırmak peşinde olan bu devlet, dün size karşı irticacı Hizbullahçıları kullanıyordu. Bugün Kürt-Türk ayrımı gözetmeden alevi halka, ilerici, demokrat güçlere Türk aydınlarına karşı yine Hizbullahçı çetelerin önderliğinde irticacı kalabalıkları kullanıyor. Ev ve işyerlerinin yakıldığı 40'ın üzerinde insanın katledildiği bu katliam yeni bir Murat'tır. Katliama sessiz kalma eylemlerinle hesabım sor!"
Cumhuriyet Savcısı 26.11.1993 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne bir iddianame sunmuş, başvuranı, (3713 Sayılı) Terörle Mücadele Kanunu'nun 8 § 1. Maddesi'ne muhalefet ederek devletin bölünmez bütünlüğünü hedef alan propaganda yapmakla suçlamıştır.
Duruşmalar sırasında başvuran davanın görüldüğü mahkemeye izleyen ifadeleri de barındıran pek çok dilekçe sunmuştur:
"... O makaleyi yazarak Sivas katliamım protesto ettiğim için gurur duyuyorum. Böyle faşist katliamları protesto etmek, tıpkı Yahudileri katleden Hitler'i protesto etmek gibi demokratik bir görevdir.
Davanın görüldüğü mahkeme 15.04.1997 tarihinde başvuranı mahkum etmiş, bir yıl dört ay hapis ve 133.333.333 Türk Lirası (o zaman yaklaşık 1000 ABD doları karşılığı) para cezasına çarptırmıştır. Mahkeme kararında, başvuranın, diğer hususlar meyanında, ülkenin bir bölümüne "Kürdistan" olarak atıfta bulunarak ve bu bölgenin Kürt ulusuna ait olduğunu ifade ederek, 3713 Sayılı Kanun'un 8. Maddesi'nde tanımlanan suçu işlediği kanısındadır. Ayrıca davanın görüldüğü mahkeme başvuranın terör eylemlerini "ulusal özgürlük hareketi", terörle mücadeleyi ise "kirli savaş" olarak tanımladığını gözlemlemiştir. Mahkemeye göre başvuranın ifade ettiği düşünceler, Türkiye Cumhuriyetinin ve Türk ulusunun bölünmez bütünlüğünü yok etmeye yönelik olumsuz propaganda yapmaktadır.
Başvuran 09.07.1997 tarihinde hakkında verilen karara itiraz etmiştir. Temyiz dilekçesinde, makaleyi, Sivas'ta 35 entelektüelin katledilmesini protesto etmek ve olayların arkasındaki gerçeği açıklamak için yazdığını savunmuştur. Ayrıca makalenin görüşlerini ifade ettiğini; kendisi gibi bu katliamlara karşı çıkanların cezalandırılmasının başka katliamların gerçekleşmesini kolaylaştırdığını ifade etmiştir.
Yargıtay 05.03.1999 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiş, 15.04.1997 tarihinde verdiği mahkumiyet kararını onamıştır.
Ulusal makamlar tarafından hazırlanıp Hükümet tarafından AİHM'ye sunulan belgelere göre, başvuran hapis cezasını 30.04.1999 tarihinde çekmeye başlamıştır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 01.11.1999 tarihinde başvuranın hapis cezasını, 28.08.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4454 Sayılı Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun uyarınca ertelemiştir. Mahkeme ayrıca başvuranın, üç yıl içinde 4454 Sayılı Kanun'un 1. Maddesi'nde belirtilen suçlardan birini işlemesi halinde, cezasının geri kalanını çekmesine karar vermiştir.
HUKUK
I. BAŞVURANIN İDDİASINA GÖRE 1992 YILINDA GÖZALTINA ALINMASINA İLİŞKİN ŞİKAYETLER
Başvuran, 06.11.1992 ile 20.11.1992 tarihleri arasında İstanbul Emniyet Amirliği'nde gözaltında bulunduğu süre boyunca, AİHS'nin 3. Maddesi ihlal edilerek, ciddi biçimde farklı işkencelere maruz bırakıldığını iddia etmiştir. Ayrıca 20.11.1992 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde hakim önüne çıkarılmadan önce 14 gün boyunca gözaltında kaldığını öne sürmüştür. Başvuran, en kısa zamanda hakim önüne çıkarılmadığı ve dolayısıyla AİHS'nin 5 § 3. Maddesi'nin ihlal edildiği kanısındadır. Son olarak başvuran, Türk Ceza Kanunu'nun 168. Maddesi uyarınca mahkum edilmesi nedeniyle 4616 Sayılı Kanuna göre erken salıverilmeden yararlanamamasının, AİHS'nin 14. Maddesi ile bağlantılı olarak AİHS'nin 5 § 1 (a) Maddesi kapsamındaki haklarını ihlal ettiğini iddia etmiştir.
AİHM, başvuranın AUTM'ye, 1992 yılında gözaltında tutulduğuna ya da suçlu bulunup hapse mahkum edildiğine dair hiçbir belge sunmadığını vurgular. Ayrıca iddia ettiği gibi gözaltında tutulduğu esnada "ciddi biçimde işkenceye maruz kaldığı" iddiasından öte, AİHM'ye ne kötü muamele iddialarına ilişkin herhangi bir ayrıntı vermiş ne de bu iddiaları destekleyici herhangi bir kanıt sunmuştur.
Yukarıdaki bilgiler ışığında, AİHM, başvuranın bu tür şikayetler için gerçeklere dayalı bir temel sunmadığı sonucuna varır. Buna göre şikayetlerin AİHS'nin 35 §§ 3 ve 5 Maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle reddedilmeleri gerekir.
II. AİHS'NİN 6 § 1. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, kendisini yargılayıp 15.04.1997 tarihinde mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde askeri bir hakim bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından duruşmasının adil biçimde görülmediğinden şikayetçi olmuştur. Başvuran AİHS'nin 6 § 1. Maddesi'ne atıfta bulunmuştur. Bu Maddenin ilgili kısmına göre:
"Herkes, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının ... hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir."
A. Kabuledilebilirliğine ilişkin
Başvuranın başvurusunu Yargıtay'ın 05.03.1999 tarihinde mahkumiyetini onamasının ardından altı aydan fazla süre geçtikten sonra 07.10.1999 tarihine dek sunmaması nedeniyle, Hükümet şikayetin kabuledilmez olduğunu savunmuştur.
AİHM başvuranın AİHM'ye 23.07.1999 tarihinde, AİHS kapsamındaki şikayetlerini dile getirdiği bir mektup gönderdiğini kaydeder. AIHM Sekretaryası 14.09.1999 tarihinde, o tarihte hüküm süren uygulamalara uygun olarak, başvuranın dikkatini başvuruyla ilgili bir takım sorunlara çekmiş ve 08.10.1999 tarihine dek başvurusunu geri çekip çekmeyeceğini AİHM'ye bildirmesini istemiştir. Başvuran 07.10.1999 tarihinde AİHM'ye tam başvuru formunu sunmuştur. Sekretarya 18.11.1999 tarihinde başvurana başvurusunun sunulma tarihinin 23.07.1999 olduğunu bildirmiştir.
Başvurunun, ulusal mahkemenin 05.03.1999 tarihinde aldığı nihai karardan sonra altı ay içinde, 23.07.1999 tarihinde sunulduğunu gözlemleyen AIHM, Hükümet'in bu şikayetin kabuledilebilirliğine yaptığı itirazı reddeder.
AİHM ayrıca bu şikayetin AİHS'nin 35 § 3. Maddesi kapsamında dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Bu nedenle kabuledilebilir olarak ilan edilmelidir.
B. Esaslara ilişkin
AİHM, mevcut davadakine benzer sorunları inceleyen pek çok davayı incelemiş, AİHS'nin 6 § 1. Maddesi'nin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. özellikle, Incal; bkz., yakın tarihli, Akgül- Türkiye, 65897/01).
Bu davada farklı bir sonuca varması için neden tespit edemeyen AİHM, başvuranı 15.04.1997 tarihinde mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde askeri bir hakimin bulunması nedeniyle AİHS'nin 6 § 1. Maddesi'nin ihlal edildiği kanısındadır.
III. AİHS'NİN 10. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, yazdığı makaleden ötürü mahkum edilmesi nedeniyle AİHS'nin 10. Maddesi'nin ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. 10. Madde'nin ilgili kısmına göre:
"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir...
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak ... toprak bütünlüğünün ... korunması ... için yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir."
A. Kabuledilebilirliğine ilişkin
Hükümet, başvuranın hapis cezası infaz edilmediği için, AİHS'nin 34. Maddesi çerçevesinde mağdur olarak addedilemeyeceğini savunmuştur.
Öte yandan, AİHM, Hükümet'in sunduğu belgelerden, başvuranın hapis cezasını aslında 01.11.1999 tarihinde çekmeye başladığını gözlemler.
Her durumda, AİHM, başvuranın hapis cezasının kalanının ertelenmesinin, bu tedbirin güdülen meşru amaca orantılılığının belirlenmesinde göz önünde bulundurulacak ilintili bir etmen olmasına rağmen, ulusal makamlar ya açıkça ya da özü itibariyle kabul edip, AİHS'nin ihlalini telafi etmedikçe, başvuranın lehindeki karar veya tedbirlerin ilke olarak onu "mağdur" statüsünden çıkarmak için yeterli olmadıkları kanısındadır (bkz. gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Öztürk - Türkiye (BD), 22479/93; Müslüm Özbey - Türkiye, 50087/99). Mevcut davada ulusal makamlar yukarıdaki gibi bir kabul etme girişiminde bulunmamışlardır. Aksine, başvuranın hapis cezası, 4454 Sayılı Kanun'un 1. Maddesi'nde belirtilen suçlardan birini işlemediği sürece ertelenmiştir.
Yukarıda anılanlar ışığında, AİHM, başvuranın AİHS'nin 34. Maddesi çerçevesinde "mağdur" olduğunu iddia edebileceği sonucuna varmıştır. Hükümet'in itirazı bu nedenle reddedilmelidir.
Hükümet ayrıca, başvuranın, ulusal davalar sürerken, AİHS'nin 10. Maddesi kapsamında garanti altına alınmış haklarına haksız olarak müdahale edildiğine dair hiçbir iddiada bulunmadığını ve iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur.
AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacının, Sözleşmeye Taraf Devletler'in kendilerinin yarattığı iddia edilen ihlalleri, bu iddialar AİHS'ye sunulmadan önce önlemeleri veya - genellikle mahkemeler aracılığıyla - düzeltmeleri olduğunu yineler. Bu amaçla, Strazburg'a yapılmak istenen şikayetlerin, ulusal makamlar önünde en azından özü itibariyle ve iç hukukta öngörülen resmi gerekler ve zaman sürelerine uygun olarak yapılması yeterli olacaktır (bkz., diğer hususlar meyanında, Akdıvar ve Diğerleri - Türkiye).
Yukarıda belirtildiği üzere, yargılama sırasında, başvuran, katliamlara karşı çıkan görüşlerini açıklayarak demokratik görevini yerine getirdiğini belirtmiştir. AİHM, başvuranın verdiği bu ifadenin doğrudan AİHS'nin 10. Maddesi ile ilintili olduğu kanısındadır (bkz., gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Fressoz ve Roire - Fransa (BD), 29183/95).
AİHM ayrıca, başvuranın, itiraz dilekçesinde, yazdığı makalede "fikirlerini ifade ettiğini" belirttiğini kaydeder. Bu nedenle başvuranın AİHS'nin 10. Maddesi kapsamındaki şikayeti, Yargıtay huzuruna en azından özü itibariyle getirilmiş olduğu biçiminde değerlendirilmelidir. Dolayısıyla AİHM Hükümet'in itirazını reddeder.
Bu şikayetin başka bir gerekçe altında kabuledilmez olarak değerlendirilemeyeceğini ve AİHS'nin 35 § 3. Maddesi kapsamında dayanaktan yoksun olmadığını gözlemleyen AİHM, şikayeti kabuledilebilir olarak ilan etmek durumundadır.
B. Esaslara ilişkin
AİHM, başvuranın Terörle Mücadele Kanunu'nun 8 § 1. Maddesi kapsamında mahkum edilmesinin ve kendisine verilen cezanın, AİHS'nin 10. Maddesi'nde garanti altına alınmış ifade özgürlüğü hakkına müdahale teşkil ettiğini belirtir.
AİHM mevcut davadakine benzer sorunları inceleyen pek çok davayı incelemiş ve 10. Madde'nin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (bkz., özellikle izleyen davalar: Ceylan - Türkiye (BD), 23556/94; Öztürk; İbrahim Aksoy; Kızılyaprak - Türkiye, 27528/95 ve Han - Türkiye, 50997/99).
AİHM, başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalenin kanunca öngörüldüğü - yukarıda sözü edilen Terörle Mücadele Kanunu'nun 8 § 1. Maddesi - ve 10 § 2. Madde'de belirtilen amaçlar doğrultusunda toprak bütünlüğünü korumak ve karmaşa ve suçu önlemek gibi meşru amaçlar güttüğü kanısındadır (bkz. Yağmurdereli - Türkiye, 29590/96). Bu nedenle AİHM, davanın incelenmesini, müdahalenin "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığının sorgulanmasıyla sınırlandıracaktır.
Hükümet, AİHM'yi başvuranın makalesinde kullandığı sözcüklere ve makalenin yayınlandığı bağlama özellikle dikkat etmeye davet etmiştir. Hükümet, başvuranın Türk topraklarının bazı bölümlerinden "Kürdistan", terör eylemlerinden ise "ulusal özgürlük mücadelesi" diye bahsettiğine işaret etmiştir. Hükümet'e göre, makale niteliği gereği tahrik edici unsurlar taşımaktadır, asılsız ve saldırgan yorumlarıyla okuyucuyu devlete karşı silahlı mücadeleye teşvik etmektedir. Makale, 1985 yılından bu yana güvenlik güçleriyle PKK üyeleri arasında büyük can kayıplarına yol açan ciddi çalkalanmaların yaşandığı Türkiye'nin güney doğusunda güvenlik durumu bağlamında yayınlanmıştır.
Hükümet ayrıca sözkonusu makalenin Türk toplumundaki çeşitli gruplar arasında nefreti tahrik ettiğini, böylelikle insan haklan ve demokrasiyi tehlikeye attığını belirtmiştir. Başvuranın ayrılıkçı propagandası, toplumun, toprak bütünlüğü, ulusal birlik ve güvenlik ve suç ve karmaşanın önlenmesi gibi temel menfaatlerini tehdit etmiştir.
AİHM mevcut davayı içtihadı ışığında incelemiş ve Hükümet'in yukarıda belirtilen kararlarda varılan sonuçlardan farklı bir sonuca varmasını sağlayabilecek hiçbir delil veya görüş sunmadığı kanısına varmıştır. Dava konusu makalede kullanılan sözcüklere özel olarak dikkat etmiş, hem davanın zeminini hem de terörle mücadeleye ilişkin sorunları göz önünde bulundurmuştur (bkz. İbrahim Aksoy; Incal).
Bu bağlamda, AİHM, makalede başvuranın, devletin 37 kişinin öldüğü Sivas'taki yangın olayına karıştığına ilişkin görüşlerini ifade ettiğini ve otel yakıldığında silahlı kuvvetlerin sergilediği kayıtsızlığı eleştirdiğini gözlemler. Makale ayrıca Türkiye'nin Kürt sorununa ilişkin politikasının eleştirel bir değerlendirmesini de içermektedir. Ancak Devlet Güvenlik
Mahkemesi dava konusu makalenin Türkiye Cumhuriyeti'nin ve ulusunun bölünmez bütünlüğünü yok edebilecek olumsuz propaganda içerdiği sonucuna varmıştır.
AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin gösterdiği nedenleri incelemiş, bunların başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı çıkarmaya yetmediğine karar vermiştir (bkz., gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Sürek - Türkiye (BD), 24762/94). Bütün olarak bakıldığında, başvuranın makalesinin şiddeti, silahlı direnişi veya ayaklanmayı teşvik etmediği ve nefret uyandıran bir söyleme dayanmadığı sonucuna varmıştır. AİHM'ye göre, bu durum tedbirin gerekliliğinin değerlendirilmesinde temel bir etmendir (karşıt olarak, Sürek - Türkiye (no. 1) (BD), 26682/95, Gerger - Türkiye (BD), 24919/94). Esasında, Hükümet'in aksine, davayı gören mahkeme, makaledeki ifadelerin şiddet eylemlerini teşvik edip özendirecek bir nitelikte olduğu kanısına varmamıştır.
Yukarıda belirtilenler göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, başvuranın mahkumiyetinin güdülen amaçlarla orantılı olmadığı, dolayısıyla "demokratik bir toplumda gerekli" olmadığı sonucuna varır. Buna göre, AİHS'nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİ'NİN UYGULANMASI
AİHS'nin 41. Maddesi'ne göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
AİHM, 29.05.2006 tarihinde sorumlu Hükümet'in görüşlerini başvurana göndermiş, başvuranı 07.07.2006 tarihine kadar adil tazmin talebini sunmaya davet etmiştir. Ancak başvuran talebini zamanında sunmamıştır.
Buna göre AİHM başvurana tazminat ödenmesi talebinde bulunulmadığı sonucuna varmıştır.
Bununla beraber, AİHM, bir kimsenin, bu davada olduğu gibi, AİHS'nin bağımsızlık ve tarafsızlık koşullarını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edildiği durumlarda, gerekli görüldüğü takdirde davanın yeniden görülmesi veya davanın yeniden açılmasının, ilke olarak, ihlalin telafi edilmesi için uygun bir yol olduğu kanısındadır (bkz. Öcalan - Türkiye (BD), 46221/99).
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE
1. Başvuranın AİHS'nin 6 § 1 ve 10. Maddeleri uyarınca yaptığı şikayetlerin kabuledilebilir, başvurunun geri kalanının kabuledilmez olduğuna;
2. AİHS'nin 6 § 1. Maddesi'nin ihlal edildiğine;
3. AİHS'nin 10. Maddesi'nin ihlal edildiğine karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77. Maddesi'nin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 31.07.2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy