(AİHS m. 2, 3, 8, 13, 1 NOLU EK PROTOKOL m. 1)
(Başvuru no: 63738/00)
KARAR
STRAZBURG
5 Haziran 2007
Bu karar, AIHS 'nin 44 § 2 Maddesi 'nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
USULİ İŞLEMLER
Davanın nedeni, Türk vatandaşları olan ve sırasıyla 1954, 1969, 1987, 1988, 1990, 1993, 1996, 1998, 1940, 1940, 1972 ve 1975 doğumlu olan Mahmut Anık, Medina Anık, Meryem Anık, Susin Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık, Halim Anık, Osman Sanrı, Fatım Sanrı, Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı'nın ("başvuranlar"), İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme'nin ("Sözleşme") 34. Maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi'ne yapmış oldukları başvurudur (başvuru no: 63758/00). Başvuranlar, sözkonusu başvurunun yapılmasına neden olan olaylar sırasında, Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan Şırnak'ın idari kaza yetkisinde olan Balveren köyünde yaşamaktadırlar.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Birinci başvuran, 1959 doğumlu olan ve 19 Ağustos 1999 tarihinde güvenlik güçleri tarafından öldürülen Ahmet Anık'ın erkek kardeşi, ikinci başvuran ise eşidir. Üçüncüden sekizinciye diğer başvuranlar Ahmet Anık'ın çocuklarıdır.
Dokuzuncu başvuran, 1981 doğumlu olan ve 19 Ağustos 1991 tarihinde güvenlik güçleri tarafından öldürülen Abdulkerim Sanrı'nın babası, onuncu başvuran ise annesidir. On birinci ve on ikinci başvuranlar ise Abdulkerim Sanrı'nın erkek kardeşleridir.
A. Giriş
Başvuranlar ve Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar, yerel düzeyde yapılan soruşturma sırasında hazırlanan belgelere dayanmaktadır. Aşağıda yer alan bilgiler, tarafların ifadelerinden ve taraflarca sunulan belgelerden alınmıştır.
B. Olaylar
1. Olayların geçmişi
Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı (buradan itibaren "iki köy korucusu") Balveren köyünde yaşamakta olup Devlet tarafından geçici köy korucusu olarak görevlendirilmişlerdir. Köylerinin yanındaki yoğun PKK1 eylemleri olan belirli bir bölge hakkında silahlı güçlere rehberlik etmek görevleri arasındadır.
Sözkonusu bölge, Şırnak ili ile Uludere ilçesi arasındaki asfalt yolun güneyinde yer almaktadır. İki köy korucusu ile yakındaki Milli jandarma karakolundan bir grup asker, yolun güvenliğini sağlayabilecekleri bir tepe olan Yaylatepe'de konuşlanmışlardır. Yaylatepe'nin en üst noktası ile yol arasındaki uzaklık yaklaşık 600 metredir ve bu iki yeri bir patika birleştirmektedir. Askerlerle iki köy korucusu, bulundukları yerden, Yaylatepe ile Ömerağa tepeleri arasındaki bir nehir yatağından geçen bir başka patikayı izleyebilmektedirler. Bu patika, PKK'lı teröristler tarafından Kuzey Irak'a gidip gelirken sıklıkla kullanılmaktadır. Ömerağa, Yaylatepe'nin güneydoğusuna 1,500 metre uzaklıktadır. Yaylatepe'nin kuzeydoğusuna 2,500 metre uzaklıkta, askerlerin termal kameralar yardımıyla geceleri bölgeyi izleyebilecekleri Elmalı yer almaktadır.
İki köy korucusu, sabah olduğunda, köylerine 400 metre gibi kısa bir mesafede bulunan ve varışlarını 06:00 olarak bildirdikleri jandarma karakoluna giderlerdi. Jandarma karakolundan, askerlerle birlikte iki kilometre uzakta bulunan Yaylatepe'ye yürürlerdi. Nöbetleri sona erdiğinde, askerlerle birlikte jandarma karakoluna geri dönerlerdi. Hava kararmışsa, jandarma karakolundan köylerine askeri araçlarla götürülürler, hava kararmamışsa yürürlerdi. Güvenlik sebebiyle, hiçbir sivil ve hatta köy korucusunun sözkonusu bölgede kalmasına, oraya gitmesine veya geç saatlerde asfalt yolu kullanmasına izin verilmezdi. Acil bir durum olduğunda akşam vakti yolu kullanmak isteyen siviller önceden yerel jandarma karakoluna haber verirler ve o bölge dışına çıkana kadar gece görüş dürbünleri ve termal kameralarla izlenirlerdi.
2. İki köy korucusunun öldürülmesi
24 Ağustos 1999'da, asteğmen Hakan Paç, Şırnak Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan ifadesinde, 18 Ağustos 1999'da Yaylatepe'de konuşlanan askerlerle iki köy korucusundan sorumlu olduğunu belirtmiştir. Saat 20:00'de bölüğünü toplamış ve tepenin kumandasını devralmak üzere saat 20:45'te bir bölük askerin gelmesinin ardından, kendi komutasındaki askerlerle korucular tepeden inmeye başlamışlardır. Hakan Paç, kimsenin kalmadığından emin olmak için arkada kalmıştır. İki köy kurucusu, genel uygulamaya uygun olarak askerlerin önünde yürüyorlardı. Hakan Paç, askerlerin anayola ulaştığını ve karakola doğru yürümeye devam ettiklerini görebiliyordu. Ancak, iki köy korucusunun anayola gelmeden önce patikadan saptıklarını düşünmüştü; iki köy korucusunun güvenli bir şekilde köylerine vardıklarını kontrol etmek onun görevi değildi.
20 Ağustos 1999'da hazırlanan olay sonrası rapordan, 18 Ağustos 1999 tarihinde gece saat 11'de, Elmalı'da konuşlanan askerlerin Yaylatepe yamaçlarında iki kişi gördükleri anlaşılmaktadır. O bölgede bulunması için kimseye izin verilmemiş olmasından yola çıkan bir grup askeri birlik, Yaylatepe yakınlarına yerleşmiştir. 19 Ağustos'ta gece saat 01:15'te, iki kişi, bazıları Yaylatepe'de konuşlanmış olan askerler tarafından çevrilmiştir.
İki grup asker, iki kişinin bulunduğu yöne doğru 120 mm.lik havan topu mermileri fırlatmıştır. Aynı zamanda işaret fişekleri atılmış ve iki kişiye teslim olmaları emredilmiştir. Ancak, iki kişi Yaylatepe'ye doğru koşmaya başlamıştır; askerler uyarı için havaya ateş açtıklarında, iki kişiyle Yaylatepe'deki askerler arasındaki mesafe yaklaşık 200 metredir. İki kişi durmayınca, askerler doğrudan bu kişilerin üzerine ateş açmıştır. Rapora göre, o sırada saat 01:30'u göstermektedir.
Gün ağarırken, askerler cesetlere yaklaşmış ve cesetlerin iki köy korucusuna ait olduğunu görmüşlerdir. Bu raporu yazanlara göre -operasyondan sorumlu subaylar- iki köy korucusu, Yaylatepe'den inerken, PKK üyelerinin Kuzey Irak'a girmesine veya bölgeye mayın yerleştirmelerine yardım etmek için askeri gruptan ayrılmıştır.
19 Ağustos 1999'da, askerler tarafından hazırlanan olay yeri raporuna göre, iki köy korucusu başlarından ve göğüslerinden vurulmuştur. Cesetleri, Yaylatepe yamaçlarında, tepenin üst noktasına elli metre uzaklıkta bulunmuştur. Cesetlerine yaklaşık 50 santimetre uzaklıkta iki el bombası patlamıştır. Bu el bombalarına ait pimler cesetlere 30 metre uzaklıkta tepeye yakın yerde bulunmuştur.
Aynı rapora göre, Abdulkerim Sanrı'nın üzerinde hiçbir mühimmat bulunmamış, ancak Ahmet Anık'ın giydiği asker tipi yelekte Kalaşnikof bir silaha ait üç adet dolu mermi kovanı ve bir adet el bombası bulunmuştur. İki köy korucusuna ait tüfekler, cesetlerine iki yüz metre uzaklıkta, anayolun yanında bir kayanın yanında bulunmuştur. Tüfek namluları, barut kokmakta olup barut izlerini taşımaktadır; bu da silahların daha önce ateşlendiğinin bir göstergesidir. İki tüfeğin yanında, Kalaşnikof bir silaha ait üç adet dolu mermi kovanıyla ceplerinden birinde bir adet el bombası bulunan Abdulkerim Sanrı'ya ait asker tipi bir yelek bulunmuştur. Aynı zamanda, cesetlerden 30 metre uzakta G3 ve BKC tipi tüfeklerden çıkarılmış ve kullanılmış bazı mermi kovanları bulunmuştur. Bölgenin özellikleri hakkında detaylı bilgi veren ve boşaltılmış mühimmatla birlikte cesetlerin yerini gösteren bir taslak hazırlanmış ve bu rapora eklenerek Şırnak Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilmiştir.
3. Şırnak Cumhuriyet Savcısının iki köy korucusunun öldürülmesine ilişkin yapmış olduğu soruşturma
19 Ağustos 1999'da, Şırnak Cumhuriyet Savcısı ile bir doktor, cesetleri incelemek üzere bölgeye gelmiştir. Cumhuriyet Savcısı ve doktor tarafından hazırlanan rapora göre, cesetlerin başlarında, göğüslerinde ve diğer çeşitli yerlerinde ciddi yaralar mevcuttur. Raporda, "ölüm sebebinin çok açık olması nedeniyle, klasik otopsi yapmaya gerek olmadığı" sonucuna varılmıştır.
Cumhuriyet Savcısı, yapmış olduğu soruşturma sırasında birkaç ifade almıştır. Bu ifadeler, AİHM'nin davayı incelemesiyle ilgili olduğu için aşağıda özetlenmiştir.
Yüzbaşı Ömer Arslan, olay günü Elmalı'da konuşlanan askerlerin komutanıdır. 24 Ağustos 1999 tarihli ifadesinde, 18 Ağustos 1999 tarihinde saat 23:10'da termal kameralar yardımıyla bölgede iki kişi gördüğünü ve tabur komutanına haber verdiğini belirtmiştir. Tabur komutanı, izlemeye devam etmesini ve iki kişiyi termal kamera ile kaydetmesini emretmiştir. Gördüğü iki kişi şüpheli davranışlarda bulunduğu için, Ömer Arslan ve komutasındaki askerler bu kişilerin terörist olduğunu düşünmüştür.
Elmalı'daki askeri birlik, daha sonra, bu iki kişiyi pusuya düşürmek için konuşlanmıştır. Ömer Arslan, havan toplarıyla işaret fişeklerinin atıldığını görebilmektedir. Ömer Arslan, Teğmen Alpaslan Güldal'ın iki kişiye teslim olmalarını ve asfalt yola yatmalarını istediğini de duymuştur. O sırada, yolun yanında duran iki kişi kaçmaya teşebbüs etmiş, askeri birlikteki askerler de onlara doğru ateş açmıştır. Arslan, iki kişiden birinin vurulduğunu düşünmüştür. Ona göre, yakındaki kayanın üzerinde kan izleri bulunmaktadır. Daha sonra iki kişi tepeye doğru kaçmış ve "orada imha edilmiştir".
Teğmen Güldal, 24 Ağustos 1999'da vermiş olduğu ifadede, olayların yaşandığı gün Ömerağa tepesindeki askerlerden sorumlu olduğunu belirtmiştir. Bölgede şüpheli davranan iki kişi olduğu yönünde haber aldıktan sonra, tabur komutanından bu iki kişiyi yakalama emri almıştır. Bunun üzerine, komutasındaki askerleri Yaylatepe'ye almıştır. Karanlık olduğu için, iki kişiyi görememiş, ancak bölgeyi termal kamera ile izlemekte olan Yüzbaşı Arslan, bu kişilerin yeri ve askeri birliğe olan uzaklıkları hakkında kendisini telsizle bilgilendirmiştir. İki kişi, ilk olarak doğu yönüne kaçmaya çalışmış, ancak kendilerine doğru bir havan topu atılınca ortada dolanmaya başlamışlardır. Batı yönüne doğru da bir havan topu atılınca iki kişi Yaylatepe yamacının altındaki nehir yatağına doğru koşmaya başlamışlardır.
İki kişiye durmalarını ve asfalt yola yatmalarını emretmiştir; eğer emirlerine uymuş olsalardı, canlı olarak yakalanabilirlerdi. Ancak, o sırada 500 metre uzakta bulundukları için kendisini duymamış olma ihtimalleri bulunmaktadır. İki kişi, daha sonra, kendisinin ve askerlerinin bulunduğu Yaylatepe'ye doğru koşmaya başlamışlardır. Yaklaşık 100 metre uzaklıktayken havaya ateş açmıştır. Gece görüş dürbünü ile bu iki kişinin silahlı olmadığını görmüştür. Ancak, birisi içinde mühimmat olabilecek bir yelek, diğeri ise kalın giysiler giymekteydi. Vücutlarını bombayla sarmış olma ihtimalleri vardı. İki kişi askerlere yaklaşmaya devam etmiş ve 50 metrelik mesafe kaldığında ateş açmak için telsizle tabur komutanından izin istemiştir. Komutanından izin aldıktan sonra, iki kişiye hem Türkçe hem Kürtçe olarak teslim olmalarını emretmiştir. İki kişiye ateş açtıktan sonra, vücutlarına sarılı olabilecek patlayıcıları yok etmek amacıyla üzerlerine dört el bombası atmıştır. İki kişinin aslında iki köy korucusu olduğunu ancak ertesi sabah anlayabilmişlerdir.
Operasyonda yer alan uzman çavuş Nuri Ünlü, 25 Ağustos 1999'da vermiş olduğu ifadede, iki kişiyle askerler arasındaki uzaklık 50 metre iken, kendisiyle bazı askerlerin iki kişiye durma emri verdiklerini belirtmiştir. İki kişiyi görememekte, ancak seslerini duyabilimektedir. Daha sonra, kendisi ve yanındaki askerler uyarı ateşi açmış ve sonrasında ise iki kişiye doğrudan ateş etmişlerdir. İkisinin de hala yaşıyor olduğunu fark edince, "onları etkisiz hale getirmek" için el bombaları atmışlardır.
Olayda yer alan bir diğer uzman çavuş Hüseyin Sarıca, 25 Ağustos 1999'da Nuri Ünlü'nünkine benzer bir ifade vermiş ve gece görüş dürbünüyle iki kişinin silahlı olmadığını ancak kalın giyindiklerini görebildiğini eklemiştir. Askerlerden sorumlu olan Teğmen Güldal, iki kişiye ateş açmak için tabur komutanından izin almıştır. İki kişi, kendilerine ateş açılacağı konusunda uyarılmıştır. Ateş etme sona erdiğinde, yere düştüklerinde üzerlerine dört el bombası atılmıştır. İki kişinin askerlere ateş edip etmediğini duymamış veya görmemiştir.
Olayların olduğu gün, Asım Altay, Teğmen Güldal komutasında er olarak hizmet vermekte ve Yaylatepe'de bulunmaktadır. Er Altay, 25 Ağustos 1999 tarihli ifadesinde, gece görüş dürbünü kullandığını ve böylelikle iki kişinin silahsız olduğunu görebildiğini belirtmiştir. Birinin üzerinde asker tipi bir yelek ve kalın giysiler bulunmaktadır. İki kişiye hem Türkçe hem Kürtçe olarak durma ve teslim olma emri verildikten sonra, iki kişi bu emre uymamış ve askerler bunun üzerine ateş açmışlardır. Aynı zamanda, bir el bombasının patladığını duymuştur; el bombasının ne kadar mesafeden atıldığını veya el bombası atıldığında iki kişinin hayatta olup olmadıklarını bilmemektedir.
Hasan Tecim de Teğmen Güldal komutasında er olarak görev yapmakta ve sözkonusu zamanda Yaylatepe'de bulunmaktadır. Er Tecim, 25 Ağustos 1999'da vermiş olduğu ifadede, iki kişiden birinin üzerinde kalın giysiler olduğunu belirtmiştir. İki kişinin intihar bombacısı olabileceğini düşünen askerler, yaklaşmak istememiştir. İki kişiyle askerler arasındaki mesafe yaklaşık 50-60 metre iken, askerler ateş açmaya başlamıştır. İki kişinin üzerine bir de bomba atılmıştır. İki kişi, askerlere ateş etmemiştir.
Birinci başvuran Mahmut Anık'la dokuzuncu başvuran Osman Sanrı, 20 Ağustos 1999'da Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Cumhuriyet Savcısından yakınlarının ölümünden sorumlu olan kişileri bulup cezai takibata tabi tutmasını istemişlerdir.
26 Ağustos 1999'da, Cumhuriyet Savcısı, ölümlerle ilgili soruşturma yapmak için yetkisinin olmadığına karar vererek bu kararını ve yukarıda değinilen ifadeleri Diyarbakır Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndaki askeri savcılığa iletmiştir. Cumhuriyet Savcısı, kararında yukarıda adı geçen askeriye mensuplarının kendisine vermiş oldukları bilgileri özetlemiş ve iki köy korucusunun teröristlerle karıştırıldığını ve bu nedenle de öldürüldüklerini belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı'na göre, ölümler askeri görev sırasında gerçekleştiği için, askeri bir savcı tarafından soruşturulmalıdır.
Bu kararda, tabur komutanı Abdulveli Kayaş, Teğmen Alpaslan Güldal, Asteğmen Hakan Paç ve uzman çavuşlar Hüseyin Sanca ile Nuri Ünlü, "ihmal ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme" suçuyla ilgili olarak davalılar olarak adlandırılmıştır. Birinci ve dokuzuncu başvuran, Mahmut Anık ve Osman Sanrı, kararda davacı olarak nitelendirilmiştir.
4. Askeri savcının ölümlere ilişkin soruşturması
8 Ekim 1999'da, başvuranların avukatı, askeri savcıdan soruşturmayla ilgili bilgi istemiş ve kendisine ihtiyaç duyulması durumunda iletişime geçme talebinde bulunmuştur.
12 Ekim 1999'da, askeri savcı, Van ili jandarma komutanından, soruşturmada kendisine yardımcı olmak üzere uzman olarak yüksek rütbeli üç subay atamasını talep etmiştir. Askeri savcı, bu üç subayın davalıların bağlı bulunduğu askeri birlikten seçilmemesi gerektiğini belirtmiştir.
5 Kasım 1999'da, askeri savcı, köy korucularının öldürüldüğü bölgeyi ziyaret etmiştir. Uzman olarak atanan iki binbaşı ve bir yarbay, davalılar ve diğer tanıklar, askeri savcının ziyareti sırasında orada bulunmuşlardır.
Askeri savcı, ateş açma sırasında iki köy korucusu ile askerler arasındaki mesafenin 40 metre olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca, iki köy korucusunun öldürüldüğü yer, teröristler tarafından kaçış yolu olarak kullanılan nehir yatağına 20-30 metre uzaklıktadır.
Askeri savcı, ziyareti sırasında, Teğmen Alpaslan Güldal'ı, uzman çavuş Nuri Ünlü'yü ve tabur komutanı Yüzbaşı Abdulveli Kayaş'ı da (beş davalıdan üçünü) sorgulamıştır.
Teğmen Güldal, iki köy korucusunun kaçmak için nehir yatağına ulaşmaya çalıştığını ifade etmiştir. Ateş açıldığında, iki köy korucusu nehir yatağına yaklaşık 20 metre uzaklıkta bulunmaktadır; biraz daha ilerlemiş olsalardı, onları tekrar bulmak imkansız olacaktı. O sırada, iki kişinin aslında köy korucuları olduğunu bilmemektedir. İki kişinin sık sık yere çömeldiği kendisine bildirmekteydi; bu da mayın yerleştirdikleri izlenimini vermekteydi. Teğmen Güldal, tabur komutanından izin alınmasının ardından, iki kişinin askerler tarafından "imha edildiğini" eklemiştir. İki köy korucusu silahsız olmasına rağmen, kalın giysiler giyerek üzerlerinde patlayıcı olduğu izlenimini vermekteydiler. Dolayısıyla, iki kişi yere düştükten sonra askerlerin ateş etmeye devam etmesinin sebebi, patlayıcıları yok etmektir. Teğmen Güldal, teröristlerin bölgeyi bir kaçış yolu olarak kullanmalarına engel olmanın ve onları imha etmenin görevi olduğunu belirtmiştir; olayın olduğu gün bu görevini yerine getirmiştir.
Uzman çavuş Nuri Ünlü, daha önce vermiş olduğu ifadenin içeriğini tekrarlamış ve sözkonusu zamanda askerlerin o bölgede bulunma nedeninin teröristlerin bölgeyi taşıma yolu olarak kullanmalarını engellemek olduğunu eklemiştir. Olayların olduğu gün, iki teröristi imha etmişlerdir. O sırada, iki kişinin köy korucusu olduğunu düşünmemiştir. Öncelikli olarak yapılması gereken şey, bilgi elde etmek için teröristleri canlı olarak yakalamaktır; ancak bu özel durumda iki kişi teslim olmayı kabul etmediği için canlı olarak ele geçirilememişlerdir.
Tabur komutanı Yüzbaşı Abdulveli Kayaş, olay gerçekleşmeden bir süre önce askeri karargahtan kendisine gönderilen bir faks mesajında, sekiz teröristten oluşan bir grubun daha önce üç dört gün boyunca bölgeyi kullandığı yönünde kendisine bilgi verildiğini belirtmiştir. Daha çok teröristin bölgeyi kullanma ihtimaline karşı çok dikkatli olması konusunda uyarılmıştır. Yüzbaşı Kayaş, yerel halkın bölgeyle ilgili bilgi vererek teröristlere yardım ettiğini biliyordu. Ayrıca, o civara mayın yerleştiriliyordu. Teğmen Güldal'ın kendisini iki kişinin hareketleri ve operasyon hakkında bilgilendirdiğini onaylamıştır. Teğmen Güldal'ın iki kişinin kaçmaya çalıştığını ve buna fırsat verildiği takdirde onları tekrar bulmanın imkansız olduğunu kendisine bildirdiğini eklemiştir. Teğmen Güldal, ayrıca, iki kişinin üzerlerinde patlayıcılar olabileceğini ve yakına gelirlerse askerler için tehlikeli olacağını da söylemiştir. Bu nedenle, ateş açılmasına izin vermiştir. Yüzbaşı Kayaş'a göre, iki köy korucusu mayın yerleştirmek veya bir grup teröriste yardım etmek için bölgede bulunuyordu.
16 Kasım 1999'da, birinci başvuran Mahmut Anık ve dokuzuncu başvuran Osman Sanrı, kovuşturmaya müdahil olmak için askeri savcıya başvurmuştur. Aynı gün, askeri savcı tarafından alınan ifadelerinde, yakınlarının kasıtlı olarak veya ihmalkarlık sonucu öldürüldüğünü belirtmişlerdir. Askeri savcıdan, ölümlere sebebiyet veren koşullan tespit etmesini ve sorumlu olan kişilerin cezai takibata tabi tutulmasını talep etmişlerdir.
29 Aralık 1999'da, üç uzman, askeri savcıya fikir beyanında bulunmuştur. Bu sonuçlara varırken, askeriye mensuplarının yukarıda yer alan ifadelerini dikkate almışlar ve Yüzbaşı Arslan'ın termal kamerayla kaydettiği operasyon görüntülerini izlemişlerdir. Uzmanlara göre, askeriye mensupları hariç diğer herkesin akşam saatlerinde sözkonusu alana girmesi yasaktır; çünkü bu alan teröristlerin Kuzey Irak'a geçmesine olanak sağlayan bir yoldur. Köy korucuları bunu çok iyi bilmektedir; onların bu alanda bulunması ancak art niyetli olmalarıyla açıklanabilir. Aslında, iki köy korucusunun öldürülmesinden bir buçuk ay önce, askeri bir araç mayın nedeniyle zarar görmüştür. Bölgede çok fazla askerin olması nedeniyle, teröristlerin mayınlan kendilerinin döşemesi mümkün olamazdı. Uzmanlara göre, müteveffa köy korucuları mayınları yerleştirmekten sorumluydu. Ayrıca, vefat etmiş köy korucularının bölgede yol göstererek teröristlere yardımda bulundukları yönünde istihbaratları vardı.
Üç uzman, iki köy korucusunun silahsız olmasına rağmen üzerlerindeki ağır kıyafetlerin patlayıcı olarak düşünülebileceği görüşündedir. Termal kameralar tarafından kaydedilen görüntüde, bu iki kişi yere düştükten sonra askerlerin onlara ateş etmeye devam ettiklerini görmek mümkündür. Bu herhangi bir patlayıcının imha edilmesi amacıyla yapılmıştır. Bu olayda yer alan askeri birimler, söz konusu alana teröristlere pusu kurmak amacıyla mevzilenmişlerdi. Bu nedenle, "köy korucularının terörist oldukları düşünülerek imha edilmeleri tamamıyla doğaldır." Uzmanlar, son olarak, "sanıkların kusurlu olmadığı, görevlerini etkili ve başarılı bir şekilde yerine getirdikleri" şeklindeki görüşlerini belirtmişlerdir.
11 Nisan 2000 tarihinde, askeri savcı, Mehmet Zeki Bahşi'nin ifadesini almıştır. Bahsi, ilgili zamanda söz konusu bölgede askerlik hizmetini yapmış; ancak, sonradan askerlik hizmetini tamamlamış ve terhis edilmiştir. Teğmen Güldal emrinde gerçekleşen operasyonda yer almıştır. Bahsi, söz konusu gece, gece görüş dürbünü kullandığını ve dolayısıyla bahsi geçen iki kişiyi gördüğünü ifade etmiştir. Askerler, daha sonra, bu iki kişinin sağına ve soluna ateş etmeye başlamışlar ve bunun üzerine bu iki kişi nehir yatağına doğru koşmaya başlamışlardır. Askerler bu yöne doğru ateş etmeye başlayınca bu iki kişi ellerini havaya kaldırmış ve "ateşi kesin, teslim oluyoruz" demişlerdir. Teğmen Güldal, daha sonra, iki adamın yere yatmalarını emretmiş; ancak söz konusu iki kişi bu emri reddetmiş, bunun yerine, Yaylatepe'deki askerlere doğru ilerlemişlerdir. Bu iki kişiden birinin tek eli havada diğer eli ise bir şeye ulaşmak ister gibi arkasındaydı. Gece görüş dürbünü kullandığı için bunu görebilen Bahşi'nin yanı sıra bu iki kişiye daha yakın konumda olan bazı askerler de bunu çıplak gözle görebilmişlerdir. Bu iki kişi askerlere doğru ilerlemeye devam edince Teğmen Güldal askerlerin ateş açmasını emretmiştir. Bubi tuzağı riskini ortadan kaldırmak amacıyla ateş etmeye iki kişinin yere düşmesinden sonra da devam edilmiştir.
10 Mayıs 2000 tarihinde, askeri savcı, Bahsi gibi o dönemde askerlik hizmetlerini yapmakta olan ve Teğmen Güldal emrinde gerçekleşen operasyonda yer almış olan Sedat Dilmen ve Asım Altay'ı sorgulamıştır. Dilmen, askeri timin nişancısı olduğunu ifade etmiştir. Dilmen ve Altay, söz konusu iki kişiye teslim olmaları yönünde yeterli fırsatın tanındığını; ancak teslim olmadıklarını belirtmişlerdir. İki kişi ve askerler arasındaki mesafe 50 metreye düşünce askerler ateş açmışladır. Askerler, iki kişinin üzerinde silah görmemişler; ancak, çok kalın olan giysileri patlayıcı yüklü olduklarını düşündürmüştür.
2 Haziran 2000 tarihinde, askeri savcı, sanıklar hakkında, "ihmalkarlıktan ve dikkatsizlikten ölüme sebebiyet vermek" suçuna ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiştir. Askeri savcı, kararında, askerlerin "söz konusu iki kişiyi canlı yakalamak konusunda gereğinden fazla hassasiyet gösterdikleri; ancak, bu iki kişinin teslim olmayı reddetmesi nedeniyle bunu yapamadıkları" sonucuna varmıştır. Askeri savcıya göre, "söz konusu iki kişinin teslim olmayı reddetmesinin üzerine, onları öldürmek askerlerin görevi haline gelmiştir" ve askerler bu görevi yerine getirmişlerdir.
Takipsizlik kararı, başvuranların avukatına 15 Haziran 2000 tarihinde bildirilmiştir. Avukat, aynı tarihte, askeri savcı ile irtibata geçmiş ve soruşturma dosyasındaki belgelerin kendisine sunulmasını talep etmiştir. Askeri savcı, sadece başvuranlardan alınan ifadelerin sunulmasına izin vermiştir.
23 Haziran 2000 tarihinde, başvuranlar, takipsizlik kararı hakkında itirazda bulunmuşlardır. Diyarbakır Askeri Mahkemesi'ne verdikleri dilekçede, başvuranlar, soruşturmanın gizli yapısı nedeniyle soruşturma dosyasında yer alan belgelere erişimlerine izin verilmediğini ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, işlemlere müdahale etmek için sundukları dilekçelere rağmen soruşturmaya katılamamışlardır. Başvuranlar, özellikle, vefat etmiş iki akrabalarının silahsız olduklarını ve dolayısıyla, onları canlı yakalamanın mümkün olması gerektiğini iddia etmişlerdir. Herkesin yaşama hakkına sahip olduğunu; iki akrabalarının öldürülmesinin ve askeri savcının davadan vazgeçme kararının, akrabalarının Anayasa ve uluslararası sözleşmeler tarafından korunan yaşama hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir.
Başvuranların itirazı Diyarbakır Askeri Mahkemesi tarafından 30 Haziran 2000 tarihinde reddedilmiştir. Mahkeme, takipsizlik kararının yürürlükte olan mevzuat ve uygulanan usul ile uyumlu olduğu ve soruşturmanın kapsamını genişletmeye gerek olmadığı kararına varmıştır. İtirazın reddine ilişkin bu karar başvuranların avukatına 19 Temmuz 2000 tarihinde bildirilmiştir.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
Hükümet, başvuranların iç hukuk yollarını tüketmediklerini, zira İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun (2577 sayılı Kanun) 13. maddesi uyarınca idareden tazminat talebinde bulunmadıklarını ileri sürmüştür. Söz konusu madde, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların eylem tarihinden itibaren bir yıl içinde yetkililerden tazminat talebinde bulunabileceklerini öngörmektedir.
AİHM, Hükümet'in kabuledilebilirliğe ilişkin itirazının ortaya koyduğu konularla, başvuranların iki akrabalarının öldürülmesine yönelik olarak yürütülen soruşturmanın etkililiğine ilişkin şikayetlerinin ortaya koyduğu konuların yakından bağlı olduğunu gözlemlemiştir. AİHM, dolayısıyla, bu konuya, başvuranların AİHS'nin 2. maddesi uyarınca olan şikayetlerinin esaslarının incelenmesinde değinmeyi uygun bulmaktadır.
II. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
AİHS'nin 2. maddesi şöyledir:
1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.
A. Başvuranların akrabalarının öldürülmesi
Başvuranlar, iki akrabalarına karşı askerler tarafından kullanılan kuvvetin kesin zorunluluk arz etmediğini ve aşırı kuvvet kullanımının, askerlerin onları öldürmeyi amaçladığını gösterdiğini iddia etmişlerdir. Askeri savcı tarafından görevlendirilen üç uzman tarafından varılan "askerlerin görevlerini iyi bir şekilde yerine getirdikleri" şeklindeki sonuç, AİHS'nin 2. maddesine aykırı olarak akrabalarını öldürme kastının var olduğunun başka bir göstergesidir.
Hükümet, başvuranların iki akrabasının ölümünün, zorunlu olandan fazla olmayan ve onları yakalama amaçlı olan kuvvet kullanımının bir sonucu olduğunu sürmüştür. Güvenlik güçleri, söz konusu iki kişiyi canlı yakalamak için gerekli olan her şeyi yapmış, onlara hem Türkçe hem de Kürtçe teslim olmalarını emretmiş ve ayrıca uyarı ateşi açmıştır. Bu iki kişiye el bombası fırlatmanın tek nedeni bubi tuzağı riskini ortadan kaldırmak olmuştur.
AİHM, yaşam hakkını koruyan ve yaşam hakkından mahrum bırakmanın haklı olabileceği şartları ortaya koyan 2. maddenin, hakkında derogasyona izin verilmeyen, AİHS'nin en temel hükümlerinden birisi olarak yer aldığını yinelemiştir. Ayrıca, 3. madde ile birlikte, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza eder. Yaşam hakkından mahrum bırakmanın haklı olabileceği şartlar, dolayısıyla dar bir kapsamda yorumlanmalıdır. İnsanların korunması için bir araç olarak AİHS'nin hedef ve amacı, ayrıca, 2. maddenin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir kılacak şekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. McCann ve Diğerleri - İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar).
2. madde, bütün olarak okunduğunda, bu maddenin sadece kasti öldürmeleri kapsamadığı; ancak, kasıtlı olmayarak yaşama hakkından mahrum bırakmayla sonuçlanabilecek "kuvvet kullanımına" müsaade edilen durumları da kapsadığı gözükmektedir. Ölümcül güce kasti olarak başvurma, bunun zorunluluğunu değerlendirirken göz önünde bulundurulacak sadece bir faktördür. Ancak, (a), (b) ve (c) fıkralarında ortaya konan amaçlardan birine veya birden fazlasına ulaşmak için, "kesin zorunluluk" haline gelmesi dışında kuvvete başvurmamak gerekmektedir. Bu koşul, AİHS'nin 8 ila 11. maddelerinin 2. paragrafları uyarınca Devlet'in müdahalesinin "demokratik toplumda zorunlu" olup olmadığının belirlenmesinde normal olarak uygulanana göre daha katı ve zorlayıcı bir zorunluluk testi uygulanması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla, kuvvete başvurma, izin verilmiş amaçlara ulaşmak ile kesin orantılı olmalıdır.
Başvurulan kuvvetin 2. madde ile uyumlu olup olmadığına karar verirken, öldürücü kuvvete başvurma veya beklenmeyen can kaybı olasılığını mümkün olduğunca en aza indirgemek amacıyla operasyonun planlı ve kontrollü olup olmadığı ilgili bir faktör olabilir (bkz. yukarıda anılan Ergi). Son olarak, polis veya jandarma gibi yasa uygulayıcı görevliler, ister hazırlıklı bir operasyon olsun ister tehlikeli olduğu anlaşılan bir kişinin ani takibi olsun, görevlerini yerine getirirken boşlukta bırakılmamalıdırlar. Yasal ve idari bir çerçeve, yasa uygulayıcı görevlilerin kuvvet ve ateşli silah kullanımına başvurabileceği sınırlı durumları, bu bağlamda geliştirilmiş uluslar arası standartlar ışığında, belirlemelidir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Makaratzis - Yunanistan (BD), no. 50385/99).
AİHM, başvuranların iki akrabasının, sorumlu Devlet'in güvenlik güçleri mensupları tarafından açılan ateş ve atılan en az iki el bombası sonucu öldüklerinin bu davadaki taraflar arasında tartışma konusu olmadığını gözlemlemiştir. Hükümet, askerlerin söz konusu iki kişiye ateş etmelerinin altında yatan sebebin onları yakalamak olduğu ve ateş açmanın ve sonrasında el bombası fırlatmanın kesin zorunluluk arz ettiği görüşündedir.
Bu koşullar altında, askerlerce başvurulan kuvvetin kesin zorunluluk arz edenden fazla olup olmadığı belirlenmelidir.
AİHM, başlangıçta, askerleri şüpheli durumuna sokan suçun savcılar tarafından "ihmalkarlıktan ve dikkatsizlikten ölüme sebebiyet vermek" olarak tanımlandığını kaydetmiştir. Tüm askerlerin, iki köy korucusuna en az iki el bombası fırlatmadan önce onlara doğrudan ateş açtıklarını belirttiklerini kaydeden AİHM, askerlerin hareketlerinin "ihmalkar" veya "dikkatsiz" olarak nitelendirilebilmesini anlaşılmaz bulmaktadır. Bir kişiye kırk metre mesafeden makineli tüfek ile ateş etmenin ve daha sonra birkaç el bombası fırlatmanın öldürücü olacağı bırakın eğitimli askerleri, herhangi bir kişi için bile tahmin edilebilir olmalıdır.
Suçun bu özelliğine rağmen, ne askeri savcı tarafından görevlendirilen askeri uzmanlar ne de askeri savcının kendisi, askerlerin tam olarak nasıl ve neden "ihmalkar" veya "dikkatsiz" olduklarını incelemiştir. Uzmanlar, "köy korucularının terörist sanılarak imha edildikleri" açıklamasıyla yetinmişlerdir. Askeri savcıya göre ise, iki köy korucusunun teslim olmayı reddetmesi onların öldürülmesini haklı çıkarmaya yeterlidir.
Takipsizlik kararından anlaşılan şu ki, askeri savcı ve onun tarafından görevlendirilen askeri uzmanlar, öldürücü kuvvete başvurmanın, geçerli yasa ve yönetmelik tarafından müsaade görüp görmediği ve geçerli yasa ve yönetmelik ile uyumlu olup olmadığını tespit etmekten ziyade daha çok iki köy korucusunun söz konusu bölgede bulunma nedenlerini tespit etmekle ilgilenmiştir. Ne sunduğu görüşlerde Hükümet tarafından ne de yürüttükleri soruşturmada yerel makamlar tarafından, operasyonda görevli askerlerin, ateşli silah kullanımını düzenleyen bir talimatnameye uyup uymadıklarını tespit etmek yönünde bir girişimde bulunulmuştur.
Yerel makamların, askerler tarafından başvurulan kuvvetin kesin zorunluluk arz edenden fazla olmadığını inceleyip incelemediğine ilişkin konu hususunda, AIHM, başvuranların akrabalarının teslim olmayı reddettikleri iddiasının, askeri savcı için "askerlerin onları öldürmesi görev haline gelmiştir ve askerler bu görevi yerine getirmiştir" sonucuna varmakta yeterli olduğunu gözlemlemiştir. AİHM, Diyarbakır Askeri Mahkemesi tarafından onaylanan bu kararın, AİHS'nin "kesin zorunluluk" şartı ile hiçbir şekilde uyumlu olamayacağını vurgulamıştır.
AİHM, ayrıca, askeri savcının, ordu mensuplarının bazılarının verdikleri ifadelerde yer alan çelişkili bilgileri ortadan kaldırmak için herhangi bir girişimde bulunmadığını gözlemlemiştir. Bu bağlamda, AİHM, bilhassa, Mehmet Zeki Bahşi'nin ifadesini vurgulamıştır. Bahsi, iki köy korucusunun ellerini havaya kaldırdıklarını ve "Ateşi kesin, teslim oluyoruz" dediklerini ifade etmiştir. Ayrıca, Yüzbaşı Ömer Arslan, ifadesinde, iki kişinin kaçmaya çalıştıklarını düşündüğünü ve iki kişiden bir tanesinin tepeye doğru ilerlemeye devam etmeden önce vurulduğunu ve daha sonra tepede "imha edildiğini" belirtmiştir. Son olarak, iki köy korucusuna fırlatılan el bombası sayısına ilişkin tutarsızlığı ortadan kaldırmak yönünde bir girişimde bulunulmamıştır. Bu bağlamda, AİHM, operasyondan sonra ordu mensupları tarafından düzenlenen rapora göre iki el bombasının kullanılmış olduğunu gözlemlemiştir. Teğmen Güldal ve Uzman Çavuş Sarıca'nın tanık ifadelerine göre ise, askerler dört el bombası fırlatmıştır.
AİHM, yukarıda belirtilen hususların yerel makamların önemli eksiklikleri olduğu ve bu durumun, ilk olarak askerlerin ateşli silah kullanımının yasalara uygun olup olmadığı ve ikinci olarak öldürücü kuvvet kullanımının kesin zorunluluk arz edip etmediği konularını tespit etmekte soruşturmayı yetersiz ve eksik kıldığı sonucuna varmıştır. Soruşturmanın yetersizliğini ve eksikliğini göz önünde tutarak, AİHM, olaylara ilişkin kendi incelemesini ve değerlendirmesini yürütmelidir. Bu amaçla, AIHM, askerler tarafından kullanılan kuvvetin kesin zorunluluk arz edip etmediğini incelemek için elindeki belgelerin yeterli somut temel sağladığı görüşündedir.
AİHM, başlangıç olarak, söz konusu operasyonun önceden planlanmadığını; teröristlerin sıkça görüldüğü bir bölgede şüpheli iki kişinin görünmesi üzerine yürütüldüğünü kaydetmiştir. Askerler, iki köy korucusunu, termal kameralar ve gece görüş dürbünleri aracılığıyla iki buçuk saat süreyle gözetleyebilmişlerdir. Bu süre zarfında, iki köy korucusunun çevresini sarmışlar ve tüm çıkış yollarını kapatmışlardır. Dolayısıyla, iki kişiyi öldürücü olmayan yöntemlerle canlı yakalamaya ilişkin muhtemel yolları düşünmek için askerlerin yeterli zamanı ve kaynağı olmuştur.
Yukarıda belirtilenler ışığında, ateş açma kararının alınmasının veya bu kararın askerler tarafından uygulanmasının olay anının sıcaklığıyla gerçekleştiği söylenemez (bkz., a contrario, Bubbins - İngiltere, no. 50196/99; Andronicou ve Constantinou - Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar). AİHM, yaşama hakkının korunması için askerler tarafından daha yüksek standartta dikkat gösterilmiş olması gerektiğini belirtmiştir.
İki köy korucusunun patlayıcılarla yüklü oldukları ve daha yakına gelmelerine müsaade edildiği halde bu patlayıcıları infilak ettirebilecekleri ve böylece askerleri öldürebilecekleri düşünülerek ateş açıldığı iddiası hususunda, AİHM, iki köy korucusunun bu kadar yakına gelmesine izin verilmesinin askerlerin kendileri tarafından alınan bir karar olduğunu; askerlerin, köy korucuları yüzlerce metre uzaktayken onları durdurmalarının mümkün olacağını gözlemlemiştir. Bu bağlamda, askerlerin aşina oldukları bu bölgeye tamamıyla hakim oldukları vurgulanmalıdır. Çevrelerini sardıkları şüphelilerden sayıca çok fazlaydılar ve ellerinde teferruatlı gece görüş ekipmanı bulunmaktaydı. Ayrıca, aralarında iki köy korucusunun hayatlarını tehlikeye atmadan onları vurabilecek en az bir nişancı bulunmaktaydı.
Bu bağlamda, AİHM, sorumlu olduğu askerleriyle birlikte başvuranların iki akrabasını öldüren Teğmen Güldal tarafından verilen iki ifade arasındaki tutarsızlığı vurgulamayı önemli görmüştür. Teğmen Güldal'ın Şırnak Cumhuriyet Savcısı'na verdiği ifadeye göre, söz konusu iki kişiyi öldürmelerinin nedeni muhtemel bir intihar bombası saldırısına karşı kendi hayatlarını korumaktır. Askeri savcıya verdiği ifadeye göre ise, iki kişiyi öldürmelerinin nedeni nehir yatağından kaçmalarına olanak vermemektir. AİHM, üzülerek, soruşturma yetkililerinin bu tutarsızlığı ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunmadığını gözlemlemiştir.
AİHM, yukarıda belirtilenleri göz önünde tutarak, başvuranların iki akrabasının öldürülmesi olayında, AİHS'nin 2 § 2 (b) maddesi anlamı dahilinde usulüne uygun olarak yakalama amacına ulaşmak maksadıyla kesin zorunluluk arz edenden fazla kuvvet kullanılmadığı konusunda ikna olmamıştır (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, yukarıda anılan, McCann ve Diğerleri).
Dolayısıyla, başvuranların iki akrabası olan Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı'nın askerler tarafından öldürülmesi nedeniyle AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.
B. Soruşturmanın yetersizliği iddiası
Başvuranlar, akrabalarının öldürülmesine yönelik soruşturmanın, AİHS'nin 2. maddesinin gerekleri doğrultusunda tarafsız veya yeterli olmadığını iddia etmişlerdir. Bu bağlamda, başvuranlar, bilhassa, yapılan otopside hangi yaraya hangi silahların yol açtığının tespit edilmediğini belirtmişlerdir. Ayrıca, ne soruşturmayı yürüten askeri savcı ne de askeri savcının takipsizlik kararını onayan Diyarbakır Askeri Mahkemesi, bağımsız ve tarafsız olarak değerlendirilebilir. Askeri savcı, aslında, hiyerarşik olarak kendinden yüksek rütbeli kimselerin muhtemelen işlediği suçları soruşturmuştur.
Başvuranlar ayrıca yetkili makamlara yardımcı olmayı istemelerine rağmen, soruşturma hakkında kendilerine bilgi verilmediğini savunmuşlardır. Askeri savcının, başvuranların yakınlarının öldürüldüğü bölgeye yaptığı keşfe katılmaları için de davet edilmemişlerdir. Ek olarak, soruşturma sürecinde düzenlenen belgelere de ulaşamamışlardır.
Hükümet, ulusal makamların, AİHS'nin 2. Maddesi'nde mevcut usule ilişkin yükümlülüğü yerine getirmek için tüm çabayı gösterdiklerini belirtmiştir. Bu bölgedeki askeri operasyonlarda tecrübeli ve yüksek rütbeli üç subay, soruşturmayı desteklemek için uzman olarak görevlendirilmişlerdir. O zamandan bu yana vatani görevlerini tamamlayıp, terhis edilen birkaç er ifade vermek üzere çağırılmıştır.
AİHM, Devlet'in AİHS'nin 1. Maddesi kapsamındaki "(kendi) yetki alanı içinde bulunan herkese Sözleşme'de açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma" genel görevi ile bağlantılı olarak yorumlanan AİHS'nin 2. Maddesi çerçevesindeki yaşama hakkını koruma yükümlülüğünün, ima yoluyla, kişilerin kuvvete başvurulması sonucu öldürülmeleri halinde etkili bir soruşturma biçiminin var olmasını gerektirdiğini yineler (bkz., gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, McCann ve Diğerleri ve Kaya - Türkiye). Böyle bir soruşturmanın asıl amacı, yaşama hakkını koruyan ulusal yasaların etkili biçimde uygulanmasını güvence altına almak, Devlet yetkililerinin ya da kurumların karıştığı böyle davalarda ise kendi yükümlülüklerinde meydana gelen ölümler için sorumluluk taşıyabilmelerini sağlamaktır (bkz. Anguelova - Bulgaristan, 38361/97).
Soruşturma, öncelikle olayın hangi şartlar altında meydana geldiğini belirleyebilmeli, daha sonra da sorumluların tespit edilip cezalandırılmalarını sağlayabilmelidir. Soruşturma yapma yükümlülüğü, sonuç alma yükümlülüğü değil, sonuca ulaşmaya çalışma yükümlülüğüdür (bkz. Kelly ve Diğerleri - İngiltere, 30054/96 ve yukarıda belirtilen Anguelova davası). Soruşturma ayrıca, böyle davalarda kuvvet kullanımının koşullara bağlı olarak mazur görülüp görülmeyeceğinin belirlenmesini sağlayabilmesi bağlamında etkili olmalıdır. Devlet görevlilerinin kanuna aykırı olarak bir kimseyi öldürdükleri iddiasına ilişkin bir soruşturmanın etkili olabilmesi için, soruşturmadan sorumlu ve soruşturmayı yürüten kişilerin genel olarak olaylara karışanlardan bağımsız olmaları gerektiği addedilebilir (bkz. Güleç - Türkiye ve Oğur - Türkiye (BD), 21954/93).
Sorumluluk alınmasının teoride olduğu gibi uygulamada da sağlanabilmesi için, soruşturmanın ve soruşturma sonuçlarının kamunun denetimine açık olması gerekir. Ne ölçüde kamu kontrolü gerekeceği, davadan davaya değişebilmektedir. Ancak her durumda, mağdurun en yakın akrabası soruşturmaya, meşru hakkını koruma altına almak için gerekli olduğu derecede katılmalıdır (bkz. Güleç).
Bu davanın ayrıntılarına döndüğümüzde, AİHM, soruşturmayı incelemiş, başvuranın iki yakınının öldürülmesi olayı ile kuvvet kullanımının kesinlikle gerekli olup olmadığını çevreleyen koşulları tam anlamıyla tespit edemediği sonucuna varmıştır.
Soruşturmanın geri kalan özelliklerine ilişkin olarak, AİHM, ölenlerin babaları olmak üzere başvuranlardan ikisinin askeri savcıya başvurduğu ve soruşturmaya katılmak için izin istediğini gözlemler. Ayrıca, bu başvuranları temsil eden avukat, askeri savcıdan soruşturma hakkında bilgi istemiş, soruşturmaya katılması gerekiyorsa bunun kendisine bildirilmesini istemiştir. Bilgi alma çabalarına ve yetkili makamlara soruşturmada yardımcı olmak istemelerine karşın, kendilerine hiçbir bilgi ya da belge sağlanmamıştır.
Dava açılmaması kararı alınmasının ardından bile, askeri savcı başvuranlara, başvuranların kendi verdikleri ifadeler dışında soruşturma dosyasından hiçbir belge vermemiştir. Bu sıfatla, başvuranlar, dava açılmaması kararına itirazlarını sunarken, dosyadaki belgelerin farkına varmamışlardır. Bu amaca yönelik olarak, AIHM, başvuranlar itirazlarını sundukları sırada soruşturma dosyasındaki belgelere sahip olsalardı, Diyarbakır Askeri Mahkemesi'nin dikkatini sanıklardan bazılarının askeri savcıya verdiği ve yukarıda bahsedilen tutarsız bilgilerle beraber soruşturmadaki diğer eksikliklere çekebileceği ve yaptıkları itirazın başarı ihtimalini artırabileceği görüşündedir (bkz., gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Epözdemir - Türkiye, 57039/00). Bu durumda, yukarıda sözü edilen AİHS'nin 2. Maddesi'nin ihlali önlenmiş olurdu. Öte yandan, başvuranlar belgelerin farkına, yalnız, dava bildirildikten sonra Hükümet'in sunmasının ardından, AİHM belgeleri kendilerine gönderdiği zaman varabilmişlerdir.
AİHM'ye göre, yetkili makamların başvuranları soruşturmaya dahil etmemeleri veya soruşturma hakkında bilgi vermemeleri -bu konuda Hükümet'in sunduğu bir açıklama bulunmamaktadır-, başvuranları meşru haklarını koruma altına alma fırsatından yoksun bırakmıştır. Yetkili makamların bu tutumu, soruşturmanın kamu denetimine tabi olmasını da engellemiştir.
Bu sonuç, AİHM'nin, AİHS'nin 2. Maddesi uyarınca, yetkili makamların başvuranların yakınlarının ölümlerine ilişkin etkili bir soruşturma yürütmedikleri kararına varması için yeterlidir. Soruşturmaya ilişkin geri kalan başarısızlıkları incelemek gerekmemektedir.
Bu koşullarda, yukarıda vurgulandığı üzere, AIHM, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. Maddesi uyarıca başvuranlardan dava açmalarının istenmediği sonucuna varmıştır. Kabuledilebilirliğine ilişkin başka bir engel bulunmadığını kaydederek, AIHM, başvurunun kabuledilebilir olduğu ve AİHS'nin 2. Maddesi'nin usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
III. AİHS'NİN 3, 8. VE 13. MADDELERİ İLE AİHS'YE EK 1 NO'LU PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, yakınlarının yüksek atış hızlı makineli tüfek ve el bombalarıyla öldürüldükleri gerekçesiyle AİHS'nin 3. Maddesi'nin ihlalinin mağdurları olduklarını belirtmişlerdir. Başvuranlar ayrıca aynı Madde uyarınca, yakınlarının cesetlerinin ertesi sabaha dek açık arazide bırakıldıklarından şikayetçi olmuşlardır.
Başvuranlar, AİHS'nin 8. Maddesi ile AİHS'ye Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. Maddesi'ne atıfta bulunarak, aile yaşam haklarına yasa dışı müdahalede bulunulduğunu ve iki yakınlarının kazançlarından yoksun kaldıklarını belirtmişlerdir.
Son olarak başvuranlar, 13. Madde uyarınca, AİHS uyarınca sahip oldukları haklarının ihlaline ilişkin etkili başvuru yolu bulunmadığını savunmuşlardır.
Hükümet, güvenlik güçlerinin güneş doğana dek bekleme kararlarının, AİHS'nin 3 Maddesi çerçevesinde kötü muamele olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir.
AİHS'nin 8. Maddesi ile AİHS'ye Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. Maddesi kapsamındaki şikayetlerle ilgili olarak, Hükümet, başvuranların yakınlarının ölümü ile başvuranların bu hükümler kapsamındaki haklan arasında nedensellik ilişkisi bulunmadığı görüşündedir.
Son olarak, başvuranların AİHS'nin 13. Maddesi uyarınca yaptıkları şikayetlere ilişkin olarak, Hükümet, ulusal soruşturmanın, AİHS'nin 13. Maddesi'nin koşullarını yerine getirmek için yeterince uygun olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM, başvuranların bu Maddeler kapsamında yaptıkları şikayetlerin AİHS'nin 2. Maddesi çerçevesinde incelendiğini gözlemler. 2. Madde'nin ihlal edildiğinin tespit edildiği göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, şikayetlerin kabuledilebilir olduğu fakat geri kalan bu şikayetlerin esaslarına ilişki ayrı bir inceleme yapılmasının gerekmediği kanısındadır (bkz., gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Makaratzis).
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİ'NİN UYGULANMASI
AİHS'nin 41. Maddesi'ne göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Maddi tazminat
1. Ölen Ahmet Anıkın yakınlarının talepleri
Ölen köy korucusu Ahmet Anıkın eşi ve (1987 ve 1998 yılları arasında doğmuş) altı çocuğu, Ahmet Arıkın ölümü nedeniyle kaybettiklerini iddia etikleri maddi destek için toplam 201.934 Euro (EUR) talep etmişlerdir. Başvuranlar taleplerini desteklemek için, Türkiye'de tazminat davalarında gelir kaybının hesaplanması konusunda uzman bir bilirkişi tarafından hazırlanmış bir rapor sunmuşlardır. Rapor özellikle Ahmet Arık'ın öldüğündeki yaşı ve aylık geliri, kanuni emeklilik yaşı ve maddi olarak sorumlu olduğu kişi sayısı gibi bir takım parametreleri göz önünde bulundurmuştur.
Hükümet, AİHM'nin yerleşik içtihadına göndermede bulunarak, başvuranların meydana geldiğini iddia ettikleri zarar ile AİHS'nin ihlali arasında nedensellik ilişkisi bulunması gerektiğini ve bunun, uygun davalarda, gelir kaybıyla ilgili olarak tazminat da içerebileceğini belirtmiştir. Öte yandan, Hükümet'e göre, bu davada açık bir nedensellik bağlantısı bulunmamaktadır. Ayrıca başvuranlar, spekülatif cetvellerden başka, meydana geldiği iddia edilen maddi zararı kanıtlamak için, fatura ve benzeri hiçbir kanıt sunmamışlardır. Hükümet, AİHM'yi, spekülatif hesaplamaları göz önünde bulundurmamaya, dolayısıyla 41. Madde usulünün hiçbir delil içermeyen abartılı taleplerle istismar edilmesine izin vermemeye davet etmiştir.
AİHM, Hükümet ile aynı görüşte değildir. Ahmet Anık'ın Devlet görevlilerince öldürülmesi ile ailesinin Ahmet Arık'ın kendilerine sağladığı maddi desteği kaybetmesi arasında açık bir bağlantı bulunduğunu kaydeder. Bu bağlamda, AİHM, Hükümet'in, ölen kişinin yaşarken ailesine maddi destek sağladığını tartışmadığını kaydeder.
Ölen Ahmet Anık'ın aile durumu ve yaşı göz önünde bulundurulduğunda, benzer davalarda tazminat ödenmesine karar verilmiştir (bkz., diğer hususlar meyanında, Akkum ve Diğerleri - Türkiye, 21894/93, Çelikbilek- Türkiye, 27693/95 ve Koku - Türkiye, 27305/95). AİHM, tarafsızlık esasıyla hareket ederek, Ahmet Anık'ın dul eşi ile altı çocuğuna ortaklaşa 60.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
2. Abdulkerim Sanrı 'nın yakınlarının talepleri
Ölen Abdulkerim Sanrı'nın anne ve babası, oğullarının öldürülmesi nedeniyle, kendilerine sağladığı ve yukarıda sözü edilen bilirkişinin hesaplamalarına göre 69.353 EUR tutarındaki maddi destekten yoksun kaldıklarını iddia etmişlerdir. Bu bağlamda AİHM, Abdulkerim Sanrı'nın babası, başvuran Osman Sanrı'nın vefat ettiğini kaydeder.
Hükümet, yukarıda belirtilenlere itirazına ek olarak, Abdulkerim Sanrı'nın öldüğünde 18 yaşında olduğunu ve ulusal mevzuata göre ailesine maddi destekte bulunma yükümlülüğünün bulunmadığını belirtmiştir.
AİHM, ölümünden önce Abdulkerim Sanrı'nın Devlet kurumunda çalıştığını ve ailesiyle yaşadığını gözlemler. AİHM, başvuranlar Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı olmak üzere iki kardeşinin bulunmasına rağmen, Abdulkerim Sanrı'nın da ailesine bir ölçüde maddi destek sağladığını görmezden gelemez. Abdulkerim Sanrı'nın öldürülmesi ile ailesinin destekten mahrum kalması arasında bulunan doğrudan nedensellik ilişkisini göz önünde tuttuğunda ve tarafsızlık esasıyla hareket ederek, AİHM, Abdulkerim Sanrı'nın annesi başvuran Fatım Sanrı'ya 16.500 EUR maddi tazminat ödenmesine karar vermiştir (bkz. Kişmir Türkiye, 27306/95 ve Akdeniz - Türkiye, 25164/94).
B. Manevi tazminat
Ölen Abdulkerim Sanrı'nın kardeşleri başvuranlar Ömer Sanrı ve Ramazan Sanrı dışında tüm başvuranlar, yakınlarının öldürülmesi nedeniyle çektikleri acı ve ızdırap için 20.000'er EUR talep etmişlerdir. Acı ve ızdıraplarının, hem yetkili makamların soruşturma esnasında sergiledikleri tutum hem de ölümlerin sorumlularının cezalandırılmamaları nedeniyle katlandığını belirtmişlerdir.
Hükümet, başvuranların talep ettikleri toplam 200.000 EUR'nun haddinden fazla olduğunu belirtmiştir. Hükümet'e göre, başvuranlar kayıplarını belgelemek için gerekli kanıtlar sunmadıklarından, manevi tazminat ödenmemesi gerekmektedir; gerekiyorsa, ihlalin tespit edilmesi, başvuranların uğradıklarını iddia ettikleri manevi zarar için yeterli tazmin teşkil edecektir.
AİHM, başvuranların iki yakın akrabasının askerlerce öldürülerek, AİHS'nin 2. Maddesi'nin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Ek olarak, yetkili makamların, AİHS'nin 2. Maddesi çerçevesindeki usule ilişkin yükümlülüklerin aksine, ölümlere ilişkin etkili bir soruşturma yapmadığı kanısındadır. Başvuranların ciddi manevi zarara uğradıklarının ortada olduğu, buna ilişkin ayrıntılı bir belgelemenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.
Bu koşullarda, karşılaştırılabilir davaları göz önünde tutarak (bkz., diğer hususlar meyanında, Erdoğan ve Diğerleri ve Tanış ve Diğerleri - Türkiye, 65899/01), AİHM, tarafsızlık esasıyla hareket ederek, ölen Ahmet Anık'ın kardeşi Mahmut Anık'a 5.500 EUR, Ahmet Anık'ın karısı ve altı çocuğu olan başvuranlar Medina Anık, Meryem Anık, Susin Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık ve Halim Anık'a ortaklaşa 40.000 EUR manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Ayrıca Abdulkerim Sanrı'nın annesi Fatım Sanrı'ya 20.000 EUR manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama giderleri
Başvuranlar, avukatlarının ulusal soruşturma yetkililerine ve Strazburg'daki dava esnasında sunduğu savunma masraflarıyla ilgili olarak 5.800 EUR talep etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, AIHM'nin adli yardım tarifesinde öngörülen, fotokopi, posta, telefon ve faks giderleri olarak yapılan ancak faturalanamayan masrafları talep etmişlerdir. Yukarıda belirtilen meblağlara ilişkin olarak, başvuranlar, avukatın davaya harcadığı toplam saati - 50 saat - gösteren bir belge sunmuşlardır.
Hükümet, ancak gerçekten meydana gelmiş masrafların geri ödenebileceğini ve bu masrafların belgelenmiş olmaları gerektiğini belirtmiştir. Bu davada başvuranların avukatı, meydana geldiği iddia edilen masraflara ilişkin fiş, fatura ve benzeri bir belge sunmamıştır.
AİHM, elindeki belgeler ışığında, başvuranlara tüm başlıklar altındaki giderleri kapsayarak toplam 5.000 EUR ödenmesine karar vermiştir.
D. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU NEDENLERDEN ÖTÜRÜ AİHM OYBİRLİĞİYLE
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı'nın askerlerce öldürülmeleri nedeniyle, AİHS'nin 2. Maddesi'nin esastan ihlal edildiğine;
3. Sorumlu Devlet'in yetkili makamlarının, Ahmet Anık ve Abdulkerim Sanrı'nın öldürülmelerinin ayrıntılarına ilişkin etkili bir soruşturma yapmamaları nedeniyle, AİHS'nin 2. Maddesi'nin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. Başvuranların diğer şikayetlerinin ayrı olarak incelenmelerine gerek olmadığına;
5. (a) Sorumlu Devlet'in, aşağıdaki meblağları, AİHS'nin 44 § 2. Maddesi'ne göre nihai kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevirerek, ödemesine:
(i) Ahmet Anık'ın kardeşi başvuran Mahmut Anık'a 5.500 EUR (beş bin beş yüz Euro) manevi tazminat;
(ii) Ahmet Anık'ın eşi ve altı çocuğu olan başvuranlar Medina Anık, Meryem Anık, Susin Anık, Ebubekir Anık, Ömer Anık, Cemal Anık, Halim Anık'a, ortaklaşa, 60.000 EUR (altmış bin Euro) maddi tazminat, 40.000 EUR (kırk bin Euro) manevi tazminat;
(iii) Abdulkerim Sanrı'nın annesi başvuran Fatım Sanrı'ya 16.500 EUR (on altı bin beş yüz Euro) maddi tazminat, 20.000 EUR (yirmi bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;
(iv) yargılama giderleri için başvuranlara ortaklaşa 5.000 EUR (beş bin Euro);
(v) yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek tüm vergiler;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden, ödeme gününe kadar geçen süre için, yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.
6. Başvuranların adil tazmin taleplerinin geri kalanını reddetmiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77. Maddesi'nin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 05.06.2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.(¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy