(AİHS m. 3, 13)
(Başvuru no. 68351/01)
KARAR
STRAZBURG
31 Temmuz 2007
İşbu karar AIHS'nin 44/2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.
USUL
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Sabri Diri ("başvuran") adlı Türk vatandaşı tarafından, 2 Mart 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurudan (no. 68351/01) kaynaklanmaktadır.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından Bay Elban ve Bay Kırdök tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1969 doğumludur ve halen İsviçre'de yaşamaktadır.
Davanın geçmişi
Yasadışı örgüt mensubu olmaktan hükümlü başvuran, olayların meydana geldiği tarihte İstanbul Ümraniye E Tipi Cezaevinde hapis cezasını çekmekteydi.
Aralık 2000'de başvuranın da içinde bulunduğu kalabalık bir mahkûm grubu F Tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla bir açlık grevi başlatmışlardır. 19 Aralık 2000 tarihinde güvenlik güçleri protestoları durdurmak amacıyla çeşitli cezaevlerinde operasyon düzenlemiştir. Bu operasyonlar sırasında çok sayıda mahkûm ve güvenlik güçleri üyesi yaralanmış ve 32 kişi ölmüştür. Bu olayları takiben 22 Aralık 2000 tarihinde, başvuran, diğer bazı mahkûmlarla birlikte, Ümraniye E Tipi Cezaevinden Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevine nakledilmiştir. Hükümet, başvuranın Ümraniye E Tipi Cezaevi'ndeki operasyon sırasında güvenlik güçlerine direnç gösterdiğini belirtmiştir. 22 Aralık 2000 tarihinde Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi doktorları tarafından hazırlanan bir tıbbi raporda başvuranın çene ve burnunun sağ tarafında yara izleri, göz kapaklarında çizikler, başında 3 cm'lik yuvarlak hiperemik ödem ve karnında hassasiyet bulunduğu belirtilmiştir. Raporda başvuranın bir hafta iş göremeyeceği kanaatine varılmıştır. Başvuran, Kandıra F Tipi Cezaevine girişte dövüldüğünü iddia etmiştir.
Başvuranın Tekirdağ F Tipi Cezaevinde hapsi
23 Şubat 2001 tarihinde başvuran Tekirdağ F Tipi Cezaevine nakledilmiştir. İddiasına göre cezaevine girişte soyularak aranmış, dövülmüş, saçları ve bıyığı zorla kesilmiştir. Aynı zamanda bir hücreye tek başına kapatıldığını ve yüksek sesli müzik dinletildiğini ifade etmiştir. Başvurana göre, günlük sayımlarda ayağa kalkıp adını söylemeyi reddettiği için gardiyanlar tarafından kötü muameleye tâbi tutulmuş ve falakaya yatırılmıştır.
24 Ocak ve 3 Mart 2001 tarihlerinde başvuran cezaevi doktoru tarafından muayene edilmiş, doktor başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izi tespit etmemiştir.
4 Mart 2001 tarihinde başvuranın avukatı Tekirdağ Savcılığı'na bir dilekçe ile başvurmuş ve başvuranın Tekirdağ cezaevinde gördüğü kötü muameleden şikâyetçi olmuştur. Ayrıca başvuranın bir adli tıp doktoru tarafından muayene edilmesini talep etmiştir.
Tekirdağ Savcısı başvuranın iddiaları üzerine bir soruşturma başlatmıştır. Savcının talimatıyla başvuran 8 Mart 2001 tarihinde bir kez daha cezaevi doktoru tarafından muayene edilmiş, doktor başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izi tespit etmemiştir. Aynı tarihte Tekirdağ Savcısı başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, Savcı huzurunda, Tekirdağ cezaevine alındığında cezaevi personelinin saçlarını ve bıyığını zorla kestiğini ve çırılçıplak soyulduğunu açıklamıştır. Ayrıca tek kişilik hücreye konulduğunu ve iki defa falakaya yatırıldığını iddia etmiştir.
Savcı, başvuranın vücudunda kötü muamele izi bulunmadığını belirten 24 Ocak, 3 Mart ve 8 Mart 2001 tarihli raporlara dayanarak 14 Mart 2001 tarihinde takipsizlik kararı vermiştir.
19 Nisan 2001 tarihinde Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını reddetmiştir.
Başvuranın AİHM'ye yaptığı başvuru çerçevesinde, 31 Mayıs 2001 tarihinde Mahkeme, Hükümetten başvurana kemik sintigrafısi ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) incelemesi yapmasını talep etmiştir.
26 Haziran 2001 tarihinde Hükümet sırasıyla MRI ve kemik sintigrafısi sonucu olan 13 ve 14 Haziran 2001 tarihli iki rapor göndermiştir.
13 Haziran 2001 tarihli MRI raporunda şunlar yer almıştır:
"Kemik sinyal yoğunluğu normaldir. Kemik konturlan düzgündür. Asil tendon sinyal karakteristikleri ve kalınlıkları normaldir.
Yumuşak dokularda patolojiye rastlanmamıştır.
Sonuç: Normal
Not: Her iki ayağın medial bölgesinde gözlenen yağ birikimlerindeki yoğunluk artışı artefakt varlığına bağlanmıştır."
14 Haziran 2001 tarihli kemik sintigrafı raporu şu şekildedir:
"20mCi Tc-99m MDP intravenöz enjeksiyonunu takiben çekilen her iki ayağın dinamik, kan akışı ve kan havuzu görüntüleri ve dört saat sonra çekilen tüm vücudun geciktirilmiş statik ön/arka görüntüsünün incelenmesinden aşağıdaki tespitler yapılmıştır:
Her iki ayakta kan akışı normaldir; kan havuzu safhasında sol tibia ve bileğin alt ekstremite bölgelerinde faaliyet artışı gözlenmiştir.
Geciktirilmiş statik görüntüler her iki tibianın alt ekstremitelerinde ve başparmağın kemiklerinde (sol ayakta daha belirgin) radyofarmasötik birikmede artışı göstermektedir. Radyofarmasötik birikmede artış aym zamanda sol tibia eklemi ve üst fibulada da gözlenmiştir.
Yukarıda belirtilen bölgeler haricinde iskelet sistemindeki radyofarmasötik dağılım ve birikme normal düzeydedir.
Her iki böbrek kabaca görüntülenmiştir.
Sonuç: Yukarıda belirtilen bölgelerdeki radyofarmasötik birikmedeki artış travmatizme işaret etmektedir."
Açlık eylemi nedeniyle bozulan sağlık durumunu dikkate alan yetkililer 19 Temmuz 2001 tarihinde başvuranı altı ay süresince serbest bırakmışlardır.
25 Eylül 2001 tarihinde Tekirdağ Savcısı özellikle raporda belirtilen bulguların nedenini ortaya koymak amacıyla başvuranın kemik sintigrafı sonucunu değerlendirmelerini Adli Tıp Kurumu'ndan talep etmiştir.
Bu arada kemik sintigrafısinde belirtilen bulguları dikkate alan Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk Dairesi, başvuranın kötü muamele iddialarıyla ilgili soruşturmayı yeniden başlatmak için bir yazılı emir çıkarılıp çıkarılmaması konusunu 16 Ekim 2001 tarihinde Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ile görüşmüştür. 17 Ekim 2001 tarihinde Ceza İşleri Genel Müdürlüğü Tekirdağ Savcısının konu ile ilgili görüşlerini bir yazı ile talep etmiştir. 28 Aralık 2001 tarihli cevabında Savcı, kemik sintigrafı testinin yaralanmaların kesin neden ve zamanını belirlememiş olması nedeniyle Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesinin kararını bozacak bir emrin çıkarılamayacağını savunmuştur.
30 Kasım 2001 tarihinde Adli Tıp Kurumu, kemik sintigrafı raporunda yer alan bulguların romatizma ya da açlık grevi nedeniyle değil, bir travma sonucu oluştuğunu belirtmiştir.
7 Aralık 2001 tarihinde Tekirdağ Savcısı bu yaralanmaların meydana geldiği tarihi belirlemenin mümkün olup olmadığını açığa kavuşturmasını Adli Tıp Kurumu'ndan talep etmiştir. 12 Aralık 2001 tarihinde Adli Tıp Kurumu, böyle bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını bildirmiştir.
Başvuran 5 Nisan 2002 tarihinde Tekirdağ F Tipi Cezaevine tekrar dönmüş ancak 12 Nisan 2002 tarihinde yeniden altı ay süreyle serbest bırakılmıştır.
2 Eylül 2006 tarihinde başvuranın avukatı, Dr. Şebnem Korur Fincancı adlı bir adli tıp uzmanından ek bilirkişi raporu talep etmiştir. Dr. Fincancı'dan 14 Haziran 2001 tarihli kemik sintigrafı testi bulgularını değerlendirmesi ve raporda belirtilen bulguların başvuranın falaka iddiasıyla uyuşup uyuşmadığını değerlendirmesi istenmiştir. Bu bağlamda Dr. Fincancı'ya başvuranın Tekirdağ F Tipi Cezaevinde uğradığı kötü muameleyi ayrıntılı olarak anlattığı bir yazılı ifadesi verilmiştir. Bu ifadesinde başvuran, F tipi cezaevi sistemini protesto etmek amacıyla, günlük sayımlar sırasında ayağa kalkmayı ve adını söylemeyi reddettiğini söylemiştir. Gardiyanların uyarılarına uymayınca büyük bir gardiyan grubu hücresine girip onu dövmeye başlamış, bu sırada iki gardiyan kollarından iki gardiyan da ayaklarından tutmuştur. Sonra bir gardiyan başvuranın karnı üzerine oturmuş ve başka biri de ağzını kapatmıştır. Ayaklarını bir kemerle bağladıktan sonra birkaç gardiyan kemerleriyle ayaklarına vurmuştur.
11 Eylül 2006 tarihli raporunda Dr. Fincancı, kemik sintigrafısi testinin statik ve dinamik görüntülerinin birlikte incelendiğinde başvuranın falaka iddiası ile uyuştuğu sonucuna varmıştır. Ayrıca şikâyet konusu travmanın başvurana testten yaklaşık üç ay önce uygulandığını savunmuştur. Dr. Fincancı, raporunu hazırlarken başvuranın 22 Aralık 2000, 24 Şubat 2001, 3 Mart 2001 ve 8 Mart 2001 tarihli önceki tıbbi raporlarını dikkate almıştır.
Dr. Fincancı'nın raporuna cevaben Hükümet, Adli Tıp Kurumu'nun Dr. Fincancı'nın aksine, kemik sintigrafı testindeki bulguların başvuranın ayaklarındaki yaralanmaların sebebini ortaya çıkarmadığını ve bu yaralanmaların ne zaman meydana geldiğini değerlendirmenin mümkün olmadığını belirten 9 Ocak 2007 tarihli başka bir raporunu sunmuştur.
HUKUK
I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran öncelikle Tekirdağ F Tipi Cezaevindeki koşulların 3. maddeyi ihlal etmesinden şikâyetçi olmuştur. Özellikle cezaevine girdiğinde soyularak arandığını ve saç ve bıyığının zorla kesildiğini savunmuştur. Aynı zamanda tek başına bir hücreye konulduğunu ve zorla yüksek sesli müzik dinletildiğini savunmuştur. Başvuran ikinci olarak günlük sayımlara katılmayı reddettiğinde dövülmesi ve iki defa falakaya yatırılmasından şikâyetçi olmuştur. 3. madde aşağıdaki şekildedir:
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz." Hükümet, iddialara karşı çıkmıştır.
A. Hapis koşullarına ilişkin
Başvuran 3. maddeye dayanarak cezaevine girdiğinde soyularak aranması, saç ve bıyığının zorla kesilmesi, tek başına bir hücreye konulması ve zorla yüksek sesli müzik dinletilmesinden şikâyetçi olmuştur.
Mahkeme geçmişte benzer şikâyetleri incelediğini ve bunları kabuledilmez olarak ilan ettiğini anımsar (bkz. Gündoğan - Türkiye, no. 29/02; Yılmaz Karakaş - Türkiye, no. 68909/01). Somut davada bu içtihattan ayrılmasını gerektirecek özel koşullar ya da yasaklanan derecedeki bir muameleyi ortaya çıkarabilecek herhangi bir unsur tespit etmemektedir.
Yukarıdakiler ışığında Mahkeme başvuranın savunulabilir bir iddianın temellerini oluşturamadığı ve bu nedenle başvurunun bu kısmının AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olmasından kabuledilmez olarak ilan edilmesi gerektiğine karar vermiştir.
B. Kötü muamele iddiasına ilişkin
1. Kabuledilebilirlik
AİHS'nin 35/3. maddesi çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. O halde kabuledilebilir olarak ilan edilmelidir.
2. Esas
a) Kötü muamele iddiası
i. Genel ilkeler
Mahkeme, AİHS'nin 3. maddesinin AİHS'nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden biri olduğunu hatırlatır. Madde aynı zamanda Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini güvence altına almaktadır. Bireylerin korunması için bir araç olarak AİHS'nin amaç ve hedefi bu hükümlerin, tanıdığı güvenceleri pratik ve etkili kılacak şekilde, yorumlanıp uygulanmasını gerektirmektedir (bkz Avşar -Türkiye, no. 25657/94).
Ayrıca Mahkeme özgürlüğünden mahrum bırakılmış şahsa ilişkin olarak, bireyin tutumunun zor kullanmayı gerekli kıldığı durumlar haricinde, fiziksel güç kullanımının insan onuruna aykırı olduğunu ve ilke olarak 3. maddede öngörülen hakkın bir ihlalini oluşturduğunu hatırlatır (bkz. Ribitsch - Avusturya, A Serisi no. 336; Krastanov -Bulgaristan, no. 50222/99).
AİHS'nin 3. maddesi uyarınca iddialarda bulunulduğu durumlarda, AİHM kapsamlı bir inceleme yapmak durumundadır ve taraflarca sunulan tüm delilleri temel alarak bu şekilde bir yol izleyecektir.
Mahkeme, delilleri değerlendirirken genel olarak "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardını uygulamaktadır. Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilir.
Bununla birlikte olayların, bütünüyle veya büyük bir kısmı ile, gözaltında tuttukları sırada kontrolleri altında bulunan kişilerin durumlarında olduğu gibi yalnızca yetkili makamların bilgisi dahilinde olduğu durumlarda, gözaltı sırasında vuku bulan yaralanmalar hususunda güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Tatmin ve ikna edici bir açıklamada bulunma hususunda beyine külfetinin, yetkili makamlara ait olduğu kabul edilebilmektedir.
ii. Tarafların görüşleri
Sözkonusu davada başvuran, günlük sayımlarda ayağa kalkmayı ve ismini söylemeyi reddettiği için iki kere falakaya yatırıldığı hususunda şikâyette bulunmuştur.
Hükümet, başvuranın kötü muameleye maruz kaldığını reddetmiştir. Sözkonusu yaralan, Aralık 2000'de Ümraniye E-Tipi Cezaevi'nde yaşanan olaylar sırasında aldığını belirtmiştir. Bununla birlikte, yirmi dört saat video kaydı alındığı için başvuranın Tekirdağ E-Tipi Cezaevi'nde falakaya yatırıldığına ilişkin iddialarının asılsız olduğunu belirtmiştir. Hükümet ayrıca başvuranın, vücudunda hiçbir yara izi bulmayan bir doktor tarafından üç kere muayene edildiğini açıklamıştır. Vücudunda iz bulunmaması nedeniyle doktorun başvuranı, yeni testler yapılması için hastaneye havale etmeye gerek görmediğini, bu tür bir yükümlülüğün zorunlu hale getirilmesinin yetkili makamlara aşırı bir yük getireceği kanısındadır. Ayrıca, Hükümet, kemik sintigrafısinin, başvuranın ayak travması geçirdiğini gösterse de, bunun mutlaka başvuranın iddia ettiği gibi falakaya yatırıldığı anlamına gelmediği kanısındadır. Bu bağlamda Hükümet, başvuranın uzun süredir açlık grevinde olduğunu ve kemiklerinin, yetersiz beslenme ve fiziksel egzersiz nedeniyle zayıflamış olduğunu belirtmiştir. Yaralanmaların kaynağını ve zamanını gösteren somut deliller bulunmaması nedeniyle Hükümet, başvuranın kötü muamele gördüğüne ilişkin iddialarının asılsız olduğunun kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
iii. AÎHM'nin değerlendirmesi
İçtihatı doğrultusunda hareket eden AİHM, kendisine sunulan deliller ışığında kendi değerlendirmesini yapmakta özgürdür.
AİHM, 14 Haziran 2001 tarihli kemik sintigrafısi raporundaki ve 30 Kasım 2001'de Adli Tıp Enstitüsü'nce yayımlanan sağlık raporundaki bulguların, başvuranın Tekirdağ F-Tipi Cezaevi'nde falakaya yatırıldığına ilişkin iddiaları ile uyumlu olduğunu belirtmektedir. Sözkonusu raporlarda açıkça belirtildiği gibi, başvuranın ayaklarındaki yaralanma, romatizma ya da açlık grevinden kaynaklanmamaktadır. Tek nedeni travma olabilir. AİHM, Hükümet'in sözkonusu yaralanmanın Aralık 2000'de Ümraniye E-Tipi Cezaevi'nde gerçekleşen olaylar sırasında meydana gelmiş olması gerektiğine ilişkin görüşlerini gözönüne almaktadır. Bu bağlamda, başvuranın vücudunda birçok yaranın bulunduğu belirtilen 22 Aralık 2000 tarihli sağlık raporuna değinmektedir. AİHM, yaralanma sözkonusu olaylar sırasında meydana geldiyse, 22 Aralık 2000'de başvuranı muayene eden doktorların başvuranın ayağındaki yaralanmayı neden rapor etmediklerine ilişkin bir sebep görememektedir. Ayrıca Hükümet'in, travmanın stres ya da yetersizlik kırığından kaynaklanmış olabileceğini iddia ettiğini ancak bu iddiaları destekleyen ikna edici deliller bulunmadığını belirtmektedir. Sonuç olarak AİHM, başvuranın ayağındaki yaralanmanın, sorumluluğu Tekirdağ'daki yetkili makamlara ait olan bir tür kötü muameleden kaynaklanmış olması gerektiği kanısına varmaktadır.
Sözkonusu muamelenin ciddiyetine ilişkin olarak AİHM, bu alandaki içtihadı uyarınca, belirli bir kötü muamele türünü işkence olarak sınıflandırması için 3. maddede ifade edilen işkence kavramı ile insanlık dışı veya alçaltıcı muamele arasındaki farkı ortaya koymak gerektiğini yinelemektedir. AİHS'nin, bu ayırımı yapmaktaki amacı, ciddi ve insafsızca acı çekilmesine yol açan kasıtlı ve insanlık dışı muameleye özel bir önem yüklemektir.
Bu bağlamda AİHM, şikâyette bulunulan muamelenin, cezaevi gardiyanlarınca başvuranı cezalandırmak ve cezaevi yönetimine karşı fiziksel ve manevi direnci kırma amacıyla yapıldığı kanısındadır. Sözkonusu koşullar altında AİHM bu fiilin ciddi anlamda insanlık dışı olduğu ve şiddetli acı ve sıkıntıya yol açmış olabileceği sonucuna varmaktadır. Bu nedenle, sözkonusu türdeki kötü muamelenin AİHS'nin 3. maddesi bağlamında işkence anlamına geldiği kanısındadır.
Dolayısıyla bu hususta AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
b) Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası
Başvuran ayrıca 3. madde uyarınca yetkili makamların, kötü muamele iddialarına ilişkin yeterli bir soruşturma yürütmediklerini ileri sürmüştür.
Hükümet sözkonusu iddiaya itiraz etmiştir. Yerel makamların, başvuranın iddiaları hususunda ciddi bir soruşturma yürütmediklerini belirtmiştir.
AİHM, kişinin polis ya da benzeri devlet organları tarafından 3. maddeyi ihlal edecek şekilde kötü muameleye maruz bırakıldığına dair inandırıcı bir iddiada bulunması durumunda, sözkonusu maddenin, Devlet'in AİHS'nin 1. maddesi bağlamındaki "yetki alanları dahilindeki herkese AİHS'de belirtilen hak ve özgürlükleri sağlaması" gerektiğine ilişkin genel görevi ile birlikte dikkate alındığında, etkili bir resmi soruşturma yapılmasını gerektirdiğini hatırlatmaktadır. 2. madde bağlamındaki soruşturmada olduğu gibi, bu tür bir soruşturma, sorumlu kişilerin tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlamalıdır. Aksi halde, işkence, insanlık dışı ve alçaltıcı muamele ve cezalandırmanın kanuna uygun olarak yasaklanması, temel önemine rağmen, uygulamada etkisiz olacaktır. Aynı zamanda bir kısım davalarda Devlet organlarının, kendi kontrolleri dahilindeki kimselerin haklarını ihlal etmeleri mümkün olacaktır.
Sözkonusu dava olaylarına ilişkin olarak AİHM, başvuranın 4 Mart 2001'de Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı'na şikâyette bulunmakla, kötü muamele şikâyetlerini yetkili makamların dikkatine sunmuş olduğunu gözlemlemektedir. Başvuran dilekçesinde bir adli tabip tarafından muayene edilmeyi talep etmiştir. 8 Mart 2001'de, Cumhuriyet Savcısı'nın emri üzerine, başvuran bir kez daha aynı cezaevi doktoru tarafından muayene edilmiş, doktor başvuranın vücudunda hiçbir kötü muamele izi bulunmadığını rapor etmiştir. Aynı gün, kötü muamele iddialarını sürdüren başvuranın kısa bir ifadesi alınmıştır. Bu noktada AİHM, Cumhuriyet Savcısı'nın takipsizlik kararı vermeden önce başka bir muayene talebinde bulunmadığını, suçlanan cezaevi gardiyanlarının veya görgü tanıkları ile 24 Şubat 2001, 3 Mart 2001 ve 8 Mart 2001 tarihli sağlık raporlarını hazırlayan cezaevi doktorunun ifadelerini almadığını üzülerek belirtmektedir. Cumhuriyet Savcısı kararını verirken yalnızca başvuranın vücudunda hiçbir kötü muamele izi bulunmadığı belirtilen üç sağlık raporuyla yetinmiştir. AİHM, bu bağlamda uygun tıbbi muayenelerinin, kötü muameleye karşı gerekli korumayı sağladığını hatırlatmaktadır. Adli tabip, resmi ve fiili bağımsızlığa sahip, özel eğitim almış olmalı ve yeterli derecede geniş kapsamlı talimatlar verebilmelidir. Sözkonusu davada, cezaevi doktoru tarafından hazırlanan 3 ve 8 Mart 2001 tarihli sağlık raporları, kısıtlı tıbbi bilgi sağlamakta ve başvuranın şikâyetleri hususundaki açıklamalarını içermemektedir.
AİHM aynı zamanda, 14 Haziran 2001 tarihli kemik sintigrafısi sonuçlan ve Adli Tıp Enstitüsü'nün, başvuranın ayağındaki yaralanmanın yalnızca bir travma sonucu oluşabileceğine ilişkin 30 Kasım 2001 tarihli müteakip raporu ardından, Ceza Kanunu'nun 167. maddesi uyarınca başvuranın kötü muamele iddiaları hususunda iç soruşturmayı yeniden başlatma yetkisine sahip olan Cumhuriyet Savcısı'nın, hiçbir girişimde bulunmamasını dikkat çekici bulmaktadır. Bununla birlikte, Adalet Bakanlığı'na bağlı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü, başvuranın kötü muamele iddiaları hususundaki soruşturmayı yeniden başlatmak için yazılı emir yayımlayıp yayımlanmaması gerektiğine dair Ceza Hukuku Genel Müdürlüğü'ne başvurmuş olduğu halde, Cumhuriyet Savcısı'nın, kemik sintigrafısi sonuçlarının sözkonusu yaralanmanın nedenini veya zamanını göstermediğini belirterek öneriyi reddettiği belirtilmiştir. AİHM, Cumhuriyet Savcısı sözkonusu yeni delillere dayanarak iç soruşturmayı yeniden başlatmış olsaydı, yaralanmanın nasıl ve ne zaman oluşmuş olabileceği hususunda kayda değer bilgiler toplayabileceği kanısındadır.
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranın Tekirdağ E-Tipi Cezaevi'nde falakaya yatırıldığına ilişkin iddiasının yerel makamların, AİHS'nin 3. maddesince öngörüldüğü gibi etkili bir soruşturmaya maruz kalmadığı sonucuna varmaktadır.
Dolayısıyla bu hususta AİHS'nin 3. maddesi usulden ihlal edilmiştir.
II. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, 13. madde uyarınca yerel makamların, kötü muamele iddialarına ilişkin etkin bir soruşturma yürütmediklerini ileri sürmüştür.
Hükümet sözkonusu iddiaya itiraz etmiştir.
AİHM, sözkonusu şikayetin, yukarıda incelenen şikayet ile bağlantılı olduğunu ve kabuledilebilir olduğu sonucuna varılması gerektiğini belirtmektedir.
Ancak, 3. maddeye ilişkin bulguları göz önüne alan AİHM, bu davada 13. maddenin ihlal edilip edilmediğini ayrıca incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS'nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder."
A. Tazminat
Başvuran, manevi tazminat olarak 30,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet sözkonusu talebe itiraz etmiştir.
AİHM, başvuranın yalnızca Mahkeme'nin ihlal tespiti ile telafi edilemeyecek şekilde sıkıntıya maruz kalmış olduğu kanısındadır. Tespit edilen ihlalin niteliğini göz önüne alan ve eşit temellere dayanarak karar veren AİHM, başvurana 15,000 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran ayrıca yerel mahkemeler ve AİHM önünde yaptığı masraflara karşılık olarak toplam 9,826.18 Euro talep etmiştir.
Hükümet sözkonusu talebe itiraz etmiştir.
AİHM, ancak gerekli oldukları için yapıldıkları ve meblağların makul olduğu gösterildiği müddetçe tazminat ödenmesine karar verebilmektedir. Mevcut bilgilere dayanarak değerlendirmede bulunan ve eşit temellere dayanarak sonuca varan AİHM, başvurana yargılama masrafları için Avrupa Konseyi'nden yasal yardım olarak kabul edilen 850 Euro çıkarılmak üzere 2,500 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Cezaevi koşullarına ilişkin şikayetin kabuledilmez ve başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;
2. Başvuranın, Tekirdağ F-Tipi Cezaevinde işkence görmesi hususunda AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Yetkili makamların, başvuranın Tekirdağ F-Tipi Cezaevi'nde işkence gördüğüne ilişkin iddialarına dair etkin bir soruşturma yürütmemeleri hususunda AİHS'nin 3. maddesinin usulden ihlal edildiğine;
4. AİHS'nin 13. maddesi bağlamındaki şikayeti ayrıca incelemenin gerekli olmadığına;
5. (a) Sorumlu Devletin başvurana, kararın AİHS'nin 44/2. maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde uygulanan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere, her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak:
(i) manevi tazminat olarak 15,000 Euro (on beş bin Euro);
(ii) yargılama masraf ve giderleri için, yasal yardım olarak kabul edilen 850 Euro (sekiz yüz elli Euro) çıkarılmak üzere, 2,500 Euro (iki bin beş yüz Euro) ödemesine;
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 31 Temmuz 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy