(AİHS m. 3, 8, 14, 15, 34, 35, 41, 44, 1 Nolu Protokol, 4 Nolu Protokol)
(Başvuru no. 71795/01)
KARAR
STRAZBURG
11 Aralık 2007
İşbu karar AİHSnin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USULİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 71795/01 Nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı K.Ö.nün (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 23 Şubat 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından E. Keskin ve F. Karakaş tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1950 doğumludur ve Adanada yaşamaktadır.
A. 19 ve 28 Kasım 1999 tarihli olaylar ve başvuranın kötü muamele gördüğü iddialarına ilişkin sağlık raporları
1995 senesinde başvuranın kızı yasadışı bir örgüt olan PKKya katılmıştır. Başvuran, o zamandan bu yana polisin evine baskın yaptığını ve onu tehdit ettiğini ileri sürmektedir.
Başvuran 19 Kasım 1999da, gece yarısı kendilerini Adana Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesinden polis memurları olarak tanıtan üç kişinin evine girdiklerini, kendisini dövdüklerini, tehdit ve cinsel olarak taciz ettiklerini iddia etmiştir. Başvuran, polis memurlarının son olarak vajinasına cop sokarak kendisine tecavüz ettiklerini ve tecavüz ardından bayıldığını ileri sürmüştür.
22 Kasım 1999da başvuran, Türkiye İnsan Hakları Vakfına gitmiş, polis memurlarınca maruz bırakıldığı kötü muameleyi anlatmış ve genital bölgesinde ağrıdan ve vajinal kanamadan şikayet etmiştir. Ancak kadın doğum uzmanının müsait olmaması nedeniyle kendisine 30 Kasım 1999 tarihi için randevu verilmiştir. Bununla birlikte, başvuranın karın bölgesinde aşırı hassasiyet olduğunu kaydeden bir doktor tarafından muayene edilmiştir.
Başvuran, 28 Kasım 1999da evine polis memurları tarafından bir kez daha baskın yapıldığını belirtmiştir. Kendisine, önceki olay hakkında şikayette bulunduğu takdirde, kendisinin ve çocuklarının öldürüleceği söylenmiştir. Başvuran daha sonra kızının resminin bulunduğu çerçeveyi kırdıklarını ve polislerden birinin başına silah dayayarak parasını aldığını iddia etmiştir.
30 Kasım 1999 ve 2 Aralık 1999da başvuran, Dr. A.Ö. tarafından muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın genital organlarında perineal fıtık ve sistorektostomi gözlemlemiştir. Ayrıca başvuranın rahminin normalden geniş ve sert olduğunu gözlemlemiştir. Belirli bir zaman sonra vücudunda tecavüz izleri görmenin mümkün olmayacağını kaydetmiştir. Ayrıca, bu tür izlerin bulunmadığını belirtmiştir.
30 Kasım 1999da başvuran vakıfta kendisine şiddetli stres sendromu ve majör depresyon teşhisi koyan bir psikiyatrist tarafından muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın psikolojik problemlerinin, geçirdiğini iddia ettiği travmaya bağlı olduğu kanısına varmıştır.
B. Başvuranın kötü muamele iddiasına ilişkin soruşturma
3 Aralık 1999da başvuran Adana Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunarak Adana Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesinden üç sivil polis hakkında soruşturma başlatılmasını talep etmiştir. Aynı polis memurlarının yol açtığını iddia ettiği 19 ve 28 Kasım 1999 tarihli olayları anlatmıştır. Söz konusu üç polis memurundan birinin kendisiyle Kürtçe konuştuğunu ve Urfalı olduğunu söylediğini kaydetmiştir. Ayrıca karnına silah doğrultan polis memurunun, uzun, ince ve saçlarının dökülmüş olduğunu belirtmiştir. Son olarak 1995ten bu yana polis memurları tarafından taciz edildiğini ancak şikayette bulunamayacak kadar korktuğunu ileri sürmüştür.
Aynı gün Adana Cumhuriyet Savcısı başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran kötü muamele iddialarını yinelemiş ve terörle mücadele şubesi polis memurlarından şikayetçi olmuştur.
7 Aralık 1999da başvuran, Çukurova Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümünden, genital organlarında fiziksel şiddetten kaynaklanan yaralanma izleri bulunmadığı sonucuna varan üç doktor tarafından muayene edilmiştir.
8 Aralık 1999da Adana Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesinden kıdemli bir polis memuru, başvuranın ifadesini almıştır.
9 Aralık 1999da başvuran, Adana Adli Tıp Kurumu doktoru B.S. tarafından muayene edilmiştir. Doktor, başvuranın rahminin vulvanın dışına çıktığını ve kızlık zarında bazı eski yırtıkların bulunduğunu belirtmiştir. Ancak, başvuranın genital organlarında hiçbir yeni travmatik lezyon görülmemiştir.
27 Aralık 1999da başvuran, tercümanlığını yapan oğlunun yardımı ile ifade verdiği Adana Emniyet Müdürlüğüne başvurmuştur. İfadesinde polis memuru olduklarını iddia eden iki kişinin 18.00 sularında evine geldiğini ve haklarında şikayette bulunduğunu bildiklerini söylediklerini ileri sürmüştür. Kendilerini daha önce hiç görmediğini belirtmiştir. Evine girmişler, sağlık raporlarını yırtmışlar, kızının resminin bulunduğu çerçeveyi kırmışlar ve yeşil kartını yırtmışlardır. Daha sonra kendisini tehdit etmişler ve dövmüşlerdir. Başvuran, kendisine gösterilen resimlerden hiçbirinin olayın faillerine ait olmadığını belirtmiştir. Ayrıca, iki adamı kısaca tarif etmiş ve sakalları olduğunu ifade etmiştir. Bir tanesi kendisi ile Kürtçe konuşmuş ve başvuran, bu kişinin Urfalı olabileceğini düşünmüştür. Son olarak, bu kişilerin kendisine kimliklerini göstermediklerini ve gerçekten polis memuru oldukları hususunda şüpheli olduğunu belirtmiştir. Bu adamların bulunmasını istemiştir.
3 Şubat 2000de başvuran, kendisi için tercümanlık yapan avukatının yardımı ile Adana Cumhuriyet Savcısı önünde ifade vermiştir. Kasım 1999 tarihli olaylardan önce, evine gelen ve kızı hakkında sorular soran polis memurlarının hiçbir zaman fiziksel güç kullanmadıklarını ancak, kendisine kızıyla ilgili yanlış bilgiler verdiklerini belirtmiştir.
21 ve 22 Şubat 2000 tarihleri arasında Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğünün terörle mücadele şubesinden iki kıdemli polis memurunu ve 27 Aralık 1999da başvuranın ifadesini alan polis memurunu sorguya çekmiştir. Kıdemli polis memurları, terörle mücadele şubesi hakkındaki suçlamaları reddetmiş ve personelin, kimlik tespit işlemlerinden geçmeye hazır olduğunu belirtmiştir.
31 Mart 2000de başvuran, kimlik tespit işlemleri için Adana Emniyet Müdürlüğüne çağrılmıştır. Adana Emniyet Müdürlüğü terörle mücadele şubesinden 108 polis memuru, on kişilik gruplar halinde teşhis odasına girmiştir. Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve oğlu, başvuranın avukatı, kıdemli bir polis memuru, bir yardımcı hukukçu ve yeminli çevirmenlik yapan polis memuru M.R.C. mevcut bulunmuştur. Teşhis tutanağına göre, başvuran ve oğlu R.G.yi evlerine giren kişilerden biri olarak teşhis etmiştir. Ancak, bu noktada telaşlı davranışlar sergilediği için başvuranın oğlunun teşhis odasından çıkarılması gerekmiştir. Başvuran bir kez daha R.G.nin 28 Kasım 1999da evlerine giren kişilerden biri olduğunu belirtmiştir. R.G. ve diğer iki polis memuru gazeteci olduklarını iddia ettikleri için kapıyı açtığını belirtmiştir. Ayrıca R.G.yi gördüğünü ancak diğerlerinin yüzlerini görmediğini de belirtmiştir. R.G.nin yatak minderinin altındaki parayı aldığını ileri sürmüştür. İfadesinin, daha önce verdiği ifade ile çeliştiği söylendiğinde, aklının karışmış olabileceğini belirtmiştir. R.G.nin 28 Kasım 1999da parasını çaldığını, ancak, kendisine kötü muamelede bulunmadığını yinelemiştir.
3 Nisan 2000de Adana Cumhuriyet Savcısı İstanbul Üniversitesi Hastanesine bir yazı göndererek başvuranın sağlık durumu hakkında bilgi istemiştir.
7 Nisan 2000de Cumhuriyet Savcısı, aleyhinde yapılan suçlamaları reddeden R.G.yi sorgulamıştır. R.G., başvuranı tanımadığını, evini bilmediğini ve onu ilk kez teşhis işlemleri sırasında gördüğünü belirtmiştir. Başvurana, kendisini teşhis etmesini oğlunun söylediğini belirtmiştir. Kürtçeyi biraz anlayabildiğini ve başvuranın oğlunu altı ay önce yakaladığı için intikam almayı planlayarak annesinden polisi teşhis etmesini istemiş olabileceğini belirtmiştir. Son üç buçuk yıldır bu semtte çalıştığını ve kendisini seven fazla kimsenin olmadığını eklemiştir. Son olarak, başvuranın kimlik tespiti sırasında verdiği ifadelerin, daha önceki ifadeleri ile çeliştiğini ifade etmiştir.
17 Nisan 2000de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölüm Başkanı Dr. Ş.Y., Tıp Fakültesine başvuranın 26 Şubat ve 24 Mart 2000 tarihlerinde muayene edildiğini bildirmiştir. Başvuranın travma sonrası stres sendromu teşhisi konduğunu ve tedavi edildiğini söylemiştir. Tutanağın da bu bağlamda hazırlandığını belirtmiştir.
25 Nisan 2000de Tıp Fakültesi dekan yardımcısı, 17 Nisan 2000 tarihli yazıyı Adana Cumhuriyet Savcısına göndermiştir.
23 Mayıs 2000de Adana Cumhuriyet Savcısı, R.G. hakkında takipsizlik kararı yayımlamıştır. Kararında başvuranın iddialarının ve görüşlerinin tutarsız ve çelişik olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, sağlık raporlarında, başvuranın vücudunda kötü muamele izlerinin bulunmadığının kaydedildiğini ifade etmiştir. Son olarak, 31 Mart 2000deki kimlik tespiti sırasında başvuranın, oğlunun etkisi altında kalmış olduğu sonucuna varmıştır.
Başvuran, Cumhuriyet Savcısının yukarıda kaydedilen kararına itiraz etmiştir.
3 Temmuz 2000de Tarsus Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itirazını reddetmiştir. Bu karar, 31 Ağustos 2000de başvurana tebliğ edilmiştir.
C. Müteakip olaylar
Başvuran, evinde polis memurları tarafından tacize uğramaya devam ettiğini ileri sürmüştür. Bu hususta, 26 Mayıs 2000de, 1 Nisan 2001de ve 10 Haziran 2001de dövüldüğünü ve tehdit edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran ilk olaya ilişkin olarak 27 Şubat 2001de başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğu gerekçesi ile cezai takibat başlatmamaya karar veren Cumhuriyet Savcısı hakkında şikayette bulunmuştur. Cumhuriyet Savcısı başvuranın doktora görünmeyi sürekli olarak reddettiğini kaydetmiştir. Başvuran, ikinci olaya ilişkin olarak, vakfa başvurmuştur. Kendisini muayene eden doktor, fiziksel ağrılarının psikosomatik olduğunu söyleyerek kendisini antidepresan kullanmasını öngören bir psikiyatriste havale etmiştir. Son olaya ilişkin olarak başvuran, hem vakfa hem de bir devlet hastanesine başvurmuştur. Bu kurumlarca yayımlanan sağlık raporlarında başvuranın vücudunda çok sayıda çürük olduğu, halen şiddetli bir travma sonrası stres sendromu bulunduğu ve bu teşhisin, başvuranın kötü muamele ve işkence iddialarına uyduğu kaydedilmiştir.
29 Nisan 2003te başvuran Adana Cumhuriyet Savcılığına bir dilekçe yazarak polis tarafından taciz edildiği hakkında şikayette bulunmuştur. 23 Nisan 2003te bir grup polis memurunun evine girdiğini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yaptığı başvuruyu geri almazsa kendisini öldürmekle tehdit ettiğini ileri sürmüştür. Belge imzalamayı reddettiğinde dövüldüğünü belirtmiştir. Ayrıca 28 Nisan 2003te bir grup polis memurunun, kendisini iki saat süren bir araba yolculuğuna çıkardığını ve bu yolculuk sırasında AİHMye yaptığı başvuruyu geri almasını istediklerini ileri sürmüştür.
3 Ocak 2005te başvuran, yasadışı silahlı bir örgüte yardım ve yataklık etmekten yakalanmış ve polis tarafından alıkonmuştur. 5 Ocak 2005te tutuklanmıştır. 14 Ocak 2005te başvuran aleyhinde cezai takibat başlatılmıştır. 7 Mart 2005te mahkeme, başvuranın tutuksuz yargılanmasına karar vermiştir. Belirsiz bir tarihte Adana Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı yasadışı silahlı bir örgüte yardım ve yataklık etmekten suçlu bulmuş ve üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırmıştır.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
AİHM, başvurunun AİHS çerçevesinde, karara bağlanması için esasın incelenmesini gerekli kılan, olaylara ve hukuka ilişkin ciddi hususları ortaya çıkardığı kanısındadır. Bu nedenle, başvurunun AİHSnin 35/3. maddesi bağlamında dayanaktan yoksun olmadığı sonucuna varmaktadır. Başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmektedir. Bu nedenle başvuru, kabuledilebilir niteliktedir.
II. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, polis memurları tarafından işkence gördüğüne dair şikayette bulunmuştur. Bu hususta, AİHSnin 3. maddesini ihlal edecek şekilde dövüldüğü, boğazının sıkıldığı, tehdit edildiği ve kendisine cop ile tecavüz edildiğine ilişkin şikayette bulunmuştur.
A. Tarafların görüşleri
Hükümet, çeşitli sağlık raporlarının sonuçlarına, başvuranın iddialarında görülen tutarsızlıklara ve suç işlediğini iddia ettiği kişileri teşhis edememesine değinerek, başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmiştir. Bu bağlamda, Cumhuriyet Savcısının başvuranın şikayetlerine ilişkin titiz bir soruşturma yürüttüğünü ileri sürmüştür.
Başvuran, Cumhuriyet Savcısının Türkiye İnsan Hakları Vakfının ve İstanbul Tıp Fakültesinin sağlık raporlarını göz önüne almadığını ileri sürmüştür. Halen tedavi gördüğünü iddia etmiştir. Feodal değerlerle büyütülen yaşı ileri bir kadının, yalandan tecavüze uğradığı iddiasında bulunmayacağını ima etmiştir.
B. AİHMnin değerlendirmesi
1. Başvuranın kötü muamele gördüğü iddiası
AİHM, 3. maddede demokratik toplumların en temel değerlerinden birine değinildiğini yinelemektedir. AİHS, terörle ve organize suçlarla mücadele gibi en zor koşullar altında bile işkenceyi, insanlık dışı ve alçaltıcı muamele ve cezalandırmayı yasaklamaktadır. AİHSnin esas maddelerinin çoğunun ve AİHSye ek 1 ve 4 nolu Protokollerin aksine, 3. madde, hiçbir sınırlamaya tabi değildir ve kamu alanında ulusal yaşamı tehdit eden olağanüstü olayların görülmesi halinde bile 15/2. madde uyarınca hiçbir koşulda istisnası bulunmamaktadır.
AİHM, bu tür kanıtları değerlendirirken genellikle makul şüphenin ötesinde kanıt standardını uygulamaktadır. Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilmektedir.
AİHM görevinin ikame niteliğinin hassasiyet arz ettiğinin bilincindedir ve belirli bir davanın koşulları bu rolü üstlenmesini kaçınılmaz hale getirmediği sürece, ilk derece mahkemesi rolünü üstlenirken ihtiyatlı olması gerektiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, mevcut davada görüldüğü gibi, AİHSnin 3. maddesine dayanılarak iddiada bulunulduğu durumlarda, AİHM özellikle dikkatli bir incelemede bulunmalıdır.
AİHM ilk olarak, taraflarca sunulan yazılı kanıtlar incelendiğinde makul şüphenin ötesinde, 3. madde yasakladığı halde resmi makamların, Kasım 1999 olaylarının öncesinde ya da sonrasında, başvuranı kötü muameleye maruz bıraktığı sonucuna varılmadığını gözlemlemektedir. Başvuranın bu bağlamda devamlı olarak tacize maruz kaldığı iddialarını destekleyecek yeterli kanıt bulunmamaktadır.
Söz konusu davada başvuran, ilk başvuru formunda, 19 Kasım 1999da polis memuru olduğunu iddia ettiği üç kişi tarafından kendi evinde dövüldüğünden, boğazının sıkıldığından, tehdit edildiğinden ve copla tecavüze uğradığından şikayetçi olmuştur. Ayrıca 28 Kasım 1999da evine, resim çerçevesini kıran, parasını çalan ve kafasına silah dayanan polis memurlarınca baskın yapıldığını belirtmiştir.
Ancak AİHM başvuranın, bu iddiaları destekleyen ikna edici veya inandırıcı hiçbir delil sunmadığını belirtmektedir. İddia ettiği şekilde 19 Kasım 1999da maruz kaldığı kötü muamelenin, başvuranın vücudunda, kendisini üç gün sonra 22 Kasım 1999da muayene eden doktorun göreceği izler bırakması gerektiğini ancak bu tür izlerin bulunmadığını gözlemlemektedir. Sağlık raporunda kaydedilen göstergelerse, başvuranın tarif ettiği kötü muameleyi kanıtlamak için yeterli değildir. AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, 30 Kasım 1999 ve 17 Nisan 2000 tarihli sağlık raporlarında kaydedilen psikolojik problemlerin, başvuranın 19 Kasım 1999da üç polis memurunun uyguladığını iddia ettiği muamele sonucu ortaya çıktığı görüşünü destekleyen yeterli delil bulunmadığı kanısındadır.
Aynı zamanda 28 Kasım 1999 tarihli olaya ilişkin olarak, başvuranın endişe veya tedirginlik hissetmesine neden olan iddialarının somut temelleri olduğu kabul edilse bile, AİHM bu tür hislerin başlıbaşına, başvuranın AİHSnin 3. maddesinde kaydedilen küçük düşürücü muameleye maruz kaldığını göstermek için yeterli olmadığını hatırlatmaktadır.
Sonuç olarak, başvuran tarafından sunulan deliller, AİHMnin makul şüphenin ötesinde, başvuranın resmi makamlar tarafından 22 ve 29 Kasım 1999 tarihlerinde, AİHSnin 3. maddesini ihlal edecek bir muameleye maruz bırakıldığı sonucuna varması için yeterli değildir.
Dolayısıyla, 3. maddenin esas yönünden ihlal edildiği ispat edilmemiştir.
2. Etkili bir soruşturma yapılmaması
AİHM, AİHSnin 3. maddesinin aynı zamanda, bu tür bir muamele özel şahıslarca yapılmış olsa bile yetkili makamların, savunulabilir olduklarında ve makul bir şüphe uyandırdıklarında kötü muamele iddialarını soruşturmalarını gerektirdiğini yinelemektedir. AİHM içtihadında tanımlandığı gibi uygulanabilen minimum standartlar, soruşturmanın bağımsız ve tarafsız olması, kamu denetimine tabi tutulması ve yetkili makamların örnek teşkil edecek bir itina ve çabuklukla hareket etmesi gereğini kapsamaktadır. Ayrıca bir soruşturmanın etkili olduğu sonucuna varmak için yetkili makamlar, diğer hususlar meyanında, mağdurun iddialarına ilişkin detaylı bir ifadeyi, tanıkların şahitliğini, adli delilleri ve uygun olduğunda, ilave sağlık raporlarını kapsayan olay hakkındaki delilleri güvence altına almak amacıyla atabilecekleri tüm makul adımları atmalıdır.
AİHM, olayın iddia edilen faillerinin durumuna bakılmaksızın, başvuranın ruhsal sağlığının göstergeleri olarak sunduğu kanıtların, iddialarının ciddiyetinin, yaşının ve sağlık raporlarının bütünüyle makul bir şüphe uyandırdığı kanısındadır. Bu nedenle soruşturma yapılması gereklidir.
Söz konusu davada AİHM, Cumhuriyet Savcılığının ivedilikle başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma başlattığını gözlemlemektedir. Soruşturma, Cumhuriyet Savcısının, başvuranın 28 Kasım 1999da, evine giren polis memurlarından biri olarak teşhis ettiği R.G. hakkında verdiği takipsizlik kararını Ağır Ceza Mahkemesinin onaylaması ile sona ermiştir. Soruşturma sırasında Cumhuriyet Savcısı, başvuranın ifadesini dinlemiş ve iddialarının doğruluğunun tespit edilmesi için sağlık raporlarına başvurulmuştur. Cumhuriyet Savcısı, örnek teşkil eden bir titizlikle, önce polis kayıtlarını kontrol ederek ve sonra kimlik tespit işlemleri aracılığı ile olayın faili olduğunu iddia ettiği kişileri teşhis etmesini isteyerek başvuranı ön soruşturmaya dahil etmiştir.
Bununla birlikte AİHM, Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmada eksiklikler olduğunu ve bunun, soruşturmanın etkinliği üzerinde şüphelere yol açtığını gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda öncelikle Cumhuriyet Savcısının, hiçbir zaman başvuranın olaylara ilişkin iddialarının doğruluğunu tespit etmek amacıyla komşuları ve yakınları gibi olası görgü tanıklarının ifadelerini alma yoluna gitmediğini gözlemlemektedir. İkinci olarak, başvuran resmi bir tercüman görevi yapan üçüncü bir kişinin yardımı alınmaksızın iki kere sorgulanmıştır. Başvuranın avukatı ve oğlu, çevirmen rolü üstlenmek durumunda kalmıştır. Cumhuriyet Savcısı hiçbir zaman başvuranın ifadelerindeki tutarsızlığın ve ruhsal sağlığının bozuk olduğu sonucuna varılmasının, yetersiz tercümeden kaynaklanabileceği ihtimalini göz önüne almamıştır. Üçüncü olarak, başvuranın oğlunun neden kimlik tespit işlemlerine dahil olduğu ve sürece müdahale etmesinin, soruşturma açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceği hakkında uyarılıp uyarılmadığına ilişkin açıklama yapılmamıştır. Son olarak, AİHM başvuranın polis memuru olduklarını iddia eden kişilerce kötü muameleye maruz kalmış olabileceğinin göz önüne alınmaması ve soruşturmanın, bu olasılık ışığında yürütülmemesi nedeniyle Cumhuriyet Savcısının başvuranın iddiaları hakkındaki soruşturmasının oldukça sınırlı kaldığı kanısındadır.
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranın savunulabilir nitelikteki kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturmanın yetersiz olduğu ve bu nedenle, devletin AİHSnin 3. maddesi bağlamındaki usulü yükümlülüklerini ihlaline sebebiyet verdiği sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.
III. AİHSNİN 8., 14. VE 34. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, evine yapılan polis baskınının, özel hayatına ve konutuna saygı gösterilmesi hakkına adil olmayan bir müdahale teşkil ettiği hususunda şikayette bulunmuştur. Polisin evine girdiğini, parasını çaldığını ve kızının resmini yere fırlattığını belirtmiştir. Aynı zamanda, etnik kökeni nedeniyle AİHSnin 14. maddesini ihlal edecek şekilde ayrımcılığa maruz kaldığına ilişkin şikayette bulunmuştur. Son olarak, polis memurları tarafından sürekli olarak taciz edilmesinin ve aleyhinde başlatılan cezai takibatın, başvurusunu geri alması için üzerinde baskı oluşturduğuna ve kişisel başvuru hakkının uygulanmasına müdahale teşkil ettiğine ilişkin şikayette bulunmuştur.
Dava olaylarını, tarafların görüşlerini ve 3. maddenin usul yönünden ihlal edildiği yönünde vardığı sonucu göz önüne alan AİHM, söz konusu başvuruda ortaya konan esas hukuki meseleyi daha önce de incelemiş olduğu kanısındadır. Bu nedenle, başvuranın AİHSnin 8., 14. ve 34. maddeleri çerçevesindeki diğer şikayetleri hususunda ayrıca bir karar vermenin gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder.
AİHM, İç Tüzüğünün 60. maddesi uyarınca herhangi bir adil tatmin talebinin, ayrıntılarının belirtilmesi ve talebi kanıtlayan ilgili belgeler veya makbuzlarla birlikte yazılı olarak sunulması gerektiğini, aksi takdirde Dairenin talebi bütünüyle veya kısmen reddedebileceğini belirtmektedir.
AİHM, söz konusu davada 29 Eylül 2005te başvuranı, 10 Kasım 2005 tarihinde adil tatmin talebini sunmak üzere davet etmiştir. Ancak başvuran, belirtilen süre içerisinde bu tür bir talepte bulunmamıştır.
Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, AİHSnin 41. maddesi bağlamında tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Başvuranın resmi makamlarca kötü muameleye maruz kaldığı iddiaları hususunda AİHSnin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
3. Başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yapılmaması hususunda AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 8., 14. ve 34. maddeleri bağlamındaki şikayetleri ayrıca inceleme gereği bulunmadığına karar vermiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 11 Aralık 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy