(AİHS. m. 3, 5, 6, 13, 14, 34, 35, 41, 44, 45) (765 S. K. m. 168, 243) (4616 S. K. m. 1) (1412 S. K. m. 310) (AKDIVAR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (BEYHAN KAYGISIZ - TÜRKİYE DAVASI) (KARAYİĞİT - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (AYŞE TEPE - TÜRKİYE DAVASI) (FAZIL AHMET TAMER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GERGER - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No: 72194/01)
STRAZBURG
8 Temmuz 2008
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (72194/01) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Nurgül Doğanın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 10 Mayıs 2001 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Adli yardımdan yararlanan başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından G. Tuncer tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN UNSURLARI
Başvuran, 1965 doğumludur ve İstanbulda ikamet etmektedir.
A. Başvuranın yakalanması ve suçlanması
22 Şubat 1999 tarihinde saat 21.30a doğru başvuran İstanbulda, kimlik kontrolü sırasında yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.
23 Şubat 1999 tarihinde, saat 0.55e doğru, başvuran, Haydarpaşa Devlet Hastanesine sevk edilmiş ve muayeneden geçirilmiştir. Düzenlenen rapor, muayene sonrasında, hiçbir lezyon tespit edilmediğini göstermektedir.
23, 24 ve 25 Şubat 1999 tarihlerinde, başvuran, açlık grevi yapmıştır.
24 Şubat 1999 tarihinde başvuran, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görev yapan polis memurları tarafından sorgulanmıştır. Dosyadan, başvuranın sessiz kalma hakkını kullandığı anlaşılmaktadır.
Aynı gün kanaması olan başvuran, hastaneye kaldırılmıştır. Doktor, başvuranın kanamasının hamileliğinden kaynaklandığını belirtmiştir.
Aynı gün, başvuran, Adli Tıp Kurumu mensubu bir doktor tarafından muayene edilmiştir. 25 Şubat 1999 tarihli raporda başvuranın buz kalıpları arasına konulduğunu ifade ettiği belirtilerek şu tespitler yapılmıştır: sağ el bileğin ön kısmında 3 cm çapında bir ekimoz, sol üst kol dış yanda 1 cm çapında iki ekimoz, sol üst bacak dış yanda 2 cm çapında bir ekimoz. Raporda darp ve cebir izinin mevcudiyeti tespit edilmiş ve bir günlük işgöremez raporu verilmiştir.
Aynı gün, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısına ifade vermiş ve gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Başvuran özellikle, yirmi dört saat boyunca iki buz kalıbının arasında tutulduğunu ifade etmiştir. Başvuran ayrıca kendisine tazyikli su verildiğini ve haksız yere tutulduğu kanaatinde olduğundan protesto etmek için hiçbir şey yiyip içmediği belirtmiştir.
Yine aynı gün, başvuran, nöbetçi hakim karşısına çıkarılmış ve özellikle Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı sırasında kendisini sorgulayan polis memurları tarafından kötü muameleye uğradığını beyan etmiştir. Başvuran ayrıca sözkonusu şiddet eylemleri nedeniyle hastaneye kaldırıldığını belirtmiştir. Hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
9 Mart 1999 tarihinde, Savcı, EKİM-TKİBya üye olmaktan, başvuranı, Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde, silahlı örgüt üyeliğinin cezalandırılmasına ilişkin Türk Ceza Kanununun 168. maddesine atıfta bulunarak suçlamıştır.
1 Eylül 1999 tarihinde, başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesine çıkarılmış ve polis memurları tarafından hakkında düzenlenen ifadenin kötü muamele ile zorla alındığını ileri sürerek tüm suçlamalara itiraz etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.
29 Kasım 2002 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen bazı suçların hükme bağlanmasının teciline ilişkin 22 Aralık 2000 tarihli 4616 sayılı yasa uyarınca kararın ertelenmesine karar vermiştir.
Savcı, temyiz başvurusunda bulunmuştur.
18 Ağustos 2003 tarihli bir karar ile Yargıtay, yargılamanın kusurlu olması nedeniyle, itiraz edilen kararı bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine havale etmiştir.
26 Nisan 2004 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, zamanaşımı nedeniyle kamu davasının sonlandığını ilan etmiştir.
Savcı, sözkonusu karara karşı bir kez daha temyiz başvurusunda bulunmuştur.
13 Mart 2006 tarihinde, Yargıtay, suçun hukuki tanımlamasının hatalı olması nedeniyle, alınan kararı yeniden bozmuş ve davayı ilk derece mahkemesine havale etmiştir.
Dosya unsurlarına göre, işbu başvurunun kabul edildiği tarihte, dava halen İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde derdest bulunmaktadır.
Buna paralel olarak, başvuran hakkında 1995 tarihinde başka bir cezai kovuşturma daha başlatılmıştır. Bu davanın sonunda özgürlüğünden mahrum bırakıldığı bir ceza almıştır. 4 Ekim 1999 tarihinde, Yargıtay, alınan kararı onamıştır. Bu mahkumiyet kararı nedeniyle başvuran hakkında tevkif müzekkeresi çıkarılmıştır.
B. Polis memurları aleyhindeki şikayet
14 Eylül 1999 tarihinde, başvuran avukatı aracılığıyla, kendisini sorgulayan Terörle Mücadele Şubesine bağlı polis memurları hakkında Fatih Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunmuştur. Başvuran, Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı esnasında kendisini sorgulayan polis memurları tarafından kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. İddialarını desteklemek için başvuran, Adli Tıp Kurumu tarafından düzenlenen 25 Şubat 1999 tarihli sağlık raporuna atıfta bulunmuştur.
5 Ocak 2000 tarihinde, Savcı, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde gözaltından sorumlu iki polis memuru hakkında cürümü söyletmek amacıyla devlet görevlilerinin kötü muamele uygulamalarını cezalandıran Türk Ceza Kanununun 243/1 maddesi uyarınca dava açmıştır.
18 Ocak ve 14 Mart 2000 tarihlerinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, mahkemede ifade vermesi için başvurana iki kere celp göndermiştir. Bu karşın dosyandan sözkonusu celplerin sonuçsuz kaldığı sonucuna ulaşılmaktadır.
25 Mart 2000 tarihli duruşmada, ne başvuranın ne de avukatının hazır bulunması üzerine Ağır Ceza Mahkemesi, Savcılıktan başvuranın adresinin teyit edilmesini talep etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi 20 Kasım 2000 tarihinde aleyhlerinde yeterli delil olmadığı gerekçesiyle polisler hakkında beraat kararı vermiştir. Mahkeme, her ne kadar 25 Şubat 1999 tarihli doktor raporu başvurana şiddet uygulandığını göstermekteyse de tespit edilen bu izlere sanıkların sebep olduğu hükmüne varılmayacağını değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca, kendisine gönderilen celplere rağmen başvuranın davaya katılmasının ya da ifadesinin alınmasının mümkün olamadığı tespitinde bulunmuştur. Mahkeme ilgilinin gözaltında bulunduğu sırada ifade vermeyi reddettiğine dikkat çekmiştir.
Her ne kadar bu karara itiraz yolu açık olsa da başvuran davaya müdahil olmadığından temyiz etmesi mümkün değildi. Bu nedenle ilk derece mahkemesinin kararı temyize gidilmemesi nedeniyle CMUKun 310. maddesi uyarınca açıklanmasından bir hafta sonra 28 Kasım 2000 tarihinde kesinleşmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, Terörle Mücadele Şubesindeki gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kalmasından ve sözkonusu muameleleri dile getirme olanağı sağlayan etkili iç hukuk yolunun bulunmayışından şikayetçidir. Başvuran, müstakilen ve AİHSnin 13. maddesi ile birlikte AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, öncelikle ne başvuranın ne de avukatının polis memurları hakkında yürütülen yargılamaya katılmamaları nedeniyle başvuru yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir; başvuranlar, müdahil tarafı oluşturmak için çaba göstermemişler böylece ilgili kararın kendilerine tebliğ edilmesi ve temyiz başvurusunda bulunma imkanlarının tamamını da ortadan kaldırmışlardır. Hükümet, başvuranın, tevkif müzekkeresinin infazı korkusu ile duruşmalara katılmamış ve müdahil tarafı oluşturamamış olsa dahi iki kere yasal hükümlere uygun olarak duruşmalara çağrılan başvuranın avukatının pekâlâ İstanbul Ağır Ceza Mahkemesindeki davaya katılma imkanın bulunduğu kanaatindedir. Sonuç olarak, iddialarını ileri sürmek ve son aşamada temyiz başvurunda bulunabilmek için sahip olduğu hukuki yolları kullanmayarak başvuran iç hukuk yollarını tüketmemiştir.
Hükümet ayrıca, tazminat elde edebilmek için başvuranın iç hukuk tarafından öngörülen hukuki ve idari başvuru yollarını kullanmadığını belirtmektedir.
Son olarak Hükümet, başvurunun gecikmeli yapıldığını savunmaktadır. Hükümete göre, altı ay süresi, başvuran hakkında 1995 tarihinde başlatılan başka bir cezai soruşturma vesilesiyle alınan Yargıtay kararının tarihi olan 4 Ekim 1999 tarihinden itibaren işlemeye başlamıştır.
Bu nedenle Hükümet, iç hukuk yolları tüketilmediğinden ve altı ay süresine riayet edilmediğinden AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca AİHMye sözkonusu başvurunun kabuledilemez ilan edilmesi çağrısında bulunmaktadır.
Başvuran, AİHSnin 35. maddesinin gereklerine riayet ettiği kanaatindedir. Başvuran özellikle hakkında çıkarılan tevkif müzekkeresini ileri sürmektedir, şayet duruşmalara katılmış olsaydı, başvuranın yakalanma ve cezaevine nakledilme riski bulunmaktaydı. Duruşmalara katılmayan başvuran avukatının duruşmalarda hazır bulunmasının bir faydasının olmayacağını da ileri sürmektedir.
İç hukuk yollarının tüketilmediğine dair itirazın birinci kısmına ilişkin olarak, AİHM, AİHSnin 35/1 maddesinin amacının, Sözleşmeye taraf olan devletlere, haklarındaki iddialar AİHS organlarına sunulmadan önce ileri sürülen ihlalleri önleme ya da telafi etme imkanı sağlamak olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz, örneğin, Hentrich-Fransa, 22 Eylül 1994 tarihli karar; Remli-Fransa, 23 Nisan 1996 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler). Ayrıca AİHMye sunulan şikayetin, önce, iç hukuk tarafından belirlenen yöntem ve sürelerde, en azından esas bakımından, ilgili ulusal mahkemelere sunulması gerekmektedir (Cardot-Fransa, 19 Mart 1991 tarihi).
Mevcut davada, AİHM, başvuranın yetkili Savcılığa şikayetini sunmuş olsa da şiddet olaylarından sorumlu oldukları ileri sürülen kişiler hakkında başlatılan cezai yargılamaya bizzat katılmadığını ve müdahil tarafı oluşturmadığını, şayet müdahil olsaydı, ilk derece mahkemesinin kararına karşı temyiz başvurusunda bulunabileceğini belirtmektedir.
Bununla birlikte AİHM, AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafının yalnızca işlenen ihlallere ilişkin müsait ve uygun başvuru yollarının tüketilmesini öngördüğünü hatırlatmaktadır. Bu başvuru yolları sadece teoride değil uygulamada da yeterli düzeyde emniyeti hasıl olmalıdır, aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaşılabilirlikten uzak kalırlar; bütün bu şartların bir arada bulunduğunu gösterme yükümlülüğü Savunmacı Devlete düşmektedir (Vernillo-Fransa, 20 Şubat 1991 tarihli karar; Akdivar ve diğerleri-Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar; Dalida-Fransa, 19 Şubat 1998 tarihli karar) Ayrıca genel olarak tanınan uluslararası hukuk ilkelerine göre istisnai bazı koşullar, başvuranı, kendisine sunulan iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünden muaf tutabilir (Henaf-Fransa, başvuru no: 65436/01).
Bu bağlamda AİHM, başvuranın gözaltı sona erdiği andan itibaren yani 25 Şubat 1999 tarihinde, ileri sürülen şiddet eylemlerinin tam tasvirini yapmasını ve maruz kaldığı kötü muameleden sorumlu kişiler olarak sorgusu ile görevli polis memurlarını belirtmesini önemli bulmaktadır. Ayrıca bir doktor raporuyla da desteklenen bu iddialar en azından resen bir ceza soruşturması açılması için yeterince açık emareler teşkil etmekteydi (bkz., bu anlamda, Batı ve diğerleri, adıgeçen, prg. 133). Ancak yetkili makamlar, olaylardan 11 ay sonra 5 Ocak 2000de başvuranın Savcılığa şikayette bulunmasından sonra polisler aleyhinde kovuşturma başlatmışlardır. Oysa ki başvuranın gözaltına alındığı 25 Şubat 1999dan serbest bırakıldığı 1 Eylül 1999 tarihleri arasında başvuranın ifadesini almak ve dosyayı tamamlamak imkanları bulunmaktaydı.
AİHM, AİHSnin 3. maddesinde konulan yasaklar sözkonusu olduğunda, yetkili savcılığa yapılan resmi suç duyurusunun ya da takipsizlik kararına karşı yapılan itirazın Türk Hukuku bağlamında ilke olarak AİHSnin 35/1 maddesi bakımından uygun ve yeterli olduğunu daima vurgulamıştır (Bkz, diğerleri arasından, Acar-Türkiye, başvuru no: 24940/94, 3 Mayıs 2001; karşılaştırınız, Kaygısız-Türkiye, başvuru no: 44032/98, 29 Ağustos 2006).
Yukarıdaki veriler ışığında, AİHM, mevcut davada başvuranın ceza davasının seyrinde kusuru bulunsa da, yetkili makamların şiddet eylemlerinden sorumlu oldukları iddia edilen sanıklar aleyhinde açılan ceza davasının bir sonuca ulaşması için şartların gerektirdiği pozitif önlemleri almadıkları kanaatine varmaktadır. Bu çerçevede AİHMye göre şayet yetkili makamlar başvuranın kendisine şiddet uygulandığı yolunda şikayette bulunduğu 25 Şubat 1999 tarihinden sonra derhal harekete geçmiş olsalardı ilgilinin soruşturma sürecine katılımını temin etmeleri mümkün olabilirdi.
Bu itibarla Hükümetin iç hukuktaki başvuru yollarının tüketilmediği yolundaki itirazı kabul edilemeyecektir.
Hükümetin, başvuranların iç hukuktaki medeni ve idari başvuru yollarını tüketmediği yolundaki itirazına ilişkin olarak AİHM geçmişte bu itiraza ilişkin olarak müteaddit defalar görüş bildirerek reddettiğini anımsatır (bkz., diğerleri arasında, Karayiğit - Türkiye, no: 63181/00, 5 Ekim 2004). AİHM, mevcut davada evvelce verdiği kararlardan ayrılmasını gerektirecek herhangi bir durum tespit etmemiştir.
Altı ay süresi kuralına riayet edilmediği yolundaki itiraza ilişkin olarak ise AİHM, AİHSnin 35/1 maddesinde öngörülen sürenin kesin iç hukuk kararından itibaren işlemeye başladığını ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 20 Kasım 2000 tarihinde verilen kararın kesin iç hukuk kararı teşkil ettiğini tespit etmektedir. Dolayısıyla 10 Mayıs 2001 tarihinde sunulan bu başvuru AİHSnin 35/1 maddesi anlamında geç sunulmamıştır. Bu itibarla Hükümet tarafından konuyla ilgili olarak yapılan itiraz kabul edilmeyecektir.
AİHM, AİHSnin 3. ve 13. maddelerine dayandırılan şikayetlerin AİHSnin 35/3 maddesi anlamında açıkça dayanaktan yoksunluk sebebiyle reddedilemeyeceği kanaatine varmaktadır. AİHM ayrıca bu şikayetlerin başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu şikayetleri kabuledilebilir ilan etmek yerinde olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Polisin elinde kötü muameleye maruz kalındığı yönündeki iddia hakkında
AİHM, bir kimsenin tamamıyla polis memurlarının denetimi altında gözaltında tutulduğu sırada meydana gelen her türlü yaralanmanın ciddi kuşkulara yol açtığını hatırlatır (Salman - Türkiye, no: 21986/93, prg. 100). Dolayısıyla bu yaraların nedeni hakkında makul bir izahatta bulunarak başvuranın iddialarına, hele ki bu iddialar tıbbi belgelerle desteklenmiş ise, şüphe düşüren delilleri sunma görevi Hükümete ait olmaktadır (bkz., diğerleri arasında, Selmouni - Fransa, no: 25803/94, prg. 87 ; Ayşe Tepe - Türkiye, no: 29422/95, prg. 35, 22 Temmuz 2003).
Mevcut davada AİHM başvuran tarafından yapılan suç duyurusunun sanık polisler aleyhinde olduğunu ve sözkonusu sanıkların suçluluğu hakkında karar verme yetkisinin başta ceza mahkemeleri olmak üzere Türk mahkemelerine ait olduğunu gözlemlemektedir. İç hukuk düzeyinde başlatılan sürecin sonucu ne olursa olsun, polislerin suçlu ya da suçsuz bulunmuş olması Savunmacı Devletin AİHSden doğan sorumluluğunu ortadan kaldırmaz (Selmouni, adıgeçen, prg. 87). Bu itibarla AİHM başvuranın yaralarının nedeni hakkında mantıklı bir açıklama yapma görevinin Devlete ait olduğu hükmüne varmaktadır.
Bu çerçevede AİHM kötü muamelelere ilişkin olarak başvuranın gözaltı koşullarının ilgiliyle Hükümet arasında bir ihtilafa yol açtığını tespit etmektedir. Esasen başvuran bu meyanda gözetim altında tutulduğu sırada, kendisine vurulduğunu, üzerine tazyikli su sıkıldığını ve saatlerce buz kalıpları arasında çıplak halde bırakıldığını iddia etmektedir.
Hükümet ise, vücudundaki ekimozların başvuranın fenalaşmasına ve muhtemel bir düşmeye bağlı olabileceğine dikkat çekmektedir. Hükümet, başvuranın sağ el bileğinin ön kısmında bulunan izlerin ellerin arkadan kelepçelenmesinden kaynaklanan ize benzediğini ve devlet hastanesinden emniyet müdürlüğüne sevk edildiği sırada meydana gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir. Hükümet başvuranın hastaneye sevk edildiği sırada içinde bulunduğu duruma dikkat çekmektedir. Başvuran hamile olduğu halde açlık grevi yapmış, rahatsızlanması üzerine de devlet hastanesine sevk edilerek burada kendisine gerekli tedavi uygulanmıştır. Ayrıca Hükümete göre, başvuran gerçekten saatlerce iki buz kalıbı arasında tutulmuş olsaydı vücudunda donmalar tespit edilmesi gerektiği cihetle maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamele ile adli tabip tarafından düzenlenen sağlık raporu arasında illiyet bağı bulunmamaktadır.
AİHM, adli tabip tarafından tam bir bağımsızlık içinde tanzim edilmiş olan sağlık raporunun başvuranın vücudunda darp ve cebir izleri bulunduğunu gösterdiğini tespit etmektedir. Bu yönde başka bir inandırıcı tıbbi delil olamaması nedeniyle AİHM dava konusu olayda devletin sorumluluğu olup olmadığını incelemelidir.
Bu maksatla AİHM, dosyanın tamamı ışığında Hükümetin izahatlarını incelemelidir. Bu doğrultuda AİHM, Ağır Ceza Mahkemesinin 20 Kasım 2000 tarihli kararında sözkonusu yaraların nedenine değinmeden delil yetersizliği gerekçesiyle sanıklar hakkında beraat kararı vermiştir. Hükümet ise sadece, sağlık raporunda belirtilen ekimozlardan bir tanesinin nedenine ilişkin bir varsayımını sunmaktadır. Hükümete göre, sağ el bileğindeki iz kelepçelerin arkadan bağlanması nedeniyle başvuranın bileğini sıkmasından dolayı meydana gelmiş olabilir. Diğer izlere ilişkin olarak ise Hükümet bu izlerin ilgilinin açlık grevi yapmış olmasından ya da düşmesinden kaynaklanmış olabileceği varsayımında bulunmakla yetinmektedir. Buna karşın Hükümet, başvuranın davaya katılmamasından bağımsız olarak bu varsayımlarını destekleyen ve başvuranın iddiasına şüphe düşürecek nitelikte herhangi bir delil başlangıcı sunmamıştır.
AİHM, başvuranın tüm iddialarının kanıtlanmış olarak mütalaa edilemeyeceğini ve iddiasının yukarıda anılan tıbbi raporda varılan sonuçlarla tam anlamıyla örtüşmediğini kabul eder. İlgilinin davaya katılmamasının mahkemenin dava konusu olayları ortaya koyma kapasitesini azalttığı da doğrudur. Bununla birlikte AİHM bu unsurlara belirleyici önem atfedemez. Zira adli tabip raporunda tespit edilen bereleri belirttikten sonra, başvuranın vücudunda darp ve cebir izlerini teyid etmiş ve bir gün işgöremezliğine karar vermiştir. Öte taraftan AİHM başvuranın bir suç duyurusunda bulunduğunu ve müteaddit defalar maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleleri ayrıntılarıyla anlattığını tespit etmektedir.
Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM Hükümetin ne başvuranın gözaltı süresinin bitiminde düzenlenen tıbbi rapor hakkında ne de tespit edilen yaraların nedeni hakkında makul bir izahat verdiğini değerlendirmektedir. Bu itibarla AİHM, Savunmacı Devletin belirtilen yaraların sorumluluğunu taşıdığı kanaatine varmaktadır.
Dolayısıyla AİHM, AİHSnin 3. maddesinin bu gerekçeyle esası bakımından ihlal edildiğine hükmeder.
2. Yürütülen soruşturmaların etkili olup olmadığı hakkında
Başvuran yetkililer tarafından sürdürülen soruşturmanın etkili olmadığını öne sürmekte, AİHSnin 3. ve 13. maddelerine göndermede bulunmaktadır.
Kendisine yapılan başvurudaki olayların hukuki tanımlamasını yapmakta müstakil yetkisi olduğunu hatırlatan (Bkz. diğerleri arasında Guerra vd.-İtalya kararı, 19 Şubat 1998) AİHM, bu şikayetin AİHSnin 3. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğine itibar etmektedir (Bkz. son olarak Fazıl Ahmet Tamer vd.-Türkiye kararı, no: 19028/02, 24 Temmuz 2007).
Hükümet başvuranın yetkililerin kötü muamele iddiaları karşısında etkisiz kaldığı yönündeki iddiasına karşı çıkmakta, başvuranın 14 Eylül 1999 tarihli şikayetinin akabinde polisler hakkında ceza kovuşturması başlatıldığını belirtmektedir. İfadelerinin alınmasının ardından savcılık İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde ilgili polisler hakkında TCKnın 243/1 maddesine muhalefetten dava açmıştır. Hükümet başvuranın ve avukatının duruşmalara katılmamaları nedeniyle ne sanık polislerin ifadelerine itiraz ettiğini ne kendi iddiaları ile rapor arasındaki tutarsızlıkları açıkladığını söylemektedir. Ağır Ceza Mahkemesi elindeki unsurlar ışığında delil yetersizliğinden polislerin serbest bırakılmasına karar vermiştir. Hükümet iç hukuk mercilerinin dikkatlerine sunulan kötü muamele iddiaları karşısında etkisiz kalmadıklarını, başvuranın işbirliği yapmamasına rağmen etkili ve derinlemesine bir soruşturma gerçekleştirdiklerini savunmaktadır.
AİHM, başvuranın resmi adli bir işlem başlatmakla yetindiğini, polisler hakkında açılan ceza davası sürecine katılmadığını ve davaya müdahil olma talebinde bulunmadığını gözlemlemektedir. Buna karşılık, AİHMnin yukarıda da tespit ettiği üzere, yetkili merciler 25 Şubat 1999 itibariyle, maruz kalınan kötü muamelenin ayrıntılı tasviri, polis memurlarının teşhisi ve sağlık raporu olmak üzere bir kötü muamele olayı ile karşı karşıya olunduğunu düşündürecek yeterince açık verileri ellerinde bulundurdukları halde, 11 ay sonra 5 Ocak 2000de, o da başvuranın şikayeti üzerine kovuşturma başlatmışlardır.
AİHM, belirli bir durumda soruşturmanın ilerlemesi önünde kimi engel ve güçlüklerin oluşabileceğini, ancak, yetkililer tarafından ivedilikle soruşturma başlatılmasının kamuoyunun güvenini sürdürmek, hukuk devletine olan inancı korumak ve yasadışı eylemler ve suçların işlenmesine müsamaha gösterildiği kanısının oluşmasını önlemek bakımından çok önemli olduğunu hatırlatır (Bkz. sözü edilen Batı vd. kararı).
Bu nedenle AİHM, AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
II. BAŞVURAN TARAFINDAN ÖNE SÜRÜLEN DİĞER İDDİALAR HAKKINDA
A. AİHSnin 5. maddesiyle birlikte ve ayrı olarak 14. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
Başvuran AİHSnin 5. maddesiyle birlikte ve ayrı olarak 14. maddesine göndermede bulunarak tutukluluk süresinin aşırı uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.
AİHM, başvuranın 1 Eylül 1999 tarihinde serbest bırakıldığını-dosyada daha sonrasında yeniden tutuklandığını gösterir bir ibareye rastlanmadığından- altı ay kuralının dışına çıkarak AİHMye 10 Mayıs 2001 tarihinde başvuruda bulunduğunu gözlemlemektedir.
Başvurunun bu kısmı gecikmeli olarak yapılmıştır ve AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragraflarının uygulanmasına istinaden reddedilmelidir.
B. AİHSnin 5. maddesiyle birlikte 13. ve 14. maddesinin ihlal edildiği iddiası hakkında
AİHSnin 5. maddesiyle birlikte 13. ve 14. maddelerine göndermede bulunan başvuran 22 Aralık 2000 tarih ve 4616 sayılı Kanuna karşı etkili başvuru yollarının mevcut olmadığını öne sürmektedir. Başvuran mezkur Kanunun kendisine uygulanmadığını, bu bağlamda ayrımcılığa maruz kaldığından şikayetçi olmaktadır. Af kanunu olarak da adlandırılan bu Kanun kesinleşmiş mahkumiyet kararlarının ertelenmesine imkan tanıdığı gibi bazı hükümlü kategorilerinin şartlı salıverilmelerini öngörmektedir.
AİHM öncelikli olarak AİHSnin 5. maddesinin, salt bu haliyle, bir mahkumun af kanunundan yararlanmasını, şartlı salıverilmesini veya kesin tahliyesini güvence altına almadığını hatırlatır (Bkz. kalan-Türkiye kararı, no: 73561/01, 2 Ekim 2001). Kaldı ki AİHMnin daha önce pek çok kez dile getirdiği üzere başvuranın şikayetçi olduğu ayrımcılık kişi veya kişi gruplarına karşı değil kanun koyucunun ağırlığını takdir ettiği çeşitli suç tiplerine uygulanmaktadır. AİHM, bu başvuruda AİHSye aykırı olarak bir «ayrımcılığın» mevcut olduğunu gösterir herhangi bir unsurun yer almadığını kaydetmektedir (Bkz. Gerger-Türkiye kararı, no: 24919/94, 8 Temmuz 1999, mutatis mutandis Yılmaz-Türkiye kararı, no: 48992/99, 17 Mayıs 2001).
Başvurunun bu kısmı AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı uyarınca dayanaktan yoksun bulunmaktadır ve 35. maddesinin 4. paragrafının uygulanması doğrultusunda reddedilmelidir.
C. AİHSnin 5. ve 6. maddelerinin münferiden ve 13. veya 14. maddeyle bağlantılı ihlal edildiği iddiası hakkında
Başvuran ilk olarak yakalanma gerekçelerinden ve hakkında yapılan suçlamalardan hemen haberdar edilmediğinden, gözaltı sırasında avukat bulundurma hakkından yararlanamadığından şikayetçi olmakta, AİHSnin 5. maddesiyle birlikte 14. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Başvuran kendisini kısmen yargılayan bir yandan davanın bir bölümünde mahkeme heyetinde askeri hakim bulunması, öte yandan sivil hakimlerin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bağımlılığı nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak nitelendirilemeyeceğini savunmaktadır. Başvuran kendisine yapılan ithamlarla ilgili yürütülen ön soruşturmanın pek çok kuralsızlığı içerdiğinden ve davanın hakkaniyete uygun gerçekleşmediğinden şikayetçi olmakta, AİHSnin 6. maddesini münferiden ve 13. veya 14. madde ile birlikte ileri sürmektedir.
AİHM, gözaltı koşullarına değin (bilgi edinememe, avukat yardımı) şikayetlerin AİHSnin 35/1 maddesine uygun yapıldığı farz edilse dahi, bu şikayetlerin AİHSnin 6/3 a) ve c) fıkraları ile sağlanan güvencelerle karıştığını gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda, elindeki veriler ışığında başvuran hakkında açılan davanın işbu kararın kabul edildiği tarihte İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde halen sürdüğünü hatırlatmaktadır. Bu şikayetler erken yapılmıştır ve iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragraflarına uygun olarak reddedilmelidir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.
A. Maddi ve manevi tazminat
Başvuran 25.000 Euro manevi tazminat talep etmekte, uğradığı maddi zarar konusunda takdiri AİHMye bırakmaktadır.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.
AİHM iddia edilen maddi zararın dayanağının olmadığını hatırlatarak bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, başvurana uğradığı manevi zarar için 5.000 Euro tazminat ödenmesini kararlaştırmıştır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu yargı giderleri için 18.600 YTL (yaklaşık 9.300 Euro) talep etmektedir bu miktarın dağılımı şu şekildedir: avukatlık ücreti için 17.800 YTL ve AİHMdeki süreçte yapılan posta ve tercüme masrafları için 800 YTL. Başvuran bu amaca yönelik İstanbul barosunun avukatlık ücret tarifesini ve avukatının ücretini gösterir belgeyi sunmaktadır.
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen kıstaslar ışığında AİHM yargı gider ve masrafları için başvurana 2.000 Eurodan Avrupa Konseyi tarafından adli yardım başlığı altında verilen 850 Euro düşülerek kalan kısmın ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oyçokluğuyla, AİHSnin 3. ve 13. maddesine yönelik şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. Altıya karşı bir oyla, polis tarafından uygulanan kötü muamele sonucunda AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. Altıya karşı bir oyla, 3. maddenin usulü bakımından etkili resmi bir soruşturmaya ilişkin şikayetin incelenmesi gerektiğine ve bu hükmün ihlal edildiğine;
4. Altıya karşı bir oyla,
a) AİHSnin 44/ 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından:
i. başvurana 5.000 (beş bin) Euro manevi tazminat ödenmesine;
ii. yargılama gider ve masrafları için Avrupa Konseyi tarafından verilen 850 Euroluk adli yardım miktarı 2.500 (iki bin beş yüz) Eurodan düşülerek kalan meblağın ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkralarına uygun olarak 8 Temmuz 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Mevcut karar ekinde, AİHSnin 45/2 ve İçtüzüğün 74/2 maddesi uyarınca Yargıç Popovicin kısmı ayrı oy görüşü yer almaktadır. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy