(AİHS m. 5, 6, 34, 35, 41, 44) (2709 S. K. m. 143) (GÖÇ - TÜRKİYE DAVASI) (YAĞCI VE SARGIN - TÜRKİYE DAVASI) (ALİ HIDIR POLAT - TÜRKİYE DAVASI) (BALTACI - TÜRKİYE DAVASI) (ÖCALAN - TÜRKİYE DAVASI) (TENDİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (KALASHNIKOV - RUSYA DAVASI) (GEZİCİ VE İPEK - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no:10512/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
22 Temmuz 2008
İşbu karar AİHSnin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (10512/02) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Abdullah Yılmazın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 17 Ocak 2002 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından T. Elçi tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuran, 1963 yılı doğumludur ve Batmanda ikamet etmektedir.
27 Haziran 1995 tarihinde, başvuran, güvenlik güçleri ile bir çatışma sırasında yaralanmıştır. Olay, tutanaklara geçirilmiştir. Aynı gün başvuran yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.
11 Temmuz 1995 tarihinde, Batman Sulh Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından başvuranın ifadesi alınmıştır. Ardından başvuran, Batman Sulh Ceza Mahkemesi hakimi karşısına çıkarılmıştır. Hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran, polise verdiği ve PKKnın eylemlerine katıldığını kabul ettiği polise ifadesini Cumhuriyet Savcısı ve hakim karşısında da teyit etmiştir.
2 Ağustos 1995 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Eski Türk Ceza Kanununun 125. maddesi uyarınca başvuranı bölücülükle suçlamıştır.
16 Ekim 1995 ve 27 Kasım 1997 tarihleri arasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, on yedi duruşma gerçekleştirmiştir. İlk duruşma sırasında, başvuran PKKnın eylemlerine katılmaktan pişmanlık duymadığını ve pişmanlık yasasından da faydalanmak istemediğini ifade etmiş, DGM farklı savcılıklardan, başvuranın suçlandığı olaylara ilgili belgelerin tevdi edilmesini talep etmiştir. 27 Kasım 1995 tarihli duruşma sırasında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, 1 ve 2 Nolu DGMlerden de sözkonusu mahkemelerde başvuran hakkında halen sürmekte olan davalara ilişkin belgelerin gönderilmesini, Siirt Ağır Ceza Mahkemesinden ise istinabe ile olay tutanağını imzalayan jandarmaların ifadelerinin alınmasını istemiştir. İzleyen üç duruşma boyunca, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, askeri makamlardan, atılı olaylarla ile ilgili belgeleri istemiş ve sözkonusu belgeleri edinmiştir, ayrıca, Siirt Ağır Ceza Mahkemesinin istinabe talebine hala cevap gelmediğini tespit etmiştir. 27 Mayıs 1996 tarihli duruşma sırasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın soruşturma safhasında pişman olduğunu ifade ettiğini ancak mahkeme önünde aksi yönde beyanda bulunarak pişman olmadığını ifade ettiğini kaydetmiş ve başvuranın, pişmanlık yasasından yararlanıp yararlanamayacağının İçişleri Bakanlığından öğrenilmesine karar vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu sorunun ve istinabe talebinin cevapları beklenirken duruşmayı ertelemiştir. İzleyen iki duruşma da aynı nedenlerle ertelenmiştir. 28 Ekim 1997 tarihli duruşmada, Devlet Güvenlik Mahkemesi, İçişleri Bakanlığından gelen olumsuz yanıtı kayıtlara geçirmiş, istinabenin gereğinin halen yerine getirilmemiş olması nedeniyle duruşmanın ertelenmesine karar vermiştir. 27 Aralık 1997 tarihli duruşma sırasında, Mahkeme, yine aynı şekilde hareket etmiştir. 17 Şubat 1997 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, 27 Şubat 1996 tarihinde istinabenin kısmen yerine getirildiğini belirtmiştir. 7 Nisan 1997 tarihli duruşmada, Savcı, iddialarını sunmuştur. Başvuran ve avukatı, savunmalarını sunmak için süre talebinde bulunmuşlardır. 2 Haziran 1997 tarihli duruşmada, başvuran esas bakımından savunmasını sunmuş ve bundan sonraki duruşmalara katılmayacağını belirtmiştir. Başvuranın avukatının savunma hazırlamak için süre talep etmesi nedeniyle üç duruşma ertelenmiştir.
Her duruşmanın bitiminde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, kanıtlarının durumunu, atılı suçun niteliğini ve başvuranın tutuklandığı tarihini göz önüne alarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
27 Kasım 1997 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı ve avukatını dinlemiştir. Duruşmanın bitiminde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı atılı olaylardan suçlu bulmuş ve başvuran ölüm cezasına çarptırılmış ancak cezası müebbet hapse çevrilmiştir.
11 Haziran 1998 tarihinde, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, dosyada bulunan bazı belgelerle, başvurana atılı olaylar arasında bir bağ kurmanın imkansız olduğunu, yetikli makamlardan olaylara ilişkin belgelerin talep edilmesi ve olay tespit tutanağını imzalayan jandarmaların ifadelerinin alınması gerektiğini belirtmiştir.
24 Eylül 1998 ve 20 Mayıs 1999 tarihleri arasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Askeri Hakimin hazır bulunduğu beş duruşma gerçekleştirmiştir. Sözkonusu duruşmalar boyunca, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Olağan Üstü Hal Bölge Valisinden başvuranın suçlandığı olaylarla ilgili farklı belgelerin sunulmasını, olay tespit tutanağını imzalayan iki jandarmanın adreslerinin tespit edilmesini ve sözkonusu jandarmaların tanık olarak dinlenmesi için iki mahkemeye istinabe taleplerinin iletilmesini istemiştir. Başvuran, ilk dört duruşmadan üçüne katılmayı reddetmiştir. 20 Mayıs 1999 tarihli duruşma sırasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, jandarmaların ifadelerinin mahkemeye ulaştığını belirtmiştir. Başvuran ve avukatı, jandarmaların ifadeleri ve temyiz kararı hakkındaki görüşlerini sunmuşlardır.
18 Haziran 1999 tarihinde, Anayasanın 143. maddesi, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin oluşumundan askeri hakimlerin çıkarılması şeklinde düzenlenmiştir. 22 Haziran 1999 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesine ilişkin yasa düzenlenmiştir.
1 Temmuz 1999 tarihinden 6 Kasım 2001 tarihine kadar, yalnızca sivil hakimlerden oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi, on altı duruşma gerçekleştirmiştir.
1 Temmuz 1999 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Olağan Üstü Hal Bölge Valisine yapmış olduğu talebi yinelemiş ve duruşmayı ertelemiştir. 26 Ağustos 1999 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın mahkemeye çıkmak istemediğini kaydetmiş ve Validen aldığı yanıta uyarak askeri yetkililerden belge talebinde bulunmuştur. 7 Ekim 1999 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, askeri makamlardan istenen belgelerin bir kısmının mahkemeye ulaştığını belirtmiş ve geri kalan kısmının beklenmesi için duruşmayı ertelemiştir. Başvuranın katılmayı reddettiği 18 Kasım 1999 tarihli duruşmada aynı nedenle ertelenmiştir. 30 Aralık 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı iddialarını sunmuştur. Devlet Güvenlik Mahkemesi, sözkonusu iddiaların, duruşmaya katılmayı reddeden başvurana tebliğ edilmesine karar vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın avukatına savunmasını hazırlaması için süre tanımıştır.
2 Mart 2000 tarihli duruşma sırasında, başvuran, esasa ilişkin savunmasını sunmuş ve mahkeme, başvuranın avukatına yeni bir süre tanımıştır. 27 Nisan 2000 tarihinde, başvuranın avukatı, savunmasını sunmuş ve başvuranın pişmanlık yasasından faydalanması gerektiğini savunmuştur. Duruşma sırasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın pişmanlık yasasından faydalanıp faydalanamayacağı konusunun İçişleri Bakanlığından bir kez daha sorulmasına karar vermiştir. 22 Haziran 2000 ve 1 Mayıs 2001 tarihleri arasındaki altı duruşma, sözkonusu nedenle ertelenmiştir. 19 Haziran 2001 tarihli duruşma sırasında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, İçişleri Bakanlığından gelen olumsuz yanıtı not etmiş, Cumhuriyet Savcısının iddialarını yeniden dinlemiş ve başvuranın avukatına süre tanımıştır. 4 Eylül 2001 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, avukatın savunmasını dinlemiş ve yazılı savunmasını hazırlaması için başvurana süre tanımıştır.
Her duruşmanın bitiminde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, kanıtların durumu, atılı suçun niteliği ve dosyanın içeriğini göz önüne alarak, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
6 Kasım 2001 tarihli duruşma sırasında, başvuranın son savunmasını dinlemesinin ardından, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuran hakkında verilen ilk mahkumiyet kararını yinelemiştir.
15 Nisan 2002 tarihinde, Yargıtay, sözkonusu kararı onamıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 5/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, tutukluluk süresinin uzunluğundan şikayetçidir. Başvurana göre, AİHSnin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.
Hükümet, ulusal mahkemelerin, başvuranın tutukluluk halinin devamı hakkındaki kararlarını gerekçelendirdiğini savunmaktadır. Mahkemeler gibi Hükümet de, başvuranın suç işlediği şüphesini uyandıracak makul nedenlerin mevcudiyetinin, firar riskinin, adalete engel olma tehlikesinin, suçun tekrarlanması riskinin ve kamu düzeninin korunması gerekliliğinin, başvuranın tutukluluk halinin devam etmesini haklı kılan yeterince önemli unsurları oluşturduğu kanaatindedir.
Başvuran, Hükümetin argümanlarına karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle, AİHMye sözkonusu şikayetin kabuledilemez ilan edilmesi çağrısında bulunmaktadır. Hükümet, kanuna aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kişilere tazminat ödenmesi hakkındaki 466 sayılı yasaya atıfta bulunmaktadır.
AİHM, Hükümetin atıfta bulunduğu 466 sayılı yasanın, kanuna aykırı olarak veya haksız yere tutuklanma nedeniyle Devlete karşı sorumluluk davası açma imkanını öngördüğünü kaydetmektedir (Göç-Türkiye, başvuru no: 36590/97). Oysa ki başvuran tazminat elde edebilmek için başvuru imkanına sahip olmadığı şeklinde bir şikayette bulunmamaktadır. Bu bağlamda, dava süresince makul bir sürede yargılanma veya serbest bırakılma hakkı, tutukluluk nedeniyle tazminat elde etme hakkından ayrılmaktadır. AİHSnin 5. maddesinin 3. paragrafı, makul sürede yargılanma veya serbest bırakılma, 5. paragrafı ise tazminat elde etmekle ilgilidir (Yağcı ve Sargın-Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar). Bu durumda, AİHM, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa ilişkin
AİHM, belirli bir durumda bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süre sınırını geçmemesine özen göstermenin, ilk olarak ulusal hukuk mercilerinin üzerine düşen bir görev olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, masumiyet karinesi uyarınca, kişisel özgürlüğe saygı kuralına bir istisna olan tutukluluğu haklı kılan kamu çıkarı gerekliliğinin gerçekten varolup olmadığını ortaya çıkaracak bütün unsurları incelemeli ve serbest bırakılmayı reddettiği kararlarında bunları gerekçelendirmelidir. AİHM, AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edilip edilmediğini, esasen, söz konusu kararlarda yer alan gerekçelere ve başvurularında ilgilinin belirttiği reddedilemeyen olaylara dayanarak belirlemelidir (Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu bağlamda, yakalanan bir kişinin suç işlediği şüphesini uyandıracak makul nedenlerin sürekliliği, tutukluluk halinin uygunluğunun sine qua non koşuludur ancak bir süre sonra bu da yeterli değildir; dolayısıyla AİHM, adli makamlar tarafından kabul edilen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı göstermeye devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçeler uygun ve yeterli olduğu takdirde, AİHM bunun üzerine yetkili ulusal makamların yargılamanın devamına özel bir ihtimam gösterip göstermediğini araştırmalıdır. (Bkz, diğerleri arasından, Ali Hıdır Polat-Türkiye, başvuru no: 61446/00, 5 Nisan 2005).
Mevcut davada olduğu gibi çok sayıda tutukluluğun sözkonusu olduğu durumlarda, tutukluluk sürelerinin tamamının dikkate alınması uygun olacaktır (Solmaz-Türkiye, başvuru no: 27561/02).
Mevcut davada, başvuranın tutuklu bulunduğu ilk dönem, 27 Haziran 1995 tarihinde başlamış ve Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararı ile 27 Kasım 1997 tarihinde sona ermiştir. Sözkonusu tarihten itibaren, yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesinin ardından, başvuran hükümlü olmuştur (Baltacı-Türkiye, başvuru no: 495/02, 18 Temmuz 2006). Sözkonusu dönem, yaklaşık, iki yıl beş ay sürmüştür.
Yargıtayın 27 Kasım 1997 tarihli kararı bozduğu tarih olan 11 Haziran 1998 tarihinden itibaren, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde davanın incelenmesine yeniden başlanmış ve böylece AİHSnin 5/3 maddesi uyarınca ikinci tutukluluk dönemi başlamıştır. İkinci mahkumiyet kararıyla, ikinci tutukluluk dönemi 6 Kasım 2001 tarihinde sona ermiştir. Sözkonusu ikinci dönem yaklaşık üç yıl beş ay sürmüştür.
Dolayısıyla, başvuran, beş yıl on ay tutuklu kalmıştır.
Dosya unsurlarından, Devlet Güvenlik Mahkemesinin, atılı suçun niteliği kanıtların durumu, dosyanın içeriği veya tutuklandığı tarih gibi neredeyse aynı hatta basmakalıp yöntemlere dayanarak ilgilinin tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
Oysaki AİHMye göre, delillerin durumu suçluluğun ciddi göstergelerinin var olduğunu ve var olmaya devam ettiğini anlama imkanı sunmuş olsa ve genel olarak bu koşullar uygun etkenleri oluşturabilse de, bu davada sözkonusu koşullar, bu kadar uzun bir süre başvuranın tutuklu kalmaya devam etmesini tek başına haklı gösteremez (Ali Hıdır Polat).
Ayrıca AİHM, Hükümet tarafından kendisine sunulan firar ve suçun tekrarı riskine, adaletin tecellisine engel olma tehlikesine ve kamu düzeninin korunması gerekliliğine ilişkin argümanların ulusal mahkemeler tarafından göz önüne alınmadığını gözlemlemektedir (Acunbay-Türkiye, başvuru no: 61442/00 ve 61445/00, 31 Mayıs 2005).
Bu koşullarda, başvuranın tutukluluk süresinin uzunluğunu göz önüne alarak AİHM, AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.
II. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılamanın bir kısmında askeri hakimin bulunması nedeniyle kendisini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsızlıktan yoksun olduğunu iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, ulusal mahkemeler önündeki yargılama süresinin uzunluğundan şikayetçidir.
Ayrıca, başvuran, 30 Ekim 2007 tarihli kabuledilebilirliğe ve esasa ilişkin görüşlerinde, Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararının yeterince gerekçelendirilmediğini ve atılı olayların yeterince desteklenmediğini ileri sürmektedir.
Başvuran, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini belirtmektedir.
Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin
AİHM, başvuran hakkında önce aralarında askeri bir hakimin de bulunduğu üç hakimden oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığı gözlemlemektedir. 18 Haziran 1999 tarihinde, Anayasanın 143. maddesinde yapılan düzenlemenin ardından, Devlet Güvenlik Mahkemesinin oluşumundan askeri hakimler çıkarılmış ve askeri hakimlerin yerini sivil hakimler almıştır. Böylece, bu düzenlemeye kadar, başvuranın davasında Devlet Güvenlik Mahkemesinde askeri hakim bulunmaktaydı.
AİHM, mevcut davada belirtilen kurumsal sorunun ceza davası sırasında yalnızca askeri hakimin sivil hakim ile değiştirilmesiyle çözülemeyeceğini hatırlatmaktadır; mahkeme heyetindeki değişikliğin ardından, yargılamanın tamamının kanuna uygunluğu hakkındaki kuşkuların yeterince giderilip giderilmediğinin ortaya konulması gerekmektedir (Öcalan-Türkiye, başvuru no: 46221/99 ve Kutal ve Uğraş-Türkiye, başvuru no: 61648/00, 13 Haziran 2006). Bu durumda, her davada, öncelikle askeri hakimin katılımı ile benimsenen adli işlemlerin, usuli işlemler ile esasa ilişkin işlemler arasında ayırım yapmak suretiyle incelenmesi ve hakim değiştikten sonra esasa ilişkin işlemlerin baştan itibaren yenilenip yenilenmediğinin tespit edilmesi gerekir (Öcalan ve Özkan ve Adıbelli-Türkiye, başvuru no: 18342/02, 9 Ocak 2007 tarihli karar).
Mevcut davada, Yargıtayın bidayet mahkemesinin kararını bozmasının ardından dava Devlet Güvenlik Mahkemesine havale edilmiş ve Devlet Güvenlik Mahkemesi, davayı esas bakımından yeniden incelemiştir. Bu bağlamda, AİHM, davanın kendisine havale edilmesinin ardından sözkonusu mahkemenin, askeri hakimin de bulunduğu beş duruşma gerçekleştirdiğini ve sözkonusu duruşmalar boyunca özellikle dosyanın durumuna yönelik usulü işlemleri gerçekleştirmekle yetindiğini tespit etmektedir. AİHMye göre, askeri hakimin katıldığı usulü işlemler, Devlet Güvenlik Mahkemesinin yeni hakim heyeti tarafından baştan yapılmayı gerektirecek nitelikte değildi.
Sözkonusu koşullarda, yargılamanın tamamı göz önüne alındığında, AİHM, mevcut davada, askeri hakimin değiştirilmesinin, başvuranın mahkumiyetine karar veren mahkemenin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin kuşkuları ortadan kaldırdığını kabul etmektedir (Bkz, Sevgi Yılmaz-Türkiye, başvuru no: 62333/00, 20 Eylül 2005 ve Özkan ve Adıbelli).
Sözkonusu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafı uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
2. Kanıtların gerekçelendirilmediği ve değerlendirilmediği iddiasına ilişkin
Bu husustaki şikayetlerin ilk kez başvuranın 30 Ekim 2007 tarihli görüşünde yani 15 Nisan 2002 tarihli nihai Yargıtay kararının ardından yaklaşık altı aydan fazla bir süre sonra ifade edilmesi nedeniyle, AİHM, esas bakımından bu şikayetler hakkında görüş bildirme gereği duymamıştır.
Başvurunun bu kısmının gecikmeli olarak sunulduğu ve AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
3. Yargılama süresinin makul niteliğine ilişkin
Hükümet, başvuranın sözkonusu şikayeti ulusal mahkemeler önünde ifade etmemesi nedeniyle iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir.
AİHM, Türk Hukuk düzeninin davalı ve davacılara, AİHSnin 13. maddesi uyarınca yargılama süresi hakkında şikayette bulunabilmeyi sağlayan etkin bir başvuru yolu sunmadığını daha önce tespit etme imkanı bulduğunu belirtmektedir (Tendik ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 23188/02, 22 Aralık 2005). Sonuç olarak başvuranın, şikayetini çözüme kavuşturacak nitelikte bir başvuru imkanına sahip olduğu ortaya konulmamıştır. Bu durumda, AİHM, Hükümetin bu husustaki itirazını reddetmektedir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa ilişkin
Hükümet, davanın karmaşıklığını ve başvurana yüklenen suçların niteliğini ileri sürmektedir. Hükümet, ayrıca, keyfi olarak duruşmalarda hazır bulunmaması nedeniyle başvuranın yargılamanın yavaşlamasına neden olduğu kanaatindedir. Hükümete göre, yargılamanın seyri sırasında makamlara hiçbir eylemsizlik dönemi isnat edilemeyeceğinden, Hükümet, yargılama süresinin makul olmadığının düşünülemeyeceği sonucuna ulaşmaktadır.
Başvuran, Hükümetin argümanlarına karşı çıkmaktadır.
AİHM, dikkate alınacak dönemin, başvuranın yakalanmasıyla 27 Haziran 1995 tarihinde başladığını ve Yargıtay kararıyla 15 Nisan 2002 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Sözkonusu dönem, iki dereceli mahkemede ve dört kararla yaklaşık altı yıl on ay sürmüştür.
AİHM, dava süresinin makul yapısını, dava koşullarında ve özellikle davanın karmaşıklığı, başvuran ve yetkili mercilerin tutumları olmak üzere AİHM içtihadı tarafından benimsenen kriterleri dikkate alarak değerlendirdiğini hatırlatmaktadır (Pélissier ve Sassi-Fransa, başvuru no: 25444/94).
Takdirine sunulan unsurların tamamını incelemesinin ardından AİHM, mevcut davada farklı bir sonuca ulaşmak için Hükümetin hiçbir tespit ve delil sunmadığı kanaatindedir. Başvurunun tutumunun eleştirilmesi gerektiği doğru olsa dahi, AİHM, dava süresinin uzunluğunun tek başına başvuranın tutumu ile açıklanamayacağı kanaatindedir.
Ayrıca AİHM, yetkili mahkemelerin bakmakta oldukları bir davada adaletin bir an önce tecelli etmesi için gerekli ihtimamı göstermeleri gereken yargılamanın büyük bir kısmında başvuranın tutukluluk halinin devam ettiğini gözlemlemektedir (Kalachnikov-Rusya, başvuru no: 47095/99, Gezici ve İpek - Türkiye, başvuru no: 71517/01, 10 Kasım 2005).
Konuya ilişkin içtihadını ve dava koşullarını göz önüne alarak AİHM, yargılama süresinin çok uzun olduğu ve makul süre gerekliliğine riayet etmediği kanaatindedir.
Bu durumda, AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Manevi tazminat
Başvuran, 20.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmaktadır.
Hükümet, bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHM, başvurana, hakkaniyete uygun olarak 5.500 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 5.000 Euro ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 4.300 Euro talep etmektedir. Başvuran belge olarak, Diyarbakır Barosu ücret tarifesini sunmaktadır.
AİHM içtihadına göre bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir.
Sahip olduğu unsurları ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak, AİHM, sözkonusu talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun, tutukluluk ve yargılanma süresi kapsamında yapılan şikayetlerinin kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 5.500 Euro (beş bin beş yüz Euro) manevi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
Karar Vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 22 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy