(AİHS m. 1, 3, 11, 13, 14, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 49) (2559 S. K. m. 2, 13, 16) (2911 S. K. m. 23, 24) (BAKBAK - TÜRKİYE DAVASI) (KOP - TÜRKİYE DAVASI) (GÜLER - TÜRKİYE DAVASI) (AY - TÜRKİYE DAVASI) (SERKAN YILMAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (DJAVIT AN - TÜRKİYE DAVASI) (PLATTFORM ARZTE FÜR DAS LEBEN - AVUSTURYA DAVASI) (KARATEPE VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (METİN POLAT VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 12903/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
8 Şubat 2011
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (12903/02) nolu başvurunun nedeni, T.C. vatandaşı Gülizar Tuncerin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 11 Mart 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından F. A. Tamer tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1966 doğumlu olup, İstanbulda ikâmet etmektedir.
Avukat ve İnsan Hakları Derneği üyesi olan başvuran, 21 Aralık 2000 tarihinde Türkiyede kurulan F tipi cezaevlerini protesto etmek amacıyla İstanbul Beyoğlu / Mis Sokakta önce yürüyüş ve sonra basın açıklaması şeklinde düzenlenen bir gösteriye katılmıştır.
Polis tarafından düzenlenen tutanağa göre, olaylar şöyle gelişmiştir: saat 19.00da, 500 - 550 kişilik bir grup İstanbulun Taksim meydanında slogan atmaya başlamıştır; polis, katılımcıları gösterinin yasal olmadığı ve derhal dağılmaları gerektiği, aksi takdirde güç kullanacakları yönünde uyarmıştır; göstericilerin eyleme devam etmeleri üzerine, polis güç kullanmış ve dağılmaları için göstericiler üzerine basınçlı su sıkılmıştır; bu dağıtma işlemi sırasında, bir bankanın camları kırılmış, bir polis arabası hasar görmüş ve bir polis memuru da yaralanmıştır; güvenlik güçleri otuz üç kişiyi yakalayarak, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltına almıştır.
Bu olay sırasında, başvuran cop darbeleri alarak yaralanmıştır. Aynı gün, başvuran İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisine götürülmüştür.
23 Aralık 2000 tarihinde, başvuran Okmeydanı Özel Hastanesine gitmiştir. Muayeneden sonra hastane başhekimi bir rapor düzenlemiştir.
Başvuran, 23 Aralık 2000 tarihinde polisler hakkında Beyoğlu Cumhuriyet Savcısına suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran bu suç duyurusunda, sosyal toplum kuruluşlarının temsilci ve üyeleri oturma eylemi gerçekleştirirken polislerin müdahale ettiğini, kendilerini cop ve tekmelerle dövdüklerini ve üzerlerine basınçlı su sıktıklarını iddia etmiştir. Başvuran, aldığı cop darbeleriyle yüzünden ve başından yaralandığını ileri sürmüştür. Başvuran, bir adli tıp doktoru tarafından muayene edilerek, rapor düzenlenmesini istemiştir.
Adli Tıp Kurumu Beyoğlu Şube Müdürlüğü adli tabibi tarafından düzenlenen rapora göre, başvuranda aşağıdaki lezyonlar tespit edilmiştir:
« (...) Çene kemiği ve alt çenenin sağ civarında yaklaşık 10 x 10 cm büyüklüğünde bir hematom, çenede hareket azalması, sağ kalça kemiği antrolateral bölgede 12 x 4 cm büyüklüğünde açık yeşil/sarı renkte bir ekimoz, patellar bölgede aynı nitelikte 4 x 5 cm büyüklüğünde ekimozlar, sol oksipitoparyetal bölgede 2 x 3 cm büyüklüğünde bir ödem. »
Adli tabip 5 Nisan 2001 tarihli raporunda, tıp fakültesi doktorunun 21 Aralık 2000 tarihli raporu ile Okmeydanı Özel Hastanesi doktorunun 23 Aralık 2000 tarihli raporunu incelemiş ve tespit edilen lezyonların başvuranın hayatını tehlikeye sokmadığı, ancak on günlük bir iş göremez raporu gerektirdiği sonucuna varmıştır.
30 Ekim 2001 tarihinde, başvuran savcılık kaleminden suç duyurusunun akıbeti ile ilgili bilgi istemiştir. Başvuran, davasının başka bir dava ile birleştirildiğini ve bir takipsizlik kararı alındığını öğrenmiştir. Aynı gün, başvuranın yazılı dilekçesi üzerine savcı, başvuru dilekçesinin yanına takipsizlik kararını içeren tebligatı eklemiştir. Daha sonra savcı, takipsizlik kararı verilen davanın başvuranla ilgisi olmadığını belirten ikinci bir yazı eklemiştir.
30 Ekim 2001 tarihinde, başvuran görevi ihmal ettikleri gerekçesiyle kötü muamele ile ilgili suç duyurusundan sorumlu savcı ve savcılık çalışanları hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
31 Ekim 2001 tarihinde, savcı, iki çalışan hakkında delil yetersizliğinden takipsizlik kararı vermiştir.
Savcının kendisi hakkındaki şikâyet ise, başvurana göre, belirtilmeyen bir tarihte Adalet Bakanlığına gönderilmiştir.
12 Kasım 2001 tarihinde, savcı başvuranı dinlemiştir.
16 ve 30 Kasım ile 5 Aralık 2001 tarihlerinde, savcı, olay sırasında orada bulunan dört polis amirini dinlemiştir.
7 Aralık 2001 tarihinde, savcı, dosyadaki unsurlara dayanarak, Türk Ceza Kanununun 49. maddesinin 1. fıkrası ve Polis Vazife ve Selahiyet Yasasının 2/b, 13/c ve 16/h maddeleri gereğine uygun olarak davrandıkları gerekçesiyle suçlanan polisler hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Savcı, mevcut davada öne sürülen yaraların göstericiler ile polis arasında yaşanan itişme-kakışma sırasında meydana geldiğini ve polislerin ikazlara uymayan göstericilerin hareketlerini kontrol altına almak üzere görevlerini yerine getirme çerçevesinde davrandıklarını tespit etmiştir. Savcı, dahası polislerin bir hoparlör aracılığıyla göstericileri dağılmaları ve toplanmaya son vermeleri yönünde ve güvenlik güçlerine göre, önceden izin alınmayan ve bildirilmeyen bu gösterinin yasal olmadığını konusunda kendilerini uyardığını kaydetmiştir. Savcı, son olarak her halükârda şikâyet edilen eylemin faillerini tespit etmenin mümkün olmadığına hükmetmiştir.
10 Ocak 2002 tarihinde, başvuran bu karara İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde itiraz etmiştir. Başvuran, eylemin amacının bir basın açıklaması yapmak olduğunu ileri sürmüş ve ne bu tür bir konuşmanın, ne oturma eyleminin ve ne de gösterinin izne tabi olmadığını savunmuştur. Başvuran, savcının sadece polislerin ifadesi ve onların düzenlediği tutanakları esas almasından ve göstericilerin tanıklığına başvurmamasından ve ne fotoğrafları, ne de medyada yayınlanan görüntüleri incelememesinden şikâyetçi olmuştur. Başvuran, suç duyurusunun ihtilaflı eylemin yasal olup olmadığını öğrenmek için değil, güvenlik güçlerinin sebep olduğu yaralar için yapıldığını belirtmiştir. Başvuran, son olarak yaralarının ciddiyetini ve tıbbi raporun içeriğini hatırlatmıştır.
23 Ocak 2002 tarihinde, ağır ceza mahkemesi takipsizlik kararını onamıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, güvenlik güçlerinin toplanan kalabalığa müdahale ettiği sırada dövüldüğünü ve kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmektedir. Başvuran, öte yandan ulusal mahkemeler önünde iddialarını dile getirebileceği etkili bir itiraz yolu bulunmadığını ileri sürmekte ve AİHSnin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, sözkonusu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
1. Kötü muamele iddiaları hakkında
Başvuran, güvenlik güçlerinin müdahalesinden ve bu sırada gördüğü kötü muameleden şikâyetçi olmaktadır. Başvuran, eylemin yasadışı bir gösteri değil, yürüyüş şeklinde başlayıp, basın açıklaması ile son bulacak barışçıl nitelikli bir toplanma olduğunu ileri sürmektedir. Yaraları ile ilgili olarak başvuran, olay sonrası verilen tıbbi raporlara atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, başvurana kasıtlı olarak hiçbir kötü muamele uygulanmadığını, tıbbi raporlarda tespit edilen hematomların, kendi görüşüne göre, göstericiler ile güvenlik güçleri arasında yaşanan arbede sırasında meydana geldiğini savunmaktadır. Dolayısıyla, başvuranın iddiaları AİHSnin 3. maddesi kapsamına girmemektedir.
Hükümet, ayrıca başvuran ile diğer birçok kişinin 2911 sayılı Kanuna aykırı olarak yasadışı bir gösteriye katıldığını iddia etmektedir. Hükümete göre, polislerin başvuranın da aralarında bulunduğu bazı göstericilere karşı güç kullanmasının nedeni, bu kişilerin dağılmaları yönünde yapılan ikazlara uymamasıdır.
Hükümet, son olarak güç kullanımının mutlak gerektiğini ve kullanılan gücün göstericilerin davranışları ile orantılı olduğunu eklemektedir.
AİHM, her şeyden önce, bireyin özgürlüğünden yoksun kaldığında veya daha genel olarak güvenlik güçleri ile karşı karşıya geldiğinde, kendi tutumu gerektirmedikçe kendisine karşı fiziksel güç kullanılmasının insanlık onuruna bir saldırı olduğunu ve bunun ilke olarak AİHSnin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakları ihlal ettiğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine R.L. ve M.-J.D. davası, no 44568/98, prg. 61, 19 Mayıs 2004, Türkiye aleyhine Bakbak davası, no 39812/98, prg. 41, 1 Temmuz 2004, ve Avusturya aleyhine Ribitsch davası, 4 Aralık 1995, prg. 38, seri A no 336).
Mevcut davada AİHM, başvuranın tıbbi muayenesi sırasında tespit edilen yara ve hematomların başvuranın katıldığı 21 Aralık 2000 tarihli gösteride polis müdahalesi esnasında meydana geldiğine kimsenin itiraz etmediğini kaydetmektedir (Almanya aleyhine Klaas davası, 22 Eylül 1993, prg. 30, seri A no 269). Başvuran tarafından sunulan ve ihtilaflı olayın hemen ardından düzenlenen, Hükümetin de itiraz etmediği tıbbi raporu göz önüne alan AİHM, başvuranın mağduru olduğu muamelelerin AİHSnin 3. maddesi kapsamına girdiği kanaatine varmaktadır.
Bu tespitten sonra AİHM, mevcut davada başvurana karşı kullanılan gücün orantılı olup olmadığını araştıracaktır. Bu bağlamda AİHM, meydana gelen yaralanmalara ve bu yaraların meydana geliş koşullarına büyük önem atfettiğini hatırlatmaktadır (R.L. ve M.-J.D., ilgili bölüm, prg. 68, Slovenya aleyhine Rehbock davası, no 29462/95, prg. 72, CEDH 2000-XII, ve Klaas, ilgili bölüm, prg. 26-30).
Mevcut davada AİHM, başvuranın şikâyetinde gösterinin gelişimini ve kendisi ile diğer göstericilerin maruz kaldığı muameleleri kendi versiyonu ile anlattığını not etmektedir. Savcılığın aldığı takipsizlik kararına karşı yapılan itirazda başvuran, suç duyurusunun amacını ve tıbbi raporlar ışığında yaralarının ciddiyetini dile getirmiş ve savcılığın yürüttüğü soruşturmadaki eksiklerden şikâyetçi olmuştur.
Hükümetin başvuranın yasadışı bir gösteriye katıldığı yönündeki itirazı ile ilgili olarak AİHM, öncelikle dosyadaki unsurlara göre, başvuran aleyhine hiçbir hukuki işlem yapılmadığını kaydetmektedir. Ayrıca, mevcut dava koşullarında başvuranın ancak güç kullanımı ile durdurulabilecek kadar saldırgan bir tavır sergilediğini gösteren herhangi bir unsur bulunmamaktadır (Kop, ilgili bölüm, prg. 33). Son olarak AİHM, bir kalabalığın dağıtılmasının, gösteriye katılanların yüzüne ya da başına vurulan darbelerin sertliğini açıklamak için yeterli olmayacağını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Güler davası, no 49391/99, prg. 46, 10 Ocak 2006).
Ortaya konan tespitler ile başvuran tarafından sunulan tıbbi raporu dikkate alan AİHM, mevcut davada, Hükümetin açıklamalarının, ne ikna edici argümanlara ve ne de kullanılan gücün aşırı olmadığını ya da mevcut davadaki gibi bir toplanmayı dağıtmak için böyle bir muamelenin mutlak gerekli olduğunu göstermek üzere ulusal mahkemeler tarafından yürütülen bir soruşturmaya dayanmadığı kanaatine varmaktadır. Bu nedenle, koşullar göz önüne alındığında, kullanılan güç aşırı ve haksızdır.
Ayrıca, sözkonusu güç kullanımı, Devletin sorumlusu olduğu insanlık dışı bir muamele olarak değerlendirilen ve başvurana tartışmasız bir şekilde acı veren lezyonlara neden olmuştur.
Bunun sonucu olarak, AİHSnin 3. maddesi esas bakımından ihlal edilmiştir.
2. Yürütülen soruşturmaların etkinliği hakkında
Başvuran, savcının elinde tıbbi rapor olduğu halde, kendi görüşüne göre, yaralanmasına sebep olan polisler hakkında bir ceza soruşturması açmamasına karşılık iddialarını ulusal mahkemeler önünde dile getirebileceği etkin bir itiraz yolu bulunmadığını savunmaktadır. Öte yandan, savcılık çalışanlarından biri hakkında yürütülen ceza davasına atıfta bulunan başvuran, adli makamların, kötü muamele için yaptığı suç duyurusunu dikkate almadıklarından şikâyetçi olmaktadır.
Hükümet, ulusal makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın AİHSnin 13. maddesi anlamında etkili olduğunu savunmaktadır.
AİHM, bir kimse polis memurlarınca veya benzer hizmetlerdeki diğer devlet görevlilerince AİHSnin 3. maddesine aykırı olan ciddi yasadışı muamelelere maruz kaldığını savunulabilir bir şekilde iddia ettiğinde, AİHSnin 1. maddesi gereğince Devletin « yargısına tabi herkese AİHSnde belirlenen hak ve özgürlükleri (
) tanımak » genel yükümlülüğü ile birlikte, sözkonusu hükmün etkili bir soruşturmayı da zorunlu kıldığını hatırlatmaktadır (Bulgaristan aleyhine Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 102-103, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VIII, İspanya aleyhine Martinez Sala ve diğerleri davası, no 58438/00, prg. 156, 2 Kasım 2004, ve Türkiye aleyhine Ay davası, no 30951/96, prg. 59-60, 22 Mart 2005). Sözkonusu soruşturma, sorumluların kimliklerini belirleyebilecek ve sorumluları cezalandıracak nitelikte olmalıdır. İşkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ve cezaların yasaklanması çok önemli olmakla birlikte, bu tür bir soruşturma gerçekleşmediği takdirde, bu yasaklar uygulamada etkili olmayacak ve bazı durumlarda kamu görevlilerinin neredeyse müeyyidesiz bir şekilde kontrollerine tabi kişilerin haklarını çiğnemeleri mümkün olacaktır (Rusya aleyhine Khachiev ve Akaïeva davası, no 57942/00 ve 57945/00, prg. 177, 24 Şubat 2005, ve Rusya aleyhine Menecheva davası, no 59261/00, prg. 67, CEDH 2006-III).
Mevcut davada AİHM, öncelikle, ihtilaflı gösteride yakalanışı sırasında başvurana uygulandığı iddia edilen kötü muamelelere itiraz edilmediğini kaydetmektedir. Başvuran tarafından sunulan şikayetin ardından, savcılık, polisin uyarılarına rağmen başvuranın yasadışı bir gösteriye katıldığı gerekçesi ile takipsizlik kararı vermiştir. Savcılık polis memurlarının 2911 sayılı Kanunun 24. maddesi ile öngörülen güce başvurma haklarını kullandıkları sonucuna ulaşmıştır. Oysa AİHM, savcılığın, başvuranı ve ihtilaf konusu olayda görev yapan polis memurlarını dinlemeden sözkonusu karara ulaştığını gözlemlemektedir. Ayrıca savcılık, şayet başvuran polis memurlarına direnmiş ise aralarında başvuranın da bulunduğu göstericileri dağıtmak için polis memurlarının müdahale yöntemini belirlemek için ulusal televizyonlar tarafından çekilen kayıtları izlemiş gibi görünmemektedir. Özellikle ne savcılık ne de Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, başvuranın yüzünde tespit edilen ve on gün iş göremez raporu verilen yaranın meydana geliş şekline bir açıklama getirmeye çalışmamıştır. Cumhuriyet Savcılığı, göstericilere karşı kullanılan gücün orantılı olup olmadığını incelemeden gösteriler sırasında polisin müdahalesini öngören 2911 sayılı Kanunun hükümlerine atıfta bulunmakla yetinmiştir (Türkiye aleyhine Serkan Yılmaz ve diğerleri davası, no 25499/04, prg. 25, 13 Ekim 2009). Bu bağlamda AİHM, başvuranın, tıbbi rapora dayanarak, savcılık ve yetkili Ağır Ceza Mahkemesi önünde polislere karşı direnmediğini iddia ettiğini kaydetmektedir. Oysa yetkili ulusal makamlar, böyle iddiaların doğruluğunu değerlendirmek için ne olayları ortaya koymuş, ne sahip olduğu kanıt unsurlarını incelemiş ne de doğrudan tanıkları dinlemiştir (Klaas, ilgili bölüm, prg. 26-30).
Bu bağlamda, AİHM, soruşturmaların başlatılmasında savcılar önemli bir rol üstlendiğinden, savcılardan, ihtilaflı müdahalenin konuya ilişkin yürürlükte olan diğer yasal gerekliliklerle bağdaşıp bağdaşmadığının denetlenmesinin meşru olarak beklendiğini hatırlatmaktadır (Kop, ilgili bölüm, prg. 38 ve 39).
Sözkonusu unsurlar, AİHMnin, başvurana karşı kullanılan gücün gerekli olup olmadığının belirlenmesinde ulusal mahkemeler tarafından yürütülen soruşturmanın yetersiz ve etkisiz olduğu sonucuna ulaşması için yeterlidir. Dolayısıyla AİHM, Savunmacı Devletin AİHSnin 3. maddesi uyarınca pozitif yükümlülüklerini yerine getirmediği kanaatine varmaktadır.
Bu itibarla, AİHSnin 3. maddesi usul bakımından ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, ayrıca gösterinin polis tarafından engellenmesi ve güç kullanılarak dağıtılması nedeniyle dernek kurma ve toplantı özgürlüğünün ihlal edildiğinden şikâyetçi olmakta ve AİHSnin 11. maddesine atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHM, bu şikâyetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
A. Esasa ilişkin
Hükümet, 2911 sayılı Kanunun ilgili hükümlerinde öngörüldüğü gibi yetkili makamlara bildirilmediği için ihtilaflı gösterinin yasadışı olduğunu savunmaktadır.
İlk olarak AİHM, başvuranın toplantı hakkını kullanırken bir müdahale yapıldığı konusunda tarafların bir itirazı olmadığını kaydetmektedir. Daha sonra AİHM, bu müdahalenin 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu çerçevesinde yasal bir temeli olduğunu ve böylece AİHSnin 11. maddesinin 2. paragrafı anlamında « kanunla öngörüldüğünü» not etmektedir. Öte yandan, sözkonusu müdahale 11. maddenin 2. paragrafında belirtilen meşru amaçlardan birini, yani kamu düzeninin korunmasını hedeflemektedir.
İhtilaflı müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusunda AİHM, öncelikle 11. maddeyle ilgili yerleşik içtihadında ortaya çıkan temel ilkelere atıfta bulunmaktadır (Türkiye aleyhine Djavit An davası, no 20652/92, prg. 56-57, CEDH 2003-III, Fransa aleyhine Piermont davası, 27 Nisan 1995, prg. 76-77, seri A no 314, ve Avusturya aleyhine Plattform « Ärzte für das Leben » davası, 21 Haziran 1988, prg. 32, seri A no 139). Bu içtihada göre yetkililer yasal yollardan gerçekleştirilen her türlü gösterinin iyi işleyişini ve bütün vatandaşların güvenliğini sağlamakla yükümlüdür.
AİHM, daha sonra Devletlerin yalnızca barışçı yöntemlerle toplanma özgürlüğünü güvence altına almakla yükümlü olmadığını, aynı zamanda bu hakka dolaylı yoldan getirilecek aşırı kısıtlamalardan da kaçınmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Ayrıca 11. madde esasen kamu erkinin, bireyin güvence altına alınan haklarına keyfi müdahalesine karşı korumayı amaçlamakla birlikte, ayrıca bu hakların etkili bir şekilde kullanılması için pozitif yükümlülük de getirmektedir (Djavit An, ilgili bölüm, prg. 57).
AİHM, bu ilkelerin kamuya açık yerlerde yapılan gösteri ve yürüyüşlere de uygulanabileceğini hatırlatmaktadır (Djavit An, ilgili bölüm, prg. 56). Bununla birlikte, Yüksek Sözleşmeci Devletlerin kamu düzeninin korunması ve ulusal güvenliğin sağlanması gerekçeleriyle derneklerin faaliyetlerini düzenleyici tedbirler almaları ve bu tür toplantıları izne bağlamaları 11. maddenin ruhuna aykırı değildir 11 (Türkiye aleyhine Karatepe ve diğerleri davası, no 33112/04, 36110/04, 40190/04, 41469/04 ve 41471/04, prg. 46, 7 Nisan 2009).
Son olarak, halka açık bir alanda gerçekleştirilen her türlü gösteri günlük yaşamın akışını belirli bir ölçüde bozacak bir karışıklığa ve hasmane tepkilere yol açabilir. Ancak, AİHM, durumun kurallara aykırı olmasının, tek başına, toplanma özgürlüğüne müdahaleyi haklı çıkarmayacağı kanaatindedir (Karatepe ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 47).
Dosyanın derinlemesine incelenmesinden sonra AİHM, mevcut davada gösterici grubun, kamu düzenini tehlikeye atacak bir tehdit oluşturmadıklarını tespit etmektedir. Burada sözkonusu olan, gösterici bir grubun güncel bir konuya kamuoyunun dikkatini çekmek istemesidir. AİHM ayrıca gösterinin saat 19.00 sıralarında başlayıp takip eden saat içerisinde polisin güçlü müdahalesi ve göstericilerin yakalanması ile sona erdiğini gözlemlemektedir. AİHM bilhassa yetkililerin bu gösteriyi sona erdirme konusundaki aceleciliklerine şaşırmaktadır (Türkiye aleyhine Oya Ataman davası, no 74552/01, prg. 41, CEDH 2006-XIII, ve, aksi yönde, Macaristan aleyhine Éva Molnár davası, no 10346/05, prg. 42, 7 Ekim 2008).
AİHMnin kanaatine göre, göstericilerin en azından polisin kendilerine karşı güç kullanmasından önce şiddete başvurmadıkları durumlarda, AİHSnin 11. maddesi ile güvence altına alınan toplantı özgürlüğü kavramının içeriğinin boşaltılmaması bakımından kamu erkinin barışçıl gösterilere belli ölçüde hoşgörü göstermesi önem arz etmektedir.
Bu nedenle AİHM, mevcut davada polisin başvuranın da aralarında bulunduğu göstericilere karşı kaba kuvvet uygulayarak müdahale etmesini orantısız güç kullanımı olarak kabul etmektedir. AİHM, böylesi bir müdahalenin AİHSnin 11. maddesinin ikinci paragrafı anlamında kamu düzeninin korunması için gereklilik arz etmediği kanaatine varmaktadır.
Bu itibarla AİHM, AİHSnin 11. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmektedir.
III. AİHSNİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHSnin 13. maddesine atıfta bulunan başvuran, polis memurları hakkında yapmış olduğu suç duyurusunun takipsizlikle sonuçlanması üzerine iddialarını dile getirme imkânı sağlayarak etkili bir itiraz yolundan faydalanamadığını ileri sürmektedir.
AİHM, başvuranın AİHSnin 3. maddesi kapsamında yapmış olduğu şikayet gibi AİHSnin 13. maddesi kapsamında yaptığı şikayetin de kabuledilebilir ilan edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Bununla birlikte, AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna ulaştıran gerekçeler ve başvuranın iddiası göz önüne alındığında, AİHM, mevcut davada, sözkonusu hüküm açısından farklı hiçbir sorun ortaya konmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Kop, ilgili bölüm, prg. 42).
IV. AİHSNİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, aynı zamanda solcu siyasi görüşe sahip olması nedeniyle ayrımcılığa uğradığından şikâyetçi olmaktadır. Bu bağlamda başvuran, AİHSnin 14. maddesinin 3. ve 11. maddelerle bağlantılı olarak ihlal edildiğini öne sürmektedir.
AİHM, başvuranın şikâyet dilekçesiyle birlikte sunduğu unsurların, siyasi görüşü nedeniyle kötü muameleye maruz kaldığı ve dernek kurma özgürlüğü hakkının kısıtlandığı yönündeki iddialarını destekleyecek nitelikte olmadığını kaydetmektedir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Polat ve diğerleri davası (karar), no 48065/99, 11 Eylül 2001).
Bunun sonucu olarak, sözkonusu şikâyet AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, 35. maddenin 4. paragrafı uyarınca reddedilmelidir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak 1.000 Euro ve manevi tazminat olarak 30.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında bir nedensellik bağı görememekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın AİHM, başvurana manevi tazminat başlığı altında 15.600 Euro ödenmesine hükmetmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için 4.420 Euro talep etmektedir. Başvuran, bu talebini desteklemek amacıyla İstanbul barosunun tarifesini sunmaktadır.
Hükümet, bu talebin haksız olduğu kanaatindedir.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, mevcut davada elindeki belgeleri ve yukarıda belirtilen kıstasları dikkate alarak, AİHM önünde görülen yargılama masraf ve giderleri için başvurana 2.500 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatine varmaktadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHSnin 3., 11. ve 13. maddesi hakkındaki şikayetlerin kabuledilebilir, bunun dışında kalanların kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
5. AİHSnin 13. maddesinin ayırt edici hiçbir sorunu ortaya koymadığına;
6. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana 15.600 (on beş bin altı yüz) Euro manevi tazminat ve yargılama giderleri için 2.500 (iki bin beş yüz) Euro ödenmesine;
b) yukarıda belirtilen sözkonusu sürenin sona erdiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için, sözkonusu meblağlara, Avrupa Merkez Bankasının anılan dönem için geçerli olan marjinal kredi faiz oranına üç puanlık bir artış eklemek suretiyle belirlenecek basit faiz uygulanmasına;
7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 8 Şubat 2011 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy