(Başvuru no: 18078/02)
KARAR
STRAZBURG
20 Haziran 2006
Bu karar AÎHS'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, üzerinde şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
Dava, İsrafil Vayiç ("başvuran") isimli Türk vatandaşının, 1 Nisan 2002 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin Korunması Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesine dayanarak Türkiye Cumhuriyeti aleyhine AIHM'ye yaptığı başvurudan (no. 18078/02) kaynaklanmaktadır.
OLAYLAR
DAVA OLAYLARI
Başvuran 1963 doğumlu olup, söz konusu tarihte İstanbul'da ikamet etmekte idi. 9 Eylül 1996 tarihinde, yasadışı bir örgüte mensup olduğu şüphesiyle İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polisler tarafından gözaltına alınmıştır. 18 Eylül 1996 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. 13 Mart 1997 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, başvuran ve diğer on altı kişiyi, Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. bölümü ve Türk Ceza Kanunu'nun 168 § 2. maddesi kapsamında suçlayan iddianamesini sunmuştur. İlk duruşma, 21 Mayıs 1997 tarihinde yapılmıştır. 11 Mart 1998 tarihinde, sanıkların temsilcileri, iddiaya göre tutukluyken sanıklara kötü muamele yapan polislere yönelik olarak İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde cezai işlemler başlatıldığını mahkemeye bildirmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nden ilgili dava dosyasını incelenmek üzere gönderilmesini talep etmiştir. 15 Mayıs 1998 tarihli duruşmada, Devlet Güvenlik Mahkemesi; İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ve Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'ndan, sanıkların da dahil olduğu belirli olaylara ilişkin belge ve raporları sunmalarını talep etmiştir. Ayrıca, sanıklardan ikisine yönelik ayrı işlemlerin devam ettiği iki mahkemeden de belge talebinde bulunmuştur. İlgili mahkemelerden yanıt alamadığından dolayı, daha sonraki dört duruşmada, Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu talepleri yinelemiştir. 18 Kasım 1998 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, talebinde değişikliğe gitmiş ve yalnızca davanın gidişatından haberdar olmak istediğini bildirmiştir. Ayrıca, dava tamamlandığında nihai kararın bir kopyasını da istemiştir. Bu talebi on bir duruşmada daha dile getirmiştir. 14 Nisan 1999 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, sanıklardan birisinin davasını ayırarak, başka bir mahkemede görülen başka bir davayla birleştirmeye karar vermiştir. 18 Haziran 1999 tarihinde, Cumhuriyet Savcılığı, dava esaslarına ilişkin görüşlerini sunmuştur. Sonraki yirmi üç duruşmada, başvuranın temsilcisi, müvekkilinin tutuksuz yargılanmasını talep etmiştir. Mahkeme, suçun niteliği, kanıtların durumu ve dava dosyasındaki belgeler bağlamında bu talebi reddetmiştir. 14 Kasım 1997 ve 11 Mart 1998 tarihleri arasında, mahkeme bir kez daha, serbest bırakılması kaçma riski oluşturacağından, başvuranın tutuklu yargılanmasının devamına karar vermiştir. 8 Aralık 2000 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi'nde polislere ilişkin davaya ilişkin bilgi alınmadığından dolayı, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, nihai kararın ya da iddianamenin bir kopyasını talep etmiştir. 28 Şubat 2001 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne davanın devam ettiğini bildirmiş ve iddianameyi sunmuştur. 22 Mayıs 2001 tarihinde, başvuranın avukatı, başvuranın tutuksuz yargılanmasını talep ettiği dilekçesini sunmuştur. 19 Ekim 2001 tarihli duruşmada, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde başka bir mahkeme, başvuranın tutuklu yargılanma süresini, suçun niteliğini ve dava dosyasındaki belgeleri dikkate alarak, başvuranın kefaletle serbest bırakılmasına karar vermiştir. 31 Ocak 2003 tarihinde, otuz duruşmanın ardından, Devlet Güvenlik Mahkemesi sanıklardan beşinin beraatına karar vermiş, başvuran ve diğer altı kişiyi mahkûm etmiş ve geri kalanlara yönelik takibatın durdurulmasına karar vermiştir. Başvuranı, Türk Ceza kanunu'nun 168 § 2. maddesi uyarınca on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. 25 Mayıs 2004 tarihinde, Yargıtay, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, başvuran ve diğer altı kişiye ilişkin kararını bozmuştur.
Haziran 2004 tarih ve 5190 sayılı Kanun'la, devlet güvenlik mahkemeleri kaldırılmıştır. Başvuran dahi olmak üzere, sanıklardan yedisine yönelik dava, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir. 2 Eylül 2004 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, tüm sanıkları duruşmaya çağırmıştır. 10 Aralık 2004 tarihli duruşmada, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran dahil olmak üzere, sanıklardan dördünün yakalanması talimatını vermiştir. Ne başvuran ne de temsilcisi, 4 Mart 2005, 6 Mayıs 2005, 19 Ekim 2005 ve 3 Şubat 2006 tarihli duruşmalara gelmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, başvuran ve diğer üç kaçağın yakalanması için tekrar emir çıkarmıştır. Dava, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam etmektedir. Son duruşma 4 Mart 2005 tarihinde yapılmıştır. Mahkeme, başvuranın yakalanması için yeni bir emir daha çıkarmıştır.
HUKUK
HÜKÜMET'İN İLK İTİRAZI
Hükümet, AİHS'nin 35 § 1. maddesi uyarınca iç hukuk yolları tüketilmediğinden dolayı başvurunun reddedilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Başvuranın, Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesine İlişkin Kanun (no. 466) uyarınca tazmin talebinde bulunabileceğini ileri sürmüştür.
AİHM, Hükümet'in ön itirazlarını benzeri davalarda inceleyerek reddettiğini not eder (bkz, özellikle, Öcalan - Türkiye (BD), no. 46221/99, §§ 66-71, AİHM 2005-...). AİHM, bu davada, bu içtihattan ayrılmayı gerektirecek hiçbir özel durum tespit etmemiştir.
Sonuç olarak, AİHM, Hükümet'in ilk itirazını reddeder.
AİHM, başvurunun AİHS'nin 35 § 3. maddesi bağlamında temelsiz olmadığını not eder. Ayrıca, başka herhangi bir gerekçeden dolayı kabul edilmez olmadığını da not eder. Dolayısıyla kabul edilebilir ilan edilmelidir.
ILAİHS'NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, beş yıldan fazla süren tutuklu yargılanmasının, AİHS'nin 5 § 3. maddesindeki "makul süre" şartını karşılamadığını ileri sürerek şikâyetçi olmuştur. Bu maddeye göre:
"Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir."
Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 110. maddesine göre, bir kamu davasından tutuklu yargılanan bir kimsenin azami tutulu bulundurulma süresinin iki yıl olduğunu belirtmiştir. Kişi, en fazla cezanın, bu davada olduğu gibi, yedi yıldan fazla hapis cezası olan bir suçla suçlanmış ise, mahkeme tutukluluk halinin uzatılmasına karar verebilir. Amacın, sanığın, diğer sanıklarla anlaşması, delilleri tahrif etmesi, kaçması ve tekrar suç işlemesi riskini önlemek olduğunu öne sürmüştür.
Ayrıca, başvuranın kaçmasının, tutukluluk halinin uzatılması için iyi bir gerekçe olduğunu kanıtladığını belirtmiştir.
Başvuran, toplam beş yıl, bir ay, on gün tutuklu yargılandığını ileri sürmüştür. Yalnızca yasadışı bir örgüte üye olmakla suçlandığını belirtmiştir. Dolayısıyla, tekrar suç işleme veya adaletin seyrini saptırma riskinin olamayacağını iddia etmiştir. Ayrıca, kaçmasının nedeninin yargılamadan kaçmak değil, vicdani retçi olduğundan ve askerliğini yapmadığından dolayı yetkililer tarafından arandığından kaynaklandığını ifade etmiştir.
AİHM, belirli bir davada, bir sanığın tutukluluğunun makul bir süreyi geçmemesini sağlamanın öncelikle ulusal yargı makamlarının görevi olduğunu tekrarlar. Bu amaçla, masumiyet karinesi ilkesini gereğince dikkate alarak, AİHS'nin 5. maddesindeki kuraldan sapmayı gerektirecek bir kamu çıkarının mevcudiyeti lehine ya da aleyhine olan tüm kanıtları incelemeli ve bunları serbest bırakılma başvurularına ilişkin kararlarında belirtmelidirler. AİHM'nin 5 § 3. maddenin ihlal edilip edilmediğine karar vermeye davet edilmesi, bu kararlarda verilen gerekçeler ve başvuranın başvurularında ifade ettiği belgelenmiş kanıtlar temelinde olmaktadır (Muller - Fransa, 17 Mart 1997, Reports of Judgments and Decisions, 1997-11, s. 388, § 35).
Yakalanmış olan kimsenin, bir suç işlemiş olduğuna dair makul şüphenin bulunması, devam eden tutukluluk halinin meşruiyeti açısından vazgeçilmez bir şarttır, ancak belirli bir süre sonra, yeterli olmaz. Bu durumda AİHM, yargı makamları tarafından öne sürülen diğer gerekçelerin, özgürlüğün elden alınmasını haklı göstermeye devam edip etmediğini tespit etmelidir. Bu gerekçelerin "ilgili" ve "yeterli" olduğu hallerde, AİHM, ulusal makamların işlemlerin yürütülmesi esnasında "özel itina" göstermiş oldukları hususunda ikna olmalıdır (ibid.).
Söz konusu davada, AİHM, gözönüne alınacak sürecin 9 Eylül 1996 tarihinde başladığını ve 19 Ekim 2001 tarihinde sona erdiğini belirtmektedir. Böylece, bu süre beş yıl bir aydan fazla sürmüştür.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın devam etmekte olan tutukluluğunu, kendi gerek görmesi veya başvuranın talebi üzerine, her duruşmanın sonunda incelemiştir. Ancak, AİHM, dava dosyasındaki delillere dayanarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, "suçun niteliğini ve delillerin durumunu göz önünde tutarak" gibi aynı ve basmakalıp ifadelere başvurarak başvuranın tutukluluğunun devamını emrettiğini belirtmektedir. "Delillerin durumu" ifadesi genel olarak ciddi suç göstergelerinin varlığı ve devamlılığına yönelik ilgili bir unsur oluşturabilir. Ancak, bu davada, başvuranın hakkında şikâyetçi olduğu tutukluluk süresini tek başına haklı çıkarmaya yetmez (bkz. Letellier - Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar, Seri A no. 207; Tomasi - Fransa, 27 Ağustos 1992 tarihli karar, Seri A no. 241-A; Mansur - Türkiye, 8 Haziran 1995 tarihli karar, Seri A no. 319-B, § 55 ve Demir el - Türkiye, no. 39324/98, § 59, 28 Ocak 2003).
AİHM, ayrıca, davanın başlangıç safhalarında düzenlenen iki duruşmada, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, serbest bırakılmasının kaçma tehlikesi doğuracağını ifade ederek, başvuranın tutuklu yargılanmasının uzatılmasına karar verdiğini gözlemlemektedir. AİHM'nin görüşüne göre, bu tehlikenin gerçekleşmiş olmasa bile başvuranın toplam tutuklu yargılanma süresini haklı çıkarmaz.
Ayrıca, AİHM, Hükümet'in başvuranın karşı karşıya olduğu suçlamaların ciddiyetine atıfta bulunduğunu belirtmektedir. Ancak, suçlamaların ciddiyetinin, uzun süreli tutuklu yargılamayı tek başına haklı çıkarmaya yetmeyeceğini yinelemektedir (bkz. diğer içtihatların yanı sıra, Jecius - Litvanya, no. 34578/97, § 94, AİHM 2000-IX).
Ek olarak, AİHM, cezai işlemlerin yürütülmesinde yetkililerin özel itina göstermediklerini kaydetmektedir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı'nın başvuran aleyhinde iddianame sunmasının neredeyse altı ay sürmesinin veya İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin polis memurları hakkındaki davaya ilişkin soruşturmasına yanıt vermesinin neredeyse üç yıl sürmesinin sebebine ilişkin olarak Hükümet'ten bir açıklama gelmediğini gözlemlemektedir. Bu son olarak belirtilen unsurun sonucunda, duruşmalar düzenli olarak başka bir tarihe ertelenmiştir. AİHM, ayrıca, Cumhuriyet Savcılığı'nın davanın esaslarına ilişkin görüşünü 18 Haziran 1998 tarihinde sunmuş olmasına rağmen, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin nihai kararını dört yıl ve yedi aydan fazla bir süre sonra verdiğini kaydetmektedir.
Bu değerlendirmelerin ışığında, AİHM, başvuranın tutuklu yargılanma süresinin AİHS'nin 5 § 3. maddesini ihlal ettiği kararını vermiştir.
III. AİHS'NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, ayrıca, hakkında halen devam etmekte olan cezai işlemlerin süresinin AİHS'nin 6 § 1. maddesinde yer alan "makul süre" şartını ihlal ettiği konusunda şikâyetçi olmuştur. Söz konusu maddenin ilgili kısmı şöyledir:
"Herkes, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, ... bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, ... görülmesini istemek hakkına sahiptir."
Hükümet, sanıkların sayısı ve onlara yöneltilen suçlamaları göz önünde tutarak davanın karmaşık olduğunu belirtmiştir. Delil toplamak ve olayları saptamak güç olmuştur. Bundan başka, herhangi bir ihmal veya gecikme suçunun yargı makamlarına yüklenemeyeceğini belirtmiştir. Hükümet, ayrıca, 31 Ocak 2003 tarihli kararın öncesinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin otuz iki duruşma düzenlemiş olduğunu ve başvuranın kaçarak bu süreye etkide bulunmuş olduğunu ileri sürmüştür.
Başvuran, davanın karmaşık olmadığını zira sanıkların tümünün sadece yasadışı bir örgüte üye olmakla suçlandıklarını iddia etmiştir. Ayrıca, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin aşırı olarak iki ayda bir duruşma düzenlediği konusunda şikâyetçi olmuştur.
AİHM, işlemlerin süresinin makuliyetinin davanın özel şartlan ışığında ve AİHM içtihadında yer alan kriterler, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili makamların tutumu ve başvuran için tehlikede olan şeyin önemi göz önünde tutularak değerlendirilmesi gerektiğini yinelemektedir (bkz. Humen Polonya (BD), no. 26614/95, § 60, 15 Ekim 1999).
Göz önüne alınacak süreç hususunda, AİHM, işlemlerin başvuranın yakalandığı 9 Eylül 1996 tarihinde başladığını ve halen devam etmekte olduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla, işlemler üç yargılama kademesinde hâlihazırda dokuz yıl ve sekiz aydan fazla sürmüştür. Ancak, AİHM, başvuranın, kaçak olduğu, ülkesinde adalet önüne çıkmaktan kaçmaya çalıştığı döneme itimat edemeyeceğini değerlendirmektedir. AİHM, sanığın kaçışının, işlemlerin süresi ile ilgili olarak AİHS'nin 6 § 1. maddesi tarafından sağlanan güvencenin kapsamına ilişkin kendi içinde belli sonuçlarının olduğu kanısındadır. Sanığın, hukukun üstünlüğü ilkesini benimseyen bir Devlet'ten kaçması halinde bu kişinin işlemlerin makul olmayan süresinden şikâyetçi olmaya hakkı olmadığı varsayılabilir. Bu varsayımı çürütmek için yeterli gerekçe gösterilmediği takdirde aksi gerçekleşmez (bkz. Ventura -İtalya, no. 7438/76, 15 Aralık 1980 tarihli Komisyon raporu, Decisions and Reports (DR) 23, s. 91, § 197). Bu davada söz konusu varsayımı çürütecek bir şey mevcut olmadığına göre, ilgili süreç başvuranın tutuksuz yargılanması kararının alındığı 19 Ekim 2001 tarihinde sona ermiş olarak kabul edilmelidir (bkz., mutatis mutandis, X- İrlanda, no. 9429/81, 2 Mart 1983 tarihli Komisyon kararı, DR 32, s. 226). Dolayısıyla, göz önüne alınacak ilgili süreç bir yargılama kademesi için beş yıl ve bir aydan fazla sürmüştür.
AİHM, işlemlerin birkaç sanığı kapsadığını ve suçlamaların bir terör örgütüne üyeliğe ilişkin olduğunu gözlemlemektedir. Ancak, işlemlerin karmaşıklığının tek başına uzun süresini haklı çıkarmaya yetmeyeceğini değerlendirmektedir.
Başvuranın tutumu hakkında, AİHM, başvuranın, 19 Ekim 2001 tarihinde tutuksuz yargılanmasına karar verilmesini müteakip kaçarak, işlemlerin süresinde etkili olduğunu kaydetmektedir. Ancak, serbest bırakıldığında işlemlerin birinci derece mahkemesinde hali hazırda beş yıldan fazla sürmüş olduğunu gözlemlemektedir.
Yetkililerin tutumu hakkında, AİHM, AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlaline ilişkin yukarıdaki değerlendirmelerine atıfta bulunmaktadır. İşlemlerin yürütülmesinde yetkililerin kendilerinden beklenen özel itinayı göstermedikleri yönündeki tespiti cezai işlemlerin süresine ilişkin olarak yine geçerlidir. Ek olarak, AİHM, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yeniden başlatılan işlemlerde başvuranın tutuksuz yargılanması kararını müteakip, duruşmaların uzun aralıklarla düzenlenmiş olduğunu ve bunun sonucunda iki yılda ancak beş duruşmanın gerçekleşmiş olduğunu gözlemlemektedir.
Dolayısıyla, AİHM, başvuran hakkındaki işlemlerin "makul süre" içinde yürütülmediği kararını vermiştir. Sonuç olarak, AİHS'nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS'nin 41. maddesi şöyledir:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Tazminat
Başvuran, 20.000 Yeni Türk Lirası(1) maddi tazminat talep etmiştir. Bu bağlamda, çalışmasına engel olan tutulu yargılanma süresine ve cezai işlemlerin aşırı süresine atıfta bulunmuştur. Aynı zamanda, 30.000 Yeni Türk Lirası(2) manevi tazminat talep etmiştir.
1 Yaklaşık 12.266 Euro
2 Yaklaşık 18.399 Euro
Hükümet, talep edilen tazminat ile iddia edilen AİHS ihlali arasında bir sebep sonuç ilişkisi olmadığını iddia ederek bu miktarlara itiraz etmiştir. Başvuran tarafından talep edilen maddi ve manevi tazminatların ülkenin ekonomik ve sosyal gerçekleri ile tamamıyla orantısız olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın, sözde yapmasının engellendiği işi belirtmediğini ifade etmiştir.
AİHM, tespit edilen ihlaller ve iddia edilen maddi tazminat arasında herhangi bir sebep sonuç ilişkisi görmemekte, dolayısıyla, bu talebi reddetmektedir. Öte yandan, AİHM, başvuranın, büyük olasılıkla, manevi zarara maruz kalmış olduğunu değerlendirir ki bu tek başına ihlal tespitiyle yeterli şekilde telafi edilemez. Dava olaylarını ve içtihadını göz önünde bulunduran AİHM, başvurana, 3.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar verir.
B. Mahkeme masrafları
Başvuran, yerel makamlar ve AİHM'de gerçekleşen işlemler zarfında yaptığı mahkeme masraflarına karşılık 28.203 Yeni Türk Lirası(3) talep etmiştir.
Hükümet, herhangi bir belge ile kanıtlanmamış olması nedeniyle başvuranın talebine itiraz etmiştir.
AİHM, elindeki belgelere dayanarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek, mahkeme masraflarına karşılık başvurana 1.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar verir.
BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. Başvurunun kalanının kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) Sorumlu Devlet'in, başvurana, aşağıdaki miktarları, AİHS'nin 44 § 2. maddesine göre kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme günündeki kur üzerinden Türk Lirası'na dönüştürmek üzere ödemesine:
(i) 3.000 Euro (üç bin Euro) manevi tazminat;
3 Yaklaşık 17.297 Euro
(ii) 1.000 Euro (bin Euro) mahkeme masrafları;
(iii) tabi olabilecek her türlü vergi;
b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tazmin talebinin kalanının reddine KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 20 Haziran 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
S. DÖLLE J.-P. COSTA
Zabıt Katibi Başkan
Full & Egal Universal Law Academy