(AİHS m. 3, 6, 29, 35)
(Başvuru no. 18364/02)
Kabul edilebilirliğe İlişkin Karar
23 Ekim 2007
OLAYLAR
Başvuran Zikri Yorganlı 1958 doğumlu Türk vatandaşıdır ve İstanbul'da yaşamaktadır. Dava olayları, taraflarca sunulduğu şekliyle şöyle özetlenebilir:
19 Aralık 1995 tarihinde başvuran ve H.D. zimmetlerine para geçirdikleri şüphesiyle yakalanmış ve İstanbul Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü'ne getirilmiştir. Gözaltı sırasında başvuranın kötü muameleye uğradığı iddia edilmiştir.
20 Aralık 1995 tarihinde başvuran Adli Tıp Kurumu'nun Beyoğlu Şubesi'nden Dr. Bilgen tarafından muayene edilmiş, doktor başvuranın vücudunda kötü muamele belirtisi tespit etmemiştir. Aynı gün serbest bırakılan başvuran, herhangi bir tıbbi rapor sunmaksızın, Şişli Etfal Hastanesi'ne gittiğini söylemiştir.
26 Aralık 1995 tarihinde başvuran bir dilekçe ile Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'na başvurmuş, Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü'nde kötü muameleye tâbi tutulduğunu ve muayene için Adli Tıp Kurumu'na sevkedilmek istediğini belirtmiştir. Dilekçesinde falakaya yatırıldığını, kollarından asıldığını, sağ ayak parmağı, ayakları ve cinsel organına elektrik verildiğini öne sürmüştür. Başvuran ayrıca zıplamaya ve Emniyet Müdürlüğü'nün zeminini temizlemeye zorlandığını iddia etmiştir.
Aynı tarihte Beyoğlu Savcılığı başvuranı Adli Tıp Kurumu Beyoğlu Şubesi'ne göndermiş, Dr. Bilgen başvuranı tekrar muayene ederek şu tespitlerde bulunmuştur:
"... Sağ ayak parmağının proximal phalanx bölgesinde 1x1 cm'lik eski kabul bağlamış yara, sol bacak malleolus iç kısmında 3x1 cm'lik eski kabul bağlamış yara, sağ koltukaltında 2x1 cm'lik birkaç günlük hiperemi ve sol koltukaltında 1x1 cm'lik hiperemi gözlenmiştir."
Doktor başvuranın üç gün iş göremeyeceğine karar vermiştir.
Aynı tarihte başvuran İnsan Hakları Derneği İstanbul şubesine başvurmuş ve başka bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Başvuran kötü muameleye ilişkin önceki iddialarını tekrarlamış, ek olarak testislerinin sıkıldığını ve makatına cop ya da başka bir cismin sokulduğunu ifade etmiştir. Doktor hazırladığı raporda şunlara yer vermiştir: sağ ayak parmaklan proximal phalanx bölgesinde 0.3 cm. çaplı kabuk bağlamış deri lezyonu, sol omuzda 4x2 cm'lik hiperemik deri lezyonu, sol koltukaltında 4x0.5 cm'lik ekimozlu deri lezyonu, sağ koltukaltında 5 x 2 ve 6 x 3 cm'lik iki paralel ekimozlu deri lezyonu, sol ayakta 2 cm çapında hiperemik deri lezyonu, sol ayak altında ödem, metatarsal kemikte koyu renkli hiperemi ve sağ ayak altında 4x2 cm'lik mor renkli ekimozlu deri lezyonu.
Ayrıntılı incelemeleri takiben doktor, başvuranın sol kolunda plexopati (sinir hasan), anal fıssür ve kaygı rahatsızlığı bulunduğuna karar vermiştir.
17 Ocak 1996 tarihinde başvuran İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Savcısına ifade vermiş, gözaltı sırasında soyulduğunu, gözlerinin bağlandığını ve falakaya yatınldığını iddia etmiştir. Ayrıca kollarından asıldığını ve vücuduna elektrik verildiğini ifade etmiştir. 20 Aralık 1995 tarihinde bir doktor tarafından muayene edilmediğini ve polis memurlan kendisini tehdit ettiği için o tarihte şikayetçi olmadığını belirtmiştir. Son olarak kötü muamele sırasında gözlerinin bağlanmış olması nedeniyle kendisine işkence yapan polisleri teşhis edemeyeceğini savunmuştur.
12 Haziran 1996 tarihinde Savcı, 19 Aralık 1995 tarihinde başvuranın ifadesini alan polis memurları H.Y. ve C.Ü.'nün ifadelerini almıştır. Polisler kötü muamele iddialarını reddetmiştir.
11 Temmuz 1996 tarihinde Savcı H.Y. ve C.Ü. adlı polis memurları hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne bir iddianame sunmuştur. Polis memurları, TCK'nın 243. maddesi uyarınca, başvurana kötü muamele etmekle suçlanmıştır.
24 Ekim 1996 tarihinde İstanbul ACM ilk duruşmayı gerçekleştirmiş, başvuran duruşmaya müdahil olarak katılarak önceki beyanlarını tekrarlamıştır. Mahkeme polis memurlarının da ifadesini almış, polisler haklarındaki suçlamaları reddetmiştir.
4 Aralık 1996 tarihinde yapılan ikinci duruşmada mahkeme başvuranın babası ve H.D.'yi tanık olarak dinlemiştir. Başvuranın babası, oğlunun gözaltından serbest bırakıldığında vücudunda, ciddi şekilde dövüldüğünü gösteren izler bulunduğunu savunmuştur. H.D. ise başvuranı Emniyet Müdürlüğü'ndeki sorgusundan sonra gördüğünde vücudunda dayak belirtisi olan yaralar bulunduğunu öne sürmüştür.
Savcı, 20 ve 26 Aralık 1995 tarihli raporlar arasındaki tutarsızlıkların giderilmesi için Adli Tıp Kurumu'ndan bir bilirkişi raporu istenmesini talep etmiş, ancak mahkeme talebi reddetmiştir.
Aynı tarihte İstanbul ACM delil yetersizliği nedeniyle sanık polis memurlarını beraat ettirmiştir.
3 Aralık 1997 tarihinde Yargıtay, raporlar arasındaki tutarsızlıkların giderilmesi amacıyla Dr. Bilgen'in dinlenmemiş olması gerekçesiyle birinci derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
Başvuran ve temsilcisi yokken İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne ifade veren Dr. Bilgen, raporlar arasında tutarsızlık bulunmadığını, başvuranın yaralarının salıverildiği 20 Aralık 1995 tarihinden sonra meydana geldiğini ifade etmiştir. Sonraki duruşmada doktorun ifadesi okunmuş, başvuranın avukatı rapora itiraz etmiştir.
Başvuran Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden üç adli tıp uzmanının hazırladığı 10 Aralık 1998 tarihli raporu mahkemeye sunmuştur. Doktorlar, 26 Aralık 1995 tarihli raporun yetersiz olduğunu ve başvuranın yaralarının 26 Aralık 1995 tarihinden 3 ila 15 gün önce meydana gelmiş olabileceğini belirtmiştir.
26 Mayıs 1999 tarihinde İstanbul ACM, yaraların meydana geldiği muhtemel tarihe ilişkin görüşlerini sunmasını Adli Tıp Kurumu'ndan talep etmiştir.
16 Haziran 1999 tarihinde Adli Tıp Kurumu'ndan beş uzman, başvuranın sağ ayak parmaklan ile sol ayağındaki yaraların tam olarak ne zaman meydana geldiğini belirlemek mümkün olmamakla birlikte bunların 19-26 Aralık 1995 tarihleri arasında veya 19 Aralık 1995 tarihinden önce meydana gelmiş olabileceğini belirtmişlerdir. 26 Aralık tarihli raporda belirtilen hiperemik deri lezyonlarına ilişkin olarak ise; bu tip lezyonların birkaç saat içinde kaybolduğu, bunların 26 Aralık 1995 tarihinden önce meydana gelmiş olmasının tıbben mümkün olmadığını savunmuşlardır. Ayrıca başvuranın koltukaltındaki yaraların ne zaman meydana geldiğini değerlendirmenin mümkün olmadığı sonucuna varmışlardır.
Tanık ifadeleri ve tıbbi raporları dikkate alan İstanbul ACM 20 Nisan 2000 tarihinde sanık polis memurlarını beraat ettirmiş, Adli Tıp Kurumu'nun raporuna göre başvuranın sözkonusu yaralarının ne zaman meydana geldiğini belirlemenin mümkün olmadığına ve bu nedenle H.Y. ve C.Ü.'nün atılı suçları işlediklerine kanaat getirmek için yeterli delil bulunmadığına karar vermiştir.
19 Eylül 2001 tarihinde Yargıtay birinci derece mahkemesinin kararını onamıştır.
ŞİKÂYET
Başvuran AİHS'nin 3. maddesine atıfla polis nezaretinde iken kötü muameleye tâbi tutulmasından şikâyetçi olmuştur.
HUKUK
1. Başvuran, polis nezaretindeyken kötü muameleye tâbi tutulmasından şikâyetçi olmuştur. AİHS'nin aşağıda verilen 3. maddesine atıfta bulunmuştur:
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
Mahkeme, 3. madde kapsamına girmesi için kötü muamelenin minimum düzeyde öneme ulaşması gerektiğini hatırlatır. Bu minimumun değerlendirilmesi görecelidir. Uygulamanın süresi, fiziksel ve ruhsal sonuçlan ve bazı durumlarda başvuranın cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi, davanın tüm koşullarına bağlıdır. Özgürlüğünden mahrum bırakılmış kişilere ilişkin olarak fiziksel güce başvurulması, şahsın tutumu nedeniyle kesin olarak gerekmiyorsa insanlık onurunu yok eder ve prensip olarak 3. maddenin sağladığı hakkın ihlaline neden olur (bkz. diğer içtihatlar yanında Selmouni - Fransa (BD), no. 25803/94).
Mahkeme, başvuranın gözaltından 20 Aralık 1995 tarihinde çıkmış olduğunu kaydeder. Bununla birlikte ancak 26 Aralık 1995 tarihinde, yani serbest bırakılmasından altı gün sonra Savcılığa şikâyette bulunmuş ve tıbbi rapor almıştır. Serbest bırakılmasından önce polis memurları tarafından tehdit edildiği iddiası haricinde rapor almasındaki gecikmeye dair ikna edici bir açıklama getirmemiştir. Özellikle 20 Aralık 1995 tarihinde Şişli Etfal Hastanesi'ne gittiği iddiasını kanıtlayamamıştır.
Ayrıca Mahkemeye iletilen tıbbi raporların hiçbirinde doktorlar 26 Aralık 1995 tarihli raporda belirtilen yaralanmaların oluşma zamanını belirleyememişlerdir. Sözkonusu tıbbi raporları inceleyen ulusal mahkemeler de başvuranın vücudunda görülen yaraların ne zaman meydana geldiğini değerlendirmenin mümkün olmadığı kanaatine varmışlardır. Ulusal makamların bulgularına şüphe getirecek ya da başvuranın iddialarının ağırlığını artıracak herhangi bir delil Strazburg yargılama sürecinde Mahkeme'ye sunulmamıştır.
Mahkeme ayrıca başvuranca iddia edilen türde bir kötü muamelenin vücudunda, gözaltı bitiminde 20 Aralık 1995 tarihinde onu muayene eden doktor tarafından gözlenebilecek izler bırakmış olması gerektiği kanaatindedir. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranı muayene eden doktorun 26 Aralık 1995 tarihinde fiziksel şiddet izleri tespit ederken neden gözaltı süresi bitiminde bu izleri tespit etmediğine anlam verememektedir.
Mahkeme ayrıca başvuranın ulusal makamlara verdiği ifadelerdeki tutarsızlığı dikkate alır. Savcı ve mahkeme huzurunda kollarından asıldığını, vücuduna elektrik verildiğini ve falakaya yatırıldığını iddia ederken İnsan Hakları Derneği'ne dövüldüğünü, testislerinin sıkıldığını ve makatına cop ya da başka bir cismin sokulduğunu ifade etmiştir. Ayrıca başvuranın kendisiyle birlikte yakalanan iki tanığı; babası ve H.D., başvuranı polis sorgusundan sonra gördüklerinde vücudunda ciddi şekilde dövüldüğüne dair izler bulunduğunu ulusal mahkemelerde ifade etmiştir. Ulusal makamlar ve AİHM'ye sunulan dört doktor raporundan hiçbiri sözkonusu iddialara delil oluşturmamaktadır. Ayrıca başvuran 20 Aralık 1995 tarihinde serbest kalmasının ardından Şişli Etfal Hastanesine gittiğini ifade etmesine karşın, bu yönde bir rapor sunmamıştır. Bu şartlar altında Mahkeme, 26 Aralık 1995 tarihli raporda ifade edilen yaraların gözaltından çıkarken bulunduğunu gösteren delil olduğu konusunda ikna olmamıştır. Ayrıca başvuranın kötü muamele iddialarını inceleyen ulusal mahkemelerin tespitlerinden ayrılmak için neden görmemektedir.
Yukarıdakiler ışığında Mahkeme başvuranın iddiasını kanıtlamadığı ve bu nedenle sözkonusu şikâyetin AİHS'nin 35/3 ve 35/4. maddelerinin anlamı kapsamında açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabuledilmez olarak ilan edilmesi gerektiği kanaatindedir.
2. Başvurunun davalı Hükümete tebliğinde; polis memurlarının yargılanması sırasında başvuran ve avukatı yokken bir tanığın dinlenmesinde AİHS'nin 6 § 1 maddesine uyulup uyulmadığına ilişkin re'sen bir soru yöneltilmiştir. Başvuranın şikâyetlerinin kötü muamele iddiasına odaklanması ve tarafların beyanlarını dikkate alan Mahkeme, bu hususu daha fazla incelemeye gerek görmemektedir.
Bu şartlar altında AİHS'nin 29 § 3. maddesinin davaya uygulanmasına devam edilmemeli ve dava kayıttan düşürülmelidir.
Bu nedenlerden dolayı, AİHM oybirliğiyle
Başvuruyu kabuledilmez ilan etmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy