(AİHS m. 6, 10, 11, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 526) (1412 S. K. m.386, 343) (CASTELLS - İSPANYA DAVASI) (VOGT - ALMANYA DAVASI) (İNCAL - TÜRKİYE DAVASI) (EKİN DERNEĞİ - FRANSA DAVASI) (SUNDAY TIMES - BİRLEŞİK KRALLIK DAVASI) (APOSTOLİDİ VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI) (KARADEMİRCİ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 25471/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
2 Aralık 2008
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşı Ahmet Gemici (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 3 Temmuz 2000 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 25471/02 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından K.T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1952 doğumlu olup İzmirde ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde Emek Partisinin Narlıdere (İzmir) İlçe Teşkilatının Başkanıydı.
16 Kasım 1999 tarihinde arama izni olan polis, EMEP binasında arama gerçekleştirmiş ve aynı gün İzmir Sulh Mahkemesi emriyle satışı ve dağıtılması yasaklanmış olan 443 adet parti dergisine el koymuştur.
23 Kasım 1999 tarihinde savcılık, EMEP büro sorumlusunu yasak dergi konusunda ifade vermeye davet etmiştir.
Başvuran, 25 Ocak 2000 tarihinde el koyma olayıyla ilgili olarak polise ifade vermiştir. Başvuran ifadesinde, söz konusu derginin yasaklandığından haberi olmadığını ileri sürmüştür.
3 Şubat 2000 tarihinde İzmir Cumhuriyet Savcısı, mahkemenin verdiği karara uymadığı ve mahkemenin yasaklama kararını ihlâl ettiği gerekçesiyle Ceza Kanununun 526. maddesinin 1. fıkrası uyarınca başvuran hakkında kovuşturma başlatmıştır.
2 Mart 2000 tarihinde İzmir Sulh Mahkemesi dava dosyasını inceleyerek başvuranın yasaklama emrine uymadığına karar vermiş ve 105 000 000 Eski Türk Lirası (TRL) hafif para cezasına mahkûm etmiştir (olayın meydana geldiği dönemde yaklaşık 184 Amerikan Doları USD). Mahkeme bu kararını bu tür suçlarda basitleştirilmiş yargılama usulü öngören Ceza Muhakemesi Kanununun 386. maddesine dayandırmıştır.
Başvuran, 26 Nisan 2000 tarihinde İzmir Ceza Mahkemesi önünde bu mahkûmiyet kararına itiraz etmiştir. Başvuran gerekçe olarak söz konusu belgelerin yasaklandığına dair alınan karardan haberi olmadığını ileri sürmüştür. Ceza mahkemesi duruşma yapmaksızın aldığı 27 Nisan 2000 tarihli kararında itirazı reddetmiş ve ceza kararnamesini onamıştır.
3 Mayıs 2000 tarihinde İzmir savcılığı, başvuranın yazılı emir yoluyla verilen para cezasını ödemesini istemiştir. İlgili şahıs, 10 Temmuz 2000 tarihinde 170 USD değerindeki ceza tutarını ödemiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılamanın duruşmasız yapıldığını ve dolayısıyla davasının adil bir şekilde görülmediğini iddia etmekte ve AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrasına atıfta bulunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvuranın savcıdan yazılı emir yoluyla «kanun yararına bozma» başvurusunda bulunmasını istemediği için iç hukuk yollarının tüketilmediğinden kabuledilebilirlik itirazında bulunmaktadır.
Başvuran bu iddiaya itiraz etmekte ve yazılı emirle «kanun lehine bozma» yolunun herkese açık bir itiraz yolu olmadığını ileri sürmektedir.
AİHM, Hükümetin değindiği iç hukuk yolunun Türk hukuku bağlamında olağanüstü bir iç hukuk yolu olduğunu kaydetmektedir. Eski Ceza Muhakemesi Kanununun 343. maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bir davayı Yargıtaya gönderme yetkisine sahip olmakla birlikte, bunu ancak Adalet Bakanının resmi talimatı üzerine yapabilmektedir. Bu nedenle sözkonusu iç hukuk yolu, davalarına bakılmakta olan kişiler için doğrudan erişilebilir değildir. Sonuç olarak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilmiş kuralları göz önüne alınırsa, AİHSnin 35. maddesinin gereklerini yerine getirmiş olmak için bu iç hukuk yoluna başvurmayı gerekmemektedir (Türkiye aleyhine Karahanoğlu davası, ilgili bölüm, prg. 33). Dolayısıyla AİHM, Hükümetin bu itirazını reddetmektedir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
Başvuran duruşma hakkından mahrum edildiğini ve bu nedenle gereği gibi savunma yapamadığını ileri sürmektedir.
Hükümet başvuranın bu iddiasını reddetmekte ve ceza kararnamesinin adil bir yargılama sonucunda hukuk kurallarına uygun olarak verildiğini savunmaktadır. Hükümet, sözkonusu yargılama usulünün mahkemeler üzerindeki iş yükünün azaltılması ve ikinci derecede önemi olan davalarda yargılamanın kolaylaştırılması amacıyla birçok ülkede uygulanan olağan bir yargılama usulü olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, Türk hukuk sisteminin çıkarılan ceza kararnamelerine karşı ceza mahkemeleri önünde etkin bir itiraz yolu sunduğunu belirtmektedir. Son olarak Hükümet, yeni Türk Ceza Kanunu ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemeleri Kanunu ile ceza kararnameleri uygulamasının kaldırıldığını hatırlatmaktadır.
AİHM, duruşmaların kamuya açık yapılmasının AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrasında yer alan temel bir ilke olduğunu hatırlatmaktadır. Açık duruşma gerçekleştirme, halkın denetimini aşan gizli bir adalete karşı yargılanabilirleri korumakta ve böylece mahkemelere duyulan güvenin sürdürülmesine katkı sağlamaktadır. Açık duruşma sayesinde adalet şeffaf bir şekilde tecelli etmekte, böylece 6. maddenin amacı olan ve demokratik toplumlarda güvence altına alınması temel bir ilke olan, adil yargılanma ilkesi yerine getirilmektedir (San Marino aleyhine Stefanelli davası, no 35396/97, prg. 19 CEDH 2000-II; Çek Cumhuriyeti aleyhine Malhous davası (GC), no 33071/96, prg. 55, 12 Temmuz 2001).
AİHM, eski Türk Ceza Muhakemesi Kanununun ilgili hükümleri uyarınca hakimin bazı suç kategorileri için, duruşma yapmaksızın dosya üzerinden ceza kararnamesi çıkarabildiğini gözlemlemektedir. Para cezasına hükmedilen ceza kararnamelerine ilişkin olarak yapılan itiraz da ağır ceza mahkemesi tarafından dosya üzerinden duruşma yapmaksızın incelenmekteydi.
AİHM, mevcut davada başvuranın ulusal mahkemeler önünde yapılan yargılamanın hiçbir safhasında açık duruşma hakkından yararlanamadığını gözlemlemektedir. Ne ceza kararnamesi çıkarıp başvuranı para cezasına çarptıran sulh ceza mahkemesi ne başvuranın itirazını inceleyen ve karara bağlayan ağır ceza mahkemesi duruşma yapmıştır. Başvurana davasıyla ilgili karar verecek mahkemeler huzurunda kendisini bizzat veya bir avukat vasıtasıyla savunma olanağı tanınmamıştır.
AİHM, Anayasa Mahkemesinin, sulh ceza mahkemesi önünde görülen davada duruşma yapılmaması konusunu değerlendirdiğini ve kişileri kamuya açık olarak yargılanmaktan mahrum bırakmanın adil yargılanma ve savunma hakkını ihlal ettiği sonucuna vardığını kaydeder. AİHM, bu tespit ile birlikte yeni ceza kanunu ve yeni ceza muhakemesi kanununda ceza kararnamesiyle ilgili bir düzenleme bulunmadığını da dikkate almaktadır.
Ancak yapılan bu değişikliklerin başvuranın davasına etkisi olmamıştır. Bu nedenle AİHM, başvuranın davasına bakan mahkemelerde duruşma yapılmamış olması dolayısıyla AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır.
II. AİHSNİN 10 MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran ifade özgürlüğü hakkının ihlâl edildiğinden şikâyetçi olmaktadır. Bu bağlamda AİHSnin 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunmaktadır. AİHM, bu şikâyetlerin 10. maddesi bakımından incelenmesi gerektiğini kaydeder
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
Başvuran, başkanı olduğu siyasi partinin bürolarında bu partiye ait dergilerin bulunması nedeniyle ceza mahkemesi tarafından mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkının ihlâl edilmesi anlamına geldiğini ileri sürmektedir.
Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale edildiği iddialarını reddetmektedir. Hükümet, başvuranın mahkûm edilmesinin sebebinin sorumlusu olduğu siyasi partinin bürolarında yasaklanmış belgelerin bulunması olduğunu ileri sürmektedir.
Hükümete göre, ceza kararnamesinin ve ilgili şahsın itirazı sonrasında ağır ceza mahkemesi tarafından verilen kararın gerekçeleri okunduğunda, başvuranın ifade özgürlüğüne hiçbir surette müdahale edilmediği anlaşılmaktadır.
1. Müdahale olup olmadığı
İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her bireyin gelişmesinin başlıca koşullarından birini oluşturur. AİHSnin 10. maddesinin 2. fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olarak algılanan bilgi ve fikirler için değil; şok edici, zedeleyici yahut kaygı verici bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. Demokratik toplumun vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır. (bakınız, diğerleri arasından, İspanya aleyhine Castells davası, 23 Nisan 1992, prg. 42, seri A no 236; Almanya aleyhine Vogt davası, 26 Eylül 1995, prg. 52, seri A no 323).
Herkes için çok değerli olan ifade özgürlüğü, özellikle siyasi partiler ve onun aktif üyeleri için ayrı bir önem taşımaktadır. Siyasi parti üyeleri seçenlerini temsil etmekte, onların sorunlarını dile getirmekte ve onların çıkarlarını savunmaktadır (Türkiye aleyhine Incal davası, 9 Haziran 1998, prg. 46, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-IV).
Mevcut davada, şikâyet edilen kısıtlama, Hükümetin haklı olarak işaret ettiği gibi, başvuranın söz konusu derginin hazırlanmasına katkıda bulunmasıyla değil, mahkemenin yasaklama kararına uymaması nedeniyle verilen mahkûmiyetle ilgilidir. Ancak başvuranın mahkûm edilmesiyle onun fikir ve düşüncelerini başkalarına iletme özgürlüğünün kısıtlandığını kabul etmek gerekir. AİHMnin her şekil altında, ifade özgürlüğüne bağlılığı ve demokratik bir toplumun temel ve kurucu bir değeri olarak verdiği önem kayıtsız ve şartsızdır. Dolayısıyla AİHM, dolaylı yollarla da olsa herhangi bir kısıtlama vasıtasıyla ifade özgürlüğü ilkesinin manasının ortadan kaldırılmasına asla müsamaha gösteremez.
AİHM, bir « kısıtlamanın » AİHSnin 10. maddesiyle koruma altına alınan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığına karar verebilecek en son mercidir (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Lehideux ve Isorni davası, 23 Eylül 1998, prg. 51, Derleme 1998-VII; Fransa aleyhine Ekin Ortaklığı davası, no 39288/98, prg. 56, CEDH 2001-VIII; İtalya aleyhine Perna davası (GC), no 48898/99, prg. 39, CEDH 2003-V).
Bu itibarla AİHM, muhalefet partisine üye olan bir siyaset adamının mevcut davada olduğu gibi dolaylı yollarla da olsa ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahaleyi daha katı değerlendirmelidir (İspanya aleyhine Castells davası, ilgili bölüm, prg. 42). Ayrıca AİHM, daha önce de siyasi bültenlere el konulmasıyla ilgili davalara baktığını ve sözkonusu tedbirin caydırıcı niteliğinin tek başına 10. madde bakımından sorun yarattığı sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (Incal, ilgili bölüm, prg. 56).
Mevcut davada AİHM, başvuranın yasak dergileri bulundurduğu için mahkûm edilmesini, AİHSnin 10. maddesiyle koruma altına alınan bilgi ve düşünce açıklama özgürlüğü hakkına müdahale olarak değerlendirmektedir.
Böyle bir müdahale, yasa ile öngörülmedikçe, AİHSnin 10. maddesinin 2. paragrafı uyarınca meşru amaç ya da amaçlar izlemedikçe ve sözkonusu amaçlara ulaşmak için demokratik bir toplumda gerekli olmadıkça AİHSnin 10. maddesine aykırıdır.
2. Müdahale yasayla öngörülmüş müdür?
AİHM, yerleşik içtihadına atıfta bulunarak, yasayla öngörülme ifadesinin, ihtilaflı tedbirin iç hukukta bir dayanağı olmasını gerektirmekle kalmayıp, ilgili kişi için erişilebilir ve etkilerinin öngörülebilir olmasını gerektirdiğini hatırlatarak, sözkonusu yasanın niteliğine de vurgu yapmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Birleşik Krallık aleyhine Sunday Times davası (no 1), 26 Nisan 1979, prg. 49, seri A no 30; Romanya aleyhine Rotaru davası (GC), no 28341/95, prg. 52, CEDH 2000-V).
AİHSnin 10/2 maddesi uyarınca, ancak vatandaşa davranışını düzenleme imkanı tanımak amacıyla yeterli açıklıkla düzenlenmiş bir kural kanun olarak kabuledilebilir; vatandaş gerektiğinde uzman görüşü alarak, dava koşullarında belirli bir eylemin yol açabileceği sonuçları makul bir ölçüde öngörebilmelidir. Sonuçların nihai bir kesinlikle öngörülmesi gerekmez. Kesinlik, istenen bir durum olsa da, bazen aşırı katıcılığı da beraberinde getirebilir; oysa hukukun farklı durumlara adapte olmayı bilmelidir. Bu nedenle çok sayıda yasa, eşyanın tabiatı gereği, günün şartlarına göre yorumlanabilmelerine ve uygulanmalarına imkân tanımak üzere az çok muğlak hükümler içermektedir (Fransa aleyhine Editions Plon davası, no 58148/00, prg. 26, CEDH 2004-IV).
Meşruiyet ilkesi değerlendirilirken, ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun uygulanma ve yorumlanma şeklinin, AİHS ilkelerine uygun sonuçlar doğurup doğurmadığının kontrol edilmesi gerekmektedir (Türkiye aleyhine Apostolidi ve diğerleri davası, no 45628/99, prg. 70, 27 Mart 2007; Türkiye aleyhine Karademirci ve diğerleri davası no 37096/97 ve 37101/97, prg. 42, CEDH 2005-I).
Mevcut davada, başvuranın eski Türk Ceza Kanununun 526. maddesi uyarınca mahkum edilmesi nedeniyle müdahalenin iç hukukta bir dayanağı bulunmaktaydı. Sözkonusu yasanın erişebilirlik gereğine de riayet edilmiştir.
Öngörülebilirlik ilkesiyle ilgili olarak AİHM, İzmir Sulh Ceza Mahkemesinin başvuranı Eski Ceza Kanununun 526. maddesine dayanarak mahkûm ettiğini tespit etmektedir. Bu hüküm uyarınca, yetkili bir makamın çıkardığı bir ceza emrine veya aynı makam tarafından alınan bir önleyici tedbire itaat etmemek hapis ve para cezasıyla cezalandırılır. Ulusal mahkemeler başvuranın mahkeme kararıyla yasaklanan yayınları bulundurduğu için bu hükmü çiğnediğine karar vermişlerdir Dolayısıyla burada söz konusu olan, İzmir Sulh Mahkemesinin verdiği 16 Kasım 1999 tarihli yasaklama kararıdır. AİHM, aramanın yapıldığı gün alınan bu karardan başvuranın haberi olduğunu gösteren bir kanıt bulunmadığını ve dava dosyasında bu yönde bir iddia olmadığını tespit etmektedir. Bu bakımdan AİHM, adli bir karara itaatsizliğin cezalandırılması için bu kararın ilgili şahısa bildirilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM ayrıca, ulusal mahkemelerin başvuranın bu yöndeki itirazlarını dikkate almadıklarını gözlemlemektedir.
AİHM, mevcut dava koşullarında, başvuranın ihtilaflı dergileri bulundurmanın Eski Ceza Kanununun 526. maddesi uyarınca mahkum olabileceğini «makul bir seviyede» öngöremeyeceği kanaatindedir. Bu şartlar altında AİHM, öngörülebilirlik koşulunun yerine getirilmediği ve dolayısıyla müdahalenin yasayla öngörülmediği sonucuna varmaktadır. Bu nedenle AİHSnin 10. maddesi ihlâl edilmiştir.
Sözkonusu koşullar ışığında, AİHM, meşru bir amacın mevcudiyeti ve demokratik bir toplumda gerekli olması gibi AİHSnin 10. maddesinin 2. paragrafı ile istenen diğer koşullara riayet edilip edilmediğinin tespit edilmesine gerek olmadığı kanaatindedir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran manevi tazminat olarak 5.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHM başvuranın ödemesine hükmedilen 105.000.000 TLlik (eski Türk Lirası) para cezasını ödediğini not etmektedir. Hakkaniyete uygun olarak, kendisine sunulan bilgiler ışığında ve özellikle bu meblağın ödenmesinde yürürlükte bulunan ve değişen pariteyi dikkate alarak başvurana 180 Euro maddi tazminat ve 1.000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun görmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro talep etmektedir. Başvuran bu isteğini ispat edici herhangi bir belge sunmamıştır.
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM bu başvuruda sözü edilen kıstas ışığında ve kanıtlayıcı belgenin yokluğunda başvuranın yargılama giderleri talebini reddetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. İç hukuktaki yargı süreci çerçevesinde duruşma yapılmaması nedeniyle AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana maddi tazminat olarak 180 (yüz seksen) Euro ve manevi tazminat olarak 1000 (bin) Euro ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 2 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy