(AİHS m. 1, 2, 3, 6, 13, 14, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 168, 243, 245) (4616 S. K. m. 1) (KARAYİĞİT - TÜRKİYE DAVASI) (AVŞAR - TÜRKİYE DAVASI) (ÇOLAK VE FİLİZER - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (ORHAN - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (AYDIN - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (ABDÜLSAMET YAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (İPEK - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 26893/02)
KARAR
STRAZBURG
16 Aralık 2008
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Davanın nedeni, T.C. vatandaşları Mukadder Ataş ile Süheyla Sevenin (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, 14 Mart 2002 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşmenin (AİHS) 34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine yaptıkları 26893/02 sayılı başvurudur.
Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından F. Karakaş Doğan ve Eren Keskin tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
A. Başvuranların yakalanması ve gözaltına alınması
Başvuranlar, sırasıyla 1977 ve 1978 doğumlu olup Batmanda ikamet etmektedirler.
Başvuranlar, 15 Eylül 1998de, Diyarbakır kırsal alanında bulunan bir kontrol noktasında, PKK terör örgütüne üye oldukları şüphesiyle jandarma tarafından yakalanmışlardır. Yakalanmalarının ardından her iki başvuran da Çınar Merkez Sağlık Ocağına götürülmüş ve tıbbi muayeneden geçmiştir. Doktor raporuna göre, başvuranların vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmamıştır. Doktor, başvuranların cinsel ilişkiye girdiklerine dair herhangi bir belirti bulunmadığını kaydetmiştir. Başvuranlar, daha sonra Diyarbakırdaki Çınar Jandarma Karakoluna götürülerek gözaltına alınmışlardır.
Başvuranlar, jandarma karakolundaki gözaltı sırasında gözlerinin bağlandığını, tehdit edildiklerini, hakarete uğradıklarını, çırılçıplak soyulduklarını, kendilerine elektrik şoku verildiğini, dövüldüklerini ve kollarından asıldıklarını iddia etmişlerdir. Jandarmalar, anal ve vajinal bölgelerine cop sokarak başvuranlara tecavüz etmişlerdir.
18 Eylül 1998de, başvuranlar jandarma tarafından sorgulanmıştır. Başvuranlar, PKKya katılmak üzere olduklarını belirtmiş ve örgütle olan bağlantılarına ilişkin ayrıntılı bilgi vermişlerdir.
19 Eylül 1998de, başvuranlar, bir adli tıp uzmanı tarafından yeniden muayene edilmiş ve vücutlarında herhangi bir kötü muamele izine rastlanmamıştır. Doktor raporunda, başvuranların cinsel ilişkiye girmedikleri kaydedilmiştir.
21 Eylül 1998de, başvuranlar yeniden Çınar Merkez Sağlık Ocağına götürülmüş ve bir adli tıp uzmanı tarafından muayene edilmiştir. Doktor, birinci başvuran Mukadder Ataşın vücudunda kötü muameleye maruz kaldığı veya cinsel ilişkiye girdiğine dair herhangi bir belirtiye rastlamamıştır. Doktor raporunda, ikinci başvuran Süheyla Seven ile ilgili olarak, yapılan vajinal ve anal muayene sonrasında, başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığı ve söz konusu kişinin cinsel ilişkiye girmediği kaydedilmiştir.
21 Eylül 1998de, başvuranlar sırasıyla Çınar Cumhuriyet Savcısı ile Çınar Sulh Hukuk Mahkemesi hakimi huzuruna çıkartılmışlardır. Başvuranlar, Cumhuriyet Savcısı önünde, PKK ile olan bağlantılarıyla ilgili olarak daha önce jandarmaya detaylı bilgi verdiklerini ifade etmişlerdir. Başvuranlar, jandarmaya vermiş oldukları ifadelerin doğru olduğunu ve herhangi bir kötü muamele veya baskıya maruz kalmadıklarını kaydetmişlerdir.
Ancak, aynı gün hakim tarafından yapılan sorgulama sırasında, başvuranlar, aleyhlerindeki suçlamaları reddetmiş, jandarmaların kendilerine işkence yaptıklarını ve okumadıkları bazı ifadeleri imzalamaya zorlandıklarını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, Cumhuriyet Savcısı huzurunda vermiş oldukları ifadeler kendilerine okunduğunda, söz konusu ifadelerin doğruluğunu kabul etmişlerdir. Bunun üzerine, hakim başvuranların tutuklanmasına karar vermiştir.
B. Sanık jandarmalar aleyhinde yapılan kovuşturma
12 Şubat 1999da, başvuranların avukatı Eren Keskin, başvuranların Çınar Jandarma Karakolundaki gözaltı sırasında çeşitli işkencelere maruz bırakıldıklarını iddia ederek, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına sunulmak üzere, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Eren Keskin, başvuranların dövüldüğünü, elektrik şokuna maruz bırakıldıklarını, çırılçıplak soyulduklarını, vajinal ve anal bölgelerine cop sokularak tecavüze uğradıklarını iddia etmiştir. Avukat, adli makamlardan başvuranlar ile başvuranları sorgulayan memur ve amirlerin ifadelerinin alınmasını talep etmiştir. Avukat, ayrıca, başvuranların ilk olarak fiziksel muayene için Batman Devlet Hastanesine, daha sonra ise tecavüz iddiasının kanıtlanmasına yardımcı olması için işkencenin psikolojik etkilerinin belirlenmesi amacıyla İstanbul Çapa Tıp Fakültesindeki psikolojik travma merkezine götürülmelerini talep etmiştir. Avukat, son olarak, başvuranlara işkence yapan kişiler aleyhinde savcılık tarafından cezai kovuşturma başlatılmasını talep etmiştir.
25 Mart 1999da, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, kamu görevlilerinin ve/veya memurların, Memurların Yargılanması Hakkındaki Kanun uyarınca kovuşturulduklarını hatırlatarak yetkisinin bulunmadığını belirtmiş ve başvuranlara işkence yaptığı iddia edilen jandarmaları kovuşturmak için izin talep etmek üzere dava dosyasını Diyarbakır Valiliği İl İdare Kuruluna göndermiştir.
19 Ağustos 1999da, vali yardımcısı ile diğer altı memurdan oluşan Diyarbakır Valiliği İl İdare Kurulu, jandarmalar aleyhinde cezai kovuşturma başlatmak için yeterli delil bulunmadığına karar vermiş ve sonuç olarak sanıkların men-i muhakemelerine karar vermiştir. Karar, incelenmek üzere Danıştaya gönderilmiştir.
21 Aralık 2000de, şartlı salıverilmeye ilişkin 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. Bu kanun, 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenen ve verilen cezanın azami on yılı aşmadığı suçlardan dolayı şartla salıverilmeye, dava ve cezaların ertelenmesine hükmetmektedir. 4616 sayılı Kanunun 1 (a) maddesinde, diğer hususlar meyanında, eski Ceza Kanununun 243. maddesinde yer alan suçlara verilen cezaların ertelenemeyeceği belirtilmiştir.
18 Ekim 2001de, Danıştay, jandarmalar tarafından işlendiği iddia edilen suçların Ceza Kanununun 245. maddesi kapsamına girdiği sonucuna varmıştır. Bu nedenle, Danıştay, 4616 sayılı kanunun 1/4 maddesi uyarınca, jandarmalar aleyhindeki cezai kovuşturmanın ertelenmesine ve beş yıllık süre içerisinde sanıklar tarafından aynı veya daha ciddi nitelikte bir suçun işlenmemesi halinde kovuşturmanın sonlandırılmasına karar vermiştir.
C. Başvuranlar aleyhindeki cezai kovuşturma
6 Ekim 1998de, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Ceza Kanununun 168/2 maddesi uyarınca PKKya üye oldukları gerekçesiyle başvuranlar aleyhinde dava açmıştır.
20 Mayıs 1999 tarihli duruşmada, her iki başvuran da aleyhlerindeki suçlamaları reddetmiş ve jandarma gözetiminde bulundukları sırada işkenceye maruz bırakıldıklarını iddia etmişlerdir. İkinci başvuran, ayrıca, jandarmalar tarafından tecavüze uğradığını iddia etmiştir. Jandarma karakolunda ve Cumhuriyet Savcısı huzurunda vermiş oldukları ifadeler kendilerine sorulduğunda, başvuranlar, jandarmaların işkencesinden kaçmak için aleyhlerindeki bütün suçlamaları kabul ettiklerini, jandarma karakolunda vermiş oldukları ifadeleri reddederlerse işkence göreceklerine dair jandarmaların kendilerini tehdit ettiklerini, bu yüzden de Cumhuriyet Savcısının huzurunda özgürce konuşamadıklarını ifade etmişlerdir. Mahkeme, başvuranların serbest bırakılmasına karar vermiştir.
9 Eylül 1999da, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranların PKKya katılmadan önce yakalandıklarını ve örgütün eylemlerine karıştıklarına dair herhangi bir kanıt bulunmadığını tespit etmiş ve beraatlarına karar vermiştir. Herhangi bir itirazda bulunulmadığı için, bu karar 22 Aralık 1999da kesinleşmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, jandarma gözetiminde bulundukları sırada tecavüz dahil çeşitli işkencelere maruz bırakıldıkları ve suçluların cezalarını çekmeleri için yerel makamlar tarafından etkili bir soruşturma yapılmadığı konusunda şikayetçi olmuşlar ve bu şikayetlerini AİHSnin 3. ve 13. maddelerine dayandırmışlardır.
AİHM, bu şikayetlerin yalnızca AİHSnin 3. maddesi bakımından incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca, başvuranların mevcut iç hukuk yollarını tüketmediklerini iddia etmiştir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranların iddia ettikleri zararı telafi edebilecek medeni ve idari hukuk yollarından yararlanmadıklarını ileri sürmüştür.
AİHM, daha önceki benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını inceleyip reddettiğini hatırlatır (Karayiğit / Türkiye, no. 63181/00). AİHM, söz konusu davada, yukarıda bahsedilen davadaki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel koşul bulunmadığı kanaatindedir. Bu nedenle, AİHM, Hükümetin ön itirazını reddeder.
AİHSnin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.
A. Esas
1. Tarafların ifadeleri
Başvuranlar, PKK ile olan bağlantılarını itiraf etmeleri için Çınar Jandarma Karakolunda görevli jandarmalar tarafından tecavüz dahil çeşitli işkencelere maruz bırakıldıklarını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, jandarmalar tarafından okumalarına izin verilmeyen itiraf cümlelerini imzalamaya zorlanmışlardır. Ayrıca, üç kere tıbbi muayeneden geçmelerine rağmen, bütün raporlarda, cinsel ilişkiye girmedikleri ve vücutlarında herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığı belirtilmiştir. Bu raporlar, jandarma açısından cezai mesuliyeti engellemek amacıyla uygun bir biçimde yazılmış ve tuhaf olarak raporların hiçbiri muayeneyi yapan doktorun adını belirtmemiştir. Son olarak, ulusal makamlar, etkili bir soruşturma yürütmeyerek işkence iddialarını görmezden gelmişler ve jandarmanın adaletten kaçmasına göz yummuşlardır.
Hükümet, başvuranların iddialarının asılsız olduğunu belirtmiştir. Başvuranların üç sağlık muayenesinden geçtiğini ve raporlarda kötü muamele veya cinsel birleşme belirtisi olmadığının kaydedildiğini ifade etmiştir. Buna göre, başvuranların iddialarını destekler nitelikte delillerin olmaması nedeniyle soruşturma makamlarının jandarma hakkındaki takibata son vermesi anlaşılabilirdir. Hükümet, ayrıca, başvuranların, güvenlik güçleri tarafından işkenceye maruz kaldıklarını kanıtlar nitelikte somut deliller gösteremediklerini ileri sürmüştür.
2. Genel İlkeler
AİHM, 3. maddenin, AİHSnin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden biri olduğunu yinelemiştir. Ayrıca, bu madde, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza etmektedir. Bireylerin korunması için bir araç olarak AİHSnin amaç ve hedefi, 2. maddenin, sağladığı güvenceleri, uygulanabilir ve etkili kılmak amacıyla yorumlanmasını ve uygulanmasını da gerektirir (bkz., Avşar - Türkiye, no. 25657/94).
Mahkeme, sağlık durumu iyi bir şekilde gözaltına alınan bir bireyin serbest bırakıldığında çeşitli darp ve cebir izleri taşıması durumunda, Devletin bu izlerin nedenine ilişkin makul bir açıklama getirmek ve mağdurların iddialarını -hele bir de bu iddialar tıbbi raporlarla desteklenmişse- çürüten kanıtlar ileri sürmek yükümlülüğü taşıdığını tekrarlar (bkz. Çolak ve Filizer - Türkiye, no. 32578/96 ve no. 32579/96, 8 Ocak 2004; Selmouni-Fransa (BD), no.25803/94; 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı; 4 Aralık 1995 tarihli Ribitsch-Avusturya kararı).
Mahkeme, görevinin ikincil niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir davanın koşullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü üstlenmede dikkatli olması gerektiğini kabul eder (bkz., diğer kararların yanı sıra, McKerr - İngiltere, no. 28883/95, 4 Nisan 2000). AİHSnin 3. Maddesi kapsamında öne sürülen iddialar için, AİHMnin özellikle etraflı bir inceleme yapması gereklidir (bkz. Ülkü Ekinci - Türkiye, no. 27602/95) ve AİHM bunu tarafların sunduğu tüm bilgi ve belgeleri temel alarak gerçekleştirecektir.
AİHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla her türlü makul şüpheden uzak delil ölçütüne başvurmaktadır (bkz., Orhan - Türkiye, no. 25656/94, 18 Haziran 2002; yukarıda anılan Avşar). Bununla birlikte, böyle bir delil, yeterli derecede kuvvetli, belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen karineler demetinden de doğabilmektedir (bkz., yukarıda anılan Ülkü Ekinci).
Ayrıca, gözaltında bulunan kişilerin durumunda olduğu gibi, söz konusu olayların, tamamen veya büyük ölçüde yetkililerin bilgisi dahilinde olması halinde, tutukluluk sırasında oluşan yaralanmalara ilişkin olarak kuvvetli fiili karineler ortaya çıkacaktır. Tatmin ve ikna edici bir açıklama getirme yönündeki ispat yükümlülüğü Hükümete aittir (bkz., Salman - Türkiye (BD), no. 21986/93).
Bu bağlamda, AİHM, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis veya benzer devlet görevlileri tarafından ciddi bir kötü muameleye tâbi tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda, söz konusu hükmün, AİHSnin 1. maddesinde yer alan devletin kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHSde yer alan hak ve özgürlükleri tanıması genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır. Aksi durumda, temel önemine rağmen, işkence ve insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ve cezaya ilişkin genel kanuni yasak, uygulamada etkisiz olur ve bazı durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla kontrolü altındaki kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olurdu (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
3. Yukarıda belirtilen ilkelerin somut dava olaylarına uygulanması
a) Başvuranların maruz kaldığı iddia edilen kötü muamele
Somut davada, AİHM, başvuranların, ikisi gözaltından sonra olmak üzere, 15 Eylül 1998, 19 Eylül 1998 ve 21 Eylül 1998 tarihlerinde üç sağlık muayenesinden geçtiklerini kaydetmiştir. Sağlık raporlarında, başvuranların bedenlerinde kötü muamele belirtisi olmadığı ve cinsel ilişki yaşadıklarına dair bir gösterge olmadığı ifade edilmiştir.
Başvuranlar, bu raporların güvenlik güçleri tarafından düzenlendiğini ve dolayısıyla gerçeği yansıtmadığını iddia etmelerine rağmen raporda yer alan bulgulara itiraz etmek için herhangi bir girişimde bulunmamışlardır. Başvuranların yasal temsilcisi Eren Keskinin, iddia konusu işkencenin ve bilhassa cinsel tecavüzün fiziksel ve psikolojik etkilerinin belirlenmesi amacıyla yetkililerden başvuranları ek sağlık muayenesi için hastaneye göndermeleri talebinde bulunmuş olduğu doğrudur. Ancak, yetkililer tarafından sergilenen atalet karşısında, başvuranların avukatı, başvuranların serbest kalmasını müteakip onların bir sağlık kliniği veya bir hastaneden başka bir sağlık raporu temin etmelerine yardımcı olabilirdi (bkz., örnek olarak, yukarıda anılan Aksoy). Cinsel tecavüzün mağdur üzerinde diğer fiziksel ve ruhsal şiddet türlerinde olduğu kadar çabuk sürede iyileşmeyen derin psikolojik yaralar bırakması göz önüne alındığında, bahse konu rapor AİHM önünde görülen yargılama zarfında dahi temin edilip mahkemeye sunulabilirdi (bkz., Aydın - Türkiye, 25 Eylül 1997). Ek olarak, başvuranlar veya temsilcileri, iddialarını desteklemek amacıyla bağımsız tanık ifadesi sunmamışlardır.
Tarafların söz konusu olaylara ilişkin çelişkili ifadeleri ışığında ve bilhassa başvuranların gördüğü iddia edilen kötü muameleye ilişkin olarak herhangi bir belirti olmaması dikkate alınarak, AİHM, başvuranların, kötü muamele iddialarını kanıtlamak için yeterli delil göstermediklerini değerlendirmiştir. AİHM, dolayısıyla, başvuranların gördükleri iddia edilen muamele sonucu AİHSnin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği kararını gerekli ispat ölçütü uyarınca vermesi için dava dosyasındaki delillerin yeterli olmadığı kararını vermiştir.
b) Etkili bir soruşturma yürütülmediği iddiası
AİHM, başvuranların güvenlik güçleri tarafından işkence ve cinsel tecavüze maruz kaldıkları yönündeki şikayetlerini müteakip, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının yetkisizlik kararı verdiğini ve başvuranlara işkence yaptığı iddia edilen jandarmaları yargılama izni almak için dava dosyasını Diyarbakır İl İdare Kuruluna gönderdiğini kaydetmiştir. Diyarbakır İl İdare Kurulu, jandarmalar hakkında cezai kovuşturma başlatmak için yeterli delilin olmadığını tespit etmiş ve sonuç olarak takipsizlik kararı vermiştir.
Bu bağlamda, AİHM, güvenlik güçlerine yöneltilen benzer iddialara ilişkin soruşturmalardan sorumlu İl İdare Kurulu gibi kuruluşların, hiyerarşik olarak, soruşturma altında olan güvenlik güçleriyle ilişkili idareci konumundaki valiye bağlı devlet memurlarından oluşması nedeniyle bağımsız olarak kabul edilemeyeceği şeklindeki Türkiye aleyhindeki geçmiş davardaki görüşünü yinelemiştir (bkz. diğer kararların yanı sıra, İpek - Türkiye, no. 25760/94, 17 Şubat 2004). AİHM, somut dava koşullarında, söz konusu kurumun, Çınar Jandarma Karakolunda başvuranları sorguya çekmiş olan jandarmaları sorgulamayarak güvenlik güçlerine ilişkin kabul edilemez derecede bir ihmal sergilemesinin ve jandarmalar tarafından işlenen korkunç bir suç iddiasına rağmen anlamlı bir soruşturma yürütmeden bir sonuca varmasının, geçmiş kararlarını doğruladığını değerlendirmiştir.
Ayrıca, görüş için davanın doğrudan Danıştaya iletilmesini müteakip, söz konusu kurum 4616 sayılı Kanuna dayanarak jandarmalar hakkındaki cezai kovuşturmayı durdurmuştur. Söz konusu kanuna uygun olarak, kovuşturmaya, beş yıllık süre içerisinde sanıklar tarafından aynı veya daha ciddi nitelikte bir suçun işlenmemesi halinde son verilecektir.
AİHM, AİHSde ortaya konan hakların teorik ve aldatıcı değil; uygulanabilir ve etkili olduğunu yineler. Dolayısıyla, bu davadakine benzer soruşturmalar, bir cinayetin işlendiği durumlarda, olayların tespitini ve sorumluların teşhisi ve cezalandırılmalarını sağlamalıdır. Ancak, somut davada, söz konusu yargılama, jandarmalar tarafından işlendiği iddia edilen suçun Ceza Kanununun 245. maddesi kapsamı dahilinde kötü muamele olarak sınıflandırılması ve 4616 sayılı Kanun uyarınca haklarındaki cezai kovuşturmanın ertelenmesi nedeniyle somut bir sonuç vermemiştir. Dolayısıyla, söz konusu kanunun somut davaya uygulanması, şiddet eylemlerinin sözde failleri açısından, aleyhlerindeki delillere bakılmaksızın, fiili masuniyet yaratmıştır (üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Batı ve Diğerleri - Türkiye, no. 33097/96 ve 57834/00; yukarıda anılan Abdülsamet Yaman).
Sonuç olarak, AİHM, başvuranların davasında uygulandığı gibi, ceza hukuk sisteminin, katı olmaktan çok uzak olduğunun ve başvuranların şikayet konusuna benzer yasadışı eylemlerin etkili biçimde önlenmesini güvence altına alabilecek caydırıcı etkisi olmadığının ortaya konduğunu değerlendirmiştir (bkz. üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Okkalı - Türkiye, no. 52067/99).
Yukarıda belirtilen hususların ışığında ve yetkililerin jandarmalar hakkında onların sorumluluğunun tespitini ve mahkumiyet halinde muhtemelen cezalandırılmalarını sağlayacak cezai kovuşturmayı takip etmemeleri karşısında, AİHM, yukarıda sözü geçen yargılamanın, AİHSnin 3. maddesinin usule ilişkin gereklerini karşılayacak ölçüde kapsamlı ve etkili olarak tanımlanamayacağı görüşündedir.
II. İDDİA EDİLEN DİĞER AİHS İHLALLERİ
Son olarak, başvuranlar, AİHSnin 6. ve 14. maddelerinin ihlal edildiği konusunda şikayetçi olmuşlardır. Bu bağlamda, şikayetlerine yönelik soruşturma yürüten yetkililerin bağımsız ve tarafsız olmadıklarını ve etnik kökenlerine dayalı olarak ayrımcılık yaptıklarını iddia etmişlerdir.
Hükümet bu iddialara karşı çıkmıştır.
AİHM tarafından kendisine sunulan delillere ilişkin yürütülen inceleme söz konusu hükümlerin ihlalini ortaya koymamaktadır. AİHM, AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve kabuledilemez ilan edilmesi gerektiği kararını vermiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuranlar 5.000 Euro maddi tazminat ve 20.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır.
Hükümet, talep edilen miktarların aşırı olduğunu ve bu başlık altında hükmedilecek tazminatın haksız iktisaba yol açacağını ileri sürmüştür.
AİHM, talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı görmemiş ve bu nedenle bu talebi reddetmiştir. Ancak, ihlal tespitini göz önünde bulundurarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek başvuranların her birine 5.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuranlar, ayrıca, AİHMde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karşılık (avukatlık ücreti karşılığı 3.800 Euro ve çeviri, posta ve kırtasiye masrafları karşılığı 2.000 Euro olmak üzere) 5.800 Euro talep etmişlerdir. Bu bağlamda, yasal temsilcileriyle imzalanmış ve başvurularının AİHM önünde sunulması karşılığı 6.100 Yeni Türk Lirası (yaklaşık 3.800 Euro) öngören bir sözleşme ve posta makbuzlarının fotokopilerini sunmuşlardır.
AİHM, talep edilen miktarın gerekçeli olmadığını veya zorunlu olarak ve gerçekten yapılmadığını ileri sürmüştür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan Mahkeme, AİHMde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karşılık 3.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan şikayetin kabuledilebilir; başvurunun kalanının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara aşağıdaki tazminat miktarlarının ödenmesine;
(i) manevi tazminat olarak başvuranların her birine 5.000 Euro (beş bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
(ii) yargılama masraf ve giderlerine karşılık başvuranlara 3.000 Euro (üç bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 16 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy