(AİHS m. 3, 6, 13) (ABDÜLSAMET YAMAN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 28433/02)
KARAR
STRAZBURG
17 Temmuz 2008
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 28433/02 başvuru numaralı davanın nedeni T.C. vatandaşı Fatma Çamderelinin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 4 Mayıs 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Bursa Barosu avukatlarından N. Bener tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Ev hanımı olan başvuran, 1953 doğumludur ve Bursada ikamet etmektedir.
A. Kötü muamele iddiası
Başvuran, başvuru formunda, 18 Şubat 1999 tarihinde, M.A.G. isimli şahısın şikayeti üzerine jandarmanın kendisini Görükle Jandarma Karakoluna götürdüğünü ve burada copla dövüldüğünü ve bir jandarma tarafından kendisine küfredildiğini belirtmiştir.
Jandarma tarafından düzenlenen ve başvuran tarafından imzalanan rapora göre, M.A.G.nin başvuranın diğer şeylerin yanı sıra balkondan çöp attığı ve kendisine küfrettiği yönündeki şikayeti üzerine jandarma olay yerine gelmiş ve burada başvuranın bağırdığını ve asayişi ihlal ettiğini görmüştür. Başvuran karışıklığa son vermediği için jandarma karakoluna götürülmek zorunda kalmıştır. Karakolda, komşularını rahatsız etmemesi yönünde sözlü olarak uyarılmış ve M.A.G. isimli şahıs resmi şikayette bulunmak istemediğinden serbest bırakılmıştır. Aynı raporda, jandarma karakolunun olay yerinden yaklaşık 150-200 metre uzaklıkta olduğu ve jandarmanın, başvuranı, dengesiz davranışları nedeniyle komşuları tarafından hakkında yapılan birtakım şikayetler dolayısıyla yakından tanıdığı belirtilmiştir.
B. Cezai kovuşturma
19 Şubat 1999 tarihinde, başvuran, yukarıda belirtilen olaylarla ilgili olarak Bursa Cumhuriyet Savcısına resmi şikayette bulunmuş ve sorumluların yargılanmasını talep etmiştir. Ek olarak, tıbbi muayene için Adli Tıp Kurumuna sevk edilme talebinde bulunmuştur.
Aynı tarihte, saat 15:45te, başvuran, Bursa Adli Tıp Kurumunda görevli bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor başvuranın sol omzunda ve kolunda 20x10 cm, sağ omzunda 8x5 cm, sağ kolunda 6x5 cm, sol uyluğunda 4x5 cm çapında ekimozlar bulunduğunu kaydetmiştir. Doktor, yaraların, başvuranı on gün süreyle çalışamayacak hale getirdiğini değerlendirmiştir.
20 Nisan 1999 tarihinde, Savcı, başvuranın, M.A.G.nin ve M.G.nin tanıklıklarını dinlemiştir.
21 Nisan 1999 tarihinde, Savcı, hakkındaki iddiaları yalanlayan sanık jandarma T.Ü.yü sorgulamıştır.
Aynı tarihte, Savcı, T.Ü., M.A.G., ve M.G. hakkında iddianame sunmuştur. T.Ü.yü Ceza Kanununun 245. maddesi uyarınca kötü muameleden ve M.A.G. ve M.G.yi 482. madde uyarınca hakaretten suçlamıştır.
3 Mayıs 1999 tarihinde, sanık jandarma T.Ü., M.A.G. ve M.G. hakkındaki cezai kovuşturma Bursa Asliye Ceza Mahkemesi önünde başlamıştır.
28 Eylül 1999 tarihinde düzenlenen bir duruşmada, başvuranın yakalanışın ne şekilde gerçekleştiğine ilişkin olarak mahkeme tanıkların ifadelerini dinlemiştir. Özellikle, başvuranın kızı, annesinin itildiğini ve copla dövüldüğünü ifadesiyle doğrulamıştır. Mahkeme, ayrıca, başvuranın, M.A.G. ve M.G.nin kendisine hakaret ettiği ve jandarma T.Ü.nün jandarma karakolunda kendisine copla vurduğu yönündeki ifadelerini dinlemiştir.
26 Aralık 2000 tarihinde, Bursa Asliye Ceza Mahkemesi, 4616 sayılı Kanunun ilgili hükümlerine uygun olarak, sanık hakkındaki kovuşturmanın ertelenmesi ve daha sonra beş yıllık süre içinde failler tarafından aynı nitelikte veya daha ciddi nitelikte bir suçun işlenmemesi halinde kovuşturmaya son verilmesi kararını vermiştir. Başvuranın, bu karar hakkında bilhassa 4616 sayılı Kanunun uygulanmasına ilişkin olan itirazı 9 Ocak 2002 tarihinde reddedilmiştir.
23 Ocak 2006 tarihinde, suça ilişkin kanuni zaman aşımı süresinin dolduğunu kaydeden Bursa Asliye Ceza Mahkemesi, sanık hakkındaki cezai kovuşturmanın iptaline karar vermiştir.
C. Tazminat davası
17 Mayıs 2000 tarihinde, başvuran, Bursa Asliye Hukuk Mahkemesinde, T.Ü. ve M.A.G. hakkında haksız fiil davası açmıştır. T.Ü. tarafından gördüğü muamele karşılığı manevi tazminat olarak 1.500.000.000 Türk Lirası (söz konusu dönemde yaklaşık 2.700 Euro) talep etmiştir.
27 Aralık 2002 tarihinde, tazminat olarak ödenmesine karar verilen miktarın düşük olması nedeniyle ilk derece mahkemesi kararının Yargıtay tarafından iki kere bozulmasından sonra mahkeme Yargıtayın kararına uymuş ve T.Ü.nün başvurana, kötü muamelenin yapıldığı 18 Şubat 1999 tarihinden itibaren işlemek üzere yasal oranda faiz ile birlikte 350.000.000 TL (yaklaşık 904 Euro) ödemesine karar vermiştir. M.A.G.nin de başvurana belirli bir miktar tazminat ödemesine karar verilmiştir. Söz konusu kararda, mahkeme, başvuranın jandarma karakolunda T.Ü. tarafından dövüldüğünü kesin olarak tespit etmiştir. Bu karar, kimse itiraz etmediğinden 17 Şubat 2003 tarihinde kesinleşmiştir.
Başvuranın avukatı, mahkemeye, hükmedilen tazminat miktarının tam olarak ödendiğini bildirmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3., 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, 18 Şubat 1999 tarihinde gördüğü muamele ve fiili masuniyet ile sonuçlanan soruşturmanın ve cezai kovuşturmanın yetkililer tarafından yürütülme şekli konusunda şikayetçi olmuştur. Şikayetini, AİHSnin 3., 6. ve 13. maddelerine dayandırmıştır.
AİHM bu şikayetlerin sadece 3. madde açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Söz konusu madde şöyledir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
A. Tarafların görüşleri
Hükümet, başvuranın şikayetlerinin kabuledilebilirliğine ilişkin birtakım itirazlarda bulunmuştur. İlk olarak, başvuranın hukuk mahkemelerinden tazminat aldığı gerekçesiyle artık mağdur konumunda olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, ikinci olarak, başvuranın bilhassa idari hukuk uyarınca sunulan hukuk yolunu kullanmadığı gerekçesiyle iç hukuk yollarını tüketmediğini belirtmiştir. Üçüncü olarak, başvuranın olayın gerçekleştiği tarihten itibaren altı ay içinde başvuruda bulunmuş olması gerektiğini ileri sürmüştür.
Hükümet, esasa ilişkin olarak, başvuranın, komşuları ile yaşadığı tartışma nedeniyle jandarma karakoluna götürüldüğünü, anlaştıktan ve birbirleri hakkındaki şikayetlerini geri aldıktan sonra sağlık raporu alınması gibi formaliteler olmadan serbest bırakıldıklarını ileri sürmüştür. Hükümet, ayrıca, 19 Şubat 1999 tarihinde düzenlenen sağlık raporunun, raporda kaydedilen yaralardan T.Ü.nün sorumlu olduğunu her türlü makul şüpheden uzak olarak kanıtlamadığını belirtmiştir. Hükümet, ayrıca, bu rapordaki bulguların, AİHSnin 3. maddesinin gerektirdiği asgari şiddet düzeyine varmadığını değerlendirmiştir. Son olarak, yerel makamlar tarafından üstlenilen çeşitli çalışmalara atıfta bulunarak somut davada etkili bir soruşturmanın ve cezai kovuşturmanın yürütüldüğünü belirtmiştir.
Başvuran iddialarında ısrar etmiştir. Başvuran, bilhassa, Hükümetin kabuledilebilirliğe ilişkin itirazlarına karşılık olarak, kısaca, hukuk mahkemesi tarafından ödenmesine karar verilen tazminatın yeterli olmadığını ve söz konusu yargılama süresinin makul süreyi aştığını belirtmiştir. Başvuran, esasa ilişkin olarak, dava dosyasındaki delillerin kötü muamele şikayetini desteklediğini ve 4616 sayılı Kanunun uygulanması ve cezai kovuşturmanın süresi nedeniyle sanığın cezalandırılmadığını ve sonuçta suçun yargılanmasına ilişkin kanuni zaman aşımı süresinin 2006 yılında dolmuş olması nedeniyle kendisine karşı işlenen suçun cezasız kaldığını belirtmiştir.
B. AİHMnin değerlendirmesi
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin
a) Ön değerlendirmeler
AİHM, başlangıçta, başvuranın bazı yorumlarından, M.A.G. ve M.G. tarafından yapıldığı iddia edilen sözlü hakaretlerin de iddia konusu kötü muameleyi de içerdiğinin algılanabileceğini kaydetmiştir. Ancak, AİHM, durumun böyle olduğu ve başvuranın iddia edildiği gibi tehdit ve/veya sözlü hakarete maruz kaldığı ve sonucunda endişe ve huzursuzluk yaşadığı farz edilse dahi, bu duyguların AİHSnin 3. maddesi anlamı dahilinde onur kırıcı muamele oluşturmaya yeterli olmadığını yinelemiştir (bkz., özellikle, Çevik - Türkiye, no. 57406/00, 10 Ekim 2006). AİHM, şikayetin bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragraflarına uygun olarak reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.
b) Mağdur konumu
Hükümetin başvuranın mağdur konumuna ilişkin itirazı hususunda, AİHM, ancak ulusal makamların açıkça veya esas açısından bir AİHS ihlalini kabul etmesi ve sonrasında buna karşılık uygun ve yeterli telafi sağlaması durumunda başvuranın mağdur konumundan çıkacağını yinelemiştir (bkz., örneğin, Scordino - İtalya (BD), no.36813/97).
AİHM, AİHS ihlalinin kabul edilmesi şeklindeki ilk şart hususunda, hukuk mahkemesinin, T.Ü.nün başvuranı jandarma karakolunda dövmüş olması nedeniyle ona tazminat ödemesi şeklindeki kararının AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğinin esas açısından kabul edildiğini gösterdiğini değerlendirmiştir.
Uygun ve yeterli tazminat şeklindeki ikinci şart hususunda, AİHM, başvurana ödenmesine karar verilen tazminatın AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan şikayetlerini telafi edip etmediğini değerlendirecektir. Bu bağlamda, AİHM, Yargıtayın karar verilen düşük miktar nedeniyle davayı iki kez geri göndermesinden sonra yerel mahkeme tarafından başvurana ödenmesine karar verilen en mütevazı tazminat miktarının yeterli olarak değerlendirilebileceği farz edilse dahi, başvuru formunda da ortaya konduğu gibi başvuranın şikayetlerinin odak noktasının, kendisine yapılan kötü muameleden sorumlu kişinin fiili masuniyeti ile sonuçlanan cezai kovuşturmanın yetersizliği olduğunu kaydetmiştir. Dolayısıyla, başvuru formunda ortaya konduğu gibi, başvuranın şikayetleri, hukuk sisteminin caydırıcı kuvvetini ve işkence yasağını desteklemekteki önemli rolünü korumak amacıyla yürürlükte olan mekanizmaların yetersizliği açısından değerlendirilmesi gereken konulara ilişkindir. (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, yukarıda anılan Okkalı).
Bu tip davalarda, AİHM, 3. madde ihlalinin yalnızca mağdur konumda olan kişiye tazminat ödenmesiyle telafi edilemeyeceğini değerlendirmektedir. Zira, yetkililerin, polisin uyguladığı kasıtlı kötü muamele olaylarına karşı sorumluların yargılanması ve cezalandırılması için gerekeni yapmayıp muamelelerini sadece tazminat ödenmesiyle sınırlı tutması halinde, temel önemine rağmen, işkence ve insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ve cezaya ilişkin genel kanuni yasak, uygulamada etkisiz olur ve bazı durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla kontrolü altındaki kişilerin haklarını kötüye kullanmaları mümkün olurdu. Dolayısıyla, bu davalarda, tazminat talep etme ve alma olanağı, Devlet görevlileri tarafından uygulanan kasıtlı kötü muameleye karşılık tazmin sağlamak için gerekli olan tedbirlerin sadece bir kısmını oluşturur (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Nikolova ve Velichova - Bulgaristan, no. 7888/03, 20 Aralık 2007).
Sonuç olarak, AİHM, başvuranın halen mağdur konumda olduğunu iddia edip edemeyeceğini tespit etmek için somut dava koşullarında yetkililer tarafından alınan tedbirlerin başvurana uygun telafi sağlayıp sağlamadığını belirlemelidir. Hükümetin bu konudaki itirazı başvuranın şikayetlerinin esası ile yakından bağlı olduğundan AİHM ikisini birleştirmeye karar vermiştir.
c) Kabuledilebilirliğe ilişkin diğer hususlar
AİHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin itirazı hususunda, somut davada, başvuranın, 19 Şubat 1999 tarihinde gördüğü kötü muamele hakkında Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunduğunu kaydetmiştir. Ancak, sanık hakkında açılan dava, 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmiştir. Başvuranın bu karara ilişkin itirazı 9 Ocak 2002 tarihinde reddedilmiştir. Başvuran cezai hukuk yollarından ayrı olarak ayrıca medeni hukuk yollarına başvurmuş ve belirli bir miktar tazminat almıştır. Bu şartlarda, AİHM, Hükümetin iddiasını reddetmiş ve başvuranın idari hukukta tazminat davası açmak suretiyle tazminat almak için başka bir girişimde bulunmasının gerekli olmadığı kararını vermiştir (bkz., örneğin, Akpınar ve Altun - Türkiye, no. 56760/00).
AİHM, yukarıda belirtilen değerlendirmeleri karşısında ve AİHSnin 35/1 maddesince ortaya konan altı ay kuralının iç hukuk yollarının tüketilmesi sürecinde başvuranların nihai karardan itibaren altı ay içinde başvuruda bulunmalarını gerektirdiğini yineleyerek, 4 Mayıs 2002 tarihli başvurunun AİHSnin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay süresine uygun olarak yapıldığını değerlendirmiştir. Dolayısıyla, Hükümetin bu konudaki itirazını da reddetmiştir.
d) Sonuç
Özetle, başvuranın T.Ü. tarafından gördüğü muameleye ilişkin olarak AİHSnin 3. maddesi uyarınca yaptığı şikayetin AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, şikayetin başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
2. Esas
AİHM, başlangıçta, Bursa Asliye Hukuk Mahkemesinin, delilleri gördükten ve dava olaylarını inceledikten sonra, olayın gerçekleştiği zamanda resmi sıfatıyla hareket eden T.Ü.nün, başvuranın 19 Şubat 1999 tarihli sağlık raporunda kaydedilen yaralardan sorumlu olduğu kararını verdiğini gözlemlemiştir. AİHM, başvuranı muayene eden doktor tarafından tespit edilen yaralanma derecesinin, başvuranın yaralarının 3. madde kapsamında kötü muamele oluşturacak ölçüde ciddi olduğunu ortaya koyduğu kararını vermiştir.
AİHSnin istisnaya izin verilmeyen hükümlerinden biri olan 3. madde, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların en temel değerlerinden birini muhafaza etmektedir. Bu madde ile güvence altına alınan hakların uygulamada ve etkin olarak korunması için gerektiği şekilde yorumlanması ve uygulanması, bireylerin korunması için bir araç olarak AİHSnin, amaç ve hedefidir (bkz. Anguelova - Bulgaristan, no. 38361/97).
AİHM, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis veya diğer benzer Devlet görevlileri tarafından ciddi bir kötü muameleye tâbi tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda, söz konusu hükmün, AİHSnin 1. maddesinde yer alan devletin kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHSde yer alan hak ve özgürlükleri tanıması genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar). Etkililiğe ilişkin AİHM içtihadı tarafından belirlenen asgari standartlar soruşturmanın bağımsız, tarafsız, kamuya açık olmasını ve yetkili makamların örnek titizlikle hareket etmelerini gerektirmektedir (bkz., örneğin, Çelik ve İmret - Türkiye, no. 44093/98, 26 Ekim 2004).
AİHM, ek olarak, AİHSde yer alan hakların farazi ve geçersiz değil; uygulanabilir ve etkili olduğunu yinelemiştir. Dolayısıyla, bu tip davalarda, etkili soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Nevruz Koç - Türkiye, no. 18207/03, 12 Haziran 2007). Aksi söz konusu olsaydı, temel önemine rağmen, işkence ve insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ve cezaya ilişkin genel kanuni yasak uygulamada etkisiz olur ve bazı durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla kontrolü altındaki kişilerin haklarını kötüye kullanmalarını mümkün kılardı (bkz., yukarıda anılan, Assenov ve Diğerleri; Khashiyev ve Akayeva - Rusya, no. 57942/00 ve no. 57945/00, 24 Şubat 2005; yukarıda anılan Zeynep Özcan - Türkiye).
Somut davada, AİHM, başvuranın iddialarına yönelik soruşturmanın Cumhuriyet Savcılığı tarafından hemen başlatıldığını gözlemlemiştir. Soruşturma, sanık jandarmanın kötü muamele suçundan duruşmaya çıkarılmasını sağlamıştır. Ancak, T.Ü. hakkında soruşturma veya yargılama yapılırken T.Ü.nün görevinden uzaklaştırıldığına dair bir bilgi Hükümet tarafından sunulmamıştır (bkz., Abdülsamet Yaman - Türkiye, no. 32446/96, 2 Kasım 2004). Ayrıca, AİHM, şiddet olaylarının faillerine fiili masuniyet getiren 4616 sayılı Kanunun uygulanması nedeniyle söz konusu yargılamanın bir sonuç vermediğini kaydetmiştir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Batı ve Diğerleri - Türkiye, no. 33097/96 ve no. 57834/00; yukarıda anılan Abdülsamet Yaman). Bu bağlamda, AİHM, Türk Ceza Hukuku sisteminin sıkı olmaktan çok uzak olduğu ve Devlet görevlileri hakkında başlatılan cezai yargılamanın 4616 sayılı Kanunun uygulanması nedeniyle durdurulması durumunda söz konusu görevliler tarafından işlenen kanun dışı fiillerin etkili bir şekilde önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etkisinin olmadığı şeklindeki geçmiş bazı davalardaki kararını yinelemiştir (bkz., yukarıda anılan Nevruz Koç; Yeşil ve Sevim - Türkiye, no. 34738/04, 5 Haziran 2007). AİHM, somut davada farklı bir sonuca varmak için bir gerekçe görmemiştir.
Özetle, AİHM, yetkililer tarafından alınan önlemlerin başvuran için uygun tazmin sağlamadığı kararını vermiştir (bkz., yukarıda anılan Okkalı). Bu nedenle, başvuran, halen, AİHSnin 34. maddesi anlamı dahilinde mağdur konumda olduğunu iddia edebilir. Dolayısıyla, AİHM, Hükümetin bu konudaki itirazlarını reddetmiş ve AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran 75.000 Amerikan Doları (yaklaşık 51.400 Euro) manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Hükümet, bu miktara karşı çıkmıştır.
AİHM, başvuranın, tek başına ihlal tespitiyle yeterli olarak tazmin edilemeyecek ölçüde acı ve sıkıntı yaşamış olduğunu değerlendirmiştir. AİHM, somut davada tespit edilen ihlalin niteliği göz önünde bulundurarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek başvurana 5.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca, AİHMde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karşılık 10.000 Amerikan Doları (yaklaşık 6.851 Euro) talep etmiştir. Posta ve tercüme masraflarına ilişkin belgeler sunmuştur.
Hükümet bu miktara karşı çıkmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan Mahkeme, başvurana bu başlık altında 1.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. Hükümetin başvuranın mağdur durumuna ilişkin itirazının esas ile birleştirilip reddedilmesine;
2. Başvuranın T.Ü. tarafından gördüğü muameleye ilişkin olarak 3. madde uyarınca yaptığı şikayetin kabuledilebilir; başvurunun kalanının kabuledilemez olduğuna;
3. AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana aşağıdaki miktarların ödenmesine;
(i) Manevi tazminat olarak 5.000 Euro (beş bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
(ii) Yargılama masraf ve giderleri olarak 1.000 Euro (bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine
Karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 17 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy