(AİHS m. 3, 5, 13)
(Başvuru no. 31553/02)
KARAR
STRAZBURG
20 Eylül 2007
İşbu karar AIHS'nin 44/2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.
USUL
Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Sıddık Onay ve Zinnet Onay adlı Türk vatandaşları tarafından, 27 Haziran 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurudan (no. 31553/02) kaynaklanmaktadır.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar Sıddık Onay ve Zinnet Onay sırasıyla 1985 ve 1948 doğumludur ve Diyarbakır'da yaşamaktadır. İkinci başvuran birincinin annesidir. Birinci başvuran ("başvuran") 17 yaşında iken Diyarbakır'da çeşitli kapkaç olaylarına karıştığı şüphesiyle Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Asayiş Şube Müdürlüğü polisleri tarafından 25 Mayıs 2002 saat 14.00 sıralarında evinde yakalanmıştır.
Polis tutanağına göre yakalama 26 Mayıs 2002 günü saat 21.50'de başvuranın evinin önündeki sokakta gerçekleşmiştir. Tutanakta polisin Diyarbakır'daki kapkaç olaylarına ilişkin olarak yakalanan M.D. isimli şahsın sorgusu sırasında başvuranın ismini vermesi ile hareket ettiği belirtilmiştir. Tutanak ayrıca yakalama ve gözaltı ile ilgili olarak başvuranın annesinin bilgilendirildiğini belirtmiştir.
26 Mayıs 2002 tarihinde başvuran Adli Tıp Kurumu'nda muayene edilmiştir. Hazırlanan rapor başvuranın sol kolunda üç-dört günlük bıçak kesikleri bulunduğunu belirtse de bunlar haricinde muhtemel kötü muamele izlerinden bahsedilmemiştir. Sonrasında başvuran Asayiş Şube Müdürlüğünde gözaltına alınmıştır.
27 Mayıs 2002 günü saat 3.30, 4.15, 4.45, 5.10, 5.35 ve 6'da başvuran ve M.D. yer göstermeye götürülmüştür. Başvuranın kendisi ve M.D.'nin suçlan nasıl planladığı ve işlediğine dair ayrıntılı bilgi verdiği bu tatbikatlarda Diyarbakır Barosu'nca tahsis edilen avukat da hazır bulunmuştur.
Aynı tarihte 6.15 sıralarında başvuran tekrar muayeneye alınmış, hazırlanan tıbbi rapor başvuranın vücudunda dayak ya da fiziksel güç izleri bulunmadığını belirtmiştir. Aynı gün Savcı, polisin talebi üzerine başvuranı görmeden eski CMUK'un 128/2. maddesi uyarınca başvuranın gözaltı süresini iki gün daha uzatmıştır. Başvuran, Emniyet Müdürlüğü'nün Çocuklar Şubesi'ne teslim edilmiştir.
28 Mayıs 2002 günü saat 10.30'da başvuran bir kez daha muayeneye alınmıştır. Aynı tarihte hazırlanan rapor, her ikisinin de iki-üç günlük olduğu tahmin edilen; sağ kolun üst kısmında 10x2 cm'lik iki yara, sol kolun üst kısmında, omzun hemen altında ise 5 x 1 cm'lik bir yara tespit etmiştir. Kol ve göğüsteki daha eski kesik yaralan da belirtilmiştir. Aynı gün 16.15'te ikinci bir muayene yapılmış, bu muayene de önceki bulgulan doğrulamıştır. İki rapor da muayenelerin Asayiş Şube Müdürlüğü'nün talebi üzerine gerçekleştirildiğini belirtmiştir.
29 Mayıs 2002 tarihinde Çocuk Polisi başvuranı muayeneye göndermiştir. Adli tıp raporu başvuranın vücudundaki eski yaraları tespit ederken, yeni fiziksel güç kullanımı izi bulunmadığını kaydetmiştir.
Aynı tarihte başvuran Savcı önüne çıkarılmış, başka bir görevli avukatın nezaretinde verdiği ifadesinde başvuran hakkındaki suçlamaları reddetmiştir. Avukat başvuranın gözaltı sırasında kötü muameleye tâbi tutulduğunu ve halen bu muamelenin izlerini taşıdığını iddia etmiştir. Tam bir tıbbi rapor için başvuranın adli tıp kurumuna sevkedilmesini talep etmiştir.
Aynı tarihte başvuran kötü muamele iddialarını Tetkik Hakimi huzurunda da tekrarlamıştır. Polislerin onu yakaladıktan sonra gözlerini bağladığını, vücuduna elektrik verdiğini, copla dövüldüğünü ve suçu kabule zorlandığını iddia etmiştir. Vücudundaki izleri Hakime göstermiştir. Hakim, başvuranın sağ kolunun üst kısmında 7 cm uzunluk ve bir küçük parmak genişliğinde, sol omzunun hemen altında 3 cm uzunluk ve küçük parmak genişliğinde yara, sol dizkapağının altında kabuk bağlamış lezyon, sol ayak bileğinde şişme ve eski bazı bıçak kesikleri tespit etmiştir. Hakim, başvuranın tutukluluğuna karar vermiştir.
30 Mayıs 2002 tarihinde başvuranın avukatı Diyarbakır Savcılığı'na bir şikâyet dilekçesi vererek başvuran gözaltında tutulduğu sırada görevli olan polis memurları hakkında işlem yapılmasını talep etmiştir. Başvuranın tam bir tıbbi muayeneye tâbi tutulmasını tekrar talep etmiştir. Savcı, başvuranın kötü muamele iddiaları üzerine soruşturma başlatmıştır.
Aynı tarihte Savcı başvuranın ayrıntılı ifadesini almış, başvuran Tetkik Hakimine verdiği ifadenin neredeyse aynısını beyan ederek görevli polislerden şikâyetçi olmuştur. Çocuk Polisine teslim edildikten sonra başka kötü muamele görmediğini belirtmiştir. Ayrıca kolları ve dizindeki yaralanmaları, kötü muameleye tahammül edemediği için hücre penceresinden kopardığı metal tel ile kendisinin yaptığını itiraf etmiştir. Savcı, başvuranın ifadesini aldıktan sonra Adli Tıp Kurumu'na bir yazı yazarak başvuranın vücudundaki yaralanmaların sebep ve niteliğine dair bir açıklamanın yer aldığı ayrıntılı bir tıbbi rapor talep etmiştir.
Adli Tıp Kurumu'nun 30 Mayıs 2002 tarihinde gönderdiği raporda başvuranın sağ kolun üst bölgesinde 5 x 0.5 cm'lik, 3-4 günlük yara ve dizkapağında 3x1 cm'lik eski bir yara bildirilmiş, yaranın kunt travma nedeniyle oluştuğu kanaatine varılmıştır. Başvuranın yaralarının hayati tehlike arz etmediği ancak bir gün iş yapamayacağı belirtilmiştir.
18 Kasım 2004 tarihinde Savcı sözkonusu polis memurları hakkında işlem yapılmamasına karar vermiştir. Tüm raporlara atıfta bulunan karar, lezyonların başvuranın yakalanmasından önce oluştuğunu ve kollan ve vücudundaki çiziklerin 30 Mayıs 2002 tarihli ifadesinde de belirtildiği gibi başvuran tarafından yapıldığı kaydetmiştir. Başvuran sözkonusu karara Siverek Ağır Ceza Mahkemesi'nde itiraz etmiştir.
19 Ocak 2005 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın itirazını reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHS'NİN 3 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Birinci başvuran polis nezaretinde kötü muameleye maruz kalmaktan şikâyetçi olmuştur. Özellikle, dövüldüğünü, üzerine su döküldüğünü ve elektrik verildiğini ifade etmiştir. İkinci başvuran, oğlunun yalnız başına gözaltında tutulması ve kötü muamele gördüğünü duyması nedeniyle duygusal sıkıntı çektiğini iddia etmiştir. Birinci başvuran aynı zamanda kötü muamele şikâyeti ile ilgili olarak ulusal mercilerde etkili yol bulamadığını öne sürmüştür.
AİHS'nin 3 ve 13. maddelerine atıfta bulunmuşlardır:
Madde 3
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
Madde 13
"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, birinci başvuranın annesi olan ikinci başvuran Zinnet Onay'ın AİHS'nin 3. maddesi ihlalinden mağdur olmadığını savunmuştur. Yakalanma olayı kendilerine ivedilikle bildirildiği halde yakalama ve gözaltı evrakına göre başvuranın ebeveynlerinin kendisini ziyaret etmek veya tutukluluğuna itiraz etmek gibi bir girişimde bulunmadıklarını savunmuşlardır.
Mahkeme somut davada ikinci başvuran tarafından yaşanan acının insan haklan ihlallerine uğrayanların yakınlarının kaçınılmaz olarak yaşadığı duygusal sıkıntıdan farklı bir boyut ya da nitelikte olduğunun değerlendirilemeyeceğini belirtir (bkz. Nesibe Haran -Türkiye, no. 28299/95 ve a contrario, İpek- Türkiye, no. 25760/94).
Bu şartlar altında Mahkeme ikinci başvuranın AİHS'nin 34. maddesi bağlamında 3. maddenin ihlali mağduru olduğunu iddia edemeyeceği kanaatindedir. Başvurunun bu kısmının AİHS hükümleriyle kişi bakımından uyumsuz olduğu ve 35. maddenin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiğine hükmeder.
Mahkeme ayrıca birinci başvuranın şikâyetinin AİHS'nin 35/3. maddesi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeder. Şikâyet, başka gerekçelerle de kabuledilmez değildir. Bu nedenle kabuledilebilir olarak ilan edilmelidir.
B. Esas
1. Birinci başvuranın kötü muamele iddiası
Birinci başvuran gözaltındayken kötü muameleye uğradığını ifade etmiştir. İddiasını tıbbi raporlarla desteklemiştir.
Hükümet kötü muamele iddiasının dayanaksız olduğunu savunmuştur. Başvuran hakkındaki tıbbi rapor bulgularına atıfta bulunmuşlar ve kolların üst kısmındaki lezyonların en geç 26 Mayıs 2002 (yakalanma tarihi) veya daha erken tarihte meydana geldiğini savunmuşlardır. Ayrıca yaraların büyüklük ve niteliği, elektrik verme veya copla dövme gibi kötü muamele iddialarını desteklemek için yeterli değildir. Bununla birlikte, başvuranın kollarındaki yaraların 26 Mayıs 2002 tarihinde yakalama anında meydana geldiği farz edildiğinde dahi, bunun polisin zanlının kaçmasını önlemek için kollarından tutması nedeniyle olmuş olabileceğini belirtmişlerdir.
Aynı zamanda kunt travma sonucu oluştuğu kanaatine varılan bu yaraların başvuranın kendisi tarafından da yapılmış olabileceğini öne sürmüşlerdir. Her halükârda, hiçbir tıbbi raporda başvuranın yaralanmalarının hayati olduğu belirtilmemiştir. Başvuran copla dövülmüş olsaydı lezyonlar daha büyük ve ciddi olurdu. Bu nedenle yaraların gözaltı sırasında oluştuğu makul şüphelerin ötesinde net değildir.
Mahkeme, bir kişinin sağlıklı olarak gözaltına alınıp tahliye olduğunda yaralanmış olduğu görüldüğünde sözkonusu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine makul bir açıklama getirme ve başvuranın iddialarına, özellikle de bunlar tıbbi raporlarla desteklenmişse, şüphe getirecek deliller ortaya koymanın devletin görevi olduğunu hatırlatır. Aksi halde AİHS'nin 3. maddesine dayalı açık bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. Selmouni - Fransa (BD), no. 25803/94; Aksoy - Türkiye, Karar Raporları 1996-VI; Tomasi - Fransa, A Serisi no. 241-A; Ribitsch - Avusturya, A Serisi no. 336).
Mahkeme, delilleri değerlendirirken genel olarak "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardını uygulamıştır (bkz. Avşar - Türkiye, no. 25657/94). Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilir {İrlanda - İngiltere, Seri A no. 25). Eğer sözkonusu olaylar, şahsın kendi kontrolleri altında olduğu durumdaki gibi, tamamıyla veya büyük oranda yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmişse tutukluluk sırasında meydana gelen yaralanmalarla ilgili güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında tatmin ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğünün yetkililer tarafında olduğu söylenebilir (bkz. Salman - Türkiye (BD), no. 21986/93).
Somut davada Mahkeme başvuranın yakalandığında ve 26 Mayıs 2002 tarihinde gözaltına alınmasının hemen öncesinde muayene edildiğini gözlemler. Bu rapor başvuranın vücudunda kötü muameleye değil, sadece birkaç eski bıçak kesiğine işaret etmektedir. Hükümet başvuranın 27 Mayıs 2002 tarihinde Çocuklar Şubesi'ne teslim edildiğini savunmuştur. Mahkeme, başvuranın 28 Mayıs 2002 tarihinde tekrar tıbbi muayeneye alındığını kaydeder. Aynı tarihte hazırlanan iki rapor da başvuranın her iki kolunda bulunan 10 x 2 ve 5 x 1cm'lik yararlara işaret etmektedir. Ancak muayene taleplerinin Çocuklar Şubesi yerine Asayiş Şube Müdürlüğü polislerinden geldiği belirtilmiştir. Bu bağlamda Mahkeme makamlar tarafından sunulan belgelerdeki tutarsızlığı dikkate alır. 29 Mayıs 2002 tarihinde başvuran Çocuklar Şubesi tarafından başka bir muayeneye gönderilmiştir. Hazırlanan rapor eski kesik izlerini belirtirken yeni fiziksel güç kullanım izleri bulunmadığını bildirmiştir. Ancak yaralar 30 Mayıs 2002 tarihli Adli Tıp Kurumu raporunda tekrar belirtilmiştir.
Mahkeme 28 Mayıs 2002 tarihli raporda belirtilen lezyonların 29 Mayıs 2002 tarihinde kaybolup 30 Mayıs 2002 tarihli raporda tekrar yer bulmasını şaşırtıcı bulmaktadır. Bu nedenle başvuranın vücudunda şiddet izi belirtmeyen 29 Mayıs 2002 tarihli rapor bulgularını dikkate almaz.
Mahkeme ayrıca başvuranın Savcı ve Tetkik Hakimine ayrıntılı olarak kötü muamele şikâyetinde bulunurken, kesik izlerinin kendisi tarafından yapıldığını sadece tutukluluğunun başında kabul ettiğini gözlemler.
Bu şartlar altında Mahkeme Hükümetin, gözaltı sırasında ve gözaltından sonra tespit edilen yaralanmaların başvuran tarafından yapıldığı yönündeki açıklamaları ile tatmin olmamıştır.
Buna göre AİHS'nin 3. maddesi esastan ihlal edilmiştir.
2. Etkili soruşturma yapılmadığı iddiası
Başvuran yetkililerin kötü muamele iddiası ile ilgili yeterli bir soruşturma yapmadığını savunmuştur.
Hükümet, başvuranın kötü muamele iddiası ile ilgili olarak bir dilekçe vermesiyle birlikte Savcının kendisinden ifade aldığı ve Adli Tıp Kurumu'ndan başvuranın vücudundaki yaraların niteliği ve nedeninin yer aldığı tam bir tıbbi rapor hazırlanmasını talep ettiğini ifade etmiştir. Sonuç olarak Savcı, 18 Kasım 2004 tarihinde ilgili polisler hakkında işlem yapılmamasına karar vermiştir. Tüm raporlara atıfta bulunulan sözkonusu kararda, başvuranın vücudundaki lezyonların yakalanmadan önce gerçekleştiği ve vücudu ve kollarındaki izlerin kendisi tarafından yapılmış olduğu sonucuna varılmıştır.
Mahkeme, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis tarafından ciddi bir kötü muameleye tâbi tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda sözkonusu hükmün, AİHS'nin 1. maddesinde yer alan devletin "kendi yetki alanı içinde bulunan herkese Sözleşme'de yer alan hak ve özgürlükleri tanıması" genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda etkili bir resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır (bkz. Assenov vd., Raporlar 1998-VIII; Labita - İtalya (BD), no. 26772/95).
Somut davada Mahkeme, Savcının başvuranın avukatının kötü muameleye ilişkin dilekçesini alır almaz bir soruşturma başlatmış olduğunu dikkate alır. Ancak dava dosyasına göre Savcı sadece, polis memurları hakkında işlem yapılmamasına karar verdiği zaman, başvuranın, vücudundaki eski kesiklerin kendisi tarafından yapıldığını itiraf ettiği, 30 Mayıs 2002 tarihli ifadesini dikkate almıştır. 30 Mayıs 2002 tarihli raporda üç-dört gün önce, yani gözaltı döneminde oluştuğu tahmin edilen kunt travma lezyonları hakkında bir soruşturma yapmamıştır. Mahkeme ayrıca Savcının başvuran hakkında hazırlanan tıbbi raporlar arasındaki tutarsızlığı göz ardı etmiş olduğunu dikkate alır. Davayı temyiz aşamasında inceleyen Siverek Ağır Ceza Mahkemesi de önceki unsurları dikkate almamıştır. Ayrıca dava dosyasında Savcı ya da Ağır Ceza Mahkemesinin suçlanan polis memurlarının ifadesini alıp almadığı hakkında bilgi bulunmamaktadır.
Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, başvuranın polislerden kötü muamele gördüğüne ilişkin iddiasının AİHS'nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi ulusal makamlar tarafından etkili bir soruşturmaya tâbi tutulmadığı sonucuna varmaktadır.
Bu nedenle sözkonusu hüküm usulen ihlal edilmiştir.
Bu şartlar altında Mahkeme, AİHS'nin 13. maddesi bağlamında ayrı bir sorun olmadığı kanaatindedir (bkz. Timur Türkiye, no. 29100/03).
II. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN 1, 3 VE 4. PARAGRAFLARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran ilk olarak iç hukukun, çocukların yakalandığında ivedilikle bir Savcı önüne çıkarılmasını ve Savcının bizzat kendisinin soruşturma yürütmesi gerektirdiğini iddia etmiştir. Ancak kendi davasında polis memurları soruşturma ile görevlendirilmiş, Savcı yer almamıştır. Başvuran ikinci olarak polis nezaretindeki tutukluluğunun gereğinden uzun olduğunu savunmuş, AİHS'nin 5. maddesinin 1 (c) ve 3. paragraflarına atıfta bulunmuştur.
Üçüncü olarak başvuran, gözaltı süresince avukat imkânı olmaması ve avukatın olay yeri incelemelerine katılımının gözlemcilikle sınırlı olması nedeniyle tutukluluk halinin yasaya uygunluğuna itiraz edemediğini ifade etmiştir. Bu bağlamda AİHS'nin 13. maddesine atıfta bulunmuştur. Ancak Mahkeme bu şikâyeti AİHS'nin 5/4. maddesi bağlamında incelemeyi uygun bulmaktadır.
AİHS'nin 5. maddesinin ilgili kısmı şu şekildedir:
"Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz:
(c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancım doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması.
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya tutuklu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkardır...
4. Yakalama veya tutuklu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre içinde karar vermesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir."
Hükümet, başvuranın AİHS'nin 35/1. maddesinde zorunlu kılınan, açık iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur. Bu bağlamda eski CMUK'un 128/4. maddesine göre başvuranın anne-babası veya temsilcisinin salıverilme ile ilgili başvuru yapabileceğini ifade etmişlerdir. Ancak ihzar işlemlerini ulusal mahkemelerde takip etmemişlerdir.
Hükümet bununla birlikte başvuranın beraat etmiş olması nedeniyle o zaman yürürlükte olan 466 sayılı Tazminat Yasası ile sunulan çareyi kullanma hakkına sahip olduğunu ifade etmiştir. Yasanın 2. maddesinde kanunsuz olarak yakalanan ve tutuklanan kişilerin yetkili mercilerin karar tarihinden itibaren üç ay içinde en yakın Ağır Ceza Mahkemesine başvurup uğramış olabilecekleri tüm zararlar için tazminat talep edebilecekleri belirtilmiştir.
Mahkeme, AİHS'nin 35/1. maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının başvuranlann öncelikle iddia ettikleri ihlaller karşısında kendilerine tazminat sağlaması için iç hukuk sisteminde normalde kullanılabilir ve yeterli olan yolları kullanmaya zorunlu kıldığını hatırlatır. Madde ayrıca, sonradan AİHM'ye taşınması düşünülen şikâyetlerin öncelikle, en azından esas olarak ve iç hukukta öngörülen resmi gereklere uyularak uygun ulusal makama yapılmış olmasını gerektirir (bkz. Aksoy, yukarıda anılan; Akdivar vd- Türkiye, Raporlar 1996-IV).
Mahkeme, somut davada başvuranın iç hukukun gereklerine uymadığını ve bu nedenle kanunsuz olduğunu iddia ettiği tutukluluk koşullarından şikâyetçi olduğunu kaydeder.
Mahkeme, başvuranın tutukluluğunun, ilgili mevzuatın 18 (b) bölümündeki gereklere uymamış olabileceğini gözlemler. Ancak Mahkeme başvuranın evinde, annesi ile birlikteyken yakalanmış olduğunu göz ardı edemez. 26 Mayıs 2002 tarihinde polisler tarafından düzenlenen yakalama tutanağı başvuranın annesinin yakalama ve tutukluluktan haberdar edildiğini teyit etmiştir. Bununla birlikte başvuran gözaltı döneminde ve sonrasında iki farklı görevli avukattan adli destek almıştır. İlk avukatın olay yeri incelemeleri sırasında sadece olayları izlediğini ve kendisine yeterli adli destek sağlamadığını iddia etse de ikinci avukat kötü muameleye ilişkin olarak Savcıya şikâyet dilekçesi vermiştir. Ancak sözkonusu dilekçe tutukluluğun kanunsuzluğu iddiasına ilişkin herhangi bir görüşe yer vermemiştir. 5. madde'ye dayanan mağduriyetlerine ilişkin olarak başvuranın annesi ya da avukatı başka makamlara da başvurmamıştır.
Yukarıdakiler ışığında başvuranın, insan haklarını koruyan ulusal sistemlere takviye olan AİHM'ye başvuru yapmadan önce sözkonusu şikâyetleri ulusal makamlara yapmış olmasını beklemek mantıklıdır.
Bu nedenle başvurunun bu kısmı AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca, iç hukuk yollarının tüketilmesi gereğine uyulmadığından reddedilmelidir.
III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI AİHS'nin 41. maddesine göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder."
A. Tazminat
Birinci başvuran 1,500 Yeni Türk Lirası (YTL) (yaklaşık 838 Euro) maddi, 100.000.000 YTL (100,000 YTL) (yaklaşık 55,796 Euro) manevi tazminat talep etmiştir.
Hükümet, talep edilen miktarlara temelsiz ve haddinden fazla olduğu gerekçesiyle itiraz etmiştir.
Mahkeme tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığını kaydetmektedir; bu nedenle talebi reddeder. Ancak tespit edilen ihlalleri dikkate alarak ve eşitlikçi bir hükümle birinci başvurana 5,000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun bulur.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Birinci başvuran aynı zamanda AHTM önündeki masraflara karşılık olarak 11,200 YTL (yaklaşık 6,247 Euro) talep etmiştir. Talebini desteklemek amacıyla Diyarbakır Barosu'nun 2006 yılı için tavsiye edilen ücret çizelgesini sunmuştur.
Hükümet talep edilen miktara itiraz etmiştir.
AİHM'nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır. Somut davada başvuran talep edilen miktarların gerçekten harcandığını kanıtlamamıştır. Buna göre Mahkeme bu başlık altında tazminata hükmetmez.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Birinci başvuranın gözaltındaki kötü muameleye ilişkin şikâyetinin kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının ise kabuledilmez olduğuna;
2. Kötü muamele şikâyetine ilişkin olarak AİHS'nin 3. maddesinin esastan ihlal edildiğine;
3.Kötü muamele iddialarına ilişkin olarak yetkililerin etkili bir soruşturma yürütememesi nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin usulden ihlal edildiğine;
4. (a) Sorumlu Devlet'in birinci başvurana, AİHS'nin 44/2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde aşağıdaki miktarları, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere:
(i) 5,000 Euro (beş bin Euro) manevi tazminat,
(ii) bu miktar üzerine uygulanabilecek her tür vergiyi ödemesine;
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce hazırlanmış, AIHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 20 Eylül 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy