(AİHS m. 3, 6, 8, 13, 14, 34, 35, 41, 44) (ORHAN KUR - TÜRKİYE DAVASI) (K.Ö. - TÜRKİYE DAVASI) (TANRIKULU VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE) (HÜSNİYE TEKİN - TÜRKİYE DAVASI) (AY - TÜRKİYE DAVASI) (ÇELİK VE İMRET - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET ÜMİT ERDEM - TÜRKİYE DAVASI) (KURNAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (NEVRUZ KOÇ - TÜRKİYE DAVASI) (JUHNKE - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET EREN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 39324/02)
KARAR
STRAZBURG
20 Ocak 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Davanın nedeni, T.C. vatandaşı Murat Çelikin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, 3 Eylül 2002 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşmenin (AİHS) 34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine yaptığı 39324/02 sayılı başvurudur.
Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul Barosu avukatlarından S. Ballıkaya Çelik tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1966 doğumludur ve İstanbulda ikamet etmektedir. Başvuran, başvuruda bulunduğu sırada İstanbul Barolar Birliği Yönetim Kurulu üyesi olup Çağdaş Avukatlar Derneğinin İstanbul şubesi başkanlığını yapmaktadır. Başvuran, ayrıca, Türkiyede insan haklarının korunması alanında çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur.
A. Kötü muamele iddiası
Başvuran, başvuru formunda, Several Demir ile kendisinin S.P. adlı müvekkillerinin 18 Şubat 1999 tarihinde cezaevinde protesto etmek için intihar ettiğini ifade etmiştir. Müteveffanın erkek kardeşi ile birlikte cesedi almak üzere morga gittiklerinde, bir polis memuru yanlarına gelerek İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli Emniyet Müdür Yardımcısı A.Ç.nin taziyelerini bildirmek istediğini söylemiş ve kendilerini Emniyet Müdürlüğüne davet etmiştir. Emniyet Müdürlüğüne geldiklerinde, A.Ç., müteveffanın kardeşi A.P.yi kabul ederken başvuran ile Several Demirden dışarıda beklemeleri istenmiştir. Bir süre sonra, başvuran ile Several Demir de içeriye alınmıştır. Başvuran, odada yedi veya sekiz polis memurunun olduğunu ve odaya girip oturdukları anda A.Ç.nin sert bir şekilde olayla ne ilgilerinin olduğunu sorduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, müteveffanın avukatları olduklarını söylediği zaman A.Ç. sinirlenerek kaba bir şekilde ölü kimselerin avukatlarının olamayacağını söylemiştir. Başvuran, ailenin avukatları olduklarını söylediği zaman A.Ç.nin daha da sinirlendiğini, yerinden kalkarak ölü kimselerin avukatlarının olamayacağı sözünü tekrarladığını, kendisine hakaret ettiğini ve yüzüne yumruk attığını iddia etmiştir. Başvuran oturduğu yerden kalkmaya çalışırken, A.Ç. yüzüne ve karnına yumruk atmaya devam etmiş, bu sırada diğer polis memurları, başvuranın kollarını ve ellerini tutmuşlardır. Daha sonra, başvuran itilip kakılarak hakaretlerle polis merkezinden çıkarılmıştır.
Hükümete göre, müteveffanın kardeşi cenazeyle ilgili evrak işlerini halletmek üzere karakolda bulunuyordu. İki avukat, Emniyet Müdür Yardımcısının odasına girerek müteveffanın avukatları olduklarını ve cenaze işlemlerini üstlenmek istediklerini söylemişlerdir. Emniyet Müdür Yardımcısı, ölen kişilerin yasal olarak temsil edilemeyeceğini söyleyerek avukatlardan odadan ayrılmalarını istemiştir. Avukatlar direndikleri için polis eşliğinde Emniyet Müdürlüğünden çıkartılmışlardır.
B. Kötü muamele iddiasına ilişkin soruşturma
Aynı gün, başvuran Fatih Cumhuriyet Savcısına sözkonusu olaylarla ilgili resmi şikayette bulunmuş ve A.Ç. ile o gün görevli olan diğer polis memurları ile ilgili kovuşturma yapılmasını talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, tıbbi muayene için Adli Tıp Kurumuna gönderilmesini talep etmiştir.
Aynı gün saat 18.15te, başvuran Haseki Hastanesinde muayene edilmiş ve göz çukurları ile boynunda ağrı olduğu kaydedilmiştir. Başvuran, ayrıca bir ortopedist tarafından da muayene edilmiş ve boynuyla sağ omzunda ağrı olduğu kaydedilmiştir.
19 ve 20 Şubat 1999 tarihlerinde, Türkiye Barolar Birliği, İstanbul Barolar Birliği ve Çağdaş Avukatlar Derneği tarafından basın açıklaması yapılarak sözkonusu olay kınanmış ve sorumluların kovuşturulması talep edilmiştir.
26 Mart 1999da Fatih Cumhuriyet Savcısı, ratione materiae yetkisizlik kararı vermiş ve soruşturma dosyasını İstanbul Valiliğine göndermiştir.
9 Nisan 1999da, İstanbulda görev yapmakta olan Emniyet Müdür Yardımcılarından E.Y. (soruşturma memuru), başvuranın kötü muamele iddialarıyla ilgili olarak vali adına ön soruşturma yapmak üzere görevlendirilmiştir.
Belirsiz bir tarihte, soruşturma memuru konuyla ilgili rapor hazırlamış ve bu raporu valiliğe sunmuştur. Raporda kovuşturma izni talebinin reddedilmesi tavsiye edilmiştir. E.Y.nin raporu hazırlama aşamasında, söz konusu olayın yaşandığı gün görevli olan polis memurları ile A.Ç.nin bekleme odasında bulunan iki gazeteciyi dinlediği anlaşılmaktadır. Bu şahısların hepsi başvurana saldırılmadığı yönünde ifade vermiştir.
15 Haziran 1999da, İstanbul valisi, soruşturma memurunun raporuna dayanarak, gerekli kovuşturma iznini vermeyi reddetmiştir.
Bu karar, 30 Kasım 2001 tarihinde, kararın bizzat vali tarafından değil İl İdare Meclisi tarafından alınması gerektiği gerekçesiyle İstanbul İdare Mahkemesi tarafından bozulmuştur.
Bu arada, belirsiz bir tarihte, A.Ç. terfi ederek Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde Emniyet Müdürü olarak göreve başlamıştır.
15 Nisan 2002 tarihinde, Fatih Adli Tıp Şube Müdürlüğü, 18 Şubat 1999 tarihli tıbbi rapordaki bulgulara dayanarak, vücudundaki yaralar nedeniyle başvuranın üç gün çalışamayacağı sonucuna varmıştır.
8 Nisan 2002de, İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli Emniyet Müdür Yardımcısı, başvuranı, A.P.yi ve S.D.yi dinlemiştir.
Başvuran, ifadesinde iddialarını yinelemiştir. Özellikle, Çağdaş Avukatlar Derneğinin başkanı olduğu gerekçesiyle A.Ç.nin kendisini tanıdığını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca dilekçesini vermek üzere Fatih Cumhuriyet Savcılığına gittiğinde, giysilerinin kanlı ve parçalanmış olduğunu ifade etmiştir.
S. Demir, ifadesinde başvuranın iddialarını desteklemiştir. Başvurana A.Ç.den başka kimlerin vurduğunu görmediğini, polis memurlarının kendisine sözlü ve fiziksel olarak saldırmadıklarını ileri sürmüştür.
Müteveffanın kardeşi A.P., A.Ç.nin avukatlara kızdığını, ölü kimselerin avukatlarının olamayacağını söyleyerek tekme ve yumruklarla onları dışarı çıkardığını ileri sürmüştür. A.P. ayrıca odanın dışında olduğunu ve neler olup bittiğini duymayıp görmediğini ifade etmiştir.
N.P., 4 - 7 Nisan 2002 tarihleri arasında, olay günü görevli olan ve üçü sanıklar arasında bulunan beş polis memuru ile A.Ç.nin sekreterinin ifadesini almıştır. Bu kişiler, başvuranın kötü muamele gördüğünü inkar etmişlerdir.
N.P., 5 Nisan 2002 tarihinde, M.Ç. ve O.S.Ü. adlı iki gazetecinin ifadesini almıştır. Gazeteciler, başvuranın kötü muamele görmediğini doğrulamışlardır. Özellikle, A.Ç.nin oda kapısının açık olduğunu ve A.Ç.nin orada bulunmalarının nedenini sorduğunu ifade etmişlerdir. Avukatlar, müteveffanın avukatları olduklarını ve cenaze işlemleriyle ilgileneceklerini söylediklerinde, A.Ç. ölü bir kimsenin avukatının olamayacağını ve olayın onlarla herhangi bir ilgisinin bulunmadığını söylemiştir. Ancak, avukatlar ısrarcı davranarak yasadışı bir örgüt lehinde propaganda yapmaya başlamışlardır. Bunun üzerine, A.Ç. devletin resmi makamında örgüt propagandası yaptırmayacağını söyleyerek avukatların odadan çıkmasını istemiştir. Avukatların çıkmak istememesi üzerine, A.Ç. polis memurlarından sözkonusu şahısları dışarıya çıkarmalarını istemiştir. Avukatlar bina dışına götürülmeleri esnasında, koridorda düzenin polisleri, faşistler, bunun hesabını vereceksiniz diye bağırmışlardır.
9 Nisan 2002de, Diyarbakır Valisi C.S., aleyhindeki suçlamaları reddeden A.Ç.yi dinlemiştir. A.Ç., cenaze konusunun yalnızca müteveffanın yakınları ile konuşulacağını söylemesine rağmen, avukatların cenazeyi organize etmekte ısrar etmeleri üzerine odadan çıkarıldıklarını iddia etmiştir. A.Ç. avukatların odadan çıkarılmaları esnasında koridorda düzenin polisleri, faşistler, bunun hesabını vereceksiniz diye bağırdıklarını ileri sürmüştür.
1 Mayıs 2002de, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi, soruşturma dosyasına dayanarak, sanık polis memurlarının iddia edildiği gibi başvurana vurmadıklarını veya hakaret etmediklerini tespit etmiş ve kovuşturma izni vermemiştir. 24 Mayıs 2002de, başvuran bu karara itiraz etmiştir. Başvuran, soruşturmanın yapılış şeklini ve A.Ç.nin soruşturma sırasında terfi etmesini eleştirmiştir.
18 Haziran 2003te, Danıştay 2. Dairesi, 4758 sayılı Kanunla değişik 4616 sayılı Kanunun ilgili hükümleri uyarınca, sanık polis memurlarıyla ilgili yargılamanın ertelenmesine karar vermiştir.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
AİHSnin 35/3 maddesi uyarınca bu başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
II. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, 18 Şubat 1999 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görmüş olduğu muamele ile makamlar tarafından yürütülen ve sorumluların cezasız kalmasıyla sonuçlanan soruşturmanın şekli konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHSnin 3. maddesine dayandırmıştır.
A. Tarafların ifadeleri
Hükümet, başvuranın kötü muamele iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüştür.
Başvuran, iddialarını sürdürmüştür. Başvuran, odada bulunan polis memurlarının işkence ve keyfi adam öldürmeyle ilgili cezai soruşturmalardan bilindiklerini, bu nedenle de kendisine yapılan saldırının kasıt taşıdığını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, A.Ç.nin terfisini eleştirerek fiziksel ve ruhsal açıdan aldığı yaraların mesleğini etkili bir şekilde devam ettirmesine engel olduğunu ifade etmiştir. Başvuran, son olarak, Türkiyede polisin cezasız kaldığı konusunda şikayetçi olmuştur. Başvuran, ek görüşlerinde, gazetecilerin polisle olan bağlantıları nedeniyle, vermiş oldukları tanık ifadelerinin doğruluğuna itiraz etmiştir.
B. AİHMnin değerlendirmesi
AİHM, 3. madde ile ilgili kararlarında belirlediği temel ilkeleri hatırlatmaktadır (Orhan Kur/Türkiye, no. 32577/02 ve K.Ö./Türkiye, no. 71795/01). AİHM, söz konusu davayı bu ilkeler ışığında inceleyecektir.
Sözkonusu davada, başvuran, A.Ç. tarafından suratına ve karnına defalarca vurulduğu ve kendisine hakaret edildiği konusunda şikayetçi olmuştur. Ayrıca, kendisini A.Ç.nin odasından çıkaran polis memurları tarafından da dövüldüğünü ve sözlü saldırıya uğradığını iddia etmiştir. Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.
AİHM, başvuranın bu iddiaları desteklemek üzere kati veya ikna edici herhangi bir tıbbi delil ortaya koymadığı kanaatindedir. AİHM, bu bağlamda, 18 Şubat 1999 tarihli tıbbi raporda başvuranın göz çukurlarında, boynunda ve sağ omzunda ağrı tespit edildiğini belirtmektedir. Bununla birlikte, AİHM, bu tür göstergelerin kötü muameleyi, özellikle de başvuranın yüzüne ve karnına aldığı yumruk darbelerini kanıtlamak veya doğrulamak için yeterli olmadığı kanaatindedir (Ahmet Mete/Türkiye (no. 2), no. 30465/02). AİHM, başvuranın iddia ettiği şekilde uygulanan kötü muamelenin, başvuranı aynı gün muayene eden doktorun görebileceği bazı belirgin izler bırakmış olması gerektiğini gözlemlemektedir (Tanrıkulu ve Diğerleri/Türkiye, no. 29918/96).
Ayrıca, AİHM, başvuranın sözlü saldırı iddialarının, başvuranda kaygı ve tedirginliğe yol açtığı gerekçesiyle somut bir dayanağının olduğu varsayılsa bile, bu hislerin AİHSnin 3. maddesi bakımından küçük düşürücü muamele oluşturmaya yetmediğini hatırlatmaktadır (Hüsniye Tekin/Türkiye, no. 50971/99; K.Ö./Türkiye, yukarıda kaydedilen, Çevik/Türkiye, no. 57406/00).
Sonuç olarak, mevcut belgeler, AİHMnin, makul şüphenin ötesinde, iddia edildiği gibi başvuranın 3. maddenin esas bakımından ihlaline eşdeğer bir muameleye tabi tutulduğu tespitinde bulunması için yeterli değildir.
Bununla birlikte, AİHM, AİHSnin 3. maddesinin aynı zamanda makamların savunulabilir ve makul şüphe uyandıran kötü muamele iddialarını incelemelerini gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Ay/Türkiye, no. 30951/96). AİHM içtihadına göre etkililiğe ilişkin asgari standartlar arasında soruşturmanın bağımsız, tarafsız ve kamu incelemesine açık olması ve yetkili makamların titizlik ve çabuklukla hareket etmesi şartları yer almaktadır (Çelik ve İmret/Türkiye, no. 44093/98). AİHM, ayrıca, AİHS tarafından güvence altına alınan hakların teorik veya hayali değil uygulanabilir ve etkili olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, bu tür davalarda, etkili bir soruşturma sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlamalıdır (Orhan Kur, yukarıda kaydedilen).
AİHM, başvuranın ifadesinin, iddialarının ciddiyetinin ve 18 Şubat 1999 tarihli tıbbi raporda yer alan bulguların başvuranın iddia edildiği gibi kötü muamele görmüş olabileceğine dair makul bir şüphe uyandırdığı görüşündedir. Bu nedenle, soruşturma yapılmasını gerekli görmektedir.
AİHM, sözkonusu davada, 23 Mart 1999 tarihinde Cumhuriyet Savcısı tarafından açılan soruşturma dosyasının, 23 Mart 1999 tarihinde İstanbul Valiliğine gönderildiğini kaydetmektedir. Hazırlık soruşturması bir emniyet müdür yardımcısı tarafından yapılmıştır. AİHM, bu bağlamda, soruşturmayı yapan emniyet müdür yardımcısının başvuranı veya tanıkları dinlemeden raporu sonlandırmasını şaşırtıcı bulmaktadır. 15 Haziran 1999da, İstanbul Valisi sanık polis memurlarının kovuşturulması için gerekli izni vermemiştir. Bununla birlikte, verilen kararın aykırılığı nedeniyle, İstanbul İdare Mahkemesi 30 Kasım 2001de kararı bozmuştur. Bu kararın hemen ardından, Nisan 2002de, göreve getirilen soruşturma memuru, olayların üstünden üç yıldan fazla süre geçtikten sonra başvuran ile tanıkları dinlemiştir. Görünüşe göre, sanık polis memurları kovuşturma sırasında görevlerinden alınmamış, aksine A.Ç. terfi etmiştir. AİHM, bu noktada, yasadışı eylemlerin kollandığı veya hoş görüldüğü izleniminin verilmemesi için hakkında kovuşturma yapılan memurun görevinden uzaklaştırılmasının önemine dikkat çekmektedir.
AİHM, ayrıca, Bölge İdare Mahkemesinin, 1 Mayıs 2002de, dava dosyasına dayanarak, sanık polis memurlarının kovuşturulması için gerekli izni vermediğini gözlemlemektedir. AİHM, bu bağlamda, bundan önce birçok davada, valilerden, olması gerektiği gibi bağımsız olmayan idare meclisleri tarafından gerçekleştirilen soruşturmaların etkililiğine dair şüphelerini dile getirmiş olduğunu hatırlatır (Mehmet Ümit Erdem/Türkiye, no. 42234/02; Kurnaz ve Diğerleri/Türkiye, no. 36672/97). AİHM, bu davada farklı bir sonuca varması için herhangi bir gerekçe bulunmadığı görüşündedir.
Ayrıca, 4616 sayılı Kanun uyarınca sanık polis memurları aleyhindeki yargılamanın ertelenmesi nedeniyle, başvuranın iddialarıyla ilgili olarak yapılan cezai kovuşturma 18 Haziran 2003te sona ermiştir. AİHM, bu bağlamda, daha önceki birçok davada, devlet görevlileri aleyhinde yürütülen cezai kovuşturmaların 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmesi halinde, Türk ceza hukuku sisteminin katı olmadığı ve devlet görevlileri tarafından işlenen kanuna aykırı fiillerin etkin şekilde önlenmesini temin etmede caydırıcı bir etkisinin bulunmadığı yönünde yapmış olduğu tespiti hatırlatmaktadır (Orhan Kur/Türkiye, yukarıda kaydedilen; Nevruz Koç/Türkiye, no. 18207/03; Yeşil ve Sevim/Türkiye, no. 34738/04).
AİHM, yukarıda anlatılanlar ışığında, başvuranın kötü muamele iddialarıyla ilgili olarak yerel makamların bağımsız ve etkili bir soruşturma yapmadıkları sonucuna varmıştır.
Bu nedenle, AİHSnin 3. maddesi usul bakımından ihlal edilmiştir.
III. İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER AİHS MADDELERİ
Başvuran, kötü muamele şikayetleriyle ilgili olarak makamların etkili bir soruşturma yapmamalarının, sorumlu kişilerin cezalandırılmasını veya bu kişiler aleyhinde kovuşturma başlatılmasını imkansız kıldığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHSnin 6. ve 13. maddelerine dayandırmıştır. Başvuran, ayrıca, bu olay sonucu oluşan psikolojik izlerin özel hayatına müdahale oluşturduğu konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHSnin 8. maddesine dayandırmıştır. Başvuran, son olarak, insan hakları alanında göstermiş olduğu faaliyetler nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakıldığını iddia ederek AİHSnin 14. maddesinin ihlal edildiği konusunda şikayetçi olmuştur.
Dava olaylarını, tarafların ifadelerini ve 3. maddenin usul bakımından ihlal edildiği yönündeki tespitini gözönünde bulunduran AİHM, sözkonusu davanın temelindeki hukuki sorunu incelediği kanaatindedir. Bu nedenle, AİHM, başvuranın AİHSnin 6, 8, 13 ve 14. maddeleri uyarınca yapmış olduğu şikayetlerle ilgili olarak ayrıca karar vermesine gerek olmadığı sonucuna varmıştır (Kamil Uzun/Türkiye, no. 37410/97; K.Ö./Türkiye, yukarıda kaydedilen; Juhnke/Türkiye, no. 52515/99 ve Mehmet Eren/Türkiye, no. 32347/02).
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat, yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, maddi tazminat olarak toplam 25,500 Türk Lirası (yaklaşık 13,297 Euro) talep etmiştir. Bu miktar, iddia edilen kötü muamele sonucu yapılan sağlık masraflarını, uğranan gelir kaybını ve AİHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderlerini kapsamaktadır. Başvuran, avukatıyla imzaladığı avukatlık ücret sözleşmesini sunmuştur. Başvuran, ayrıca, manevi tazminat olarak 30,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet, bu miktarlara itiraz etmiştir.
AİHM, sağlık giderleri ve gelir kaybı nedeniyle başvuranın uğradığı iddia edilen maddi zararla ilgili olarak, talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığı kanaatindedir. AİHM, yargılama masraf ve giderlerine ilişkin taleple ilgili olarak, bir başvuranın gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebileceğini hatırlatır. AİHM, sözkonusu davada, elindeki belgelere ve yukarıdaki ölçütlere dayanarak, başvurana 1,000 Euro ödenmesine karar verir.
AİHM, başvuranın manevi tazminat talebiyle ilgili olarak, kötü muamele iddiasına ilişkin etkili bir soruşturma yapılmaması nedeniyle başvuranın üzüntü ve hayal kırıklığı yaşamış olabileceğini, bu durumun ise tek başına tespit edilen ihlalle telafi edilemeyeceğini kabul etmektedir. AİHM, adil temellere dayanarak, bu başlık altında 5,000 Euro ödenmesine karar verir.
B. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,
1. Oybirliği ile başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Oybirliği ile AİHSnin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edilmediğine;
3. 2ye 5 oyla AİHSnin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. Oybirliği ile AİHSnin 6., 8., 13. ve 14. maddeleri uyarınca yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
5. 2ye 5 oyla
(a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 5,000 Euro (beş bin Euro), yargılama masraf ve giderleri için 1,000 Euro (bin Euro) ödenmesine;
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 20 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy