(AİHS m. 34, 35, 41, 44) (YİBK 22.03.1996 T. 1993/5 E.1996/01 K.) (KÖKTEPE - TÜRKİYE DAVASI) (TURGUT VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (GÜNAYDIN TURİZM VE İNŞAAT TİCARET ANONİM ŞİRKETİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 42082/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
8 Aralık 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (42082/02) nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Mustafa Öztokun (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 8 Kasım 2002 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1966 doğumlu olup Çanakkalede ikamet etmektedir.
A. Başvurana ait arazinin devlete ait orman arazisi olarak tasnif edilmesine ilişkin dava
15 Haziran 1952 tarihli Toprak Komisyonu kararı üzerine Hazine, 30 Ocak 1953 tarihinde, Çanakkale Saricalide bulunan 23.000 m2 yüzölçümüne sahip bir araziyi M.S.S.ye satmıştır. Satış işlemi köylülerin toprak edinmesine yönelik bir program çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. 4 Mart 1953 tarihinde tarla olarak vasıflandırılan bu arazi tapuda M.S.S. adına tescil edilmiştir (parsel no: 743).
19 Ağustos 1922 tarihinde M.S.S.nin oğlu ve mirasçısı araziyi başvurana satmış, taşınmazın tapu senedi Orman Genel Müdürlüğüne devredilmiştir.
Bu arada, 1990 yılında kadastro komisyonu devlete ait orman arazilerinin tahdit işlemlerine başlamış, bu çalışma sonucunda söz konusu arazi devlete ait orman arazisi içinde kalmıştır. Dosya unsurlarına göre komisyon kararları 29 Kasım 1990 tarihinde kamuoyuna açıklanmış ancak tapu sicil kayıtlarına şerh konulmamıştır.
Başvuran Orman Genel Müdürlüğünün orman arazisi tahdidine ilişkin kararına karşı 9 Haziran 1995 tarihinde Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Başvuran kadastro komisyonu tarafından gerçekleştirilen işlemin hatalı olduğunu iddia etmiştir.
Asliye hukuk mahkemesi 17 Aralık 1998 tarihinde başvuranın bu talebini yerinde bulmuştur. Mahkeme bilirkişilerin (tarım uzmanı, orman uzmanı ve teknik uzman) arazinin ormanlık arazinin bir bölümünü oluşturmadığını ve orman arazi sınırları içinde tasnif edilemeyeceği yönündeki raporlarını dayanak kabul etmiştir. Mahkeme bu arazinin 1953 tarihli toprak komisyonunun köylülerin toprak edinmesine yönelik kararı kapsamında verilen birçok araziden biri olduğunu ve Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunun hükmüne göre (1993/5 E. ve 1996/01 K) maki olarak tasnif edilen bu arazilerin ormanlık alanın bir bölümünü oluşturamayacağını kaydetmiştir. Mahkeme başvuranın tapu senedinin geçerli olduğuna itibar etmiştir.
20 Kasım 2000 tarihinde Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını bozmuş, elde edilen delil unsurları ve dosyanın içeriği ışığında davanın 6831 sayılı Kanun çerçevesinde arazinin tahdidine dayandığını saptamış ve 5653 sayılı Orman Kanunu gereğince arazinin maki olarak vasıflandırılmasını gerektirecek herhangi bir unsurun yer almadığına kanaat getirmiştir. Zira Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulunun kararı gereğince (1993/5 E. ve 1996/01 K) yalnızca maki olarak vasıflandırılan arazilerin bir değeri bulunmaktadır. Kurul ayrıca yükselti farkının % 10-20 düzeyinde olduğunu, bu durumda % 12yi geçen bir yükseltinin orman arazisi olarak sayılması gerektiğini saptamıştır. Kurul, Yargıtay Genel Kurulunun benzer karakteristik özellikleri bulunan bitişik arazi hakkındaki 15 Kasım 2000 tarihli kararına atıfta bulunmaktadır. Bu kararda arazinin orman alanı içerisinde olduğu sonucuna varılmıştır.
16 Mayıs 2002 tarihinde Asliye hukuk mahkemesi, Yargıtayın görüşünü müteakip başvuranın talebini reddetmiştir. Bu gerekçelerde, Yargıtay Genel Kurulunun 15 Kasım 2000 tarihli kararına göndermede bulunarak özellikle % 12 yükselti düzeyini aşan makilerin ormanlık arazi olarak sayılması gerektiğini tespit etmiştir.
29 Ocak 2004 tarihinde Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.
13 Temmuz 2004 tarihinde Yargıtay başvuran tarafından yapılan karar düzeltme başvurusunu reddetmiştir.
B. Başvuranın hakkında açılan ceza davası
Yargıtay 5 Temmuz 2006 tarihinde Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesinin başvuranı bir yıl hapis cezasına çarptıran 11 Kasım 2004 tarihli kararını bozmuştur. Yargıtay 24 Haziran 1973 tarihindeki kadastro çalışmaları esnasında 743 numaralı parselin tarım arazisi olarak kabul edildiğini ve başvuranın bu araziyi 19 Ağustos 1992 tarihinde satın aldığını, söz konusu parsel orman alanı sınırları içerisinde yer alsa dahi tapu siciline herhangi bir şerh düşülmediğini dikkate almıştır. Yargıtay başvuranın orman arazisini işgal etme niyetiyle hareket etmediğine kanaat getirmiştir.
C. Başvuranın tapu senedinin iptal edilmesine ve Hazine adına tapuya tescil edilmesine ilişkin süreç
Orman Bakanlığı, 12 Nisan 2007 tarihinde dava konusu arazi ile ilgili başvuranın tapu senedinin iptal edilmesi ve arazinin Hazine adına tapuya tescil edilmesi amacıyla Çanakkale Kadastro Mahkemesine başvurmuştur. Orman Bakanlığı aynı zamanda arazinin üçüncü şahıslara transfer edilmesini önlemek amacıyla bir takım tedbirlerin alınmasını talep etmiştir.
Aynı gün Mahkeme tedbirlerin alınmasına ilişkin talebi kabul etmiş ve Tapu Sicil Müdürlüğünden kayıtlara şerh düşülmesini istemiştir.
Yargı süreci iç hukuktaki mahkemeler önünde halen derdesttir.
HUKUK
I. EK 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran kendisine herhangi bir tazminat ödenmeksizin taşınmazının kamu orman arazisi olarak sınıflandırılmasının Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi uyarınca mülkiyet hakkına yönelik orantısız bir müdahaleyi teşkil ettiğini savunmaktadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet başvuranın satışı gerçekleştiren kişi adına tazminat davası açmaması doğrultusunda iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır. Hükümet iç hukuktaki son nihai karar tarihi 13 Temmuz 2004 olduğu halde başvuranın başvurusunu 8 Kasım 2002 tarihinde yapması ölçüsünde altı ay kuralına riayet etmediğini ifade etmektedir. Hükümet son olarak başvuranın taşınmazı iktisab etmesinden evvel 1990 yılında arazinin orman alanı olarak vasıflandırılması nedeniyle AİHSnin 34. maddesi uyarınca başvuranın mağdur sıfatının bulunmadığını savunmaktadır.
Başvuran Hükümetin savına karşı çıkmaktadır.
AİHM öncelikle Köktepe ve Turgut vd.-Türkiye (1411/03, 8 Temmuz 2008) kararlarında da buna benzer itirazların yapıldığını ve bunların reddedildiğini hatırlatır. Mevcut başvuruda daha önce benimsediği bu kararların dışına çıkılmasını gerektirecek herhangi bir istisnai durumun yer almadığını belirtmektedir.
Taşınmazın eski maliki adına dava açma olanağının bulunduğu konusunda AİHM Hükümetin savına katılmamakta, başvurunun nedeninin eski malikle gerçekleştirilen satış sözleşmesinin meşru olup olmadığı hususuna dayanmadığını kaydetmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Günaydın Turizm ve İnşaat Ticaret Anonim Şirketi-Türkiye kararı, no: 71831/01, 2 Haziran 2009). AİHM ayrıca Yargıtayın sözü edilen orman alanı sınırlarının vasıflandırılmasında mezkur taşınmaza ilişkin herhangi bir şerh düşülmemesi nedeniyle taşınmazın tapu siciline tescilinde başvuranın iyi niyetli bir tutum sergilediği sonucuna vardığını gözlemlemektedir. Bu durumda AİHMnin nezdinde başvuran AİHM önünde mağdur olarak nitelendirilebilir.
AİHM bu nedenle Hükümetin ön itirazlarını reddetmektedir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa dair
Hükümet davanın esası ile ilgili olarak AİHMnin bu konudaki yerleşik içtihadına atıfta bulunmakta (Bkz. diğerleri arasında, Ansay-Türkiye kararı, no: 49908/99, 2 Mart 2006) ve başvuranın mülkiyet hakkına getirilen sınırlamanın Ek 1 nolu Protokolün 1. maddesinin 2. fıkrası uyarınca meşru bir amacı güttüğünü ve bu amaçla orantılı olduğunu savunmaktadır.
AİHM bu konudaki genel ilkeler için Köktepe kararına atıfta bulunmaktadır.
Bu başvuruda AİHM öncelikle başvuranın iyi niyete dayalı olarak edindiği bir tapu senedinin bulunduğunu, sözü edilen taşınmazın kamu orman arazisi olarak vasıflandırılması nedeniyle başvuranın mülkiyet hakkına yönelik bir müdahalenin olduğunu tespit etmektedir.
AİHM son olarak bu vasıflandırmanın söz konusu taşınmazın tasarruf nisabını önemli ölçüde azaltan bir etki ettiğini kaydetmektedir. Bu bağlamda AİHM, maliki olmasına rağmen ihtilaf konusu taşınmazın tapu senedine getirilen bu vasıflandırmayla birlikte tarım arazisine sahip başvuranın arazisini ekip biçemediğini ve ürün yetiştiremediğini gözlemlemektedir. Üstelik 12 Nisan 2007 tarihinden bu yana başvuranın bu taşınmazı satması da artık mümkün değildir.
Başka bir ifadeyle, adı geçen taşınmazından gerçek anlamıyla hiçbir şekilde istifade edememiştir.
Bu koşullar çerçevesinde ihtilaf konusu taşınmaza getirilen nitelendirmenin başvuranın mülkiyet hakkının içeriğini her anlamda boşaltan bir etki yarattığı aşikârdır.
Bundan sonra artık ihtilaflı tedbirin istenilen adil dengeye riayet edip etmediğinin özellikle de başvuranı orantısız bir yüke katlanmak zorunda bırakıp bırakmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, ulusal hukuk tarafından belirlenen tazminat usullerinin göz önüne alınması gerekmektedir. AİHM bu amaçla, iç hukukta bu yönde etkili bir başvuru yolunun mevcut olmadığını tespit etmekte ve Hükümetin mutlak bir tazminatın yokluğunu meşru kılacak herhangi bir istisnai durumu dile getirmediğine itibar etmektedir. Üstelik AİHMnin Köktepe (sözü edilen) kararında benimsediği sonucun dışına çıkılmasını gerektirecek ikna edici hiçbir argüman yer almamaktadır. Davanın koşulları, özellikle de tahdidin nihai oluşu, dava konusu durumu telafi edebilecek nitelikte etkili iç hukuk yolunun bulunmayışı, başvuranın mülkiyet hakkından yararlanması karşısındaki engel ve tazminat ödenmemiş olması, AİHMyi, başvuranın, kamu yararının gerekleri ile mülkiyet hakkı arasında hüküm sürmesi gereken adil dengeyi bozan alışılmışın dışında ve ölçüsüz bir yüke katlanmak zorunda kaldığı yönünde düşünmeye sevk etmektedir (Bkz, sözü edilen Köktepe ve mutatis, mutandis, Terazzi S.r.l, no: 27265/95, 17 Ekim 2002 ).
Bu durumda, Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuran maddi tazminat olarak, m2 değeri yaklaşık 83 Eurodan toplam 23.000 m2lik yüzölçümündeki arazi için 1.910.769 Euro talep etmektedir. Başvuran ayrıca on boyunca uğradığı gelir kaybı için 382.215 Euro talep etmektedir. Başvuran 10.000 Euro manevi tazminat ve yargılama giderleri için herhangi bir kanıtlayıcı belge sunmaksızın 3.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet dava olayları ile talep edilen tazminat arasında hiçbir illiyet bağının olmadığını belirterek AİHMyi bu talepleri reddetmeye davet etmektedir.
Bu konudaki yerleşik içtihadı ışığında AİHM başvuranın maddi ve manevi bakımdan zarara uğradığını ve götürü bir meblağa hükmetmek gerektiğine itibar etmektedir. Mahkemeye sunulan deliller ve hakkaniyete uygun olarak AİHM, her türlü vergiden muaf tutulmak ve Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artış eklenmek suretiyle başvurana uğradığı her türlü zarar için 175.000 Euro ödenmesini kararlaştırmaktadır.
Yargılama giderlerine ilişkin AİHM bu konudaki yerleşik içtihadını dikkate almaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Bire karşı altı oyla, Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Bire karşı altı oyla,
a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana uğradığı her türlü zararın karşılığında 175.000 (yüz yetmiş beş bin) Euro ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 8 Aralık 2009 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy