(AİHS m. 1, 3, 8, 13, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 258) (AKSOY - TÜRKİYE DAVASI) (EKİNCİ - TÜRKİYE DAVASI) (ORHAN - TÜRKİYE DAVASI) (AVŞAR - TÜRKİYE DAVASI) (ÇAKAR - TÜRKİYE DAVASI) (RÜZGAR - TÜRKİYE DAVASI) (BALÇIK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 5047/02)
KARAR
STRAZBURG
9 Aralık 2008
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşı Yahya Selvi (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 28 Kasım 2001 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 5047/02 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.
Başvuran, İzmir Barosu avukatlarından S. Çetinkaya tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1973 doğumludur ve İzmirde ikamet etmektedir.
31 Mayıs 2001 gecesi, gece yarısı civarında, İzmir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli polis memurları, yasadışı bir gösteriye katıldıklarından şüphelenilen bazı kişileri yakalamak üzere bir operasyon düzenlemiştir. Bu amaçla, bir grup polis memuru, başvuran ve amcası Sabri Selvinin yaşadığı iki katlı eve gelmişlerdir. Polis memurları, yukarıda belirtilen yasadışı gösteriye katıldığından şüphelenilen başvuranın amcası Sabri Selviyi aramaktaydılar.
Başvuranın olayları anlatış şekline göre, binanın birinci katında yaşayan başvuran, amcasının yaşadığı ikinci kattan gelen bazı sesler duymuştur. Neler olduğunu görmek için dairesinin kapısını açmıştır. Sivil kıyafetli bazı kişiler görmüş ve onlara kim olduklarını sormuştur. Bu kişiler başvuranın kimlik kartını görmek istemiştir. Başvuran onlara kimlik kartını göstermiş; ancak, başvuran, sivil giyimli polis memurları oldukları ortaya çıkan bu kişilerin kimlik kartlarını sorduğunda söz konusu kişiler öfkelenmiş ve herkesin onların kimlik kartlarını sorduğu konusunda şikayetçi olmuşlardır. Daha sonra başvuranı zorla dairesine götürmüşler ve ona dayak atıp küfür etmişlerdir. Başvuranı tutukladıktan sonra bir yakalama tutanağı düzenleyip başvurana zorla imzalattırmışlardır.
Altı polis memuru, bir tanık, başvuran ve amcası Sabri Selvi tarafından imzalanan 31 Mayıs 2001 tarihli yakalama ve arama tutanağı şöyle belirtmektedir:
... Üzerlerimize polis tanıtma yeleklerimiz giyildikten ve gerekli güvenlik tedbirleri alındıktan sonra bahse konu evin kapısı usulüne uygun olarak çalındı. Kapıyı açan erkek şahısa polis olduğumuz söylendikten sonra evinde arama yapmak istediğimiz uygun bir dille kendisine izah edildi. Şahsın buyurun arayabilirsiniz demesiyle ve muvafakat vereceğini söylemesiyle daireye girildi.
Kapıyı açan şahısın yapılan kimlik kontrolünde yakalanması istenilen ... Sabri Selvi olduğu görülmesi üzerine şahıs tarafımızdan yakalandı. Şahısın kontrolünde bahse konu olan ... dairede usulüne uygun olarak arama yapıldı. Arama sonucunda evde herhangi bir suç unsuruna rastlanılmadı. Adı geçen şahısa aramadan dolayı zarar ve ziyanın olup olmadığı sorulduğunda yoktur demesi üzerine şahıs yakalanarak daireden çıkmak üzere iken evde bulunan ... Yahya Selvi isimli şahıs siz bu evden kimseyi alamazsınız, sizin ananızı avradınızı sinkaf ederim diyerek önünde bulunan Komiser Yardımcısı Ramazan Orala saldırarak darp etmeye başlaması üzerine, görevlilerimize küfürler ederek darp eden Yahya Selvi isimli şahıs zor kullanılmak suretiyle etkisiz hale getirildikten sonra yakalandı ve yapılacak tahkikata esas olmak üzere diğer sanık ile birlikte Müdürlüğümüze intikal ettirildi ...
31 Mayıs 2001 tarihinde saat 02.00 sularında başvuran Atatürk Hastanesine götürülmüş ve burada bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor, raporunda, başvuranın yüzünde şişlik olduğunu kaydetmiştir. Aynı tarihte, saat 12:30 sıralarında emniyet müdürlüğünde başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran, ifadesinde, polisler evinde arama yaparken onlara saldırdığını itiraf etmiştir. Başvuran, polis memurlarının amcasını yakalamak için gece vaktinde gelmelerinden dolayı öfkelendiğini açıklamıştır. Ayrıca, tutukluluğu sırasında herhangi bir şekilde kötü muameleye maruz kalmadığını ve polis ifadesini baskı altında vermediğini ifade etmiştir. Saat 14:00 civarında başvuran tekrar Atatürk Hastanesine götürülmüştür. Başvuranı muayene eden doktor önceki rapor ile aynı olan bir rapor düzenlemiştir.
31 Mayıs 2001 tarihinde, polis memurları, başvuran tarafından saldırıya uğradığı konusunda şikayetçi olan komiser yardımcısı Ramazan Oralın ifadesini almıştır. Ramazan Oral, aynı zamanda, başvuran hakkında cezai kovuşturma başlatılmasını talep etmiştir. Aynı tarihte saat 02:00de, Ramazan Oral, Atatürk Hastanesinde tıbbi muayeneden geçmiştir. Oralı muayene eden doktor, raporunda, sol çenede ve kulak seviyesinde 25 x 35 x 05 mm büyüklüğünde bir şişlik ve Oralın sol kolunda 10 x 25 mm genişliğinde hiperemik sıyrıklar olduğunu kaydetmiştir. Doktor, yaralar nedeniyle üç günlük işgöremezlik raporu vermiştir.
Aynı tarihte, başvuranın yasal temsilcisi, Bornova Cumhuriyet Başsavcılığından başvuranın ve amcasının yerlerine ve haklarındaki suçlamalara ilişkin bilgi talebinde bulunmuştur. Cumhuriyet Savcılığından, ayrıca, şüphelilerle görüşmek için izin ve başvuranın yakalanma sırasında dövüldüğünü iddia eden tanık ifadeleri karşısında başvuranın tıbbi muayene ve tedavi için hastaneye gönderilmesi taleplerinde bulunmuştur. Temsilcinin başvuran ve amcasıyla görüşme talebi Savcılık tarafından 31 Mayıs 2001 tarihinde reddedilmiştir.
1 Haziran 2001 tarihinde, başvuran Bornova Devlet Hastanesinde ek bir muayeneden geçmiştir. Rapor, başvuranın bedeninde fiziksel şiddet belirtisi olmadığını kaydetmiştir.
Aynı tarihte, başvuran, Bornova Sulh Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır. Başvuranın avukatı hazır bulunmuştur. Başvuran, Ramazan Orala saldırdığı iddiasını yalanlamış ve bir gün öncesinde evine gelen polis memurları tarafından hakarete uğradığını ve dövüldüğünü iddia etmiştir. Suçun niteliğini ve dava dosyasında yer alan delilleri göz önünde bulunduran mahkeme, fiziksel şiddet kullanarak polis memurlarına engel olduğu gerekçesiyle başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
4 Haziran 2001 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Ceza Kanununun 258. maddesi uyarınca, polise karşı koyduğu için başvuran hakkında dava açmıştır. Cumhuriyet Savcısı, iddianamesinde, polis memurları başvuranın evinde arama yürütürken başvuranın, daha sonradan yaraları nedeniyle üç günlük iş görmez raporu alan polis memuru Ramazan Orala saldırdığını belirtmiştir.
Başvuran, 6 Haziran 2001 tarihinde, tutukluluğuna itiraz etmiş ve Bornova Ağır Ceza Mahkemesinden, kendisine 31 Mayıs 2001 tarihinde kötü muamele uygulayan polis memurları hakkında cezai kovuşturma başlatması talebinde bulunmuştur.
7 Haziran 2001 tarihinde, temyiz organı olarak hareket eden Ağır Ceza Mahkemesi 6. Dairesi, dava dosyasında yer alan deliller ışığında tutukluluğunun yasaya uygun olduğu gerekçesiyle başvuranın tutuksuz yargılanma talebini reddetmiştir.
11 Temmuz 2001 tarihinde, Bornova Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın amcası Sabri Selvinin ifadesini dinlemiştir. Sabri Selvi, yeğeninin polis memurlarına hakaret etmediğini; ancak, polis memurlarından bir tanesinin onun suratına tokat attığını ifade etmiştir. Mahkeme başvuranın tutukluluğunun devamına karar vermiştir.
10 Aralık 2001 tarihinde, Bornova Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın kendisiyle aynı dairede yaşayan eşi Garip Selvi ve erkek kardeşi Kazım Selvinin ifadelerini dinlemiştir. Garip Selvi, eşinin, polis memurlarından polis olduklarını kanıtlamaları için kimlik kartlarını göstermelerini istediğinde dövüldüğünü ve yakalamaya karşı koymadığını ifade etmiştir. Kazım Selvi de erkek kardeşi Yahyanın polis tarafından dövüldüğünü ve hakarete uğradığını ve polise saldırmadığını veya yakalamaya karşı koymadığını ileri sürmüştür.
15 Şubat 2002 tarihinde, başvuranın avukatı, eylemleri başvuranın haksız tutukluluğuna ve yargılanmasına yol açan polis memurları hakkında cezai kovuşturma başlatılması talebiyle Bornova Ağır Ceza Mahkemesinde dava açmıştır. Başvuranın avukatı, savunma tanıkları Garip Selvi ve Kazım Selvi tarafından verilen ifadelere dayanarak, söz konusu olay gecesi, başvuranın, kimlik kartlarını görmek istemesi üzerine polis tarafından hakarete uğradığını ve dövüldüğünü ileri sürmüştür. Başvuranın olayların sanığı değil mağduru olarak değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Ayrıca, Cumhuriyet Savcısı veya ilk derece mahkemesi tarafından polis memurlarının ifadelerinin alınmadığını ve terörle mücadele şubesi polis memurlarınca kolaylıkla temin edilmiş olabilecek Ramazan Orala ilişkin sağlık raporu haricinde başvuran aleyhinde bir delilin mevcut olmadığını kaydetmiştir. Dolayısıyla, söz konusu polis memurlarının, gecenin bir yarısında, yatak odasında, başvuranı kanunsuz olarak yakalayıp dövdüklerini ve böylece konutuna saygı gösterilmesi hakkını ihlal ettiklerini iddia etmiştir.
19 Haziran 2003 tarihinde, Bornova Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı polis memurlarına engel olmaktan mahkum etmiş ve iki ay hapis cezasına çarptırmıştır. Başvuranın iddialarına herhangi bir yanıt verilmemiştir.
25 Ekim 2005 tarihinde, Yargıtay, 1 Haziran 2005 tarihli yeni Ceza Kanununun daha avantajlı olan hükümleri ışığında yukarıdaki kararı bozmuştur.
Bu esnada, İzmirdeki mahkemelerin idari yönden yeniden düzenlenmelerini müteakip başvuranın davası İzmir Ceza Mahkemesine geçmiştir.
15 Mayıs 2006 tarihinde, İzmir Ceza Mahkemesi, başvuranı, bir polis memuruna hakaret ederek ve saldırarak polise görevini yerine getirirken engel olmaktan mahkum etmiştir. Başvuranı 240 Yeni Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, kararında, Oral, başvuran ve tanıkların verdiği ifadelere ve bununla birlikte yakalama ve arama tutanağı gibi yazılı delillere dayanmıştır.
15 Eylül 2006 tarihinde, başvuran, ilk derece mahkemesinin söz konusu olaylara yönelik yeterli bir soruşturma yürütmeden kendisini mahkum ettiği şikayetiyle Yargıtaya temyiz başvurusunda bulunmuştur. İlk derece mahkemesinin, kendisine hakaret eden ve kendisini döven polis memurları tarafından yürütülen soruşturmayı temel aldığını ileri sürmüştür.
Dava halen Yargıtayda derdesttir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHSnin 3. ve 13. maddeleri uyarınca polis memurları tarafından kötü muamele gördüğü ancak polis memurlarının cezalandırılmadığı konusunda şikayetçi olmuştur.
AİHM, bu şikayetlerin, münferiden AİHSnin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Söz konusu madde şöyledir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvuranın, AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca mevcut bulunan iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranın Cumhuriyet Savcılığına başvuruda bulunarak kötü muamele şikayetlerini sunmadığını belirtmiştir.
Başvuran, hakkındaki cezai kovuşturma sırasında kötü muamele şikayetini yerel makamlar nezdinde dile getirdiğini, ancak, iddialarına yönelik soruşturma yürütmek için hiçbir adımın atılmadığını belirtmiştir.
AİHM, AİHSnin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarını tüketme kuralının, ilk olarak, başvuranların yerel hukuk sisteminde normal olarak var olan ve iddia edilen ihlallerin telafisini mümkün kılacak şekilde yeterli olan hukuk yollarına başvurmalarını gerekli kıldığını yinelemiştir. Hukuk yollarının varlığı, teoride ve pratikte yeterli derecede açık olmalıdır. Aksi durumda, erişilebilir ve etkili olmazlar. Bununla birlikte, 35/1 madde, yetersiz ve etkisiz olan hukuk yollarına başvurulmasını gerekli kılmaz (bkz., Aksoy - Türkiye, 18 Aralık 1996).
AİHM, Hükümetin iddiasının aksine, avukatının, başvuranın tutuklama sırasında dövüldüğünü iddia eden tanık ifadelerine dayanarak Cumhuriyet Savcılığından başvuranın tıbbi muayene ve tedavi için hastaneye gönderilmesini talep ettiğinde başvuranın ulusal makamlara şikayetinin esasını sunmuş olarak değerlendirilebileceğini kaydetmiştir. Ayrıca, başvuran, Bornova Sulh Ceza Mahkemesinin huzuruna çıkarıldığında, önceki gün evine gelen polis memurları tarafından hakarete uğradığını ve dövüldüğünü iddia etmiştir. Benzer olarak, 6 Haziran 2001 tarihinde, başvuran, Bornova Ağır Ceza Mahkemesinden kendisine 31 Mayıs 2001 tarihinde kötü muamele uygulayan polis memurları hakkında cezai kovuşturma başlatması talebinde bulunmuştur. Ancak, yukarıda belirtilen makamlar başvuranın şikayetlerini dikkate almakla beraber, tutuklama sırasında polisin şiddetine maruz kaldığı iddiasını incelemek için hiçbir adım atmamışlardır.
AİHMnin görüşüne göre, bu iddialar, bilhassa başvuranın yüzünde şişlik olduğuna dair tıbbi bir delilin mevcudiyeti karşısında, makamları harekete geçirmek için yeterli olmalıydı. AİHM, bu koşulları dikkate alarak, başvuranın iddialarına yönelik bir soruşturma yürütülmesini sağlamak amacıyla şikayetini makamların dikkatine sunmak için kendisinden beklenebilecek her şeyi yapmış olarak değerlendirilebileceği görüşündedir. Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, Hükümetin AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan şikayetin kabuledilebilirliğine ilişkin itirazını reddetmiştir. AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, şikayetin başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmiştir.
B. Esas
Başvuran, kimlik kartlarını görmek istemesi nedeniyle polis memurları tarafından dövüldüğünü ve kötü muamele iddialarına yönelik olarak anlamlı bir soruşturma yürütülmediğini iddia etmiştir. Başvuran, polis memuru Ramazan Oralın aldığı yaraların ise, kendisinin yakalamaya karşı koymak için sergilediği haklı ve hukuka uygun girişimler sırasında gerçekleşmiş olabileceğini ifade etmiştir.
Hükümet, polis memurlarının, başvuranın şiddet içeren davranışları sonucu kanuna uygun bir tutuklama gerçekleştirebilmek için kuvvete başvurmak zorunda kaldıklarını belirtmiştir. Başvuranın yüzündeki çiziklerin, başvuranın, amcası Sabri Selviyi tutuklamak üzere orada bulunan polis memurlarına karşı yaptığı saldırı sırasında meydana gelmiş olabileceğini iddia etmiştir. Hükümet, başvuranın kötü muamele iddialarına yönelik bir soruşturma yürütülmediğini, zira başvuranın Cumhuriyet Savcılığına resmi suç duyurusunda bulunmadığını ve her halükarda iddialarına yönelik soruşturma başlatmak için temel oluşturacak bir delilin mevcut olmadığını ileri sürmüştür.
1. Başvurana uygulandığı iddia edilen kötü muamele
AİHM, başlangıç olarak, görevinin ikincil niteliklerine karşı duyarlı olduğunu ve belli bir davanın koşullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü üstlenmede dikkatli olması gerektiğini kaydetmiştir (bkz., diğer kararların yanı sıra, McKerr - İngiltere, 28883/95, 4 Nisan 2000). Ancak, 3. madde uyarınca iddialarda bulunulduğu durumlarda, AİHM bilhassa titiz bir inceleme yürütmelidir (bkz., Ülkü Ekinci - Türkiye, no. 27602/95, 16 Temmuz 2002) ve bunu taraflarca sunulan tüm delillere dayanarak yapacaktır.
AİHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla her türlü makul şüpheden uzak delil ölçütüne başvurmaktadır (bkz., Orhan - Türkiye, no. 25656/94, 18 Haziran 2002; yukarıda anılan Avşar). Böyle bir delil, yeterli derecede kuvvetli, belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen karineler demetinden de doğabilmektedir (bkz., yukarıda anılan Ülkü Ekinci).
Yukarıda belirtilen ilkeler ışığında, AİHM, polis memurları ve başvuran arasında bir kavganın yaşandığı ve polis memurlarının başvuranı tutuklamak için kuvvete başvurmak zorunda kaldıkları hususunda tarafların ihtilaflı olmadığını kaydetmiştir. 31 Mayıs 2001 tarihli tıbbi raporlardan başvuranın yüzünde şişlik olduğunun anlaşılmasına rağmen 1 Haziran 2001 tarihli tıbbi raporda herhangi bir yaralanma kaydedilmemiştir. Ayrıca, polis memuru Oralın daha ciddi yaralar aldığı gözükmektedir: sol çenede ve kulak seviyesinde 25 x 35 x 05 mm büyüklüğünde bir şişlik ve sol kolunda 10 x 25 mm genişliğinde hiperemik sıyrıklar. Doktor, bu yaraların, Oralı üç gün süreyle iş görmez hale getirdiği kararına varmıştır.
Taraflar, başvuran ve Oralın yukarıda belirtilen yaraları almasıyla sonuçlanan olaylara ilişkin çelişkili beyanlar sunmuşlardır. Başvurana göre, polis memurları onu kimlik kartlarını görmek isteyince dövmüşlerdir. Başvuran, polis memuru Ramazan Oralın aldığı yaraların ise, kendisinin yakalamaya karşı koymak için sergilediği haklı ve hukuka uygun girişimler sırasında gerçekleştiğini ifade etmiştir. Hükümet, kendi adına, polis memurlarının,
Oralın aldığı yaraların da ortaya koyduğu gibi, başvuranın şiddet içeren davranışları sonucu kanuna uygun bir yakalama gerçekleştirebilmek için kuvvete başvurmak zorunda kaldıklarını belirtmiştir.
AİHM, 31 Mayıs 2001 tarihli yakalama ve arama tutanağına göre, başvuran, polis memurlarına, amcasını yakalamalarına engel olmak için saldırdığını ve hakaret ettiğini kaydetmiştir. Dolayısıyla, polis memurları, başvuranı etkisiz hale getirmek amacıyla kuvvete başvurmak zorunda kalmışlar ve onu yakaladıktan sonra emniyete götürmüşlerdir. Bu rapor bir tanık ve altı polis memuru ile beraber başvuran ve amcası tarafından imzalanmış olmasına rağmen, başvuran raporun içeriğini yalanlamış ve imzalamak zorunda bırakıldığını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuran, emniyet müdürlüğünde sorgulandığında, amcasının tutuklanmasından dolayı öfkeli olduğu için polise saldırdığını itiraf etmiştir. Ancak, hakkındaki cezai yargılama zarfında, başvuran, polis tarafında öne sürülen iddiaları yine yalanlamış ve dövüldüğünü ve hakarete uğradığını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuranın eşi ve erkek kardeşi başvuranın iddialarını destekleyen yönde ifadeler vermişlerdir. Buna karşın, söz konusu yargılama, tutuklamaya karşı koyma ve polis memurlarına görevlerini yerine getirmelerinde engel olma suçundan başvuranın mahkumiyetiyle sonuçlanmıştır.
AİHM, tarafların söz konusu olaylara ilişkin çelişkili ifadeleri ışığında ve bilhassa başvuran ile Oral hakkında düzenlenen sağlık raporlarında kaydedilen yaraların niteliği ve derecesini dikkate alarak, dava dosyasındaki delillerin, gerekli delil ölçütüne göre, başvuran tarafından görüldüğü iddia edilen muamele sonucu AİHSnin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği kararına varmasını sağlamak için yeterli olmadığını değerlendirmiştir.
2. Soruşturmanın etkisiz olduğu iddiası
AİHM, elindeki delillere dayanarak, başvuranın, tarif ettiği koşullar içinde polis memurları tarafından kötü muamele gördüğünün her türlü makul şüpheden uzak olarak ispatlanmadığı kararını vermiştir.
Ancak, AİHM, aynı zamanda, başvuranın bedeninde görülen şişlik için mantıklı bir açıklamanın olup olmadığını veya gördüğünü iddia ettiği muamelenin niteliğinin yetkililerin onun şikayetlerini soruşturmamasından kaynakladığı şeklindeki iddiasının esası olup olmadığını belirlemekteki güçlüğü göz önünde bulundurmaktadır.
Bu bağlamda, AİHM, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis veya benzer Devlet görevlileri tarafından ciddi bir kötü muameleye tâbi tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda, söz konusu hükmün, AİHSnin 1. maddesinde yer alan devletin kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHSde yer alan hak ve özgürlükleri tanıması genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır. Aksi durumda, temel önemine rağmen, işkence ve insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ve cezaya ilişkin genel kanuni yasak, uygulamada etkisiz olur ve bazı durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla kontrolü altındaki kişilerin haklarını istismar etmeleri mümkün olurdu (bkz., Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
AİHM, söz konusu olayların akabinde, başvuranın, yargı makamları önünde sürekli olarak polis memurları tarafından dövüldüğünü ve hakarete uğradığını iddia ettiğini ve makamlardan kendisine kötü muamele uygulayan polis memurları hakkında cezai kovuşturma başlatmalarını istediğini kaydetmiştir. Başvuran, ayrıca, kendisini döven polis memurlarından hiçbirinin ifadesinin Cumhuriyet Savcısı veya ilk derece mahkemesi tarafından dinlenmediği konusunda şikayetçi olmuştur. Yerel mahkemeler başvuran hakkındaki cezai yargılama zarfında bu şikayetleri dikkate almış olmakla beraber tutuklanması sırasında polisin şiddetine maruz kaldığı iddiasını araştırmak için hiçbir adım atmamışlardır.
AİHM, başvuranın kötü muamele ilişkin şikayeti hakkındaki ısrarı, yüzünde şişlik olduğunu gösteren tıbbi deliller ve eşi ile diğer tanıklar tarafından verilen ifadelerin, yetkilileri, soruşturmanın kapsamını genişletme ihtiyacına ilişkin olarak harekete geçirmek için yeterli olması gerektiği görüşündedir. Ancak, ne başvurandan daha detaylı bilgi edinmek ne de başvuranın tutuklanmasında yer alan polis memurlarını iddialar hakkında sorgulamak için bir adım atılmıştır. Ulusal makamlar, bunun yerine, davayı, başvuran tarafından işlendiği iddia edilen suçla sınırlamışlar ve ek bir inceleme yürütmeksizin başvuranın iddialarını reddetmişlerdir. Ulusal makamlar, ayrıca, başvuranın tanıkları tarafından sunulan deliller üzerinde durmamış ve başvuranın iddialarını cevaplamamışlardır.
AİHM, söz konusu koşullarda, başvuranın, tutuklanması sırasında polisin şiddetine maruz kaldığı şeklindeki savunulabilir iddianın temelini sunduğunu değerlendirmiştir. Ayrıca, başvuranın temyiz aşamasına kadar iddialarında ısrar ettiği de belirtilmelidir. Başvuranın iddialarına karşılık makamlar tarafından sergilenen atalet ise AİHSnin 3. maddesi uyarınca üzerlerine düşen usuli yükümlülük ile ters düşmektedir. Sonuç olarak, AİHM, Savunmacı Devlet makamlarının başvuranın kötü muamele şikayetine ilişkin bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle söz konusu hükmün usul yönünden ihlal edildiği kararını vermiştir.
II. AİHSNİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, evinde yürütülen aramanın kanunsuz ve AİHSnin 8. maddesine aykırı olduğu konusunda şikayetçi olmuştur. Söz konusu maddenin ilgili kısmı şöyledir:
1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ... saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ... dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, ... için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir.
Hükümet, AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca başvurunun bu kısmının hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın, ne yargılama zarfında şikayetini ortaya koyduğunu ne de Cumhuriyet Savcısına resmi bir suç duyurusunda bulunduğunu öne sürmüştür.
Başvuran, yatak odasına kadar polis memurları tarafından kovalandığı ve dövüldüğü hususunda Bornova Ağır Ceza Mahkemesine şikayette bulunduğunu ileri sürmüştür. Ancak, bu şikayet herhangi bir sonuç vermemiştir.
AİHM, AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca, bir davaya ancak uluslararası hukukun genel olarak tanınmış kurallarına göre tüm hukuk yolları tüketildikten sonra bakabileceğini yinelemiştir. Başvuranın davasının muhtelif yetkili mahkemelerde görülmüş olması tek başına bu şartı karşılamaz. Ayrıca, AİHM önünde sunulan şikayetin, en azından esas yönünden, söz konusu yargılama zarfında ortaya konmuş olması gerekmektedir (bkz., diğer kararların yanı sıra, Çakar - Türkiye, no. 42741/98, 23 Ekim 2003).
Somut davada, AİHM, başvuranın, hiçbir zaman, özel ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkına aykırı olarak evinde kanunsuzca arama yürütüldüğüne ilişkin bir iddiada bulunmadığını gözlemlemiştir. Bir tanık ve polis memurları ile birlikte başvuran ve amcası tarafından imzalanan arama tutanağının açıkça başvuranın amcasının arama için izin verdiğini ve başvuranın da ilgili raporu imzalayarak bunu kabul ettiğini ortaya koyduğunu kaydetmiştir. Başvuran konutuna saygı gösterilmesi hakkına aykırı olarak dairesinde dövüldüğü konusunda şikayetçi olmakla birlikte, yargı makamlarına, aramanın yürütülmesi hakkında şikayette bulunmamış veya kendisi ve amcasının raporu imzalamaya zorlandıklarını iddia etmemiştir. Dolayısıyla, AİHM, başvuranın bu başlık atındaki şikayetlerinin esasını yerel makamlara sunmadığını değerlendirmiştir (bkz., bilhassa, Rüzgar - Türkiye, no. 59246/00, 9 Kasım 2004).
Bu koşullarda, AİHM, Hükümetin, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğine ilişkin itirazını kabul etmiş ve başvurunun bu kısmının AİHSnin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları gereğince reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran, iki ay süreyle tutuklu yargılanması ve söz konusu olayların gerçekleşmesinden itibaren yaşadığı travma nedeniyle 12.000 Euro manevi tazminat ve 4.000 Euro maddi tazminat talebinde bulunmuştur.
Hükümet, talep edilen miktarların aşırı ve haksız olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM, talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı görmemiş ve bu nedenle bu talebi reddetmiştir. Ancak, AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği tespitini göz önünde bulundurarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek başvurana 3.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca, AİHMde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karşılık 4.000 Euro talep etmiştir.
Hükümet, destekleyici herhangi bir belge bulunmaması nedeniyle talebin reddedilmesi gerektiğini öne sürmüştür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada, AİHM, başvuranın, taleplerini destekler herhangi bir belge sunmadığını kaydetmiştir. AİHM, dolayısıyla, başvurana bu başlık altında tazminat ödenmemesine karar vermiştir (bkz., Balçık ve Diğerleri - Türkiye, no. 25/02, 29 Kasım 2007).
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan şikayetin kabuledilebilir; başvurunun kalanının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
3. AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Savunmacı Hükümetin ulusal para birimine çevrilmek üzere ve tabi olabilecek her türlü vergi ile birlikte Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 3.000 Euro (üç bin Euro) ödenmesine;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 9 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy