(AİHS m. 3, 5, 6, 13, 14, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 169) (4483 S. K. m. 3, 4) (ATALAY - TÜRKİYE DAVASI) (AKKOÇ - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (OĞUR - TÜRKİYE DAVASI) (ÇİMEN - TÜRKİYE DAVASI) (SALDUZ - TÜRKİYE DAVASI) (HACI ÖZEN - TÜRKİYE DAVASI) (ŞİRİN - TÜRKİYE DAVASI) (GENÇEL - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 7880/02)
KARAR
STRAZBURG
29 Eylül 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Kürt kökenli T.C. vatandaşı Ümit Gül (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 17 Ocak 2002 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 7880/02 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmüştür.
Avukat yardımı sağlanan başvuran Tunceli Barosu avukatlarından Hüseyin Aygün ve Özgür Ulaş Kaptan tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1982 doğumludur ve Almanyanın Düsseldorf şehrinde yaşamaktadır.
14 Ocak 2001 tarihinde, Tunceli Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi polis memurları, bir duvara yasadışı bir örgüt olan TKP/ML-TMLGB (Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist - Türkiye Marksist Leninist Gençlik Birliği) örgütünü destekleyen sloganlar yazmış olduğu şüphesiyle başvuranı yakalamıştır. Başvuran gözaltına alınmıştır. 14 Ocak 2001 tarihli yakalama tutanağına göre, başvuran avukat talebinde bulunmamıştır.
Başvuran, gözaltında olduğu sürede, işkenceye varan fiziksel ve psikolojik kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiştir. Söz konusu kötü muamele, diğer muamelelerin yanı sıra, üzerine hortumla tazyikli soğuk su sıkılmasını, kollarından asılmasını, elektrik şoku verilmesini ve dayağı içermiştir.
Başvuranın tutuklu bulundurulduğu emniyet müdürlüğünün talebi üzerine Tunceli Devlet Hastanesinde görevli bir doktor tarafından 14, 16, 17 ve 19 Ocak 2001 tarihlerinde düzenlenen dört sağlık raporuna göre, başvuranın bedeninde kötü muamele emaresine rastlanmamıştır. Raporlarda, başvuranın herhangi bir şikayetinin bulunmadığı, sağlıklı göründüğü, bilincinin yerinde olduğu ve bedeninde herhangi bir yaralanma olmadığı kaydedilmiştir.
Başvuranın gözaltında olduğu süre içinde 17 Ocak 2001 tarihinde, polis memurları başvuranı sorgulamış ve ifadesini kaydetmiştir. Dokuz sayfalık ifadede, başvuranın avukat yardımı talebinde bulunmadığını belirttiği ve yukarıda adı geçen yasadışı örgüt adına yürüttüğü eylemlerin ayrıntılarına girdiği kaydedilmiştir. Bu eylemler arasında solcu bir gazetenin dağıtımını yapmak, duvarlara sloganlar yazmak ve örgütün diğer üyeleriyle toplantılara katılmak yer almıştır.
19 Ocak 2001 tarihinde, başvuran, Tunceli Cumhuriyet Savcısı ve sonrasında sorgulanmaya devam ettiği Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarılmıştır. Başvuran, 17 Ocak 2001 tarihinde gözaltında verdiği ifadelerin içeriğini doğrulamıştır. Sulh Ceza Mahkemesi, cezai kovuşturma süresince başvuranın tutukluluğuna karar vermiştir. Başvuran Malatya Cezaevinde tutuklu bulundurulmuştur.
1. Başvuranın kötü muamele iddialarına yönelik soruşturma
22 Ocak 2001 tarihinde, başvuran, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesine serbest kalma talebinde bulunan bir dilekçe sunmuştur. Başvuran, dilekçesinde, gözaltında bulunduğu süre içinde, ifadesini imzalamaya zorlanmak amacıyla yoğun fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldığını belirtmiştir. Ayrıca, Savcının huzuruna çıkmasının öncesinde, üç gün boyunca uyumasına izin verilmediğini ve dolayısıyla sorgulama esnasında bilincinin tam olarak yerinde olmadığını ifade etmiştir. Ertesi gün, başvuranın serbest kalma talebi reddedilmiştir.
8 Şubat 2001 tarihinde, başvuran, Malatya Cumhuriyet Savcısından, kötü muamele sonucu omuzlarında kalan izlerin belgelenebilmesi için kendisini hastaneye sevk etmesi yönünde yazılı olarak talepte bulunmuştur. 14 Şubat 2001 tarihinde, Malatya Cumhuriyet Savcısı, iddia konusu kötü muamelenin kendi yetki alanı içinde gerçekleşmediği kararını vermiş ve başvuranın dilekçesini Tunceli Cumhuriyet Savcısına yönlendirmiştir.
27 Şubat 2001 tarihinde Malatya Cezaevi Müdürü tarafından yapılan talebi müteakip, başvuran 28 Şubat 2001 tarihinde aynı zamanda uzman doktor olan Malatya Adli Tıp Kurumu Müdürü tarafından muayene edilmiştir. Söz konusu doktor tarafından düzenlenen rapora göre, başvuranın omuzlarının önünde ve arkasında 2x1 ve 3x1 santimetre büyüklüğünde dört yara izi mevcuttur. Raporda, ayrıca, başvuranın, doktora, kollarındaki ağrı ve hareket kısıtlılığı konusunda şikayette bulunduğu anlaşılmaktadır. Doktor, başvuranın, yaraları ve şikayetleri konusunda ek teşhis için tam donanımlı bir hastaneye sevk edilmesi yönünde tavsiyede bulunmuştur.
22 Mart 2001 tarihinde ve sonrasında 10 Nisan 2001 tarihinde, başvuran cumhuriyet savcısı önünde iki ifade vermiş ve gözaltında altı veya yedi polis memuru tarafından maruz kaldığı kötü muameleyi ayrıntılarıyla anlatmıştır. Bu ifadelere göre, kötü muamele, üzerinin soyulmasını, copla dövülmeden önce nemli battaniye ile sarılmasını ve omzundaki bağların yırtılması ile sonuçlanan kollarından asılmasını içermiştir. Polis memurları, aynı zamanda, hakkındaki iddiaları yalanlaması halinde, onu, aile üyelerine zarar vermekle ve sözkonusu bölgede güvenlik görevlisi olarak çalışan babasının işinden çıkartılmasıyla tehdit etmişlerdir. Başvuran, cumhuriyet savcısına, Malatya Adli Tıp Müdürü tarafından düzenlenen sağlık raporunun içeriğinin doğru olduğunu belirtmiş ve kendisine kötü muamele uygulayan polis memurlarını tekrar görmesi halinde tanıyacağını bildirmiştir. Savcıdan polis memurları hakkında kovuşturma açılması talebinde bulunmuştur.
Başvuran, 13 Nisan 2001 tarihinde, Malatya Devlet Hastanesinde görevli uzman ortopedist ve uzman nörolog tarafından muayene edilmiştir. Ortopedist, 28 Şubat 2001 tarihli sağlık raporundaki bulgulara uygun olarak, başvuranın omuzlarında birtakım yaralar olduğunu kaydetmiştir. Nörolog, başvuranın bir özel dal hastanesine sevkini tavsiye etmiştir.
14 Nisan 2001 tarihinde, Tunceli Cumhuriyet Savcısı, Tunceli Valisinden, başvurana uygulanan kötü muameleden sorumlu olduğu iddia edilen polis memurlarının yargılanması için izin talebinde bulunmuştur. Söz konusu talep, 4483 Sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanuna uygun olarak yapılmıştır.
Başvuran, 24 Nisan 2001 tarihinde, kefaletle serbest bırakılmıştır.
7 ve 11 Mayıs 2001 tarihlerinde, başvuranın iddialarının soruşturulması görevi kendisine verilen polis müdürü Y.K., 17 Ocak 2001 tarihinde başvuranı sorgulayarak ifadesini almış olan Z.G. ve İ.Ç. isimli iki polis memurunu sorgulamıştır. Her iki polis memuru da başvurana kötü muamele uygulamış oldukları iddiasını reddetmişler ve terör örgütü üyelerinin polisin moralini bozmak amacıyla bu tip iddialarda bulunduklarını ifade etmişlerdir.
10 Mayıs 2001 tarihinde, Tunceli Cumhuriyet Savcısı, başvuranı, yaralarının kalıcı bir zarara yol açıp açmadığının tespiti amacıyla, Elazığda bulunan Fırat Araştırma Hastanesine (bundan sonra Elazığ Hastanesi olarak anılacaktır) sevk etmiştir. Muayene, 15 Haziran 2001 tarihine ayarlanmıştır.
15 Mayıs 2001 tarihinde, polis müdürü Y.K., Tunceli Valisine, iki polis memurunun yargılanması yönünde izin verilmemesi gerektiği tavsiyesinde bulunmuştur.
Tunceli Cumhuriyet Savcısının izin talebi Tunceli Valisi tarafından 21 Mayıs 2001 tarihinde reddedilmiştir. Vali, polis müdürü Y.K. tarafından hazırlanan rapora dayanarak, başvuranın iddiaları dışında, sağlık raporlarında detaylı olarak belirtilen yaraların tutukluluk sırasında gerçekleştiğini kanıtlayacak bir delilin mevcut olmadığını değerlendirmiştir.
31 Mayıs 2001 tarihinde, başvuran, Tunceli Valisinin 21 Mayıs 2001 tarihli kararına itirazda bulunmuş ve Elazığ Hastanesindeki muayene tarihinden önce alınan kararın doğruyu ortaya koymadığını ve iptal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
Malatya Bölge İdare Mahkemesi, 13 Haziran 2001 tarihli kararıyla, eksik soruşturmaya dayandığı gerekçesiyle Tunceli Valisinin kararını iptal etmiştir. Bilhassa, Tunceli Valisinin kararının, Elazığ Hastanesinden gelecek detaylı bir sağlık raporundan önce alındığı hususunu dikkate almıştır. Ayrıca, karar, başvuranla görüşme yapmamış olan bir soruşturmacı tarafından hazırlanan rapora dayanmıştır. Son olarak, yargılama izni, sadece kötü muameleden sorumlu oldukları iddia edilen kişilerden alınan ifadelere ve başvuranın tutukluluğu sırasında düzenlenen sağlık raporlarına dayanılarak reddedilmiştir.
21 Haziran tarihinde, Elazığ Hastanesi, Tunceli Cumhuriyet Savcısına başvuranın EMG muayenesini yaptırmadığını bildiren bir yazı göndermiştir.
Yeni soruşturmayı yürütme görevi aynı polis müdürü Y.K.ye verilmiştir. Y.K., başvuranı 6 Temmuz 2001 tarihinde sorguladığında, başvuran ona gözaltı sürecinde doktor önüne çıkarıldığında çok korktuğunu ve bu nedenle doktora kötü muamele konusuna ilişkin bir şey anlatamadığını söylemiştir. Her halükarda, doktorun kendisini düzgün bir şekilde muayene etmediğini belirtmiştir. Son olarak Elazığ Hastanesine gönderildiğinde kendisinden muayene ücretini ödemesi istenmiş; ancak, bu ücreti karşılayamamıştır. Dolayısıyla, hastanede görevli doktorlar kendisini muayene etmemiştir. Başvuran, polis müdürüne, kendisine uygulanan kötü muameleden sorumlu kişilerin kovuşturulması isteğini belirtmiştir.
Polis müdürü Y.K. raporunu 17 Temmuz 2001 tarihinde düzenlemiş ve polis memurlarının yargılanmasına ilişkin izin verilmemesi yönünde görüş belirtmiştir.
27 Temmuz 2001 tarihinde, Tunceli Valisi, bir kez daha polis memurlarının yargılanmasına ilişkin izin vermemiştir. Vali, başvuranın Elazığ Hastanesinde elektromiyografi ücretini ödeyemediği gerekçesiyle muayene edilmediği iddiasını dikkate almıştır. Tunceli Valisi, Bölge İdare Mahkemesinin 13 Haziran 2001 tarihli kararında altı çizilen kusurların ortadan kaldırıldığını ve başvuranın kötü muameleye maruz kaldığına dair bir delilin olmadığını değerlendirmiştir. Başvuranın bedenindeki zararları gösteren 28 Şubat 2001 tarihli rapor, başvuranın serbest bırakılmasından otuz dokuz gün sonra temin edilmiştir.
Başvurana göre, Tunceli Valisinin kararı kendisine tebliğ edilmemiştir; zira başvuran, bu süre içinde, polis memurlarının kendisine tacizde bulunması sonucu Türkiyeden ayrılmış ve Almanyaya yerleşmiştir. Dolayısıyla, başvuran, söz konusu karara itirazda bulunmamıştır. Ancak, Hükümet tarafından AİHMye sunulan bir belgeye göre, başvurana karar 5 Ağustos 2001 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Tunceli Valisinin kararına karşı Malatya Bölge İdare Mahkemesine otomatik temyiz başvurusu yapılmıştır. Ancak, Malatya Bölge İdare Mahkemesi, temyiz başvurusunun sadece başvuran ya da savcı tarafından yapılabileceği gerekçesiyle başvuruyu valiliğe geri göndermiştir. Bölge İdare Mahkemesi, temyiz başvurusunda bulunulmadığı gerekçesiyle söz konusu kararın kesinleştiği sonucuna varmıştır.
Tunceli Valisinin 27 Temmuz 2001 tarihli kararına dayanarak, 16 Ekim 2001 tarihinde, Tunceli Cumhuriyet Savcısı, kötü muameleden sorumlu olduğu iddia edilen polis memurları hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Başvuran, yasal temsilcisi yoluyla, bu karara itirazda bulunmuş ve Malatya Bölge İdare Mahkemesinin 13 Haziran 2001 tarihli kararında belirtilen kusurların giderilmediğine işaret etmiştir.
8 Kasım 2001 tarihinde, başvuranın itirazı, Tunceli Valisinin yukarıda belirtilen 27 Temmuz 2001 tarihli kararına dayanılarak, Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.
2. Başvuranın yargılanması ve mahkumiyeti
20 Şubat 2001 tarihinde, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuranı, yasadışı örgüte üyelik ve örgüt üyelerine yardım ve yataklık yapmak suçlarıyla suçlayan bir iddianame sunmuştur. Cumhuriyet Savcısı, iddianamesinde, başvurandan polis memurları tarafından 17 Ocak 2001 tarihinde ve Savcı ile Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 19 Ocak 2001 tarihinde alınan ifadelerden geniş alıntılara yer vermiştir.
Cezai kovuşturma, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesinin (bundan sonra ilk derece mahkemesi olarak anılacaktır) 2 No.lu Dairesi önünde başlamıştır. Kovuşturma zarfında, başvuran bir avukat tarafından temsil edilmiştir. Başvuran, ilk derece mahkemesine, ifadesinin gözaltı sürecinde işkence altında alındığını belirtmiştir. İfadesini reddetmiş ve masum olduğunu iddia etmiştir. İlk derece mahkemesi, Tunceli Cumhuriyet Savcısının 16 Ekim 2001 tarihli takipsizlik kararını dikkate almıştır.
9 Nisan 2002 tarihinde, başvuran, Ceza Kanununun 169. maddesine aykırı olarak yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık yapmaktan suçlu bulunmuş ve üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Başvurana ilişkin mahkumiyet kararında, ilk derece mahkemesi, başvurandan polis memurları tarafından 17 Ocak 2001 tarihinde ve Savcı ile Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 19 Ocak 2001 tarihinde alınan ifadeleri dikkate almıştır.
Başvuranın mahkumiyeti kararı 12 Kasım 2002 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 3 VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHSnin 3. maddesi uyarınca gözaltında işkenceye varan kötü muamele gördüğü konusunda şikayetçi olmuştur. Ayrıca, yetkililerin, kötü muamele iddialarına yönelik olarak ciddi ve tarafsız bir soruşturma yürütmedikleri ve dolayısıyla kendisini AİHSnin 13. maddesi uyarınca etkili bir hukuk yolundan yoksun bıraktıkları konusunda şikayetçi olmuştur.
AİHM, bu şikayetlerin tek başına 3. madde açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Söz konusu madde şöyledir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz. Hükümet, başvuranın iddialarına karşı çıkmıştır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, başvuranın, AİHSnin 35/1 maddesi anlamı dahilinde mevcut olan iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranın, iddiasının aksine kendisine 5 Ağustos 2001 tarihinde tebliğ edilen Tunceli Valisinin 27 Temmuz 2001 tarihli kararına itirazda bulunmadığını belirtmiştir.
Hükümet, ayrıca, gözaltında kötü muamele mağduru olduğunu iddia eden kişilere yönelik olarak iç hukukun sağladığı muhtelif medeni ve idari hukuk yollarının olduğunu ve başvuranın gördüğünü iddia ettiği zarara karşılık tazminat talep edebileceğini belirtmiştir.
Hükümetin medeni ve idari hukuk yollarına ilişkin yaptığı atıf konusunda, AİHM, benzer davalarda bu tip ön itirazları incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemiştir (bkz., bilhassa, Atalay - Türkiye, no. 1249/03, 18 Eylül 2008 ve bu davada anılan başvuru). AİHM, Hükümet tarafından atıfta bulunulan hukuk yollarının Sözleşmeci bir Devletin AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan yükümlülükleri açısından yeterli olarak sayılamayacağını, zira söz konusu yükümlülüklerin sorumluların teşhisi ve cezalandırılmalarından ziyade tazminat verilmesini amaçladığı yönündeki geçmiş görüşünü tekrar doğrulamıştır. AİHM, somut davada, yukarıda belirtilen davadaki kararlarından sapmasını gerektirecek özel bir durum görmemiştir. Dolayısıyla, Hükümetin medeni ve idari hukuk yollarına ilişkin ön itirazını reddetmiştir.
Hükümetin başvuranın Tunceli Valisinin 27 Temmuz 2001 tarihli kararına karşı itirazda bulunmadığı hususuna dayanmasına ilişkin olarak, AİHM, bu konunun başvuranın kötü muamele iddialarına yönelik soruşturmanın etkililiğine ilişkin şikayetinin esası ile yakından bağlantılı olduğunu ve dolayısıyla davanın esası ile birleştirilmesi gerektiğini değerlendirmiştir.
AİHM, tarafların görüşleri ışığında, başvuranın şikayetlerinin, AİHS bağlamında, belirlenmesi esastan incelenmesine bağlı olan karmaşık hukuki ve olgusal konular ortaya koyduğu kanısındadır. Dolayısıyla, AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde bu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başvurunun diğer koşullar açısından incelendiğinde de kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmiştir.
B. Esas
Başvuran, devlet görevlilerinin, gözaltında kendisine kötü muamele uygulayarak kötü muamele yasağını tamamen hiçe saydıklarını iddia etmiştir. Ayrıca, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmanın etkili ve tarafsız olmadığını ileri sürmüştür.
Hükümet, başvuranın kötü muamele iddialarını makul şüphenin ötesinde kanıtlayamadığı görüşündedir. 14, 16, 17 ve 19 Ocak 2001 tarihlerinde düzenlenen ve Avrupa İşkencenin ve İnsanlıkdışı veya Onurkırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi (AİÖK) tavsiyeleriyle uyumlu olan sağlık raporlarından hiçbirisi başvuranın bedeninde kötü muameleye dair bir iz kaydetmemiştir. Ayrıca, yetkililer başvuranı yirmi dört saatte bir muayene ederek özenli bir şekilde davranmışlardır. Diğer yandan, başvuranın bedenindeki yaraları detaylı olarak kaydeden sağlık raporları ancak 28 Şubat ve 13 Nisan 2001 tarihlerinde temin edilebilmiştir ve dolayısıyla önceki sağlık raporlarıyla karşılaştırıldıklarında güvenilir değillerdir.
Hükümet, polis memurlarının yargılanması için izin alınmasının amacının polis memurlarına dokunulmazlık sağlamak olmadığını; bu tip izinlerin amacının devlet memurlarını yalan iddialara karşı korumak olduğunu değerlendirmiştir. Hükümete göre yetkililer titizlikle hareket etmiş ve başvuranın iddialarına yönelik yeterli soruşturma yürütmüşlerdir. Başvuranın ileri sürdüğünün aksine, kendisinin Elazığ Hastanesinde muayene edilmemesinin nedeni muayene ücreti talep edilmiş olması değil; hastaneye gitmemiş olmasıdır. Hükümet, bu durumun Elazığ Hastanesinin 21 Haziran 2001 tarihli yazısından açıkça anlaşıldığı görüşündedir.
AİHM, başlangıç olarak, Hükümetin görüşünün aksine, 14, 16, 17 ve 19 Ocak 2001 tarihli sağlık raporlarının yeterli detay içermediğini ve hem - kötü muamele konulu davalara ilişkin incelemelerinde AİHM tarafından düzenli olarak başvurulan (bkz., diğer kararların yanı sıra, Akkoç - Türkiye, no. 22947/93 ve no. 22948/93) - AİÖK tarafından tavsiye edilen standartları hem de İstanbul Protokolünde ortaya konan esasları (bkz., Batı ve Diğerleri - Türkiye, no. 33097/96 ve no. 57834/00) karşılamadığını değerlendirmiştir. AİHM, dolayısıyla, söz konusu sağlık raporlarının başvuranın kötü muamele gördüğü iddiasını kanıtlamak veya çürütmek için temel alınamayacağı görüşündedir.
28 Şubat ve 13 Nisan 2001 tarihlerinde yapılan muayenelere ilişkin olan ve Hükümetin görüşüne göre güvenilir olmayan raporlar hususunda ise, AİHM, başvuranın, söz konusu raporların temin edilmesindeki gecikme için suçlanamayacağını değerlendirmiştir. Başvuran Cumhuriyet Savcısına iddia konusu kötü muamele hakkında 22 Ocak 2001 tarihinde - serbest kalma tarihinden üç gün sonra - bilgi vermiş olmasına rağmen otuz yedi gün süreyle muayeneye götürülmemiştir. AİHM, daha çabuk bir muayene sağlamanın yetkililer açısından zorluk arzetmeyeceğini; ancak, yetkililerin yine de bunu yapmadığını ve bunun kısmen başvuranın tutukluluğunun hangi yetki alanı dahilinde olduğuna dair savcılar arasında yürütülen uzun görüşmelerden kaynaklandığını değerlendirmiştir. AİHM, raporların temin edilmesinde yetkililerden kaynaklanan gecikmenin, daha sonra kötü muamele iddialarının reddinde başvurana karşı kullanılmasını üzüntüyle karşılamaktadır.
28 Şubat ve 13 Nisan 2001 tarihlerinde düzenlenen raporların delil değerlerine ilişkin olarak, AİHM, raporların, adli tıpta uzman doktor, uzman ortopedist ve uzman nörolog tarafından yapılan muayenelere ilişkin olduğunu gözlemlemiştir. Raporlar sadece sağlık bulgularını içermemiş; aynı zamanda, başvuranın kötü muamele iddialarının ayrıntılarını içermiştir. Söz konusu uzman doktorlar başvuranın ek muayene için tam donanımlı bir hastaneye sevkini tavsiye etmiş olmalarına rağmen, AİHM üzüntüyle bunun gerçekleşmediğini kaydetmiştir. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın, Elazığ Hastanesinde muayene edilmemiş olmasının nedeninin muayene ücretini ödeyememiş olduğu yönündeki iddiasına karşı Hükümetin itirazını dikkate almıştır. Hükümetin görüşüne göre, Elazığ Hastanesi tarafından 21 Haziran 2001 tarihinde düzenlenen yazı, başvuranın hastaneye gitmediğini ortaya koymaktadır. Bununla beraber, AİHM, Hükümet tarafından atıfta bulunulan yazının, başvuranın hastaneye gitmediğine ilişkin bir husustan bahsetmediğini; sadece, başvuranın EMG muayenesini yaptırmadığını ifade ettiğini kaydetmiştir. Her halükarda, AİHM, başvuranın, yerel soruşturma makamlarına, tıbbi muayeneyi karşılama gücü olmadığını bildirdiğini; ancak, söz konusu yetkililer tarafından hiçbir adım atılmadığını gözlemlemiştir.
28 Şubat ve 13 Nisan 2001 tarihli raporlarda detaylandırılan sağlık bulgularının niteliği ve derecesine ilişkin olarak, AİHM, başvuranın bedenindeki yaraların, kötü muameleye ilişkin - kollarından asıldığı gibi - ifadeleriyle tutarlı olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca, başvuranın bedenindeki yaraların kötü muamele gerçekleştikten birkaç hafta sonra hala gözle görülür olduğu ve ayrıca adli tıp uzmanı ve diğer uzman doktorların başvuranın tam donanımlı bir hastaneye sevkini tavsiye ettikleri gerçekleri dikkate alındığında, AİHM, başvuranın, AİHSnin 3. maddesi kapsamına dahil olacak şekilde ciddi ölçüde kötü muameleye maruz kaldığı sonucuna varmıştır.
Ayrıca, başvuranın gözaltı sürecinden sonra serbest bırakılmayıp bir hapishaneye nakledilmiş olması ve sağlık raporlarının başvuran hapishanedeyken düzenlenmiş olması, AİHMnin, raporlarda belirtilen yaraların başvuranın Devlet görevlilerinin sorumluluğunda olduğu sürede gerçekleştiği sonucuna varması için yeterlidir. Bu bağlamda, AİHM, söz konusu yaralanmalar için makul bir açıklama getirme yükümlülüğü olan Hükümetin (bu bağlamda bkz., Salman - Türkiye (BD), no. 21986/93) böyle bir açıklama yapmadığını kaydetmiştir.
AİHM, başvuranın soruşturmanın etkinliğine ilişkin şikayetleri hususunda, yukarıda belirtilen Batı ve Diğerleri davasındaki kararında ortaya konan kötü muamele iddialarına yönelik etkili soruşturma gerekliliklerini yinelemiştir.
AİHM, bu bağlamda, somut davada mevcut olan soruşturmanın, büyük ölçüde, başvurana uygulanan kötü muamele ile itham edilen polis memurlarının amiri konumundaki polis müdürü tarafından yürütüldüğünü gözlemlemiştir. Ayrıca, yargılama için izin verilmemesi kararı da polis kuvvetinin hiyerarşik yapıda üstü konumundaki Vali tarafından verilmiştir. AİHM, bazı kararlarında, olaylarda adı geçen kişilerden bağımsız olmayan bu tip kişiler tarafından yürütülen soruşturmaların etkili bir soruşturmanın bağımsızlığı ve tarafsızlığı gereğiyle bağdaşmayacağını değerlendirmiştir (bkz., Güleç - Türkiye, 27 Temmuz 1998; Oğur - Türkiye (BD), no. 21594/93).
AİHM somut davada aynı sonuca varmış ve Hükümetin bu tip soruşturmaların amacının kamu görevlilerini yalan iddialara karşı korumak olduğu yönündeki görüşüne katılmamıştır. AİHMnin görüşüne göre, bağımsız yargı makamları, kötü muamele iddialarının doğruluğunu tespit etmek için daha uygun konumdadırlar ve aynı zamanda bu iddialarla itham edilen kişilere gerekli korumaları sağlarlar.
AİHM, savcıların, kötü muameleye bağlı suçlarla itham edilen kamu görevlileri hakkında kovuşturma başlatmadan önce 4483 sayılı Kanun uyarınca izin almaları gereği uygulamasının 2003 yılında 4778 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte kalktığını kaydetmiştir.
Başvuranın kötü muamele iddialarına yönelik soruşturmanın bağımsız ve tarafsız bir makam tarafından yürütülmediği sonucu, AİHMnin, yetkililerin AİHSnin 3. maddesinde yer alan pozitif yükümlülüğün aksine etkili bir soruşturma yürütmedikleri kararına varması için yeterlidir. AİHM, dolayısıyla, soruşturmaya ilişkin diğer özelliklerin incelenmesini gereksiz değerlendirmiştir.
Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, polis memurlarının yargılanması için savcının izin talep ettiği idari usulün, AİHSnin 35/1 maddesi anlamı dahilinde etkili bir hukuk yolu olarak kabul edilemeyeceği ve dolayısıyla başvuranın Tunceli Valisinin 27 Temmuz 2001 tarihli kararına itiraz etmeyerek iç hukuk yollarını tüketme şartına uymamış olarak değerlendirilemeyeceği görüşündedir. AİHM, başvuranın Tunceli Cumhuriyet Savcısının takipsizlik kararına daha sonra itirazda bulunduğunu ve başvurusunu söz konusu itirazın Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedildiği tarihten itibaren altı ay içinde yaptığını kaydetmiştir. Dolayısıyla, AİHM, Hükümetin bu konudaki ön itirazını reddetmiş ve AİHSnin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiği kararını vermiştir.
II. AİHSNİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, altı gün süreyle gözaltında tutulduğunu ve dolayısıyla AİHSnin 5/3 maddesi anlamı dahilinde hemen bir yargıç önüne çıkarılmadığını ileri sürmüştür. Söz konusu maddenin ilgili kısmı şöyledir:
3. Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmıştır.
AİHM, başvuranın gözaltı süresinin Cumhuriyet Savcısı ve Sulh Ceza Mahkemesi huzuruna çıkarıldığı 19 Ocak 2001 tarihinde sona erdiğini gözlemlemiştir. Ancak, başvuran, AİHM başvurusunu, 17 Ocak 2002 tarihine kadar yapmamıştır. Dolayısıyla, bu şikayete ilişkin olarak AİHSnin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına uymamıştır. Bu nedenle, bu husus, AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
III. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, ayrıca, AİHSnin 6. maddesi uyarınca davanın hakkaniyete uygun olarak görülmesi hakkının gözaltında avukatına başvuramaması nedeniyle ihlal edildiği konusunda şikayetçi olmuştur. Söz konusu maddenin ilgili kısmı şöyledir:
3. Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:
c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek;
Hükümet, başvuranın gözaltında avukat talebinde bulunmadığı gerekçesiyle AİHSnin 34. maddesi anlamı dahilinde mağdur olduğu iddiasında bulunamayacağı görüşündedir.
AİHM Hükümetin ön itirazını şikayetin esası ile birlikte incelemeyi daha uygun görmüştür. AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başvurunun diğer koşullar açısından incelendiğinde de kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
Hükümet, ayrıca, başvuranın, hakkında yürütülen cezai kovuşturma süresi boyunca bir avukat tarafından temsil edildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuranın mahkumiyetinin, sadece, avukat yokluğunda ve kötü muamele gördüğünü iddia ettiği gözaltı süresinde kendisinden alınan ifadelere dayanmadığını; aynı zamanda kovuşturma zarfında dosyada toplanan diğer delillere dayandığını belirtmiştir.
AİHM, başlangıç olarak, başvuranın gözaltı sırasında alınan ve sözde avukat yardımı talep etmediğini belirttiği ifadesine rağmen, başvuranın gözaltında bulunduğu dönemde, 3842 sayılı Kanunun Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev alanına giren suçlarla bağlantılı olarak yakalanan kişiler hakkındaki 31. maddesi uyarınca, avukata erişim hakkı üzerinde sistematik kısıtlamalar uygulandığını kaydetmiştir (bkz., Çimen - Türkiye, no. 19582/02, 3 Şubat 2009). Dolayısıyla, başvuranın gözaltındayken avukat talebinde bulunması sonuçsuz olurdu. Bu nedenle, AİHM, Hükümetin başvuranın mağdur konumuna ilişkin itirazını reddetmiştir.
AİHM, Salduz - Türkiye (BD) (no. 36391/02, 27 Kasım 2008) davasındaki kararında ortaya konan temel ilkeleri yinelemiştir. Somut davayı söz konusu ilkeler ışığında inceleyecektir.
AİHM, başvuranın avukat yokluğunda alınan ifadelerin içeriğinin doğruluğunu reddetmesine rağmen Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesinin başvuran hakkında mahkumiyet kararı alırken bu ifadelere dayandığını değerlendirmiştir. Ayrıca, AİHM, başvuranın, ifadesini alan polisin gözetiminde iken AİHSnin 3. maddesine aykırı olarak kötü muameleye maruz kaldığı kararını vermiştir. Bu bağlamda, AİHM, cezai kovuşturma zarfında 3. maddeye aykırı olarak elde edilen delillerin kullanımının - söz konusu delillerin kabulü mahkumiyet kararında belirleyici olmasa dahi - kovuşturmanın hakkaniyete uygunluğunu ihlal ettiğini yinelemiştir (bkz., Hacı Özen - Türkiye, no. 46286/99, 12 Nisan 2007 ve bu kararda anılan davalar).
Dolayısıyla, somut davada, başvuran, kötü muameleye maruz kaldığı gözaltı süresinde avukat erişimine ilişkin kısıtlamalardan şüphesiz etkilenmiştir. Bu nedenle, sonradan sağlanan avukat yardımı veya müteakip yargılamanın çekişmeli niteliği daha önceden meydana gelen kusurları gidermemiştir.
Özetle, AİHM, soruşturmanın başlangıç aşamalarında avukat olmamasının başvuranın savunma haklarını telafi edilemez bir şekilde etkilediğini tespit etmiştir.
Dolayısıyla, AİHSnin 6/1 maddesi ile bağlantılı olarak 6/3 (c) maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHSNİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, son olarak, AİHSnin 14. maddesine atıfta bulunarak Kürt kökeni ve siyasi düşünceleri nedeniyle kötü muameleye maruz bırakıldığı iddiasında bulunmuştur.
Hükümet bu iddiaya karşı çıkmıştır.
AİHM, başvuranın iddiasını, kendisine sunulan deliller ışığında incelemiştir. Bu iddianın dayandırılacağı yeterli delilin olmadığı görüşündedir. Dolayısıyla, bu şikayetin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.
V. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören tarafın hakkaniyete uygun bir surette tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran, toplam 11.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Hükümet, başvuran tarafından talep edilen miktarın aşırı olduğunu değerlendirmiştir.
AİHM, talep edilen miktarın makul olduğunu değerlendirmiş ve dolayısıyla manevi tazminat olarak miktarın ödenmesine karar vermiştir.
Ayrıca, AİHM, başvuranın AİHSnin 6/1 maddesine aykırı olduğu tespit edilen cezai yargılama sonucu mahkum edildiği durumlarda, esas itibariyle, en uygun tazmin yolunun, başvuranın söz konusu madde ihlal edilmeseydi içinde olacağı konuma mümkün olduğunca getirilmesinin sağlanması olacağı kanaatindedir (bkz., Şirin - Türkiye, no. 47328/99, 15 Mart 2005). AİHM, dolayısıyla, başvurana yönelik en uygun tazmin yolunun, talep etmesi halinde, AİHSnin 6/1 maddesi gereklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağını değerlendirmiştir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Gençel - Türkiye, no. 53431/99, 23 Ekim 2003 ve yukarıda anılan Salduz).
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca, AİHM önünde görülen davada kendisini temsil eden avukatların ücretleri karşılığı 9.700 Türk Lirası (yaklaşık 6.200 Euro) ve muhtelif posta ve çeviri masrafları karşılığı 1.350 Euro talep etmiştir. Başvuran, avukat ücretlerine ilişkin olarak, AİHMye, avukatların dava üzerinde toplam yirmi bir saatlik çalışma yaptıklarını gösteren bir zaman çizelgesi sunmuştur. Posta ve çeviri masraflarına ilişkin olarak delil oluşturacak herhangi bir belge sunmamıştır.
Hükümet, talep edilen miktarların abartılı ve asılsız olduğunu değerlendirmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı takdirde mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Somut davada, sahip olduğu bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan AİHM, başvurana, masraflara ilişkin tüm başlıkları kapsamak üzere ve Avrupa Konseyi tarafından yasal yardım olarak tanınan 850 Euro düşülmek üzere 2.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
AİHM, BU GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİ İLE
1. AİHSnin 3. ve 6. maddeleri uyarınca olan şikayetlerin kabuledilebilir; başvurunun kalanının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6/1 maddesiyle bağlantılı olarak 6/3 (c) maddesinin ihlal edildiğine;
4. a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilmek üzere ve tabi olabilecek her türlü vergi ile birlikte Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 11.000 Euro (on bir bin Euro) ve yargılama masraf ve giderlerine karşılık olarak, yasal yardım olarak tanınan 850 Euro (sekiz yüz elli Euro) düşülmek üzere, 2.000 Euro (iki bin Euro) ödenmesine;
b) Yukarıda belirtilen tutarlar üzerine, söz konusu üç aylık sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 29 Eylül tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy