(AİHS m. 6, 34, 35, 41, 44) (2709 S. K. m. 143) (765 S. K. m. 125, 168, 169) (3713 S. K. m. 5) (ÇIRAKLAR - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 8126/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
21 Temmuz 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
T.C. vatandaşı Nurettin Giç (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 4 Haziran 2001 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 8126/02 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından M. İriz ve İ. Güler tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
Başvuran 1960 doğumlu olup İstanbulda ikamet etmektedir.
30 Aralık 1992 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri yasadışı örgüt PKKya düzenlenen operasyon kapsamında başvuranın evinde arama düzenlemiş ve iki el bombası ile Kalaşnikof mermileri bulmuşlardır. Başvuran gözaltına alınmış, 12 Ocak 1993te Cumhuriyet Savcısı ve Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) hakimi karşısına çıkarılmış ve tutuklanmasına karar verilmiştir.
25 Ocak 1993 tarihinde cumhuriyet savcısı TCKnın 168. ve 169. ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5. maddesine dayalı olarak aralarında başvuranın da yer aldığı on yedi sanığı PKK mensubu olmakla itham etmiştir.
DGM 18 Şubat 1993 tarihinde ilk duruşmasını yapmıştır.
18 Haziran 1999 tarihinde gerçekleştirilen yasal değişiklik ile Anayasanın 143. maddesi değiştirilmiş ve sonuç itibarıyla askeri hakimin yerini sivil hakim almıştır.
DGM 20 Ekim 1999 tarihinde başvuranı hakkında yapılan ithamlardan suçlu bulmuş ve TCKnın 125. maddesine dayalı olarak müebbet hapis cezasına çarptırmıştır.
Yargıtay 28 Kasım 2000 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Bu karar 6 Aralık 2000 tarihinde tebliğ edilmiştir.
18 Şubat 1993 ve 28 Kasım 2000 tarihleri arasında görülen ceza davası sürecinde DGM düzenli olarak her iki ayda bir duruşma gerçekleştirmiştir. 19 Mart 1993 tarihli tutanaklara göre DGM, Bitlis Ağır Ceza Mahkemesinden tutuklu suç ortağı sanıklarından A.I.nın ifadesinin istinabe yoluyla alınmasını istemiştir. Bu mahkemeden herhangi bir yanıt alınamadığından DGM 9 Haziran, 21 Temmuz, 8 Eylül, 1 Kasım ve 24 Aralık 1993 tarihlerinde talebini yinelemiştir. DGM, 26 Nisan 1993 tarihinde ilgili ispat edici belgelerle birlikte polis memurlarının dinlenmesini istemiştir. 6 Haziran, 21 Temmuz, 1 Kasım ve 24 Aralık 1993, 25 Şubat, 18 Nisan, 13 Haziran, 22 Temmuz, 26 Ağustos, 19 Ekim ve 25 Kasım 1994, 23 Ocak, 13 Mart, 24 Nisan, 12 Haziran, 24 Temmuz ve 6 Eylül 1995 tarihli duruşmalarda sözkonusu polis memurlarının ifadelerine başvurulması amacıyla savcılığın emniyetteki ilgili birimleri harekete geçirmesi talebini yinelemiştir. 14 Şubat 1996 ve 14 Kasım 1997 tarihleri arasında DGM, her duruşmada emniyet müdürlüğünden gelecek yanıtın beklendiğini ifade etmiştir. 29 Kasım 1996 ve 23 Mayıs 1997 tarihleri arasında DGM İstanbul Barosuna başvuran adına resen bir avukat tayin edilmesi için birçok kez çağrıda bulunmuştur. Başvuran ise altı duruşmaya kendi isteğiyle katılmamıştır.
HUKUK
Başvuran AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Başvuran bünyesinde askeri bir hakimi bulundurması nedeniyle kendisini yargılayıp mahkum eden mahkemenin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığından şikayetçi olmaktadır. Başvuran ön soruşturma kapsamında, ilk derece mahkemesi ve Yargıtay önündeki süreçte hakkaniyete uygun olarak yargılanma hakkından yararlanamadığını iddia etmektedir. Başvuran son olarak yargılama sürecinin uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.
Hükümet yapılan başvurunun altı ay kuralına (AİHSnin 35/1 maddesi) uygun yapılmadığını ve dayanaktan yoksun olduğu itirazında bulunmaktadır.
AİHM Hükümetin ön itirazı ile ilgili olarak bu yöndeki yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (Bkz. diğerleri arasında Okul-Türkiye kararı no: 45358/99, 4 Eylül 2003). AİHM bu başvuruda yerleşik içtihadının dışına çıkılmasını gerektirecek herhangi bir özel durumun yer almadığını hatırlatmakta ve AİHSnin 35. maddesine uygun olarak başvurunun hiçbir kabuledilemezlik unsurunun bulunmadığına itibar etmektedir. Başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
AİHM yargılama sürecinin uzunluğu hususunda dikkate alınması gereken dönemin başvuranın yakalandığı 30 Aralık 1992 tarihinde başlayıp, Yargıtayın 28 Kasım 2000 tarihli kararı ile sona erdiğini ifade etmektedir. İki dereceli mahkemede görülen bu süreç yaklaşık yedi yıl on bir aydır.
AİHM yargılama süresinin makul olup olmadığının davanın şartları ışığında ve özellikle de davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili mercilerin tutumu, davanın başvuran için arz ettiği önem gibi, içtihadında yerleşmiş ölçütlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır (Bkz. diğer birçokları arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa kararı, no: 25444/94). AİHM, ayrıca, yalnızca kamu otoritesinin tutumu nedeniyle meydana gelen uzamalar nedeniyle «makul sürenin» aşıldığı sonucuna varabilir.
AİHM mevcut başvuruda, aralarında başvuranın da bulunduğu çok sanıklı ve sanıkların ağır suçlarla itham edildikleri bu davanın belli bir karmaşık yapısı olduğunun hakkını vermektedir.
AİHM başvuranın altı duruşmaya katılmadığını tespit etmekte, fakat bu durumun yargılama süresinin uzamasını açıklamaya yetmediğini dikkate almaktadır.
Yetkili mercilerin tutumuna gelince AİHM, duruşmaların gerçekleştirilmesinde etkisiz kalınan herhangi bir dönemin bulunmadığını belirlemekte, ancak adli makamlar arasındaki koordinasyon kopukluğunun hatırı sayılır bu gecikmeye yol açtığını gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda, yaklaşık iki buçuk yıldan fazla bir süre boyunca Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından savcılığa polislerin duruşmalara katılmaları yönünde çağrı yapıldığını ve DGMnin emniyet müdürlüğünden istenen bir bilgi notunu yaklaşık bir yıl dokuz ay beklediğini gözlemektedir. Bunlara ilave olarak, İstanbul Barosunun resen bir avukat ataması için yaklaşık altı ay beklenmiştir.
AİHM, AİHSnin 6. maddesinin prensip olarak adaletin en iyi şekilde tecelli etmesini sağlamaya yöneliktir (Bkz. 12 Ekim 1992 tarihli Boddaert-Belçika kararı). Bununla birlikte, bir mahkeme bilhassa diğer adli ve idari mercilerden müteaddit kez birtakım bilgiler talep ediyor ve bunlar uzun yıllar yanıtsız kalıyor ise sözü edilen bu ilkenin özü ortadan kalkmaktadır.. AİHM ilgili makamların yanıtlarının beklenmesinden kaynaklı bu gecikmenin dosyaların incelenme süresini uzatan yargı sisteminden ileri geldiğini not eder. Bu durumda Devlete düşen yükümlülük bir davanın iyi yürütülebilmesi ve adaletin iyi işleyişi bakımından, ilgili birimlerin adli organların işlerini aktif ve daimi surette kolaylaştırmalarını sağlayacak ve bunu güvence altına alacak bir sistemi oluşturmaktır.
Bu başvuruda AİHM, mahkemeye sunulan bütün unsurları incelemesinin ardından, yerleşik içtihadını da dikkate alarak yargılama süresinin uzunluğunun aşırı olduğuna ve «makul süre» koşuluna uymadığına itibar etmektedir.
AİHM bu noktada AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesinin bünyesinde askeri bir hakimi bulundurması nedeniyle bu mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki şikayet ile ilgili olarak, benzer sorunları ortaya koyan birçok şikayetin daha önce incelendiğini ve AİHSnin 6/1 maddesinin bu bağlamda ihlal edildiği sonucuna varıldığını hatırlatır (Bkz. Aslan ve Şancı-Türkiye kararı, no: 58055/00, 5 Aralık 2006; Ceylan-Türkiye kararı no: 53431/99, 23 Ekim 2003).
AİHM kendisine sunulan bütün unsurları incelemiş ve Hükümetin bu davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığını tespit etmiştir. AİHM, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.
Başvuranın bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkının ihlalinin tespiti ışığında AİHM, bu şikayetin incelenmesini gerekli görmemektedir (Bkz. diğerleri arasında, Çıraklar-Türkiye, 28 Ekim 1998).
Başvuran AİHSnin 41. maddesinin uygulanması ve maruz kaldığı manevi zararın karşılığında manevi tazminatın ödenmesi konusunda takdiri AİHMye bırakmaktadır. Başvuran yargılama masraf ve giderleri ile ilgili herhangi bir talepte bulunmamaktadır.
Sözleşme tarafından öngörülen bağımsızlık ve tarafsızlık koşullarını yerine getirmeyen bir mahkeme tarafından mahkumiyet kararı alındığında, başvuranın talebi doğrultusunda yeni bir yargılamanın başlatılması ilke olarak tespit edilen ihlalin giderilmesi bakımından uygun bir yöntemi oluşturur (Bkz. sözü edilen Gençel kararı). Sonuç olarak AİHM, başvurana hakkaniyete uygun 4.200 Euro manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliğini taşımaması nedeniyle AİHSnin 6.maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 6. maddesi hakkındaki diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
4. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TLye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 4.200 (dört bin iki yüz) Euro ödenmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 21 Temmuz 2009 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy