(AİHS m. 6, 10, 14, 34, 35, 41, 44) (3713 S. K. m. 8) (1412 S. K. m. 309) (ÖZTÜRK - TÜRKİYE DAVASI) (SEHER KARATAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (COLOZZA - İTALYA DAVASI) (ZANA - TÜRKİYE DAVASI) (YAĞMURDERELİ - TÜRKİYE DAVASI) (SÜREK - TÜRKİYE DAVASI (4)) (SÜREK - TÜRKİYE DAVASI) (LİNGENS - AVUSTURYA DAVASI) (GÜZEL - TÜRKİYE DAVASI (NO: 1))
(Başvuru no: 9844/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
4 Mart 2008
İşbu karar AİHSnin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup, şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 9844/02 başvuru nolu davanın nedeni bu ülke vatandaşı Zeynal Abidin Kızılyaprakın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 19 Ekim 2001 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından D. Bayır, M. Tepe Avcı tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1960 doğumlu olup İstanbulda ikamet etmektedir.
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı 2 Şubat 2000 tarihinde Özgür Bakış gazetesinin yayımladığı 1900den 2000e Kürtler, Kronolojik Albüm başlıklı özel ekinin toplatılmasını talep etmiştir.
Aynı gün DGM sözü edilen ekin özellikle dört makalesinde bölücülük propagandası yapıldığı gerekçesiyle toplatılmasını kararlaştırmıştır.
Cumhuriyet Savcısı 16 Şubat 2000 tarihinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesine dayalı olarak gazetenin sahibi hakkında ceza davası açmıştır.
12 Mayıs 2000 tarihinde 3 nolu DGM bir duruşma yapmış, bu esnada gazetenin sahibi başvuranın bahse konu ekin editörü olduğunu, ayrıca «12 Eylül (Darbesi) Kürtlere illallah dedirtti» ve «Yeniçağ» makalelerinin de başvuranın kaleminden çıktığını ifade etmiştir.
12 Temmuz 2000 tarihinde 3 nolu DGM başvuranı tanık sıfatıyla dinlemiş, adı geçen sözü edilen makaleleri yazdığını doğrulamıştır.
21 Temmuz 2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı 3713 sayılı Kanunun 8. maddesine istinaden başvuran hakkında ceza davası açmıştır. Başvuranın davası 2 nolu DGMde görülmüştür.
2 nolu DGM 26 Ekim 2000de bir duruşma gerçekleştirmiş ve bu duruşmada başvuranın savunmasını dinlemiştir. Başvuran mezkur yazıların içeriğinin ifade özgürlüğü kapsamını aşmadığını belirtmiştir.
2 nolu DGM 21 Kasım 2000 tarihinde hali hazırda 3 nolu DGMde süren dava ile birleştirilmesine karar vermiştir.
3 nolu DGM 8 Aralık 2000 tarihinde başvuranın davasını almış ve sanıkların hazır bulunmadıklarını tespit etmiştir. Mahkeme Cumhuriyet Savcısının iddianamesini dinlemiştir. Başvuran bu duruşmaya çağrılmamıştır.
Bu duruşmanın sonunda DGM 3713 sayılı Kanunun 8. maddesine dayanarak başvuranı bir yıl dört yıl hapis ve 1.622.400.000 TL (yaklaşık 2.690 Euro) ağır para cezasına çarptırmıştır. Mahkeme dava konusu makalelerin ulusu ve toprak bütünlüğü ile Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bölünmez bütünlüğünü yıkma amacını taşıyan bölücülük propagandasını yaptığına itibar etmiştir.
Başvuran 17 Ocak 2001 tarihinde temyize gitmiştir. Başvuran 3 nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin duruşma konusunda kendisini bilgilendirmediğini ve sanık sıfatıyla bu mahkeme tarafından hiçbir surette dinlenmediğinden şikayetçi olmuştur.
Yargıtay 10 Nisan 2001 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay kararı 3 nolu DGMnin kalemine 7 Mayıs 2001de iletilmiştir.
27 Haziran 2001 tarihinde başvuranın talebi üzerine kefaletin yatırılması karşılığında cezasının infazı dört ay süreyle ertelenmiştir. Başvuran firar olduğundan ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı ceza hiçbir şekilde infaz edilmemiştir.
Başvuran para cezasını sırasıyla 10 Temmuz, 9 Ağustos ve 5 Eylül 2001 tarihlerinde ödemiştir.
19 Temmuz 2003 tarihinde 4928 sayılı Kanun Terörle Mücadeleye dair 3713 sayılı Kanunun 8. maddesini ilga etmiştir.
DGM 7 Ekim 2003 tarihinde başvuranı serbest bırakmış ve mahkumiyet kararının infazının ve buna bağlı yasal sonuçlarının kaldırılmasına karar vermiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6. MADDESİNİNİ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, kendisi hakkında mahkumiyet kararı veren 3 nolu DGM huzuruna çıkarılmadığı cihetle yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğundan yakınmaktadır. Başvuran, bilhassa Cumhuriyet savcısının duruşmada sunduğu iddianamesine cevap veremediği gerekçesiyle savunma hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, oluşumunda askeri hakim bulunmamasına rağmen Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğundan şikayetçi olmaktadır. Başvuran bu hususta AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrası ile 3. fıkrasının b) bendinin ihlal edildiğini düşünmektedir.
AİHM, AİHSnin 6. maddesinin 3. fıkrasındaki güvencelerin genel olarak adil dava kavramının tüm veçhelerini teşkil ettiğini anımsatır (bkz. Colozza - İtalya, 12 Şubat 1985 tarihli karar, prg. 26). Mevcut davada AİHM başvuranın şikayetlerinin AİHSnin 6. maddesinin 1. fıkrası açısından incelenmesinin yerinde olacağı kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
1. Mağdur niteliği
Hükümet başvuranın mağdur sıfatına itiraz etmektedir. Hükümet, 3713 sayılı Kanunun 8. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını müteakip DGMnin başvuran hakkında beraat kararı vererek yürütmenin durdurulması ve cezanın bütün yasal sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasına hükmettiğine dikkat çekmektedir.
Hükümet, Türk Hukukunda daha hafif bir ceza kanununun uygulanması sonucunda mahkumiyet kararının iptali durumunda ödenen para cezasının iade edilmesine imkan tanıyan bir hüküm bulunmadığını belirtmektedir. Bununla birlikte Hükümet başvuranın para cezasının kanundışı olduğu kanaatine varması durumunda genel hükümler uyarınca ödediği cezanın iadesini talep edebilme imkanının bulunduğunu ilave etmektedir. Hükümet temyiz neticesinde beraat eden bazı kimselere ödedikleri para cezalarının iadesine hükmedilen bir yargı kararını örnek olarak sunmaktadır.
Başvuran öncelikle, ceza tutarını ödediğine dikkat çekmektedir. Başvuran ayrıca, Hükümet tarafından gösterilen örnek kararın yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 309. maddesinin uygulandığı bir vakaya ilişkin olduğunu ve bu durumla kendi durumu arasında özdeşlik bulunmadığını belirtmektedir.
AİHM, bir başvuran hakkında lehte bir karar ya da tedbir alınmasının ilke olarak ilgilinin mağdur sıfatının ortadan kalkması için yeterli gelmeyeceği, bunun ancak ulusal makamların AİHSnin ihlalini özü itibarıyla yahut alenen kabul ederek telafi yoluna gitmeleri durumunda mümkün olabileceği yönündeki içtihadını anımsatır (Öztürk - Türkiye, no: 22479/93, prg. 73).
Mevcut davada AİHM, başvuranın 7 Ekim 2003 tarihli kararı verildiği sırada para cezasını ödemiş bulunduğunu tespit etmektedir. AİHM, bu kararın hürriyeti kısıtlayıcı cezanın uygulanmasına engel olduğunu ve başvuranın adli sicil kaydının silinmesini sağladığını kaydetmektedir. Ancak bu karar başvuranın daha evvel ödediği para cezasının iadesini mümkün kılmamıştır. Hükümetin de dikkat çektiği üzere Türk Hukuku daha hafif bir ceza kanununun uygulanması sonrasında beraat eden kimselere ödedikleri para cezasının iade edilmesine imkan vermemektedir. Para cezası kanundışı bir nitelik taşımadığından, başvuranın genel hükümler uyarınca ödediği paranın iadesini talep etmesi mümkün değildi. Hükümet tarafından sunulan örnek karar nihayetinde kanun lehine temyiz sonucu beraat eden kimseler hakkındadır. Mevcut davada ise durum böyle değildir. Başvuranın beraat etmesi daha hafif bir ceza kanununun yürürlüğe girmesinin yegane neticesi olup durumu Hükümet tarafından gösterilen örnek davadakinden farklıdır.
Dolayısıyla Hükümetin bu itirazının reddedilmesi yerinde olacaktır.
2. Altı ay süresi kuralına riayet edilmemesi
Hükümet altı ay süresi kuralına riayet edilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümet kesin iç hukuk kararının 10 Nisan 2001 tarihinde verilmiş olmasına rağmen başvurunun 19 Ekim 2001 tarihinde yapıldığına dikkat çekmektedir.
AİHM, başvuranın, kesin iç hukuk kararının bir nüshasının resen kendisine tebliğ edilmesi hakkının bulunduğu ve altı ay süresi kuralının karar örneğinin başvurana tebliğ edildiği tarihten itibaren işletilmeye başlanmasının AİHSnin 35/1 maddesinin konu ve amacına daha uygun olduğu yönündeki içtihadını anımsatır (bkz. Worm - Avusturya, 29 Ağustos 1997 tarihli karar, prg. 33). İç hukukta kararın tebliği öngörülmediği takdirde AİHM, tarafların kararın muhtevasından gerçek anlamda haberdar olabildikleri kararın kullanıma açıldığı tarihin dikkate alınması gerektiği kanaatindedir (bkz. mutatis mutandis, Papachelas - Yunanistan, no: 31423/96, prg. 30 ve Seher Karataş - Türkiye, no: 33179/96, 9 Temmuz 2002).
AİHM olayların meydana geldiği dönemde, ceza davalarında verilen Yargıtay kararlarının taraflara tebliğ edilmemekte olduğunu gözlemlemektedir. Taraflar sözkonusu kararın ilk derece mahkemesi kalemine konmasından ve/veya hükmedilen cezanın infaz edilmesi amacıyla bir belgenin tebliğ edilmesinden sonra karar hakkında bilgi sahibi olabilmekteydiler.
Mevcut davada kesin iç hukuk kararı teşkil eden 10 Nisan 2001 tarihli Yargıtay başvurana ya da avukatına tebliğ edilmemiştir. Söz konusu karar 7 Mayıs 2001 tarihinde DGM kaleminde dava dosyasına eklenerek tarafların kullanımına sunulmuştur. Dolayısıyla altı ay süresi 7 Mayıs 2001 tarihinden itibaren işlemeye başlamıştır. Başvuru bu tarihten altı aydan daha az bir süre içinde yapılmış olduğundan Hükümetin itirazını reddetmek gerekir.
3. Sonuç
Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu yönünde yapılan şikayete ilişkin olarak, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görev yapan hakimlerin faydalandıkları anayasal ve yasal güvenceleri ve bu hakimlerin bağımsızlık ve tarafsızlığını tartışmalı hale sokacak nitelikte bir argüman ileri sürülemediğini göz önünde bulunduran AİHM başvurunun bu bölümünün AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği hükmüne varmaktadır (bkz. İmrek - Türkiye, no: 57175/00, 28 Ocak 2003).
DGM önünde yapılan yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğu yönündeki şikayete ilişkin olarak ise AİHM bu şikayetin AİHSnin 35/3 maddesi bakımından açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin de bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla bu şikayetin kabuledilebilir ilan edilmesi yerinde olacaktır.
B. Esas hakkında
Hükümet başvuranın tanık sıfatıyla 3 nolu DGM tarafından dinlendiğini savunmaktadır. Mahkeme huzurunda başvuran sözkonusu yayının yazı işleri sorumlusu ve iki makalenin yazarı olduğunu kabul etmiştir. Hakkında açılan ceza davası kapsamında başvuranın savunması 2 nolu DGM tarafından dinlenmiştir. Bu iki dava daha sonra 3 nolu DGMde birleştirilmiştir. Hükümete göre 2 nolu DGM tarafından dinlenilen başvuranın 3 nolu DGM önüne çıkması gerekli değildi. Hükümet davaların birleştirilmesinin ardından 3 nolu DGMde yapılan ilk duruşmaya başvuranın kendi rızasıyla katılmadığını eklemektedir.
Başvuran Hükümetin savlarına karşı çıkmaktadır.
AİHM bir sanığın duruşmaya katılma yetisinin AİHSnin 6. maddesinin bütününün konusundan ve amacından kaynaklandığını hatırlatır (Bkz. sözü edilen Colozza-İtalya kararı ve Zana-Türkiye kararı 25 Kasım 1997).
Bu başvuruda, hakkında 2 nolu DGMde açılan ceza davası ile ilgili olarak başvuran ilk duruşmada ifade vermiştir. 21 Ekim 2000 tarihinde 2 nolu DGM davanın 3 nolu DGMde devam eden diğer davayla birleştirilmesini kararlaştırmıştır. 3 nolu DGM davaların birleşmesinin ardından 8 Aralık 2000de tek bir duruşma yapmıştır. Bu duruşma başvuran ve avukatı olmadan gerçekleşmiş ve Cumhuriyet Savcısı iddianamesini sunmuştur. Bu duruşma sonunda mahkeme başvuranı bir yıl dört ay hapis ve ağır para cezasına çarptırmıştır.
AİHM 3 nolu DGMnin başvuranı 8 Aralık 2000 tarihli duruşmaya çağrılmasına veya başvuranın dinlenmesine imkan tanımak üzere duruşmanın ertelenmesine gerek görmediğini hatırlatmaktadır. Bu bağlamda, AİHM başvuranın sanık sıfatıyla hiçbir zaman bu mahkemede dinlenmediğini gözlemlemektedir. Başvuran bu mahkeme önünde yalnızca bir kez sahibi olduğu gazete hakkında yürütülen ceza süreci kapsamında tanık olarak dinlenmiştir.
Hükümetin savunduğunun aksine, başvuran 3 numaralı DGM önünde zımnen de olsa kendini savunmaktan vazgeçmemiştir. Başvuran duruşmalara düzenli olarak çağrılmadığı için davaların birleşmesinin ardından yapılan tek duruşmaya gelmemesi bu hakkından vazgeçtiği anlanıma gelmemektedir. Bu çerçevede AİHM, AİHS ile güvence altına alınan bir haktan feragat edilmesinin tereddüt yaratmayacak bir şekilde yapılması gerektiğini ifade etmektedir (Bkz. Sejdovic-İtalya kararı no: 56581/00).
Bir yıl dört ay hapis cezasına çarptırılmış olan başvuran açısından davanın önemi göz önünde bulundurulursa 3 Nolu DGMnin başvuranı doğrudan dinlemeden karar vermesi davanın hakkaniyetine halel getirmiştir. Başvuran şayet duruşmada hazır bulunmuş olsaydı bilhassa suç unsurunu teşkil eden makaleler ve bu yazıların kaleme alınışındaki niyeti dile getirme olanağına sahip olacaktı. Bu doğrultuda, iki davanın birleşmesinden önce 2 numaralı DGM tarafından «dolaylı» olarak başvuranın duruşmasının gerçekleştirilmesi adı geçeni mahkum eden 3 numaralı DGMnin duruşma yapmamasını dengeleyemez.
AİHM nezdinde adil yargılanma hakkının demokratik bir toplumda edindiği önemi ışığında savunma haklarına yönelik benzer bir müdahale meşru sayılamamaktadır.
Bu nedenle AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran mahkum edilmesi ile düşünce ve ifade hakkının ihlal edildiğini ileri sürmekte, AİHSnin 9. ve 10. maddelerine göndermede bulunmaktadır.
AİHM bu şikayeti AİHSnin 10. maddesi bakımından ele alacaktır.
AİHM başvuranın mahkumiyetinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahaleyi oluşturduğunu ve bu müdahalenin 3713 sayılı Kanunun 8. maddesi ile öngörüldüğünü ve 10. maddenin 2. paragrafına uygun olarak ulusal güvenliğin sağlanması, toprak bütünlüğünün ve kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi gibi bir dizi meşru amacı izlediğini not etmektedir (Bkz. Yağmurdereli-Türkiye kararı, no: 29590/96, 4 Haziran 2002).
AİHM bu müdahalenin «demokratik bir toplum için» gereklilik arz edip etmediğini inceleyecektir. AİHM bu bağlamda, özellikle Zana-Türkiye kararında (25 Kasım 1997 ve Sunday Times-Birleşik Krallık (no.1) kararı) yer alan ve 10. maddeye dair yerleşik içtihadından ileri gelen temel ilkeleri hatırlatır.
AİHM, başvuranın, basın yoluyla bölücü propaganda yapmakla mahkum edildiğini tespit etmektedir. Söz konusu müdahale, basın tarafından yapılan yayınların oynadığı başlıca rol dikkate alınarak değerlendirilmelidir (Bkz. Okçuoğlu-Türkiye, başvuru no: 24246/94, 8 Temmuz 1999; Sürek-Türkiye (no:4), başvuru no: 24762/94, 8 Temmuz 1999 ve Fressoz ve Roire- Fransa, başvuru no: 29183/95). Terör tehdidine karşı milli güvenlik veya toprak bütünlüğü gibi devletin yaşamsal çıkarlarının korunması veya kamu düzenin sağlanması, suçun engellenmesi amacıyla belirlenen sınırları aşmamak kaydıyla basının, kamuoyunda ikilik yaratanlar dahil olmak üzere siyasi meselelere ilişkin bilgi vermek ve bunlar üzerinde fikir yürütmek yükümlülüğü bulunmaktadır Bilgi ve fikir edinme özgürlüğü, yönetenlerin fikir ve davranışları hakkında bilgi sahibi olmak ve bunlar hakkında değerlendirmede bulunmak için kamuoyuna sunulan en iyi yollardan biridir (Bkz, mutatis, mutandis, Lingens-Avusturya, 8 Temmuz 1986 tarihli karar).
Mevcut davada AİHM, makalelerde kullanılan terimlere ve yayımladıkları bağlama özellikle dikkat etmektedir. Bu bağlamda AİHM, incelemekte olduğu davayı çevreleyen koşulları, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları göz önüne almaktadır (Bkz. İbrahim Aksoy-Türkiye, başvuru no: 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 10 Ekim 2000).
AİHM, söz konusu makaleler aracılığıyla, gazetenin, aralarında PKK eski lideri Abdullah Öcalanın da bulunduğu üç kişiye, PKKnın silahlı direnişe başvurması ile ilgili olarak görüşlerini sunma imkanı tanıdığını not etmektedir. Bu ifadeler kullanıldıkları bağlamdan bağımsız ele alındıklarında, sosyal, kültürel, tarihi olayların tespiti veya barışa ve Kürt sorununun çözümüne çağrıda bulunan ifadeler olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, AİHM, kullanılan bazı ifadelerde çatışmanın diğer tarafını ağır bir şekilde damgalamaya yönelik açık bir niyet tespit etmektedir.
Böylece bütün olarak ele alındığında, makalelerin içeriği, şiddet kullanımına, silahlı direnişe veya başkaldırıya teşvik edebilecek nitelikte olup, AİHMye göre bu durum dikkate alınacak temel unsurdur (Gündüz-Türkiye, başvuru no: 59745/00 ve Zana).
Ayrıca, Abdullah Öcalanın silahlı direnişe tekrar başlama tehdidinde bulunarak, geçmişte hüküm süren duruma hatırlatmada bulunduğunu kaydetmek uygun olacaktır.
AİHM için, ihtilaflı makalelerin, ölümcül şiddeti savunduğu ve silahlı direnişe veya en azından silahlı eylemlere başlama çağrısında bulunduğu aşikardır. Söz konusu makaleler, PKKnın fikirlerine katılmakta ve Türk Devletine karşı silahlı güç kullanma çağrısında bulunmaktadırlar. Dile getirilen söylemler, ilkel içgüdüleri uyandırmakta ve ölümcül şiddet aracılığıyla ifade edilmiş olan eski önyargıları güçlendirmektedir (Bkz, mevcut davadakine benzer olaylara dayanan Halis Doğan-Türkiye, başvuru no: 75946/01, 7 Şubat 2006).
AİHMye göre, söz konusu açıklamalar açıklamayı yapanın kişiliğinden bağımsız olarak değerlendirilemez. Aktarılan sözler PKK eski liderinin sözleri olduğundan bu sözlerin önemini tespit etmek gerekmektedir. Böyle bir durumda, söz konusu ifadeler, okuyucular için özel bir önem taşımakta ve silahlı direnişi ve mücadeleyi meşrulaştırma ve bunlara teşvik etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla okuyucu, şiddete başvurmanın kendini savunmak için geçerli ve haklı bir tedbir olduğu izlenimine kapılmaktadır.
Güvenlik güçleri ve PKK mensupları arasında yaklaşık 1985 yılından beri yaşanan büyük sıkıntıları da not etmek uygun olacaktır. Güvenlik güçleri ve PKK mensupları arasındaki düşmanlıklar, çok sayıda insanın ölümüne ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin büyük bir kısmında olağanüstü halin -halihazırda kalkmıştır- ilan edilmesine neden olmuştur. AİHM, bölgede hüküm süren güvenlik durumunu ağırlaştıracak olası söz ve eylemler hususunda yetkililerin kaygılarının farkındadır (Bkz. Sürek- Türkiye (no:1), başvuru no: 26682/95; Sürek-Türkiye (no:3), başvuru no: 24735/94, 8 Temmuz 1999). Böyle bir bağlamda, söz konusu makaleler şiddeti destekler bir nitelik taşımaktadırlar. AİHM, başvuranın mahkum edilme gerekçelerinin, ilgilinin ifade özgürlüğü hakkına yönelik bir müdahaleyi haklı kılmak için makul ve yeterli olduğuna hükmetmektedir.
Başvuranın, Yirminci yüzyıldan Yirmi birinci yüzyıla Kürtler ve Yirminci Yüzyılın özet bir analizi başlıklı makalelerde şahsi görüşlerini ifade etmediği doğru olsa bile başvuran, şiddet ve düşmanlık uyandırmak için bu ifadelerin sahibine fırsat tanımıştır. Yayımcı niteliği başvurana, bilginin toplanması ve kamuya iletilmesi sürecinde, gerginlik ve çatışma ortamlarında daha da önem kazanan sorumluluklar ve ödevler yüklemektedir. (Sürek (no:1)).
Son olarak, müdahalenin orantılılığının belirlenmesinde verilen cezanın niteliği ve ağırlığı da göz önüne alınmalıdır. Mevcut davada başvuran, bir yıl dört ay hapis ve para cezasına çarptırılmıştır, ancak başvuranın hapis cezası infaz edilmemiştir. Hiç kuşkusuz ağır bir ceza söz konusudur. Ancak AİHM, açıklamaların şiddet, silahlı direniş veya başkaldırıya teşvik oluşturduğunda, caydırıcı cezaların iç hukukta yer almasının gerekli olabileceğini hatırlatmaktadır (Güzel-Türkiye, başvuru no: 54479/00, 20 Eylül 2005).
Böylece, AİHM, ulusal yetkililerin benzer durumda sahip olduğu takdir payını dikkate alarak, başvuranın mahkumiyetinin yasal amaçlarla orantısız olduğunun düşünülemeyeceğine kanaat getirmektedir. Söz konusu şikayetin, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35/3 ve 35/ 4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.
III. AİHSNİN 10. MADDESİ İLE BİRLİKTE 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHSnin 10. maddesi ile birleşerek AİHSnin 14. maddesine atıfta bulunan başvuran, Kürt sorunu hakkında yayımladığı makalelerden dolayı mahkum edildiğini ileri sürmektedir.
AİHSnin 10. maddesi ile ilgili olarak ulaştığı tespiti göz önüne alarak, AİHM, sözkonusu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHSnin 35/3 ve 35/4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran 60.000 Euro mesleğini sürdürememesi nedeniyle uğradığı gelir kaybı, 5.000 Euro yargı gideri ile para cezası ve 4.000 Euro avukatlık gideri olmak üzere uğradığı maddi zarar için 69.000 Euro talep etmektedir.
Başvuran ayrıca 100.000.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.
Hükümet bu meblağlara karşı çıkmaktadır.
AİHM hakkaniyete uygun tazmin açısından dikkate alacağı tek dayanak noktasının başvuranın AİHSnin 6. maddesi uyarınca öngörülen güvencelerden yararlanamaması olduğunu hatırlatarak, bu güvenceler yerine gelmiş olsaydı davanın ne şekilde sonuçlanacağı konusunda spekülasyon yapamayacağını belirtmektedir.
AİHM başvuranın mevcut başvurudaki ihlal kararı ile giderilemeyecek belirli bir manevi zarara uğradığına itibar etmekte, 41. maddeye göre bu yönde hakkaniyete uygun başvurana 2.000 Euro ödenmesine karar vermektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran AİHM önünde yapmış olduğu yargı giderleri için 12.000 Euro talep etmektedir, başvuran bu yönde kanıtlayıcı herhangi bir belge sunmamıştır.
Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre 41. madde uyarınca bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Mahkemeye sunulan deliller ve bu yöndeki yerleşik içtihat ışığında AİHM, yargı giderlerine ilişkin talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3 puanlık bir artış eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, AİHSnin 6. maddesine ilişkin şikayetin kabuledilebilir olduğuna;
2. Oyçokluğuyla, AİHSnin 10. maddesi hakkındaki şikayetin kabuledilemez olduğuna;
3. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğuna;
4. Oybirliğiyle, AİHSnin 6. maddesinin ihlal edildiğine;
5. Oybirliğiyle,
a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
6. Üçe karşı dört oyla adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar Vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3, paragraflarına uygun olarak 19 Şubat 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy