(AİHS m. 3, 6, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 169) (1412 S. K. m. 153) (KURNAZ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (BÖKE VE KANDEMİR - TÜRKİYE DAVASI) (ABDULLAH AYDIN - TÜRKİYE DAVASI (NO 2)) (SAĞIR - TÜRKİYE DAVASI) (AYÇOBAN VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 10309/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
10 Kasım 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 10309/03 nolu davanın nedeni, Aladdin Arat (başvuran) adlı T.C. vatandaşının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 8 Ocak 2003 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Bektaş ve M. Bektaş tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN OLAYLARI
1961 doğumlu başvuran Diyarbakırda ikamet etmekte, burada ağabeyiyle market işletmektedir.
A. Başvuranın yakalanıp gözaltına alınması
Başvuran ve ağabeyinin imzaladığı, 15 Şubat 2001 tarihli, yaklaşık 10.45 sularında düzenlenen yakalama tutanağına göre, polis memurları Bal Sokaktaki market sahiplerinin yasadışı silahlı PKK (Kürdistan İşçi Partisi) örgütünün lideri Abdullah Öcalanın yakalanmasının ikinci yıldönümüne dikkat çekmek için, protesto amacıyla işyerlerini açmadıkları yönünde bilgi almışlardır. Polisler sözkonusu markete ulaştıklarında, başvuran ve ağabeyine marketi açmalarını söylemişlerdir. Başvuran ve ağabeyi polislere küfretmiş, slogan atmışlardır. Bu esnada, kadın ve çocuklardan oluşan bir kalabalık, polis otolarını taşlamaya başlamışlardır. Polis memurları telsiz aracılığıyla karakoldan takviye istemiştir. Başvuranla ağabeyini yakalamaya çalışırken iki polis memuru yaralanmışlardır. Polis memurları, başvuranla ağabeyini kontrol altına almak için güç kullanmışlar, peşinden görev başındaki memura mukavemet ettikleri gerekçesiyle gözaltına almışlardır. Ayrıca şüphelilerden birinin polis memurunun silahına uzandığı ifade edilmiştir. Başvuran ve ağabeyinin gözaltına alınmasında beş polis memuru görev almıştır.
Başvuran, başvuru formunda, 15 Şubat 2001 tarihinde, sahibi olduğu marketi açmak üzere işyerine gittiği sırada polis ekiplerinin olay yerine geldiğini ve işyerinin kepenk ve camlarını balyozlarla kırmaya başladıklarını belirtmiştir. Başvuran ve ağabeyi polisleri engellemeye çalıştıkları sırada kötü muamelede bulunarak gözaltına alınmışlardır.
Aynı gün saat 14.20de Diyarbakır Adli Tıp Kurumunda düzenlenen tıbbi raporda, başvuranın sol ön kolunda 4 x 1 cm ebadında hafif sıyrık ve travmatik ödem kaydedilmiştir. Ayrıca sol baldırın dış yüzünde 15 x 3 cm ebadında bir sıyrık tespit edilmiştir.
Aynı doktor başvuranın ağabeyinde, sağ parietal bölgede 1 x 1 cm, boynunun sağ tarafında 4 x 1 cm, sırtının sağ tarafının alt kısmıyla sol omzunda 10 x 3 cm ebatlarında yaralar, sağ bileğinde hafif erezyon ve birkaç yüzeysel sıyrık tespit etmiştir.
Bu esnada, aynı gün, polis memurlarından ikisi önce devlet hastanesinde, ardından Diyarbakır Adli Tıp Kurumunda muayene edilmiştir.
Devlet hastanesinde saat 10.50de düzenlenen tıbbi rapora göre, polis memuru M.A.A.da, sol gözde hematom, ekimoz, sağ göğüs altında kızarıklık ve hassasiyet, sol el iç tarafta yüzeysel sıyrık ve şişlik tespit edilmiştir. M.A.A., saat 13.30da adli tıp kurumunda muayene edilmiş ve burada, sol göz alt kapakta ve sol zygomatik bölgede travmatik ödem, sol el sırtında ve sağ kot kavisinde ağrılı hassasiyet, sağ el sırtında hafif erezyon tespit edilmiştir.
Devlet hastanesinde saat 10.50de düzenlenen tıbbi rapora göre, polis memuru H.A.K.da, boyun sağ tarafında ve sağ omuz bölgesinde yaygın kızarıklıklar tespit edilmiştir. H.A.K. saat 13.30da adli tıp kurumunda muayene edilmiş ve burada, boyun sağ tarafında ve sağ omuz bölgesinde yaygın kızarıklıklar ile sağ omzunda ağrılı hassasiyet tespit edilmiştir.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı 17 Şubat 2001 tarihinde, polise, başvuran ve benzer eylemlerden tutulan diğer yedi şüphelinin gözaltı süresinin 2 gün daha uzatılması yetkisi vermiştir.
Başvuran, 18 Şubat 2001 tarihinde, gözaltında sorgulanmıştır. Sorgulama esnasında, başvuranın PKKnın siyasetini beğendiğini ifade ettiği kayda alınmıştır. Başvuran 13 Şubat 2001 tarihinde, marketin dışında, yerde, PKKnin dağıttığı ve esnafı 15 Şubat tarihinde kepenk kapatmaya çağıran bir bildiri bulmuştur. Bu çağrının ardından, marketinin kepenklerini saat 13.30a kadar açmamayı planlamıştır. Geçmişte de bu tür çağrılara uyduğunu ifade etmiştir.
Başvuran 19 Şubat 2001 tarihinde Diyarbakır Devlet Hastanesinde görevli doktor tarafından muayene edilmiş, sağ kol ön yüzünde 5 cm ebadında kızarıklık, sol ayağının üstünde 10 cm ebadında kızarıklık, sol kalçasında 5 cm ebadında kızarıklık tespit edilmiştir.
Başvuran aynı gün önce Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısının, ardından aynı mahkemede görevli hâkimin huzuruna çıkmış, gözaltında verdiği ifadesini geri çekmiş, 15 Şubat tarihinde kepenklerini açmakta gecikmesinin tek sebebinin evde misafirlerinin olmasının olduğunu, hiçbir şekilde protestoda bulunmadığını ifade etmiştir. Savcıya verdiği ifadede, polis memurlarının kendisine kötü muamelede bulunduklarını fakat şikâyette bulunmak istemediğini belirttiği kaydedilmiştir. Başvuran, görevli hâkim huzurunda, kepenklerini kırmasını önlemeye çalışırken A.K. isimli polis memurunun copla kendisine vurduğunu, kendisinin ise ne polis memurlarına vurduğunu ne de slogan attığını iddia etmiştir. Görevli hâkim, başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.
B. Başvuran hakkında cezai yargılama
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, 21 Şubat 2001 tarihinde, başvuranla ağabeyini Türk Ceza Kanununun 169. maddesi uyarınca yasadışı örgüte yardım ve yataklık yapmakla suçlayan bir iddianame hazırlamıştır.
26 Şubat 2001 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinde (bundan böyle DGM olarak anılacaktır) cezai takibat açılmıştır.
Bu esnada başvuran, 20 Şubat 2001 tarihinde, davayı gören mahkemeye bir dilekçe sunmuş, serbest bırakılmasını talep etmiştir. Özellikle, gözaltındayken polisin kendisine ve ağabeyine copla vurduğunu iddia etmiş ancak herhangi bir polis memuru hakkında şikâyette bulunmamıştır.
26 Nisan 2001 tarihinde, DGMde ilk duruşma yapılmış, sanık, polis memurları ve sanık lehine tanıklık eden şahitler dinlenmiştir. Başvuran, diğer hususlar meyanında, polis memurlarının, kepenk ve camlarını balyozlarla kırdıklarını, onları engellemeye çalıştığı sırada ise kendisini gözaltına aldıklarını iddia etmiştir. Ayrıca okumadan imzaladığı gerekçesiyle polise verdiği ifadeyi de geri çekmiştir. Mahkemenin dinlediği dört şahit başvuranın bağırdığını, mukavemet ettiğini, küfür ettiğini ya da kalabalığın polise taş attığını görmediklerini ifade etmişlerdir. Dört şahitten ikisi, başvuranın, gözaltına alınması sırasında kötü muameleye uğradığını ifade etmiştir.
Başvuranı gözaltına alan polis memurları, başvuran ve ağabeyinin dükkânın kepenklerini açmayı reddettiklerini, Valinin emriyle kepenkleri kırmaya çalıştıkları sırada ise küfür edip saldırdıklarını yinelemişlerdir. Kalabalığın bağırıp küfür ederek kendilerine saldırdıklarını, takviye kuvvet ulaştığında ise hepsinin dağıldığını; yalnızca başvuranla ağabeyinin gözaltına alındıklarını ifade etmişlerdir.
7 ve 28 Haziran 2001 tarihlerinde yapılan duruşmalarda, hem savcı hem de başvuranın temsilcisi ek soruşturma istemediklerini ifade etmişlerdir. 28 Haziran 2001 tarihinde, davayı gören mahkeme başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına kara vermiştir. Ayrıca somut çelişkileri yok etmek için şahitleri bir kez daha dinlemeye karar vermiştir. İki şahit yeniden dinlenmiş, bunlardan biri ifadesini değiştirmiştir. Davayı gören mahkeme, 21 Kasım 2001 tarihinde, bazı tutarsızlıkların devam etmesine karşın, olayların yeterince açıklığa kavuştuğu kanısına varmıştır.
Davayı gören mahkeme 28 Şubat 2002 tarihinde başvuranı suçlu bulmuş, üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırmıştır. Başvuranın ağabeyi beraat etmiştir.
Başvuran karara itiraz etmiş, Yargıtaydan duruşma yapmasını istemiştir. Başvuran itiraz dilekçesinde, özellikle, polise verdiği ifadenin baskı altında alındığını yinelemiştir. Gözaltına alınırken, görgü tanıklarının da teyit ettiği üzere, ağabeyiyle beraber polis memurlarının kötü muamelesine uğradıklarını, öte yandan, ağabeyiyle kendisinin polis memurlarının maruz kaldığı yaralanmadan sorumlu olduklarına ilişkin delil bulunmadığını yinelemiştir.
Savcı, Yargıtaya sunduğu tebliğnamesinde, başvuranın suçluluğu makul şüphenin ötesinde kanıtlanmadığı için, mahkûmiyetin bozulmasını istemiştir.
Yargıtay, 11 Kasım 2002 tarihinde, başvuranın avukatının hazır bulunmadığını gözlemlemiş, duruşmayı iptal etmiş ve başvuranın mahkûmiyetini onamıştır.
Başvuran 26 Ağustos 2003 tarihinde cezaevinden salıverilmiştir.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, 16 Ekim 2003 tarihinde, başvuranın 4959 Sayılı Kanundan yararlanma talebi üzerine, önceki kararını yeniden gözden geçirmiş, başvuranın mahkûmiyeti ve cezasının bu kanunun koşullarıyla örtüştüğüne karar vermiştir. Buna göre, başvuranın mahkûmiyetini ve cezasını iptal etmiştir. Karar, itiraz edilmediğinden, 24 Ekim 2003 tarihinde kesinleşmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, polis memurlarının kendisini gözaltına alırken orantısız güç kullandıklarından ve bedenen zarar görmesine sebep olduklarından şikâyetçi olmuştur. Ayrıca gözaltında tutulurken polisin fiziksel şiddet uygulandığını iddia etmiştir. Başvuran AİHSnin 3. maddesine dayanmıştır.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca, başvurunun bu kısmının, iç hukuk yollarının tüketilmediği ve hatta altı aylık süre kuralına uyulmadığı gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Bu bakımdan, öncelikle, başvuranın, AİHMye götürdüğü iddialarıyla ilgili olarak ulusal mahkemelerde hiç bir sava dayanmadığını ve argüman ortaya sürmediğini savunmuştur. İkinci olarak, Yargıtayın kararı çıkmadan önce, makamların başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin olarak dava açmayacaklarını, başvuranın gittikçe anlaması gerektiğini ileri sürmüştür.
Başvuran bu noktaya ilişkin özel bir yorumda bulunmamıştır.
AİHM, başvuranın, gözaltına alınışı sırasında kendisine uygulandığını iddia ettiği aşırı güç kullanımına ilişkin şikâyetiyle ilgili olarak, Hükümetin yukarıda belirtilen itirazının, başvuranın şikâyetinin özüyle çok yakından ilintili olduğu, ayrı tutulamayacağı kanısındadır. Bu nedenle bu sorular, sözkonusu şikâyetin esasları hakkında peşin hüküm vermemek için, beraber incelenmelidir. Başvuranın şikâyetinde başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığından, kabuledilebilir niteliktedir.
AİHM, başvuranın polisin kendisine gözaltında da fiziksel şiddet uygulamaya devam ettiğini iddia etmesiyle ilgili olarak gözaltı süresinin bitiminde düzenlenen tıbbi raporda, başvuranın gözaltına alınmasından sonra düzenlenen raporda kaydedilmeyen, sağ kolu ile sol ayağında kızarıklık kaydedildiğini gözlemler. Öte yandan AİHM, raporlarda kaydedilen yaralanmaların niteliğine, gözaltına alınırken başvurana güç kullanıldığı yönündeki kabul görmüş gerçeğe ve daha da kesin biçimde, ne başvuru formunda ne de AİHMye veyahut ulusal mahkemelere verdiği bilgilerde, başvuranın meydana geldiği iddia edilen kötü muameleye ilişkin herhangi bir ayrıntı vermemesine ilişkin olarak, başvuranın gözaltında kötü muameleye maruz kaldığı biçiminde savunulabilir bir iddianın dayanağını ortaya koymadığı kanısına varır. Bu nedenlerle, AİHM, AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları çerçevesinde açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle bu şikâyetin kabuledilemez olduğu kanısına varır.
B. Esas
Hükümet başvuranın kötü muamele iddialarına itiraz etmiş, mevcut davanın koşullarında, başvurana uygulanan gücün, özellikle başvuranın, ağabeyinin ve kalabalığın tutumu göz önünde bulundurulduğunda, orantılı ve kesin surette gerekli olduğunu iddia etmiştir.
AİHM, 3. maddenin, gözaltına alma eylemi gibi sınırları iyi belirlenmiş belirli koşullarda güç kullanımını yasaklamadığını yineler. Öte yandan, böyle bir güç, yalnızca zaruri olduğunda kullanılmalı ve aşırı olmamalıdır (diğerlerinin yanı sıra bkz. Kurnaz ve Diğerleri - Türkiye, 36672/97).
Mevcut davada AİHM, başvuranın yaralarına, dava dosyasındaki tıbbi raporların da gösterdiği üzere, başvuranın gözaltına alındığı gün polis memurlarının güç kullanmasının sebep olduğunu gözlemler. Öte yandan taraflar, başvuranın yaralanmasına gerçekten neyin yol açtığı konusunda farklı anlatımlar öne sürmüşlerdir.
AİHM, dava dosyasını ve içindeki çelişkili delilleri incelemiş, tarafların sunduğu belgeli delillerin, makul şüphelerin ötesinde, polisin, görevini ifa sırasında karşı karşıya geldikleri sırada başvuranın fiili mukavemetiyle karşılaşınca aşırı güç kullandığı sonucuna varmasına müsaade etmediği kanısına varmıştır. Bu sonuca ulaşırken AİHM, başvuranın, beklenmedik gelişmelere yol açan rastgele bir operasyon sırasında yaralandığını; gözaltına alındığı gün meydana gelen yaraların uzun süreli sonuçlar doğurmayan yüzeysel yaralar olduğunu; böyle bulguların, iki polis memurunun, mevkileri göz önünde bulundurulduğunda önemli biçimde yaralandıkları dikkate alınırken, başvuranın dövüldüğü iddiasını desteklemek veya bunu tasdik etmek için yetersiz olduğunu; bu bulguların AİHMye göre tutarlı olduğunu, başvuran, ağabeyi ve polis memurları arasında fiziksel çatışma meydana geldiğini ve nedenlerine bakılmaksızın, başvuranın polis memurlarının hareketlerini engellemeye veya durdurmaya çalıştığını kabul ettiğini göz önünde bulundurmuştur.
AİHM, esası yönünden AİHSnin 3. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varır.
Öte yandan, AİHM, 3. maddenin, savunulabilir olduğunda ve makul şüphe uyandırdığında, makamların kötü muamele iddialarını soruşturmalarını da gerektirdiğini yineler (bkz. özellikle Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan).
Mevcut davada, AİHM, delil yetersizliği nedeniyle, polisin görevini ifa ederken başvuranın fiili mukavemetiyle karşılaştığında aşırı güç kullandığının kanıtlandığı kanısında değildir. Ne var ki geçmişteki davalarda hükmettiği gibi, bu durum, şikâyetin, soruşturma yapma pozitif yükümlülüğü gereği, 3. madde bağlamında savunulabilir bir iddia olmasına engel değildir (bkz. Böke ve Kandemir - Türkiye, 71912/01, 26968/02 ve 36397/03). AİHM, tıbbi kanıtlar ile başvuranın yetkili ulusal makamlara sunduğu şikâyetin, en azından yaralanmasının aşırı güç kullanımından doğmuş olabileceği yönünde makul bir şüphe yarattığı kanısındadır. Benzer biçimde, başvuranın şikâyetleri Türk makamlarının etkili bir soruşturma yürütme yükümlülükleri bulunmasıyla ilgili savunulabilir bir iddia teşkil etmiştir.
AİHM, Yargıtaydaki de dahil olmak üzere, yargılama sürecinde, başvuranın gözaltındayken polis tarafından bir çok kez dövüldüğünü ileri sürdüğünü kaydeder. Başvuranın 15 ve 19 Şubat 2001 tarihinde geçtiği tıbbi muayenelerin, vücudunun çeşitli yerlerinden yaralandığını ortaya koymasına karşın, başvuranın iddialarını soruşturmak için girişimde bulunulmamıştır. AİHM, herhangi bir şekilde, bir suç işlendiği şüphesine yol açan bir durumla ilgili bilgilendirilen bir cumhuriyet savcısının, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 153. maddesi uyarınca, gerekli incelemeleri yaparak olayları soruşturmakla yükümlü olduğunu gözlemler. Bu bağlamda, AİHM, polisin aşırı güç kullandığına ilişkin ciddi bir iddia dikkatlerine getirildiğinde, ulusal makamların, gerekli soruşturma tedbirlerini almamalarını açıklamak için, başvuranın polis memurları hakkında resmi şikâyette bulunmaması örneğinde olduğu gibi, mağdur olduğu iddia edilen şahsın tutumuna dayanamayacakları kanısına varır. Bu nedenle AİHM, başvuranın gözaltındayken kötü muameleye uğradığı iddialarının, ulusal makamlar tarafından, AİHSnin 3. maddesinin gerektirdiği gibi etkili bir biçimde soruşturulmadığı sonucuna varmıştır.
Yukarıdakiler ışığında, AİHM, Hükümetin itirazını, iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddeder. AİHM ayrıca, AİHSnin 35/1 maddesinin öngördüğü altı aylık süre kuralının, başvuranların, şikâyetlerini, iç hukuk yollarını tüketme sürecinde nihai karar tarihinden itibaren altı ay içinde sunmalarını gerektirdiğini yineleyerek, 8 Ocak 2003 tarihinde, başvuranın gözaltında polisin kötü muamelesine uğradığı yönündeki şikâyetlerini sunduğu Yargıtayın karar tarihinden itibaren altı aylık süre içinde sunulan başvurunun, AİHSnin 35/1 maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralıyla uyumlu olarak yapıldığı kanısına varır. Bu nedenle Hükümetin bu bağlamdaki itirazını reddeder ve AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiği kanısına varır.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, Cumhuriyet Başsavcısının tebliğnamesinin kendisine bildirilmemesinin AİHSnin 6. maddesi çerçevesinde adil yargılanma hakkını ihlal ettiğinden şikâyetçi olmuştur.
A. Kabuledilebilirlik
Başvuranın mahkûmiyeti ve cezasının iptal edildiği göz önünde bulundurulduğunda, AİHM öncelikle, başvuranın 6. maddenin ihlal edildiğinin iddia edildiği bir olayın mağduru olup olmadığını tespit etmelidir. Bu bağlamda AİHM, bir cezanın mağdur lehine hafifletilmesi ya da başvuran lehine bir tedbirin kararlaştırılmasının mağduriyeti kaldırabileceğini, ancak bunun için, mağduriyetin açıkça tanınması veya esastan kabul edilmesi ve mağduriyetin etkili bir şekilde giderilmesi gerektiğini yineler (bkz. Dalban - Romanya (BD), 28114/95). Ancak, sözkonusu şartlar gerçekleştiğinde, AİHSnin koruyucu mekanizmasının ikincil niteliği nedeniyle başvurunun incelenmesinden imtina edilir. (bkz. Jensen ve Rasmussen - Danimarka, 52620/99).
AİHM, başvuranın 28 Şubat 2002 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından mahkûm edildiğini kaydeder. Başvuran üç yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin, 16 Ekim 2003 tarihinde başvuranın 4959 Sayılı Kanundan yaralanma talebi üzerine önceki kararını gözden geçirdiği ve başvuranın mahkûmiyetini ve cezasını iptal ettiği doğrudur. Öte yandan, AİHM, bu esnada, başvuranın hapis cezasının önemli bir kısmını çektiğini kaydeder. Hükümetin iç hukukta bu tür hapis cezaları için tazminat talep etme yönünde olası yollara ilişkin hiçbir savunma sunmadığını göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, olayların bu haliyle, başvuranın yargılanması esnasında haklarının ihlal edildiği iddiaları için başvurana tazminat ödenmediğini gözlemler. Bu nedenle AİHM, başvuranın mağdur olarak nitelendirilebileceği kanısına varır.
Üstelik, AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikâyetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
AİHM, geçmişte aynı mağduriyeti incelediğini, AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiğini kaydeder (özellikle bkz. Abdullah Aydın - Türkiye (no. 2), 63739/00, Sağır - Türkiye, 37562/02 ve Ayçoban ve Diğerleri - Türkiye, 42208/02, 43491/02 ve 43495/02).
AİHM mevcut davayı incelemiş, içtihadın dışına çıkılmasını gerektirecek özel koşullar tespit etmemiştir.
Buna göre AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmemiştir.
III. AİHSNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER MADDELERİ
Başvuran başvuru formunda, devlet güvenlik mahkemelerinde görülen davalara uygulanan kurallarla ilgili birkaç noktaya eleştiri getirmiş ve mahkeme salonunu terk ettikten sonra, savcının ilk derece mahkemesinin müzakeresinde bulunmasının yargılamanın adilliğine halel getirdiğini iddia etmiştir.
Esas ilişkin 1 Temmuz 2008 tarihli görüşünde, başvuran, devlet güvenlik mahkemelerinde görülen davalara uygulanan kurallarla ilgili birkaç noktaya eleştiri getirmiş ve suçsuz varsayılması hakkının, gözaltına alındığı, tutulu bulundurulduğu ve yetersiz ve tutarsız delillere dayanılarak mahkûm edildiği için ihlal edildiğini iddia etmiştir.
AİHM, elindeki tüm bilgi ve belgeler ışığında, bu başlık altında öne sürülen şikâyetlerin bir kısmının daha erken aşamada kabuledilmez ilan edilmediği varsayılarak, başvuranın yukarıdaki şikâyetlerinin AİHS veya Protokollerinde öngörülen hak ve özgürlüklerin ihlalini teşkil etmediği kanısındadır. Buna göre başvuranın şikâyetleri açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle AİHSnin 35/1, 3 ve 4 maddesi kapsamında kabuledilmez niteliktedir.
IV. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran 14.000 Türk Lirası (TL) (yaklaşık 7263 EURO) maddi tazminat talep etmiştir. Bu meblağ, hem başvuranın iddiasına göre kanunsuz biçimde tutulması ve peşinden hapis cezasına çarptırılması sonucu oluşan hem de gözaltına alındığı sırada mülküne gelen zararı kapsamaktadır. Ayrıca 30.000 TL (yaklaşık 15.560 EURO) manevi tazminat talep etmiştir.
Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi zarar arasında illiyet bağı görememektedir, bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan, tarafsızlık esasıyla, başvurana 5000 EURO manevi tazminat ödenmesine hükmeder.
B. Yargılama gideri
Başvuran ayrıca AİHM önünde meydana gelen mahkeme masrafları için 16.850 TL (yaklaşık 8742 EURO) talep etmiştir. Taleplerini desteklemek için, Diyarbakır Barosunun ücret çizelgesi ile avukatının düzenlediği mesai cetvelini sunmuştur.
Hükümet bu meblağlara itiraz etmiştir.
AİHMnin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, elindeki belgeler ve yukarıdaki ölçütlere dayanarak, başvurana 1000 EURO ödenmesinin makul olacağı kanısındadır.
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
AİHM YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE
1. Hükümetin başvuranın iç hukuk yollarını tüketmemesi ve gözaltına alınması esnasında aşırı güç kullanıldığına ilişkin şikâyetleriyle ilgili olarak altı ay kuralına uymamasına ilişkin itirazını esasıyla birleştirmeye ve reddetmeye;
2. Başvuranın gözaltına alınması sırasında aşırı güç kullanıldığına ilişkin şikâyetlerinin ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının tebliğnamesi kendisine bildirilmediği için adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasının kabuledilebilir olduğuna;
3. Başvurunun geri kalanının kabuledilmez olduğuna;
4. AİHSnin 3. maddesinin esası yönünden ihlal edilmediğine;
5. AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edilmediğine;
6. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
7. (a) Savunmacı Devletin, başvurana, AİHSnin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevirerek izleyen meblağları ödemesine:
(i) uygulanabilecek her türlü vergiyle beraber 5000 (beş bin) EURO manevi tazminat;
(ii) uygulanabilecek her türlü vergiyle beraber yargılama masrafları için 1000 (bin) EURO;
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankasının kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
8. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 10 Kasım 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy