(AİHS. m. 14, 29, 34, 35, 36, 41, 44, 1 NOLU EK PROTOKOL) (2644 S. K. m. 35) (APOSTOLİDİ VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI) (NACARYAN VE DERYAN - TÜRKİYE DAVASI) (MARCKX - BELÇİKA DAVASI) (FOKAS - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 12030/03)
KARAR
(Esas)
STRAZBURG
14 Ocak 2014
Bu karar AİHS'in 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yianopulu/Türkiye Davasında,
Başkan
Guido Raimondi,
Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Peer Lorenzen,
Andras Sajö,
NebojaVucinic,
Paulo Pinto de Albuquerque,
Egidijus Küris ve Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismithin katılımıyla oluşturulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Dördüncü Bölüm) komite olarak, gerçekleştirdiği kapalı müzakerelerin ardından, 10 Aralık 2013 tarihinde aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no. 12030/03) dava, Türkiye Cumhuriyetine yönelik, Yunan vatandaşı Efrosini Yianopulunun (Başvuran) 17 Mart 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvuru bulunmaktadır.
2. Başvuran Efrosini Yianopulu, 31 Mart 2009 tarihinde vefat etmiştir. Maria Çiropulos, 15 Şubat 2010 tarihli bir yazıyla, mirasçı olarak AİHM önündeki başvurunun incelenmesine devam edilmesini talep ettiğini bildirmiştir. Uygulamadaki pratik nedenlerden dolayı, mevcut kararda bugün Maria Çiropulunun başvuran olmasına rağmen, Efrosini Yianopulu başvuran olarak anılmaya devam edilecektir (Bk., örneğin, Dalban/Romanya (BD), no. 28114/95, AİHM 1999-VI).
3. Başvuran, İstanbulda görev yapan Avukat M. Cano tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti, (Hükümet) kendi görevlisi tarafından temsil edilmektedir.
4. Başvuran, Türk Mahkemeleri tarafından mirasçı olarak kabul edilmemesinin, Sözleşmenin 14. maddesi ile Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesine aykırı olduğunu iddia etmektedir.
5. Dördüncü Bölüm Başkanı, 28 Eylül 2006 tarihinde, başvurunun Hükümete bildirilmesine karar vermiştir. Sözleşmenin 29. maddesinin 3. fıkrasının tanıdığı imkan çerçevesinde, Dairenin, davanın esası ile kabul edilebilirliği hakkında aynı anda karar vermesine ayrıca hükmedilmiştir. Bölümlerin yapısı yeniden düzenlendikten sonra, dava İkinci Bölüme havale edilmiştir.
6. Yunan Hükümeti, yazılı usule müdahil taraf olarak katılma hakkını kullanmak istediğini bildirmiştir (Sözleşmenin 36. maddesinin 1. fıkrası ile İçtüzüğün 44. maddesinin 1. fıkrasının b) bendi).
OLAYLAR VE OLGULAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
7. Başvuran 1924 doğumlu olup Palea Epidavrosta ikamet etmektedir (Yunanistan).
8. Başvuranın annesi Maria Yianopulu (muris) Yunan vatandaşıdır, 11 Mart 1979 tarihinde, Yunanistanda vefat etmiştir. Bu tarihte, Beşiktaş'ta (İstanbul) bulunan 13 231 m2lik bir arsa, tapuda kendi adına tescilli bulunmaktaydı.
9. Murisin vefatından sonra, mahkeme kararıyla, belirtilmeyen bir tarihte, bu taşınmazın yönetimi kayyıma devredilmiştir.
10. İstanbul 14. Sulh Hukuk Mahkemesi, 29 Ocak 1982 tarihinde, başvuranın murisin tek mirasçısı olduğunu gösterir veraset ilamını kendisine vermiştir.
1. Kayyımlığın kaldırılması amacıyla İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
11. Başvuran, 17 Nisan 1984 tarihinde, annesine ait taşınmazın yönetimi için atanan kayyımlığın kaldırılması amacıyla İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur.
12. İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi, 9 Ekim 1985 tarihinde, bu talebi reddetmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, 2 Kasım 1964 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesine göre, Yunan vatandaşlarının Türkiyede taşınmaz mal edinmelerinin ve bu taşınmazlardan yararlanmalarının mümkün olmadığını tespit etmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranın talep ettiği kayyımlığın kaldırılmasıyla Türkiyede taşınmaz mal edinebileceğini, bunun ise kararnameye aykırı bir durum oluşturacağını değerlendirmiştir.
13. Yargıtay, 3 Şubat 1986 tarihinde, bu kararı onamıştır.
2. Veraset ilamı almaya yönelik İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
14. Başvuran, 9 Nisan 1991 tarihinde, yeni bir veraset ilamı verilmesi talebiyle İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesinde dava açmıştır. Hazine, davalı taraf olarak bu yargılama katılmıştır.
15. İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesi, 4 Nisan 1996 tarihli duruşmada, davacının duruşmalara mazeret göstermeksizin gelmediğini kaydederek, davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir.
16. Başvuran, 8 Nisan 1996 tarihinde, kararın eski hale iadesi için mahkemeye başvurmuş ancak bu talebi aynı gün reddedilmiştir.
3. Murisin mirasçısı olarak Hazinenin atanmasına yönelik İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
17. Bu arada Hazine, 15 Aralık 1993 tarihinde, murisin ortadan kaybolduğunu bildirerek, murisin yasal mirasçısı olarak atanması için İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesine başvurmuştur.
18. Asliye Hukuk Mahkemesi, 24 Mayıs 1995 tarihinde, bu talebi yerinde bulmuştur. Mahkeme, ihtilaf konusu taşınmazın on yıla aşkın bir süredir kayyım tarafından yönetildiğini ve düzenli olarak ilan edilmesine rağmen ne murisin ne de mirasçılarının ortaya çıktıklarını tespit etmiştir. Mahkeme, taşınmazın Hazineye devredilmesine karar vermiştir ve bu taşınmaz tapuya Hazine adına 16 Ocak 1996 tarihinde tescil edilmiştir.
19. Yargıtay, 10 Kasım 1997 tarihinde, başvuranın temyiz talebini reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay, murisin mirasçısı sıfatıyla başvuranın, mülkiyet davası açmasının hala mümkün olduğu kanaatindedir. Yargıtay, 3 Nisan 1998 tarihinde, başvuranın karar düzeltme talebini reddetmiştir.
4. Veraset ilamı almaya yönelik İstanbul 6. Sulh Hukuk Mahkemesi önündeki süreç
20. Başvuran, 5 Ekim 1999 tarihinde, murisin mirasçısı olarak tanınması amacıyla, İstanbul 6. Sulh Hukuk Mahkemesi nezdinde dava açmıştır. Hazine, davalı taraf olarak bu yargılamaya katılmıştır.
21. İstanbul 6. Sulh Hukuk Mahkemesi, 15 Kasım 1999 tarihinde, 1979 yılında murisin vefatından sonra, Yunanistan ile Türkiye arasında mütekabiliyet olup olmadığına ilişkin talebine cevaben, Dışişleri Bakanlığı tarafından gönderilen bir yazı almıştır. Bu yazının somut olayla ilgili kısımları aşağıdaki gibidir:
2. 1979 yılında Yunanistanda yürürlükte bulunan yasal düzenlemelere göre yabancıların miras yoluyla mülkiyet edinmelerine yönelik bir kısıtlama bulunmamaktadır. Belirtilen tarihte, veraset yoluyla taşınmazların edinilmesine yönelik olarak, Yunanistan ile Türkiye arasında mütekabiliyet esası bulunduğu değerlendirilmiştir.
22. İstanbul 6. Sulh Hukuk Mahkemesi, 29 Aralık 1999 tarihinde, mütekabiliyet ilkesinin murisin vefat etmesinden sonra yerine getirildiği gerekçesiyle başvuranın mirasçı sıfatını kabul etmiştir. Ayrıca, Mahkemece görüş istenen, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünden (Adalet Bakanlığı) anılan cevabı yazıya göre, 1979 yılında, Yunan mevzuatında, yabancıların miras yoluyla taşınmaz edinmelerine yönelik bir kısıtlama bulunmadığı ancak belirtilen tarihte miras yoluyla taşınmaz edinilmesiyle ilgili olarak, Yunanistan ile Türkiye arasında bir mütekabiliyet esasının bulunduğu tespit edilmiştir.
23. Yargıtay, 18 Nisan 2000 tarihinde, bu kararı bozmuştur. Öncelikle Yargıtay, ilk derece mahkemesinin, İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesinin 4 Nisan 1996 tarihli (yukarıdaki 14-16 paragraflar) kararı ile İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin (yukarıdaki 11-13 paragraflar) kararının nihai karar olup-olmadıklarını teyit etmediğini ve dava dosyalarını incelemediğini tespit etmiştir. Yargıtay ayrıca, ilk derece mahkemesinin Yunanistandaki Türk vatandaşlarının miras yoluyla taşınmaz mal edinmelerinin, uygulamada son derece sınırlı olduğu hatta mevcut olmadığına dair bir değerlendirme yapmadığını dikkate almıştır.
24. Yargıtay bozma sonrası verilen 26 Ekim 2001 tarihli kararda mahkeme, yargılamanın, İstanbul 5. Sulh Hukuk Mahkemesi nezdinde aynı taraflar arasında yapıldığını, başvuran talebini reddeden 8 Nisan 1996 tarihli kararın kesinleştiğini tespit etmiştir (yukarıdaki 16. paragraf). Mahkeme ayrıca, 14. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen veraset ilamına ilişkin dava dosyasını da incelediğini belirtmektedir (yukarıdaki 10. paragraf). Ayrıca, Yargıtay bozma kararında belirtilen dava dosyalarının incelenmesinden sonra mahkeme, Yunanistandaki Türk vatandaşlarının taşınmaz mal edinmeleri konusunda yasal olarak bir engel bulunmadığının anlaşıldığını ve Dışişleri Bakanlığının cevabının bu bağlamda yorumlanabileceğini dikkate almıştır; bununla birlikte mahkeme yine de, uygulamada Yunanistandaki Türk vatandaşlarının miras yoluyla edinmiş oldukları taşınmazların tapu siciline kaydedilmesinde geniş ölçekli sınırlamaların ve yasaklamaların bulunduğunu, mütekabiliyet ilkesinin gereğinin yerine getirilmediğini değerlendirmiştir. Bu değerlendirmeler bağlamında mahkeme, başvuranın talebini reddetmiştir.
25. Yargıtay 24 Haziran 2002 tarihinde, bu kararı onamıştır. Türkiye ile Yunanistandaki konuyla ilgili hükümleri inceledikten sonra, aşağıdaki değerlendirmeyi yapmıştır:
"Mirasın açıldığı 1979 tarihi itibarıyla Yunanistan'da Türk vatandaşlarının genel olarak veraset yoluyla taşınmazlar edinmelerini doğrudan engelleyen bir kanun hükmü yok ise de; yukarıda açıklanan Yunanistan kanunları ile belirlendiği üzere Yunanistanın % 55'ini oluşturan sınır ve kıyı bölgelerinde, gerekse bu bölge dışında kalan tek tek belirtilmeyen diğer bölgelerde Türklerin gayrimenkul edinimi izne tabi tutulduğundan uygulamada izinle yetkili komisyon ve mercilerin bu yetkilerini Türklerin gerek satın alma, gerek veraset yolu ile gayrimenkul edinmelerini önleyici şekilde kullandıkları geçmiş uygulama ile belirlenen hukuki bir gerçektir (...). Sonuç olarak, veraset yoluyla taşınmaza sahip olmakla ilgili olarak mütekabiliyet esasının bulunmadığı tespit edilmiştir. Diğer taraftan, Yunan asıllı olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının, özgürce sahip olmadıkları bir taşınmaza veraset yoluyla sahip olmaları kabul edilemezdir.
Dolayısıyla, Yargıtay veraset yolunun açıldığı tarihte, adli durumu yansıtmayan 2 Kasım 2011 tarihli Dışişleri Bakanlığının mektubunda içeren açıklamaların değerlendirmeye almamasıyla kendisi haklı göstermektedir. Bu koşullarda, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanununun 35. maddesine göre, mütekabiliyet ilkesi bulunmayan ve 1994/634 olarak kaydedilen dava sonucunda, alınan kesin kararı değerlendirmeye alarak, ilgilinin söz konusu taşınmazların mirasçısı olamayacağını tespit ederek talebin reddi kararını onaylamak uygundur.
26. Yargıtay, 7 Ekim 2002 tarihinde, karar düzeltme talebini reddetmiştir.
27. Bu arada başvuran, taşınmazın Hazine adına olan tapusunun iptal edilerek, taşınmazın tapuda kendi adına tescil edilmesini talep etmiştir. Başvuranın talebi, 26 Ekim 2001 tarihli kararda mirasçı olarak kabul edilmemesi gerekçesiyle 24 Ekim 2002 tarihinde reddedilmiştir.
Başvuran, 24 Ekim 2002 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmamıştır.
28. Başvuran, 31 Mart 2009 tarihinde, vefat etmiştir.
29. Nafplio (Yunanistan) Asliye Hukuk Mahkemesi, 23 Temmuz 2009 tarihinde, başvuranın mevcut davaya konu olan taşınmazın mirasçısı olarak Maria Çiropulosun gösterilmesine ilişkin 16 Temmuz 2002 tarihinde noter huzurunda düzenlenen vasiyetnameyi kabul etmiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMALARI
30. Somut olayda ilgili iç hukuk ve uygulamaları, Apostolidi ve diğerleri/Türkiye (no. 45628/99, §§ 49-56, 27 Mart 2007) ve Nacaryan ve Deryan/Türkiye (no. 19558/02 ile 27904/02, §§ 17-24, 8 Ocak 2008) kararlarında belirtilmektedir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. ÖN GÖRÜŞ
31. AİHM, başvuranın 31 Mart 2009 tarihinde vefat ettiğini, buna karşın davanın halen derdest olduğunu dikkate almaktadır. Başvuranın mirasçısı olarak Maria Çiropulos, 15 Şubat 2010 tarihli bir yazıyla, başvuruyu devam ettirme isteğini Mahkemeye bildirmiştir. İlgilinin, başvuruyu müteveffa adına devam ettirme isteğine itiraz edilmediğinden, AİHM aksi yönde bir karar almayı gerekli görmemektedir (Bk., diğerleri arasında Malhous/Çek Cumhuriyeti (kabul edilebilirlik kararı), (BD), no. 33071/96, AİHM 2000-XIII).
II. SÖZLEŞMEYE EK 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
32. Başvuran, Türk Mahkemeleri tarafından murisin mirasçısı olarak kabul edilmemesinin Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesine aykırı olduğunu iddia etmektedir.
Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. (...)
A. Kabul Edilebilirlik Hakkında
33. Hükümet, 24 Ekim 2002 tarihli karara ilişkin temyiz başvurusunda bulunmayan başvuranın, iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmaktadır.
34. Öncelikle AİHM, mevcut başvurunun konusunun, yerel mahkemelerin başvuranın, murisin mirasçısı olarak kabul edilmesi talebini reddetmelerine dayandığını gözlemlemektedir.
Ardından AİHM, mevcut başvurunun yargılama konusuna paralel olarak, başvuranın, taşınmazın Hazine adına olan tapusunun iptal edilerek, taşınmazın tapuda kendi adına tescil edilmesini talep ettiğini dikkate almaktadır. Halbuki bu talebin sonucu, başvuranın mirasçı sıfatının tanınmasıyla yakından ilgilidir. Bu bağlamda AİHM, 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin, başvuranın mirasçı sıfatının bulunmadığı yönündeki 26 Ekim 2001 tarihli karara istinaden, taşınmazın Hazine adına olan tapusunun iptal edilmesi talebini reddettiğini gözlemlemektedir (yukarıdaki 27. paragraf). Bu karar kesin nitelikte olduğundan, AİHM, 24 Ekim 2002 tarihli karara karşı yapılacak olası bir temyiz başvurusunun sonuçsuz kalacağı kanısındadır. AİHM, bu durumda başvuranın temyize gidemeyeceğini değerlendirmekte ve Hükümetin itirazını reddetmektedir.
35. AİHM, bu şikayetin Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrası bağlamında, dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Diğer taraftan AİHM, şikayetin herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle örtüşmediğini tespit etmektedir. Dolayısıyla bu şikayet kabul edilebilir niteliktedir.
B. Esas Hakkında
36. Hükümet, başvuranın Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında, bir mülk sahibi olmadığını savunmaktadır. Hükümet, mütekabiliyet ilkesinin Tapu Kanununun 35. maddesinde açıkça öngörülmesi nedeniyle, başvuranın, murisin taşınmazıyla ilgili olarak, ne bir mevcut mülkü bulunduğu ne de bu taşınmazın mirasçısı olmak için meşru bir beklentisinin bulunduğu görüşündedir. Hükümet, bu hüküm gereğince, mütekabiliyet ilkesinin kanunen (de jure) veya fiilen (de facto) yerine getirilmesi halinde, yabancı uyruklu kişilerin, Türkiyede bulunan bir taşınmazın tapusuna miras yoluyla sahip olabileceklerini belirtmektedir. Bu konuda Hükümet, Türklerin taşınmaz mal edinimleriyle ilgili olarak, Yunanistanda bulunan kısıtlamaları belirtmekte ve mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmediğini ifade etmektedir. Hükümet, başvuranın Türk Mahkemeleri önünde dava açmadan önce annesinin vefatının ardından yaklaşık on beş yıl kadar beklediğini eklemektedir. Hükümet, başvuranın ne kendisinin ne de annesinin uzun bir dönem boyunca kullanmadığı bir hakkın yeniden doğmasına ilişkin isteğinin, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi uyarınca, "meşru bir beklenti" olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varmaktadır.
37. Başvuran, Hükümetin argümanlarına itiraz etmektedir. Başvuran, özen eksikliği iddialarının dayanaksız olduğu kanaatindedir; bu bağlamda başvuran, Türk Mahkemeleri önünde açmış olduğu davaların tümüne atıfta bulunmaktadır. Başvuran, 1982 yılında kendisine verilen veraset ilamına rağmen, ihtilaflı arsanın devrini elde edemediğine dikkat çekmektedir. Başvuran, bu bağlamda Tapu Sicil Müdürlüğünün, Hazine'nin müdahil olmadığı bir davanın sonucunda edinildiği gerekçesiyle, veraset ilamının uygulamasını reddettiğini beyan etmektedir. Bu nedenle, başvuran 5 Ekim 1999 tarihinde, 6. Sulh Hukuk Mahkemesi önünde dava açmıştır (yukarıdaki 20. paragraf).
Sonuç olarak, başvuran, annesinin vefatıyla, söz konusu taşınmazın mülkiyetini kendiliğinden elde ettiğini ifade etmektedir.
38. Yunanistan Hükümeti, başvuranın mirasçı olarak tanınmasının Türk Mahkemelerince reddedilmesinin, başvuranın mülkiyetlerine saygı hakkının kullanımına yönelik bir müdahale teşkil ettiğini değerlendirmektedir. Yunanistan Hükümetine göre, başvuranın, murisin mirasçısı olarak atanmak için bütün koşulları yerine getirdiğini ancak talebinin aşırı şekilci ve özellikle iç hukuk tarafından katı yorumlanması nedeniyle reddedildiği kanaatindedir. Yunanistan Hükümeti, Yunan mevzuatında, miras yoluyla mülkiyetin tapusunu elde etmek için Türk vatandaşlarına ve bu ülkenin hangi bölgesinde olursa olsun yasak koyulmadığını belirtmektedir. Yunanistan Hükümeti, ihtilaf konusu müdahalenin kanunla öngörülmediği ve her halükarda izlenen amaçla orantılı olmadığı sonucuna varmaktadır.
39. AİHM, yerleşik içtihadına göre, başvuranın itiraz ettiği kararların, bu hüküm bağlamında mal ve mülkü ile ilgili olması halinde, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia edebileceğini hatırlatmaktadır. Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ilk bölümünde yer alan "mülk" kavramı, iç hukuktaki kesin tanımlamalardan bağımsız özerk bir özellik taşımaktadır (Beyeler/İtalya (BD), no. 33202/96, § 100, AİHM 2000-I). "Mülk" kavramı "mevcut mal ve mülkü'' kapsadığı gibi, bir başvuranın mülkiyet hakkından etkili bir şekilde istifade etme "meşru beklentisini'' ileri sürmesine neden olacak, alacaklar da dahil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsamaktadır
(Kopecky/Slovakya (BD), no. 44912/98, § 35, AİHM 2004-IX). Buna karşın, halihazırda etkili bir Gekilde kullanılması mümkün olmayan bir mülkiyet hakkının tanınacağı beklentisi Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi anlamında bir "mülk" olarak değerlendirilemez (Prince Hans-Adam II de Liechenstein/Almanya (BD), no. 42527/98, §§ 82. ile 83., AİHM 2001-VIII, ve Gratzinger ile Gratzingerova/Çek Cumhuriyeti (kabul edilebilirlik kararı) (BD), no. 39794/98, § 69, AİHM 2002-VII). Sonuç olarak, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi, miras yoluyla mülk edinme hakkını güvence altına almamaktadır
(Marckx/Belçika, 13 Haziran 1979, § 50, Seri A no. 31 ve Inze/Avusturya, 28 Ekim 1987, § 37, Seri A no. 126).
40. Somut olayda AİHM, başvuranın ileri sürdüğü gibi murisin vefat etmesiyle kendiliğinden miras haklarını elde etmediğini gözlemlemektedir. Bu noktada, olayların meydana geldiği tarihte, yürürlükte olan şekliyle, Tapu Kanununun 35. maddesine göre, yabancıların veraset yoluyla taşınmazların tapusunu elde etmeleri, mütekabiliyet ilkesinin gerçekleşmesine bağlı olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Dolayısıyla, burada koşullu bir hak söz konusuydu. Türk Hukuku hükümlerine göre, murisin mirasında bulunan arsanın tapusu, hiçbir şekilde başvurana intikal ettirilmemiştir. Dolayısıyla başvuranın mevcut bir mülkü bulunmamaktadır.
41. Somut olayda, başvuranın, müteveffa annesinin arsasıyla ilgili olarak, başvuranın mirasçısı sıfatının, dolayısıyla mülkiyet hakkının tanınması açısından meşru bir beklentiye sahip olduğunu ileri sürebileceği bir malvarlığı değerinin bulunup-bulunmadığının belirlenmesi gerekmektedir.
42. Daha önce AİHM, bir mülkün iç hukukta yeterince hukuki dayanağının bulunması halinde, mamelek değer olarak değerlendirilebileceğine karar vermiştir (anılan, Kopecky, § 52). Dolayısıyla AİHM için en önemli konu, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi uyarınca, başvuranın alacağının mamelek değer olarak nitelendirilmesi amacıyla, yerel mahkemelerce uygulandığı ve yorumlandığı şekliyle, iç hukukta yeterli bir dayanağın bulunup bulunmadığıdır. Bu nedenle, başvuranın Tapu Kanununun 35. maddesinde öngörülen mütekabiliyet ilkesinin yerine getirip getirmediğini değerlendirmek için bir inceleme yapmak gerekir.
43. Bu konuda AİHM, (anılan) Apostolidi (başvuranın veraset ilamının iptaliyle ilgilidir) ve (anılan) Nacaryan ve Deryan ile Fokas/Türkiye (no. 31206/02, 29 Eylül 2009) (her iki dava da başvuranların mirasçı olarak kabul edilmelerinin, yerel mahkemelerce reddedilmesiyle ilgilidir) davalarındaki tespitlerine atıfta bulunmaktadır. Bu davalarda AİHM, mütekabiliyet ilkesinin başvuranları etkileme biçiminin Sözleşmeyi ihlal edip etmediğini incelemiştir. Ulusal mahkemelerden farklı olarak, AİHM, miras yoluyla taşınmazların elde edinilmesi konusunda, iki ülke arasında mütekabiliyet bulunduğu ve Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (anılan, Apostolidi, §§ 72-78, Nacaryan ve Deryan, §§ 50-57 ve Fokas, §§ 42-44. paragraflar).
44. Sunulan bütün delillerin incelenmesinden sonra AİHM, somut olayda farklı bir sonuca ulaşmak için herhangi bir neden tespit etmemektedir. Aslında AİHM, ulusal mahkemelerin Tapu Kanununun 35. maddesinde öngörülen mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmemesi gerekçesiyle, başvuranın mirasçı sıfatının tanınmasını reddettiğini gözlemlemektedir. Halbuki Dışişleri Bakanlığının yazısı (yukarıdaki 21. paragraf) ve ayrıca Adalet Bakanlığının cevabında açıkça görüldüğü üzere (yukarıdaki 22. paragraf), murisin vefat ettiği tarihte, miras yoluyla taşınmazları elde etmekle ilgili olarak iki ülke arasında bir mütekabiliyet bulunmaktadır.
45. Gerek Dışişleri Bakanlığının yazısında gerekse Adalet Bakanlığı tarafından verilen cevapta, murisin vefat ettiği tarihte Yunanistanda Türk vatandaşlarının, miras yoluyla taşınmaz mülkiyetini elde etmelerinde bir kısıtlama bulunmadığı açıkça belirtilmektedir (miras yolunun açılmasıyla ilgili olarak, Yunanistanda yürürlükte olan kanuna ilişkin ayrıntı bilgi için anılan Apostolidi kararına bakınız, §§ 73-75). Türkiyedeki düzenlemeyle ilgili olarak, AİHM, söz konusu düzenlemenin 3 Şubat 1988 tarihinde değişikliğe uğradığını dikkate almaktadır. Söz konusu tarihte, Yunan vatandaşlarının taşınmaz mülkiyetinin tapusunu elde etmeyi yasaklayan ve murisin vefat ettiği tarihte yürürlükte olan 2 Kasım 1964 tarihli kararname kaldırılmıştır. 3 Şubat 1988 tarihli kararnameye eklenen 23 Mart 1988 tarihli kararname, 1964 yılı kararnamesinin getirdiği kısıtlama nedeniyle, murislerin taşınmazlarının mülkiyetlerinin tapusunu elde edemeyen mirasçıların durumuna çözüm getirmeyi hedeflemektedir (anılan, Apostolidi, § 76, ve anılan Nacaryan ve Deryan, § 54).
46. Sonuç olarak, AİHM bundan böyle mütekabiliyet ilkesi yerine getirilmese dahi, yabancı uyruklu kişilere miras hakkı tanındığına dair 2005 yılında Tapu Kanununun 35. maddesine getirilen mevzuat değişikliğini dikkate almaktadır (anılan, Apostolidi, § 77).
47. Bu koşullarda, AİHM, muris ile arasındaki nesep bağı kesin bir şekilde ortaya konan (yukarıdaki 10. paragraf) başvuran açısından, Sulh Hukuk Mahkemesinin mütekabiliyet ilkesinin yerine getirilmediği konusunda karar vermesinin kolay olmadığı ve başvuranın mirasçı sıfatının tanınması için belirlenen bütün gerekliliklerin tamamını yerine getirdiğine meşru olarak inanabileceği kanaatindedir. Dolayısıyla, başvuran, AİHM içtihadı uyarınca, murisin taşınmazı üzerindeki miras haklarının ve dolayısıyla, mülkiyet hakkının tanınması hususunda "meşru beklentiye" sahiptir. Dolayısıyla, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. Maddesi somut olayda uygulanmaktadır (anılan, Nacaryan ve Deryan, § 56 ve anılan, Fokas, § 34).
48. AİHM, başvuranın mirasçı sıfatının tanınmasının ulusal mahkemelerce reddedilmesinin, başvuranın mülkiyet hakkını kullanmasına yönelik bir müdahale teşkil ettiği kanaatindedir. AİHM, söz konusu müdahalenin, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün ilk fıkrasının birinci cümlesinde belirtilen genel kural ışığında, incelenmesi gerektiği kanaatindedir.
49. Yukarıdaki sonuçlar ışığında (43.-47. paragraflar) ve dosyadaki delillerin bütünü göz önüne alındığında, AİHM, Tapu Kanununun 35. maddesinin uygulanmasının, başvuran açısından yeterince öngörülebilir olarak kabul edilemeyeceği sonucuna varmaktadır. Dolayısıyla, dava konusu müdahale, yasallık ilkesiyle uyumlu değildir ve Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesine aykırıdır (anılan, Nacaryan ve Deryan, §§ 58-60).
50. Dolayısıyla, söz konusu hüküm ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
51. Başvuran, Sözleşmenin 14. maddesine aykırı olarak ayrımcı bir muameleye maruz kalmasından şikayet etmektedir.
52. AİHM, bu şikayetin Sözleşmenin 35. maddesinin 3. fıkrası bağlamında, dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. Diğer taraftan AİHM, anılan şikayetin herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesiyle de örtüşmediğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, bu şikayetin kabul edilebilir olduğuna karar vermek uygundur.
53. Bununla birlikte, Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamında ulaştığı sonuçlan dikkate alan AİHM, başvuranın uyruğu nedeniyle Sözleşmenin 14. maddesine aykırı olarak bir ayrımcılığa maruz kalıp kalmadığını ayrıca incelemeye gerek olmadığı kanaatine varmıştır (anılan, Apostolidi, §80).
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
54. Sözleşmenin 41. maddesi uyarınca,
Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyet uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
55. Başvuran, müteveffa annesine ait taşınmazdan yoksun bırakılması nedeniyle maruz kalmış olduğunu iddia ettiği maddi zarar olarak 10 000 000 Amerikan Doları talep etmektedir. Söz konusu iddiasını desteklemek için başvuran, 16 Şubat 2007 tarihinde bilirkişilerce düzenlenen değer tespit raporunu sunmuştur.
Ayrıca başvuran, posta ile çeviri masrafları için 1.498,90 Türk Lirası ve ulusal mahkemeler önünde yapılan masraflar için de 152 500 Avro (EUR) talep etmektedir.
56. Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
57. AİHM, dava koşullarında, Sözleşmenin 41. maddesinin bu aşamada uygulanamayacağı ve davalı devlet ile başvuran arasında uzlaşmaya varılma ihtimali göz önünde bulundurularak bu hakkın saklı tutulması gerektiği kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;
2. Sözleşmeye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. Sözleşmenin 14. maddesine ilişkin bu şikayetin incelenmesine gerek olmadığına;
4. Sözleşmenin 41. maddesinin bu aşamada uygulanmasına yer olmadığına, sonuç olarak,
a) Bu hakkı saklı tutmaya;
b) Hükümet ve başvuranı, Sözleşmenin 44/2. maddesi uyarınca mevcut kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde bu konuya ilişkin yazılı görüşlerini sunmaya ve özellikle varabilecekleri her türlü uzlaşmadan haberdar etmeye davet etmeye;
c) Sonraki aşamada olabilecek yargılamayı saklı tutmaya ve ihtiyaç olduğu takdirde, daire başkanını yargılamanın olup olmayacağını belirlemekle yetkili kılınmasına karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 14 Ocak 2014 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy