(AİHS m. 1, 3, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 51, 243, 245) (647 S. K. m. 6) (4616 S. K. m. 1) (ALİ VE AYŞE DURAN - TÜRKİYE DAVASI) (NEVRUZ KOÇ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru No. 1249/03)
STRAZBURG
18 Eylül 2008
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 1249/03 başvuru numaralı davanın nedeni T.C. vatandaşı Yunus Atalayın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 18 Eylül 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından Şeref Turgut tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1956 doğumludur ve İstanbulda ikamet etmektedir.
24 Ağustos 1995 tarihinde, saat 23:00 civarında, İstanbul Beyoğlu ilçesinde başvuran tarafından işletilen dükkanın dışında bir polis arabası durmuştur. Üç polis memuru arabadan inmiş ve başvurandan kendi dükkanının iki dükkan aşağısında duvara yazılı DHKP/C (yasadışı örgüt Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesinin kısaltması) harflerini silmesini istemişlerdir.
Başvuran bu isteğe karşı çıkıp polis memurlarına duvarın kendine ait olmadığını ve dolayısıyla temizleme yükümlülüğü olmadığını söyleyince polis memurları onu dövmeye başlamıştır. Bölgede dolaşmakta olan başka polis memurları da durmuş ve dayak olayına katılmıştır. Polis memurları daha sonra başvuranı gözaltına almış ve görev sırasında polise engel olmak suçunu itiraf eden ifadeleri zorla imzalattırmak için gözaltında onu dövmeye devam etmiştir.
Başvuranı döven üç polis memuru tarafından düzenlenen olay raporuna göre, DHKP/C harfleri başvuranın dükkanının duvarında yazılıdır ve başvuran onları sileceğine ölmeyi tercih edeceğini söylemiş ve daha sonra kaçmıştır. Polis memurları onun peşine düşünce başvuran onlara taş fırlatmış, onları tekmelemiş, yumruklamış ve bu sırada polis memurlarından bir tanesini yaralamıştır. Sonuç olarak, polis memurları başvuranı polis karakoluna götürmüştür.
Ertesi gün, başvuran, İstanbul Taksim İlk Yardım Hastanesine götürülmüş ve burada bir sağlık raporu düzenlenmiştir. Bu rapora göre, başvuranın bedeninde birtakım ekimoz ve lakerasyonlara rastlanmıştır.
Başvuran daha sonra Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığına getirilmiş ve burada Savcıya polis memurlarının kendisine işkence uyguladıklarını belirtmiştir.
Aynı tarihte, Savcı, başvuranı, Adli Tıp Kurumu Beyoğlu Şubesine göndermiş ve burada başvuran bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Söz konusu muayene sonunda düzenlenen sağlık raporunda aşağıda belirtilen yaralar kaydedilmiştir: arka paryetal bölgenin sol tarafında 1 cm uzunluğunda bir abrazyon; sol omzun arkasından sağ skapular bölgeye uzanan 30 cm uzunluğunda ekimozlu bölge; sol skapular bölgenin aşağısında 15x3 cm boyutunda ekimozlu bölge; sol lumbarda 15x5 cm boyutunda ekimozlu bölge; sağ göğüste 7x3 cm ve 7x14 cm boyutunda iki ekimozlu bölge; sol kolun iç tarafında 1 cm uzunluğunda dört kanayan sıyrık ve her ikisi de 3 cm çapında olan iki ekimozlu bölge; sol yanakta her ikisi de 2 cm boyutunda iki ekimozlu bölge; sağ tibial bölgede ekimozlu bölge. Rapor, başvuranın, on gün süreyle çalışamayacak durumda olduğunu tespit etmiştir.
Aynı tarihte, Savcı, başvuranın serbest bırakılması kararını vermiştir.
10 Ekim 1995 tarihinde, başvuran, kötü muameleden sorumlu üç polis memurunun yargılanması talebiyle Beyoğlu Savcılığına resmi şikayette bulunmuştur.
Ertesi gün, Beyoğlu Savcısı, Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun uyarınca, görevsizlik kararı vermiş ve dava dosyasını gerekli önlemin alınması için Valililiğe havale etmiştir.
21 Temmuz 1997 tarihinde, Beyoğlu Kaymakamının başkanlık ettiği Beyoğlu İlçe İdare Kurulu, üç polis memurunun yargılanması için yetki vermiştir.
Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi (bundan sonra ilk derece mahkemesi olarak anılacaktır), 29 Şubat 2000 tarihli kararında, Ceza Kanununun 245. maddesine aykırı kötü muamele suçundan üç polis memurunu mahkum etmiş ve her birini üç ay hapis cezasına çarptırmıştır. İlk derece mahkemesi, ayrıca, üç ay süreyle görevden uzaklaştırılmalarına karar vermiştir. İlk derece mahkemesi, başvuranın duvardaki yazıyı silmeyi reddetmesi ve polis memurlarına saldırmasının provokasyon oluşturduğunu göz önüne alarak, Ceza Kanununun 51/1 maddesi anlamı dahilinde, hapis cezalarını 1/4 oranında düşürmüş ve polis memurlarının her birini iki ay yedi gün hapis cezasına çarptırmıştır. Olayın gerçekleşme şeklini ve polis memurlarının suç işleme ihtimalinin zayıflığını dikkate alan ilk derece mahkemesi, söz konusu memurların cezalarının ertelenmesi halinde tekrar suç işlemeyecekleri görüşünde olduğundan, 647 sayılı Kanunun 6. maddesi uyarınca cezalarının ertelenmesi kararını vermiştir.
Üç polis memurundan ikisi bu kararı temyiz etmiştir. Karar, temyiz başvurusunda bulunmayan üçüncü polis memuru açısından kesinleşmiştir.
30 Ocak 2002 tarihinde, karar, temyiz başvurusunda bulunan iki polis memuru açısından Yargıtay tarafından bozulmuştur. Yargıtay, 4616 sayılı Kanun hükümlerinin onlara uygulanması gerektiği kararını vermiştir.
26 Nisan 2002 tarihinde, ilk derece mahkemesi, 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe giren ve 23 Nisan 1999 tarihinden önce işlenen belirli suçlara ilişkin olarak ceza davalarının ertelenmesini öngören 4616 sayılı Kanun uyarınca, iki polis memuru hakkındaki yargılamanın ertelenmesi kararını vermiştir.
Başvuran, Yargıtayın kararını vermek için iki yıl beklediğini ve kararı 4616 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinin ardından bozduğunu belirterek ilk derece mahkemesinin kararına karşı Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesine temyiz başvurusunda bulunmuştur. Her halükarda, işkence suçuna ilişkin cezai yargılama söz konusu Kanun kapsamında değildir ve bu nedenle ertelenemez. Türk kanunlarına göre, kötü muamele, ancak, mağdur konumda olan kişiden bilgi almak amacıyla uygulandığı takdirde işkence olarak sınıflandırılabileceği için (Ceza Kanununun 243. maddesinde tanımlanan suç), ilk derece mahkemesinin somut davada Ceza Kanununun 245. maddesini uygulamaktan başka seçimi olmamıştır. Bununla beraber, başvuranın maruz kaldığı kötü muamelenin İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi uyarınca işkence oluşturduğu gerçeği bakidir.
28 Mayıs 2002 tarihinde, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itirazını reddetmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHSnin 3 ve 13. maddeleri uyarınca, polis memurları tarafından işkenceye varan kötü muameleye maruz bırakıldığı ancak polis memurlarının cezalandırılmadığı konusunda şikayetçi olmuştur.
AİHM, bu şikayetlerin sadece AİHSnin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini değerlendirmiştir. Söz konusu madde şöyledir:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, AİHSnin 35/1 maddesi uyarınca başvuranın mevcut olan iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, gözaltında kötü muameleden mağdur olduklarını iddia eden kişilere yönelik olarak iç hukukun sunduğu muhtelif medeni ve idari hukuk yollarının mevcut olduğunu ve başvuranın gördüğünü iddia ettiği zarara karşı telafi arayabileceğini ifade etmiştir.
AİHM, benzer davalarda Hükümetin ön itirazlarını incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemiştir (bkz., bilhassa, Nevruz Koç - Türkiye, no. 18207/03, 12 Haziran 2007 ve burada anılan davalar). AİHM, Hükümet tarafından atıfta bulunulan hukuk yollarının, sorumluların teşhisi ve cezalandırılmasından ziyade tazminat ödenmesine yönelik olması sebebiyle, Sözleşmeci Devletlerin AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan yükümlülükleri açısından yeterli olarak kabul edilemeyeceğini yinelemiştir.
AİHM, somut davada, yukarıda belirtilen davadaki kararlarından sapmasını gerektirecek özel bir durum görmemiştir. Dolayısıyla, Hükümetin ön itirazını reddetmiştir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmiştir. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
Hükümet, başvurana, AİHSnin 3. maddesi anlamı dahilinde, usule ilişkin gerekli güvencelerin sunulduğunu belirtmiştir. Polis memurlarının eylemlerine yönelik soruşturma yürütülmüş ve akabinde polis memurları duruşmaya çıkarılmıştır. Söz konusu duruşmanın sonunda, polis memurlarından bir tanesi mahkum edilmiş ve diğer iki polis memuru hakkındaki yargılama ertelenmiştir. Hükümet, 4616 sayılı Kanunun genel af kanunu olarak değerlendirilemeyeceği ve iki polis memuru hakkındaki cezai yargılamanın ertelenmesinin beraat ettikleri anlamına gelmediği görüşündedir.
Hükümet, Hatton ve Diğerleri - İngiltere (BD) (no. 36022/97) ve Handyside - İngiltere (7 Aralık 1976 tarihli karar) davalarındaki kararlara atıfta bulunmuş ve yerel ihtiyaçları ve koşulları değerlendirmek için ulusal makamların uluslararası mahkemelerden daha iyi konumda olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, Ashingdane - İngiltere (28 Mayıs 1985 tarihli karar) davasındaki karara atıfta bulunan Hükümet, bu alanda izlenecek en iyi politikanın ne olabileceğine ilişkin ulusal makamların yaptığı değerlendirmenin yerine başka bir değerlendirme yapmanın AİHMnin görevinin bir parçası olmadığını belirtmiştir.
Başvuran, idare mahkemelerinde dava açarak tazminat talebinde bulunmadığı için iddiaları dayanaktan yoksundur ve Hükümet AİHSnin 1. maddesi uyarınca yükümlülüklerini yerine getirmiştir.
AİHM, başlangıç olarak, Hükümetin, başvuranın kötü muamele iddialarının doğruluğunu sorgulamadığını gözlemlemiştir. Her halükarda, Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesinin, diğer delillerin yanı sıra, yukarıda belirtilen sağlık raporlarına dayanarak üç polis memurunu başvurana kötü muamele uygulamaktan suçlu bulduğunu kaydetmiştir. Bu koşullarda, AİHM, başvuranın polis memurları tarafından kötü muamele gördüğünü ve bunun sonucunda sağlık raporlarında ayrıntıyla sunulan yaraları aldığını kabul etmiştir.
Dolayısıyla, AİHM tarafından karar bağlanması gereken ikinci husus, kötü muamelenin, AİHSnin 3. maddesi kapsamına dahil olacak asgari şiddet düzeyinde olup olmadığıdır (bkz., İrlanda - İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar). Bu amaçla, AİHM, yukarıda belirtilen sağlık raporlarına işaret etmiştir. İlk rapordan, başvuranın, tutuklandığı günün ertesi gününde, doğrudan polis karakolundan yerel hastaneye götürülmek zorunda kaldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, Adli Tıp Kurumunda aynı tarihte düzenlenen ikinci rapora göre, başvuranın bedeninde on günlük iyileşme süreci gerektiren on beş ayrı yara mevcuttur.
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın yaralarının, AİHSnin 3. maddesi anlamı dahilinde kötü muamele oluşturacak ölçüde ciddi olduğu görüşündedir. Ayrıca, Beyoğlu İlk Derece Mahkemesi tarafından 29 Şubat 2000 tarihinde verilen ve üç polis memurundan bir tanesi hakkında kesinleşen kararın, başvurana yapılan kötü muamelenin AİHSnin 3. maddesine aykırı olduğunun kabulünü oluşturduğu görüşündedir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan, Nikolova ve Velichkova - Bulgaristan, no. 7888/03, 20 Aralık 2007).
AİHM tarafından karara bağlanması gereken bir sonraki konu, söz konusu ihlalin ulusal makamlar tarafından yeterli olarak telafi edilip edilmediğidir. Bu bağlamda, AİHM, ikincillik ilkesi uyarınca, iddia konusu herhangi bir AİHS ihlalini telafi etmenin ilk olarak ulusal makamların görevi olduğunu yinelemiştir. Ancak, yerinde hizmet ilkesi, iç hukuk yollarıyla elde edilen sonuç üzerinde tüm denetimini reddetmek anlamına gelmemektedir. Aksi halde, AİHS tarafından güvence altına alınan haklar anlamsız hale gelirdi. Bu bağlamda, AİHSnin teorik ve etkisiz hakları değil; uygulanabilir ve etkili hakları güvence altına almayı amaçladığı yinelenmelidir.
AİHM, Hükümetin, başvuranın kötü muameleye ilişkin olarak tazminat talebinde bulunmadığı yönündeki iddiasına ilişkin olarak ve bunun tazminat ödenmesinin yeterli olacağı yönünde bir iddia olduğu farz edilse dahi, yetkililerin, polisin uyguladığı kasıtlı kötü muamele olaylarına karşı sorumluların yargılanması ve cezalandırılması için gerekeni yapmayıp muamelelerini sadece tazminat ödenmesiyle sınırlı tutması halinde, temel önemine rağmen, işkence ve insanlık dışı ve onur kırıcı muamele ve cezaya ilişkin genel kanuni yasak, uygulamada etkisiz olur ve bazı durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla kontrolü altındaki kişilerin haklarını kötüye kullanmaları mümkün olurdu (bkz., Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).
Bu nedenle, AİHM tarafından incelenmesi gereken önemli konu, ulusal makamların başvuranın kötü muamele görmesinden sorumlu polis memurlarının yargılanması ve cezalandırılması için yetkileri dahilinde olan her şeyi yapıp yapmadıkları veya ne ölçüde yaptıkları ve söz konusu polis memurları üzerinde yeterli ve caydırıcı yaptırımlar uygulayıp uygulamadıklarıdır. Bu noktada, ulusal mahkemelerin, yerel ceza hukukunu doğru şekilde uygulayıp uygulamadığını kontrol etmenin AİHMnin görevi olmadığı belirtilmelidir. Somut yargılamada söz konusu olan polis memurlarının şahsi ceza hukuku sorumluluğu değil; Devletin AİHS yükümlülüğüdür. Bu nedenle, her ne kadar AİHMnin Devlet görevlileri tarafından uygulanan kötü muameleye karşılık uygun yaptırımların seçiminde ulusal mahkemelere önemli ölçüde saygı göstermesi gerekse de belli bir inceleme yetkisine sahip olmalı ve eylemin ciddiyeti ile verilen ceza arasında açıkça oransızlık olması durumunda müdahale etmelidir (bkz., yukarıda anılan Nikolova ve Velichkova).
Somut davada, kötü muamele suçundan üç polis memuru mahkum edilmiştir. Ancak, temyiz üzerine memurlardan iki tanesinin mahkumiyeti bozulmuş ve müteakiben haklarındaki cezai yargılama 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmiştir. Kalan polis memurunun mahkumiyeti temyiz başvurusunda bulunmadığı için kesinleşmiştir.
İlk derece mahkemesi, başvurana kötü muamele uygulamaktan suçlu bulunan polis memuruna azami beş yıl hapis cezası verebilecekken, üç aylık ceza vermeyi uygun bulmuştur. Ayrıca, söz konusu ceza çeyrek oranında düşürülmüş; zira, ilk derece mahkemesi, başvuranın polis memurlarını tahrik ettiğini değerlendirmiştir.
AİHM, işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı muameleye ilişkin yasağın kesin niteliğini mağdur konumda olan kişinin tutumundan bağımsız olarak yinelemiştir (bkz., diğer kararların yanı sıra, Saadi - İtalya (BD), no. 37201/06) Buna göre, tahrik, hiçbir zaman, AİHSnin 3. maddesine aykırı olarak kişiye ağır kötü muamele uygulanmasını haklı çıkarmaz. Ayrıca, somut dava koşullarında, AİHM, sokakta gerçekleşen olayların son bulmasından sonra tahrik unsurunun savunulmasının anlamını görmemektedir; zira, başvurana yapılan saldırı polis karakolunda devam etmiştir. AİHMye göre, polis memuruna verilen hapis cezasının tahrik nedeniyle düşürülmesi, kötü muameleden koruma şeklindeki AİHS standardını karşılamamaktadır. Son olarak, söz konusu polis memurunun, cezasının infazının ertelenmesi nedeniyle hapis cezası çekmek zorunda kalmadığı kaydedilmelidir.
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, polis memuruna uygulanan hafif hapis cezasının ve cezanın ertelenmesinin, söz konusu suçun ciddiyeti ile açıkça orantısız olarak değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir (bkz., Ali ve Ayşe Duran - Türkiye, no. 42942/02, 8 Nisan 2008).
Diğer iki polis memuru hakkındaki cezai yargılamanın ertelenmesinin, ceza hukuku sistemini katı olmaktan uzak kıldığını ve başvuranın şikayetçi olduğu fiiller gibi yasa dışı fillerin etkili bir şekilde önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etkisinin olmadığını değerlendirmiştir (bkz., yukarıda anılan, Nevruz Koç).
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, bu davada uygulandığı gibi cezai hukuk sisteminin, ne başvuranın şikayetçi olduğu fiiller gibi yasa dışı fillerin etkili bir şekilde önlenmesini sağlayabilecek yeterli bir caydırıcı etkisinin olduğu (bkz., yukarıda anılan Ali ve Ayşe Duran) ne başvuranın maruz kaldığı kötü muameleye karşılık yeterli telafi sunduğu kararına varmıştır. Yukarıda vurgulanan kusurlar yürürlükte olan yargı sisteminin caydırıcı etkisini ve kötü muamele yasağına ilişkin ihlallerin önlenmesinde oynaması gereken rolün önemi zayıflatmıştır (bkz., Okkalı - Türkiye, no. 52067/99).
Dolayısıyla, AİHM, AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiştir.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, görüşlerinde, ayrıca, nasıl veya neden olduğunu açıklamadan AİHSnin 6. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir.
AİHM, bu şikayetin, ancak, somut başvurunun sorumlu Hükümete bildirilmesinden sonra yapıldığını kaydetmiştir. AİHM, bu bağlamda, polis memurları hakkındaki cezai yargılamanın 28 Mayıs 2002 tarihinde sona erdiğini ve başvuranın 6. madde uyarıca olan şikayetini Hükümetin 11 Ocak 2008 tarihinde AİHMye sunduğu görüşlere yanıt olarak sunduğu görüşlerinde, yani altı aydan uzun bir süre sonra, yaptığını gözlemlemiştir.
AİHM, bu şikayetin, AİHSnin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına uymadığı gerekçesiyle kabuledilemez olduğu kararını vermiştir.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran 20.000 Euro maddi tazminat ve 30.000 Euro manevi tazminat talebinde bulunmuştur.
Hükümet, başvuranın maddi tazminat talebini herhangi bir delille kanıtlamadığını belirtmiş ve AİHMden bu başlık altında tazminat ödenmemesi talebinde bulunmuştur. Hükümet, başvuranın manevi tazminat talebinin aşırı olduğunu ve ihlal tespitinin başvuranın iddia konusu zararlarını karşılayacağını belirtmiştir.
AİHM, başvuranın maddi tazminat talebini doğrulamadığını gözlemlemiştir. Dolayısıyla, bu talebi reddetmiştir. Ancak, AİHM, başvuranın, tek başına ihlal tespitiyle yeterli olarak tazmin edilemeyecek ölçüde acı ve sıkıntı yaşamış olduğunu değerlendirmiştir. AİHM, başvuranın polis memurları tarafından sebep olunan yaralarının derecesi ve ciddiyetini dikkate alarak, başvurana 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, AİHMde yapılan yargılama masraf ve giderlerine karşılık 2.588 Euro talep etmiştir.
Hükümet, AİHMden, başvuranın talebini destekleyici fatura, makbuz veya diğer belgeler sunmadığı gerekçesiyle yargılama masraf ve giderlerine karşılık tazminat hükmünde bulunmamasını talep etmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan Mahkeme, başvurana bu başlık altında 2.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM OYBİRLİĞİ İLE
1. AİHSnin 3. maddesi uyarınca olan şikayetin kabuledilebilir; başvurunun kalanının kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirasına çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana aşağıdaki miktarların ödenmesine;
(i) Manevi tazminat olarak 10.000 Euro (on bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
(ii) Yargılama masraf ve giderleri olarak 2.000 Euro (iki bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine
Karar Vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 18 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy