(AİHS. m. 3, 6, 8, 9, 14, 35, 41, 44) (765 S. K. m. 243) (Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği m. 10) (LABITA - İTALYA DAVASI) (TÜRKAN - TÜRKİYE DAVASI) (ALGÜR VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (AKKOÇ - TÜRKİYE DAVASI) (OSMAN KARADEMİR - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET EREN - TÜRKİYE DAVASI) (MEHMET EMİN YÜKSEL - TÜRKİYE DAVASI) (JUHNKE - TÜRKİYE DAVASI) (AY - TÜRKİYE DAVASI) (BATI VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (YAMAN - TÜRKİYE DAVASI) (ÇELİK VE İMRET - TÜRKİYE DAVASI) (UZUN - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no: 15828/03)
KARAR
STRAZBURG
17 Mart 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Davanın nedeni, T.C. vatandaşları Nazime Ceren Salmanoğlu ile Fatma Deniz Polattaşın (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine, 11 Mart 2003 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşmenin (AİHS) 34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine yaptıkları 15828/03 sayılı başvurudur.
Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara Barosu avukatlarından O. Aydın tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1983 ve 1980 doğumlu olup Nazime Ceren Salmanoğlu İzmirde, Fatma Deniz Polattaş ise İsviçrede ikamet etmektedir. Sözkonusu başvuruya sebep olan olayların yaşandığı sırada birinci başvuran on altı, ikinci başvuran ise on dokuz yaşındaydı.
A. Başvuranların gözaltına alınması, haklarında hazırlanan tıbbi raporlar ve kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturma
Nazime Ceren Salmanoğlu, PKK üyesi olduğu şüphesiyle İskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri tarafından 6 Mart 1999da saat 14:00te gözaltına alınmıştır.
Aynı gün saat 15.00te, diğer iki kişiyle birlikte İskenderun Devlet Hastanesine götürülmüştür. Doktor E.B., başvuranın vücudunda fiziksel şiddet bulgusu saptanmadığını kaydetmiştir.
Aynı gün, İskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü, İskenderun Kadın Doğum Hastanesinden Nazime Ceren Salmanoğlunun bakire olup olmadığı ve yakın zamanda cinsel ilişkide bulunup bulunmadığını gösterir kati doktor raporunun verilmesini talep etmiştir. Muayeneyi yapan uzman doktor S.S., Nazime Ceren Salmanoğlunun bakire olduğunu ve yakın zamanda cinsel ilişkide bulunmadığını kaydetmiştir.
Fatma Deniz Polattaş, PKKya karşı düzenlenen operasyon kapsamında çıkarılan yakalama emrine müteakip İskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince 8 Mart 1999 tarihinde saat 11.30da yakalanmıştır.
Aynı gün, İskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü, İskenderun Kadın Doğum Hastanesinden Fatma Deniz Polattaşın bakire olup olmadığı ve yakın zamanda cinsel ilişkide bulunup bulunmadığını gösterir kati doktor raporunun verilmesini talep etmiştir. Muayeneyi yapan uzman doktor S.S., başvuranın bakire olduğunu ve yakın zamanda cinsel ilişkide bulunmadığını kaydetmiştir.
Başvuranlar, gözaltındayken kötü muamele gördüklerini iddia etmişlerdir. Özellikle Nazime Ceren Salmanoğlunun gözleri bağlanmış, uzun süre ayakta durmaya zorlanmış, aç, susuz ve uykusuz bırakılmıştır. Ayrıca, hakarete maruz bırakılmış, işkence ve ölümle tehdit edilmiştir. Başvuran, cinsel tacize uğramış ve dövülmüştür. Fatma Deniz Polattaşın da gözleri bağlanmıştır. Polattaş hakarete uğramış ve dövülmüştür. Ayrıca, polis memurları başvuranın makatına cop sokmuş, bunun sonucunda kanama meydana gelmiştir. Bir bayan polis memuru, başvuranın ailesinden temiz iç çamaşırı getirmesini istemiştir. Başvuranlar bu polis memuru (A.Y.) tarafından çırılçıplak soyulmuştur.
9 Mart 1999 tarihinde saat 00.35te, başvuranlar ile diğer iki tutuklu İskenderun Devlet Hastanesinde görevli uzman doktor B.I.K. tarafından muayene edilmiştir. B.I.K., Fatma Deniz Polattaşın kafa derisinde ve bel bölgesinde hassasiyet olduğunu kaydetmiştir. Doktor, başvuranların vücudunda herhangi bir fiziksel şiddet emaresine rastlamamıştır.
12 Mart 1999 tarihinde saat 10.15te, başvuranlar bekaret testi için bir kez daha İskenderun Devlet Hastanesine gönderilmişlerdir. Başvuranlar, jinekolojik muayeneye onay vermedikleri için muayeneden geçmemişlerdir.
Aynı gün, başvuranlar ile diğer iki kişi, bir sağlık merkezinde A.A. adlı pratisyen hekim tarafından muayene edilmiş ve doktor başvuranların vücudunda herhangi bir fiziksel şiddet emaresine rastlamadığını kaydetmiştir.
Aynı gün, başvuranlar hakim huzuruna çıkartılmış ve tutuklanmalarına karar verilmiştir. Başvuranlar, Adana cezaevine yerleştirilmiştir. Daha sonra, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde başvuranlar aleyhinde cezai kovuşturma başlatılmıştır.
26 Mart 1999da, Fatma Deniz Polattaş İskenderun Cumhuriyet Savcılığına gözaltında ruhsal ve fiziksel işkenceye maruz bırakıldığı gerekçesiyle şikayette bulunmuş ve jinekolojik muayene talep etmiştir.
Belirsiz bir tarihte, İskenderun Cumhuriyet Savcısı, Fatma Deniz Polattaşın iddialarına ilişkin bir soruşturma başlatmıştır.
6 Nisan 1999da, Fatma Deniz Polattaş, İskenderun Devlet Hastanesinde B.K. adlı doktor tarafından muayene edilmiştir. Yapılan rektal muayenenin ardından doktor anal bölgede cinsel birleşme olmadığına ilişkin rapor hazırlamıştır.
14 Mayıs 1999da, İskenderun Cumhuriyet Savcısı, görevsizlik kararı vermiş ve Memurin Muhakematı Kanunu uyarınca yapılacak yargılama için dosyayı İskenderun İl İdare Kuruluna göndermiştir.
15 Aralık 1999da, İskenderun İl İdare Kurulu, İskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli iki polis memurunun kovuşturulması için gerekli izni vermemiştir. İl idare kurulu, 8 Mart, 12 Mart ve 6 Nisan 1999 tarihli doktor raporlarına dayanarak kararını vermiştir.
1 Haziran 1999da, Nazime Ceren Salmanoğlu, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesinde, gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiş, özellikle de cinsel tacize uğradığını ve psikolojik baskı gördüğünü ileri sürmüştür.
19 Temmuz 1999da, Türk Tabipler Birliği başvuranları muayene etmeden, başvuranların önceki tıbbi muayenelerine ilişkin görüş bildirmiştir. Fatma Deniz Polattaş, Türk Tabipler Birliğine, gözaltındayken cinsel taciz, tecavüz (makatına cop sokulması) ve dayak (dişlerinden birinin kırılmasına yol açmıştır) dahil olmak üzere kötü muameleye maruz bırakıldığını bildirmiştir. Başvuran, ayrıca, defakasyon sırasında zorlandığını, ağrı ve kanamasının olduğunu ifade etmiştir. Tıbbi raporda, başvuranın kafa derisinde ve bel bölgesinde hassasiyet olduğunu kaydeden 9 Mart 1999 tarihli rapora gönderme yapılmıştır. Ayrıca, başvuranın vücudunda herhangi bir fiziksel şiddet emaresi bulunmadığını kaydeden 12 Mart 1999 tarihli tıbbi rapora da gönderme yapılmıştır. Türk Tabipler Birliği doktorları, başvuranın makat bölgesiyle ilgili şikayetlerinin tecavüz iddiasıyla örtüştüğü kanaatine varmışlardır. Doktorlar, ayrıca, bel ve bacak bölgesinde ağrı ve solunum güçlüğü gibi diğer şikayetlerin kötü muamele iddialarıyla örtüştüğünü belirtmişlerdir.
Nazime Ceren Salmanoğlu, gözaltındayken kötü muamele gördüğü konusunda şikayetçi olmuş, tehditler aldığını, cinsel tacize uğradığını ve özellikle başına, bacaklarına, genital bölgesine ve makatına vurulduğunu belirtmiştir. Dişlerinde, göğsünde, başında, boynunda, sırtında, omuzlarında, el ve kollarında ağrı olduğunu ve nefes almada güçlük çektiğini ifade etmiştir. Başvuran, ayrıca uyku ve hafıza sorunlarının olduğunu belirtmiştir. Tıbbi raporda, başvuranın vücudunda herhangi bir fiziksel şiddet emaresi bulunmadığını kaydeden 9 ve 12 Mart 1999 tarihli raporlara gönderme yapılmıştır. Doktorlara göre, Nazime Ceren Salmanoğlunun şikayetleri kötü muamele iddialarıyla örtüşmektedir.
Türk Tabipler Birliği doktorları, ayrıca, başvuranların çeşitli tıbbi muayenelerden geçmeleri gerektiğini belirtmişlerdir. Doktorlar, başvuranların serbest bırakılmalarının ardından yapılan muayenelerin başvuranların iddia edildiği gibi gerçekten kötü muamele görüp görmediklerini belirleyemeyeceğini kaydetmişlerdir. Doktorlar, bu muayenelerin Sağlık Bakanlığı ile Türk Tabipler Birliği kriterlerine uymadığı gerekçesiyle tıbben geçerli olmadıkları sonucuna varmışlardır. Bu bağlamda, başvuranların ifadeleri ile fiziksel ve psikolojik semptomlarının kaydının tutulmadığını ifade etmişlerdir. Ayrıca, kapsamlı bir klinik muayenede tespit edilen bulguların ayrıntılı bir kaydı bulunmamaktadır. Türk Tabipler Birliği doktorları, ayrıca, raporların başvuranların psikolojik şikayetleri ile doktorların buna ilişkin tespitlerine dair detayları vermediğini gözlemlemişlerdir. Doktorlar, özellikle bekaret testlerini eleştirmiş ve bekaret testlerini yapan doktorların kişilerin onayını almış olmaları ve açıklamalarını dinlemelerinin gerektiğini belirtmişlerdir. Doktorlar, dava koşullarını gözönünde bulundurarak, bekaret testlerinin başvuranları aşağılamak amacıyla yapıldığı kanaatine varmışlardır.
9 Kasım 1999da, başvuranların avukatları, başvuranların gözaltındayken kötü muamele gördüklerini iddia ederek İskenderun Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunmuşlardır. Başvuranlar gözaltındayken ve serbest bırakıldıktan sonra muayeneleri yapan uzman doktorlar ile İskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli polis memurları ile ilgili soruşturma yapılmasını talep etmişlerdir. Avukatlar, ayrıca, başvuranların Çapa ve Çukurova Üniversiteleri Psikiyatri Bölümü uzmanları tarafından muayene edilmelerini talep etmişlerdir.
24 Kasım 1999da, Adana Adli Tıp Kurumundan bir doktor başvuranları muayene etmiştir. Fatma Deniz Polattaşa ait raporda, otururken ve defakasyon sırasında anal bölgede ağrı olduğu kaydedilmiştir. Doktor, Polattaşın dişlerinden birinin kırık olduğunu tespit etmiş ve sağlık durumu nedeniyle on gün süreyle çalışamayacağı sonucuna varmıştır. Doktor, Nazime Ceren Salmanoğlunun sırtında 1,5 cm boyutunda bir çürük tespit etmiş ve üç gün süreyle çalışamayacağına karar vermiştir.
14 Aralık 1999da, İskenderun Cumhuriyet Savcısı, başvuranların iddialarıyla ilgili olarak, kovuşturulması istenen kişiler hakkında yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle ilgili kişilerin kovuşturulmaması yönünde karara varmıştır.
Başvuranlar, belirsiz bir tarihte, 14 Aralık 1999 tarihli karara itiraz etmiştir.
26 Ocak 2000de, Hatay Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, İskenderun Cumhuriyet Savcısının kararını bozmuştur. Mahkeme başkanı, Ceza Kanununun 243. maddesi uyarınca, gözaltında bulundukları sırada başvuranları sorgulayan polis memurları aleyhinde cezai kovuşturma başlatılmasına karar vermiştir. Mahkeme başkanı, kararında, başvuranların iddialarının Cumhuriyet Savcısı tarafından yeterince incelenmediğini kaydetmiştir. Özellikle, Nazime Ceren Salmanoğlunun gözaltındayken yediği dayaklar sonucu diş tellerinden birinin kırıldığı ve bu nedenle tellerin çıkartıldığı yönündeki iddiaları incelenmemiştir. Benzer şekilde, Cumhuriyet Savcısı, Fatma Deniz Polattaşın dişinin kırıldığı tarihi tespit etmemiştir. Türk Tabipler Birliğinin raporunda belirtilen tıbbi muayeneler gerçekleşmemiştir. Ayrıca, Cumhuriyet Savcısı, başvuranların cezaevi doktoru aleyhinde şikayette bulunup bulunmadıkları konusunu incelememiştir. Başvuranların ifadelerini alan polis memurları ile başvuranları muayene eden doktorların da ifadelerini almamıştır.
B. Polis memurları aleyhinde yapılan cezai kovuşturma
18 Şubat 2000de, İskenderun Cumhuriyet Savcısı, İskenderun Ağır Ceza Mahkemesine, eski Ceza Kanununun 243. maddesi uyarınca İskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde görevli dört polis memuru (M.Ç., H.Ö., A.Y. ve G.İ.) aleyhinde dava açmıştır.
14 Nisan 2000de, İskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, davanın esasına ilişkin ilk duruşmasını yapmıştır. Mahkeme, sanık polis memurlarını, başvuranları, Nazime Ceren Salmanoğlunun babasını ve serbest bırakılmalarının ardından başvuranların muayenesini yapan doktorları dinlemiştir.
Başvuranlar, kötü muameleye maruz bırakıldıklarını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, 12 Mart 1999da Cumhuriyet Savcısı ile hakim önünde vermiş oldukları ifadede, korktukları için kötü muameleye maruz bırakıldıklarını söylemediklerini belirtmişlerdir. Nazime Ceren Salmanoğlu, gözaltı sürecinin sonunda yapılan tıbbi muayene sırasında polis memurlarının muayene odasında bulunduklarını ifade etmiştir. Salmanoğlu, ayrıca, G.İ. adlı sanık polis memurunun ifadelerinin alındığı sırada savcılıkta bulunduğunu belirtmiştir. Fatma Deniz Polattaş, makatına bir cismin sokulduğunu ve bu cismin kanamaya neden olduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine, A.Y., Polattaşın ailesinden temiz iç çamaşırı getirmesini istemiştir. Fatma Deniz Polattaş, ayrıca, gözaltındayken kendisini muayene eden doktora kötü muamele gördüğünü söylediğini belirtmiştir. Ancak, muayene sırasında polisler odaya girmiş ve bayan doktor başvuranın şikayetlerini rapora kaydetmemiştir. Başvuran, ayrıca, gözaltındayken suratına yumruk atılması sonucu dişlerinden birinin kırıldığını ifade etmiştir.
Polis memurları, kötü muamele iddiaları ile savcılık veya muayene odasında bulundukları yönündeki iddiaları reddetmişlerdir. G.İ., bekaret testiyle ilgili olarak, başvuranların gözaltındayken cinsel tacize uğradıkları yönünde doğru olmayan iddialarda bulunmalarını önlemek amacıyla bu muayeneyi talep ettiklerini ifade etmiştir.
B.K., B.I.K, E.B. ve T.S. adlı doktorlar, başvuranları muayene ettiklerinde herhangi bir fiziksel ya da psikolojik şiddet emaresi gözlemlemediklerini ileri sürmüşlerdir. Doktorlar, başvuranların tıbbi muayenelerin polis memurları odadayken yapıldığı yönündeki iddialarını reddetmişlerdir. Fatma Deniz Polattaşın kafa derisinde ve bel bölgesinde hassasiyet olduğunu kaydeden 9 Mart 1999 tarihli raporla ilgili olarak, başvuranı muayene eden B.I.K., başvuranın kendisine dokunulmasını istememesi nedeniyle rahatsız edilmediğini belirtmiştir. Doktor, raporda belirtilen hassasiyetin yaralanma göstergesi olmadığını ifade etmiştir.
Sanık polis memurlarından M.Ç. ile 6 Mart 1999 tarihinde Nazime Ceren Salmanoğlunu muayene eden doktor, bu başvuranın bekaret testine onay verdiğini ileri sürmüşlerdir.
Nazime Ceren Salmanoğlunun babası, kendisi ile eşinin kızlarını gözaltı sırasında farklı zamanlarda gördüklerini ifade etmiştir. Salmanoğlu, kızının dudaklarının yara olduğunu gözlemlemiştir. Başvuranın babası, ayrıca, eşinin kızının yanağında morluk gördüğünü ileri sürmüştür.
Mahkeme, duruşma sonunda, diğer hususlar meyanında, başvuranların İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezinde muayene edilmelerine karar vermiştir. Mahkeme, Tıp Fakültesinden, başvuranların herhangi bir psikolojik sorunları olup olmadığı, eğer varsa psikolojik sorunun nedeninin belirlenip belirlenemeyeceği konusunda bilgi vermesini talep etmiştir. Ağır ceza mahkemesi, ayrıca, Nazime Ceren Salmanoğlunun şiddet görüp görmediğinin, eğer görmüşse zamanının belirlenebilmesi için kemik sintigrafisinin çekilerek muayeneden geçmesine karar vermiştir.
İlk derece mahkemesi, 16 Haziran 2000 tarihinde yapılan duruşmada, 12 Mart 1999 tarihinde başvuranları muayene eden doktor A.A.yı dinlemiştir. A.A., polis memurlarının muayene odasının dışında kapıya bir metre uzaklıkta durduklarını, bu uzaklıktan hastalarla yapılan konuşmaları duyabileceklerini ve hatta isterlerse odanın içini görebileceklerini ileri sürmüştür. Doktor, başvuranlardan karın, sırt ve bacaklarının yarısını göstermelerini istediğini ifade etmiştir. A.A., başvuranların psikolojik durumlarıyla ilgili muayene yapmadığını ifade etmiştir. Doktor, yaptığı muayenenin yalnızca fiziksel şiddet sonucu vücutlarında oluşan izleri ortaya çıkarabileceğini belirtmiştir. A.A., son olarak, muayene sırasında her iki başvuranın da odada olduğunu ve birbirlerinin muayenesine tanık olduklarını ifade etmiştir.
Aynı gün, 6 ve 8 Mart 1999 tarihlerinde başvuranların bekaret testini yapan doktor S.S. de mahkeme tarafından dinlenmiştir. S.S., başvuranların muayeneye onay verdiklerini ifade etmiştir. Başvuranlar tecavüz ya da cinsel taciz iddiasında bulunmamışlardır. Muayenenin tek amacı başvuranların bekaret durumunu tespit etmektir. S.S., ayrıca, muayenenin yapıldığı odada polis memurlarının bulunmadığını belirtmiştir.
Aynı gün, Nazime Ceren Salmanoğlunun annesi, ilk derece mahkemesi önünde kızını yakalandıktan bir gün sonra gördüğünü ve o gün kızının dudaklarında morluk olduğunu ifade etmiştir. Başvuranın annesi, ayrıca, yakalandıktan üç dört gün sonra kızını tekrar gördüğünü ve dudaklarında bir başka yara izi gözlemlediğini belirtmiştir. Başvuranın annesi, son olarak, kızının kendisine gözaltındayken kötü muamele gördüğünü anlatmadığını ifade etmiştir. İlk derece mahkemesi, Fatma Deniz Polattaşın emekli polis memuru amcasını da dinlemiş ve sözkonusu şahıs A.Y.nin isteği üzerine emniyet amirliğine temiz iç çamaşırı getirdiğini ifade etmiştir. Ayrıca, Adana Cezaevine gittiğinde başvuranı çok yorgun gördüğünü ifade etmiştir.
12 Eylül 2000de, Adana cezaevinden F.A. adlı bir kadın mahkum, mahkeme önünde ifade vermiştir. F.A., cezaevine getirildiklerinde başvuranların yorgun göründüğünü ifade etmiştir. Ayrıca, Nazime Ceren Salmanoğlunun dudaklarının şiş olduğunu, Fatma Deniz Polattaşın ise otururken zorlandığını belirtmiştir. F.A., Fatma Denizin gözaltındayken makatına cop sokulduğunu kendisine söylediğini ifade etmiştir. Aynı duruşma sırasında, başvuranlar ile Nazime Ceren Salmanoğlunun babası yargılamaya müdahil olmuşlardır.
27 Ekim 2000de, İskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Nisan 1999 tarihinde B.K.nın Fatma Deniz Polattaşa yaptığı rektal muayeneyi asiste eden hemşireyi dinlemiştir. Hemşire J.E., bayan gardiyanlardan birinin muayene sırasında odada bulunduğunu ifade etmiştir. Hemşire, gardiyanın odadan çıkmak istemediğini, bu nedenle arkasını dönerek orada beklediğini belirtmiştir. J.E., muayene odasında gardiyanın bulunmasının muayeneyi etkilemediğini ifade etmiştir.
Aynı gün, başvuranlarla aynı cezaevinde kalan dört mahkum mahkeme önünde ifade vermiş ve başvuranlar cezaevine geldiklerinde herhangi bir fiziksel şiddet emaresi gözlemlemediklerini belirtmişlerdir.
12 Nisan 2001de, başvuranların İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezinde yapılan muayenelerine ilişkin tıbbi raporlar İskenderun Ağır Ceza Mahkemesine ibraz edilmiştir.
19 Temmuz 2001de, Hatay Cumhuriyet Savcısı, ağır ceza mahkemesinden, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezine ait raporların çelişkili olduğu gerekçesiyle, Adli Tıp Kurumu tarafından yeni bir rapor hazırlanması yönünde karar vermesini talep etmiştir. Aynı gün, İskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, dava dosyasını Adli Tıp Kurumuna göndermeye karar vermiş ve başvuranların gözaltındayken kötü muamele görüp görmedikleri ve İstanbul Üniversitesinde görevli doktorların yapmış olduğu tespitlerin iddia konusu kötü muamelenin sonucu olarak düşünülüp düşünülemeyeceği konusunda Adli Tıp Kurumunun rapor hazırlamasını talep etmiştir.
10 Mayıs 2002de, Nazime Ceren Salmanoğlu, Adli Tıp Kurumu uzmanları tarafından yapılacak muayeneye onay vermemiştir. 11 Temmuz 2002de, başvuranların avukatı, Nazime Ceren Salmanoğlunun gözaltındayken tecavüze uğradığı iddiasında bulunmamasına rağmen, uzman doktorların dijital rektal muayene yapmak istemeleri nedeniyle başvuranın muayeneye onay vermediğini İskenderun Ağır Ceza Mahkemesine bildirmiştir. Aynı gün, ilk derece mahkemesi, Adli Tıp Kurumundan yeniden rapor hazırlamasını talep etmiştir.
Ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumunun istenen raporu sunmamış olması nedeniyle, 9 Ekim 2002 ile 13 Mart 2003 tarihleri arasında duruşmaları ertelemiştir.
22 Nisan 2003te, Adli Tıp Kurumu, 6. ve 4. İhtisas Kurulları tarafından sırasıyla 9 Aralık 2002 ve 5 Mart 2003 tarihlerinde hazırlanan Nazime Ceren Salmanoğluna ilişkin iki adet raporu ilk derece mahkemesine sunmuştur.
Aynı gün, İskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumundan Fatma Deniz Polattaşın muayenesini gerçekleştirmesini ve ilgili raporu sunmasını talep etmiştir.
Ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumunun Fatma Deniz Polattaşa ait raporu sunmamış olması nedeniyle, 22 Nisan 2004 ile 23 Eylül 2004 tarihleri arasında duruşmaları ertelemiştir.
23 Eylül 2004te, Adli Tıp Kurumu, 2., 6. ve 4. İhtisas Kurulları tarafından sırasıyla 15 Ekim 2003, 20 ve 25 Ağustos 2004 tarihlerinde hazırlanan Fatma Deniz Polattaşa ilişkin iki adet raporu ilk derece mahkemesine sunmuştur.
Aynı gün, ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulundan başvuranların gözaltında kötü muamele görüp görmediklerine ilişkin son olarak tıbbi görüş sunmasını talep etmiştir.
3 Mart 2005te, Adli Tıp Kurumu, Genel Kurul tarafından hazırlanan 13 Ocak 2005 tarihli iki adet raporu İskenderun Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur.
Aynı gün, ilk derece mahkemesi, taraflardan davanın esasına ilişkin nihai görüşlerini bildirmelerini talep etmiştir.
22 Nisan 2005te, İskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, delil yetersizliği nedeniyle sanık polis memurlarının beraatına karar vermiştir. İlk derece mahkemesi, kararında, başvuranların gözaltındayken fiziksel veya psikolojik şiddet gördüklerini gösteren herhangi bir delil bulunmadığını kaydetmiştir. Ağır ceza mahkemesi, başvuranların çekmiş olduğu sıkıntının çok genç yaşta mahkum edilip tutuklanmalarından kaynaklanmış olabileceği kanaatine varmıştır. İskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu çoğunluğunun başvuranlarda post-travmatik stres bozukluğu olmadığı yönündeki görüşünü gözönünde bulundurduğunu kaydetmiştir. Mahkeme, Adli Tıp Kurumunun bir devlet kurumu olmasına rağmen bağımsız bir organ olduğu kanaatindedir. Mahkeme, ayrık oy görüşünün Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu üyelerinin bağımsızlığının bir göstergesi olduğunu kaydetmiştir. İlk derece mahkemesi, son olarak, başvuranları gözaltı sırasında ve sonrasında muayene eden doktorlara ilişkin disiplin kovuşturması yapıldığını, bunun sonucunda ise herhangi bir yaptırım uygulanmadığını kaydetmiştir.
7 Haziran 2005te başvuranlar temyize gitmiştir. Başvuranlar, diğer hususlar meyanında, bekaret testlerinin cinsel istismar niteliğinde olduğunu iddia etmişlerdir.
15 Kasım 2006da, Yargıtay, 22 Nisan 2005 tarihli kararı bozmuştur. Yargıtay, zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle polis memurları aleyhinde yürütülen cezai kovuşturmayı sonlandırmaya karar vermiştir.
C. Polis memurları aleyhinde yürütülen cezai kovuşturma sırasında başvuranlara ilişkin hazırlanan tıbbi raporlar
1. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezinin Raporları
2 Haziran ve 28 Eylül 2000 tarihleri arasında, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi uzmanları tarafından Nazime Ceren Salmanoğlu sekiz, Fatma Deniz Polattaş ise dokuz kez muayene edilmiştir. Uzmanlar, 23 Ekim 2000 tarihli iki raporda yer alan psikolojik bulguları inceledikten sonra, başvuranlara post-travmatik strese bağlı bozukluk tanısı koymuşlardır. Fatma Deniz Polattaşa ayrıca majör depresyona bağlı bozukluk tanısı konmuştur. Uzmanlar, Nazime Ceren Salmanoğlunun travmatik deneyimi olduğu, Fatma Deniz Polattaşın ise ağır travmatik deneyimi olduğu sonucuna varmışlardır. Doktorlar, başvuranların muayeneden bir buçuk yıl önce maruz kaldıklarını iddia ettikleri fiziksel, psikolojik ve cinsel istismar içeren travmatik deneyimlere ilişkin ifadelerini gözönünde bulundurarak bu sonuca varmışlardır. Muayenenin ardından, Nazime Ceren Salmanoğluna İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezinde psikoterapi uygulanmıştır. Fatma Deniz Polattaşa ise psikoterapi ve ilaç tedavisi uygulanmıştır.
2. Kemik sintigrafileri
25 Eylül 2000de, başvuranlara kemik sintigrafisi yapılmıştır. İlgili rapora göre, her iki başvuranın değerlerinin tamamı normal çıkmıştır.
3. Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurullarının Nazime Ceren Salmanoğluna ilişkin raporları
9 Aralık 2002de 6. İhtisas Kurulu tarafından hazırlanan ve 22 Nisan 2003te ağır ceza mahkemesine sunulan raporda, başvuranın fiziksel şiddete maruz bırakıldığını gösteren herhangi bir delil bulunmadığı kaydedilmiştir. 6. İhtisas Kurulu, bu kararı verirken, gözaltı sürecinde ve sonrasında birinci başvuranla ilgili olarak çıkarılan raporları gözönünde bulundurmuştur. Kurul, ayrıca, 24 Kasım 1999 tarihli raporda kaydedilen morluğun üç ya da beş günlük olduğunu kaydetmiştir. 6. İhtisas Kurulu, Nazime Ceren Salmanoğlunun post-travmatik stres bozukluğu tanısıyla ilgili olarak 4. İhtisas Kurulu tarafından muayeneye tabi tutulması gerektiği kanaatine varmıştır.
İlk derece mahkemesine sunulan 5 Mart 2003 tarihli ikinci rapor 4. İhtisas Kurulu tarafından hazırlanmıştır. Sözkonusu rapora göre, muayenenin yapıldığı 8 Kasım 2002 tarihinde birinci başvuranda post-travmatik stres bozukluğuna ilişkin herhangi bir semptom gözlemlenmemiştir. Ancak, Kurul stres bozukluğunun başvuranın gözaltındayken yaşadığı travmaya bağlı olduğu ve başvuranın İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezinde aldığı psikiyatrik tedavi sonucu iyileştiği kanaatine varmıştır.
4. Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurullarının Fatma Deniz Polattaşa ilişkin raporları
2. İhtisas Kurulu, 15 Ekim 2003 tarihli raporunda, Fatma Deniz Polattaşın fiziksel şiddete maruz bırakıldığını gösteren herhangi bir delil bulunmadığını belirtmiştir. 2. İhtisas Kurulu, bu kararı verirken, gözaltı sürecinde ve sonrasında başvuranla ilgili olarak çıkarılan raporları gözönünde bulundurmuştur. Kurul, ayrıca, başvuranın dişinin hangi tarihte kırıldığının belirlenemediğini belirtmiştir.
6. İhtisas Kurulunun 20 Ağustos 2004 tarihli raporunda, rektal muayenenin iddia edilen cinsel istismardan çok uzun süre sonra yapılması nedeniyle, ikinci başvuranın anal tecavüz iddialarının değerlendirilemediği belirtilmiştir.
4. İhtisas Kurulu, 25 Ağustos 2004 tarihli raporunda, Fatma Deniz Polattaşın post-travmatik stres ile majör depresyona bağlı bozukluğu olduğunu, ancak aldığı tedavi sonucu iyileştiğini kaydetmiştir. Kurul, Fatma Deniz Polattaşın 2 Haziran ile 28 Eylül 2000 tarihleri arasında yapılan tıbbi muayenelerin öncesinde travmatik bir olay yaşadığını kaydetmiştir.
5. Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu Raporları
3 Mart 2005 tarihinde ağır ceza mahkemesine sunulan 13 Ocak 2005 tarihli raporlara göre, Genel Kurulun çoğunluğu (on beş üye) başvuranlarda post-travmatik strese bağlı bozukluk olmadığı kanaatine varmıştır. Kurul, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezinde görevli doktorların tanısını destekleyen hiçbir fiziksel bulgu olmadığını belirtmiştir. Tanının tek dayanağının başvuranların ifadesi olduğunu kaydeden Kurul, İstanbul Üniversitesinde görevli doktorlar tarafından verilen raporların objektif olmadığı kanaatine varmıştır.
Adli Tıp Kurumu, Genel Kurul çoğunluğunun görüşünün yanı sıra ayrık oy görüşlerini de sunmuştur. Genel Kurul üyelerinden birisi, başvuranların psikolojik rahatsızlıklarının olup olmadığı konusunun dosyaya dayanarak belirlenemeyeceği görüşündedir. On dört üye, başvuranlarda post-travmatik strese bağlı bozukluk olduğu kanaatindedir. Ancak, travmatik deneyimin yaşandığı tarih belirlenememiştir. Bir başka üye, dosyada çelişkiler olması nedeniyle herhangi bir karara varılamayacağı kanaatindedir. Son olarak, Genel Kurulun sekiz üyesi, başvuranlarda post-travmatik stres bozukluğu olduğunu kaydeden 4. İhtisas Kurulu raporlarının doğru olduğu konusunda görüş bildirmiştir.
D. Başvuranlar aleyhindeki cezai kovuşturma
24 Mart 1999da, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuranlar ile diğer beş kişi aleyhinde dava açmıştır. Başvuranlar, Ceza Kanununun 168/2 ve 264/6 maddeleri ile 3713 sayılı Kanunun 5. maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte üye olmakla ve molotof kokteyli atmakla suçlanmışlardır.
2 Kasım 1999da, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranları yasadışı bir örgüte üye olmaktan suçlu bulmuş, Nazime Ceren Salmanoğlunu sekiz yıl dört ay, Fatma Deniz Polattaşı ise on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. Başvuranlar, ayrıca, molotof kokteyli atmaktan suçlu bulunmuş, Nazime Ceren Salmanoğlu üç yıl sekiz ay on üç gün, Fatma Deniz Polattaş ise beş yıl altı ay yirmi gün hapis cezasına çarptırılmıştır. Devlet Güvenlik Mahkemesi, sözkonusu kararı verirken, başvuranların polise verdiği ifadeleri gözönünde bulundurmuştur. Mahkeme, başvuranların gözaltındayken kötü muameleye maruz bırakıldıklarını iddia etmelerine rağmen, serbest bırakılmalarının ardından muayenelerini yapan uzman doktorların başvuranların vücudunda herhangi bir kötü muamele emaresine rastlamadıklarını kaydetmiştir. Bu nedenle, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranların iddialarının asılsız olduğu sonucuna varmıştır.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar, AİHSnin 3. ve 6. maddeleri uyarınca, gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldıklarından ve özellikle de cinsel tacize ve tecavüze uğradıklarından şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca polis memurları hakkında açılan davanın makul bir süre içinde sonuca ulaştırılamayıp, zamanaşımına uğradığını, böylelikle etkili olamadığını belirtmişlerdir.
AİHM bu şikayetlerin yalnız AİHSnin 3. maddesi bakımından incelenmesi gerektiği kanısındadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, ceza davasının etkili bir iç hukuk yolu olması muvacehesinde, AİHMne başvurmadan önce, davanın sonucunu beklemeleri gerektiğini savunmuştur. Ayrıca, başvuranların bu davanın etkisiz olacağı kanısında olsalardı, başvuruyu 12 Eylül 1999 tarihinden önce, gözaltında tutulmalarının sona ermesini takiben altı ay içinde sunmaları gerektiğini belirtmiştir. Bu bağlamda Hükümet başvuranların altı ay kuralına uymadıkları sonucuna varmıştır.
Bunun karşısında, başvuranlar, polis memurları hakkında açılan davanın etkisiz olduğunun farkına, dava geliştikçe vardıkları yönünde yanıt vermişlerdir. Davanın zamanaşımına uğramasının, iç hukuk yollarının yetersiz olduğunu gösterdiğini ileri sürmüşlerdir.
AİHM, iç hukuk yollarının son safhasına, AİHMnin kabuledilebilirliğe ilişkin kararını ilan etmeden önce ulaşılabileceğini yineler. (örneğin bkz. Yusuf Fidan - Türkiye, 2420994). AİHM, başvuranların iddiaları hakkındaki davanın 15 Kasım 2006 tarihinde, AİHMnin kabuledilebilirliğe ilişkin kararını vermeden önce sona erdiğini gözlemler. Bu nedenle Hükümetin, başvuranların başvurularını sunmadan önce davanın sonucunu beklemeleri gerektiği argümanını reddeder. AİHM ayrıca AİHSnin 35/1 maddesinin öngördüğü altı aylık süre sınırlaması uyarınca, başvuranların başvurularını nihai kararın verilmesinden itibaren altı ay içinde yapmaları gerektiğini yineler (bkz. Enzile Özdemir). Bu nedenle AİHM, 11 Mart 2003 tarihinde yapılan başvurunun AİHSnin 35/1 maddesinde koşulan altı aylık süreye uyularak sunulduğu kanısındadır.
Yukarıdakiler ışığında, AİHM, Hükümetin ön itirazını reddeder. AİHSnin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde şikayetin bu kısmının dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların savları
Başvuranlar gözaltındayken dövüldüklerini, gözlerinin bağlandığını, hakarete ve cinsel tacize uğradıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca Fatma Deniz Polattaş anal yoldan tecavüze uğradığını iddia etmiştir. Başvuranlar, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi ile Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu raporlarının da gösterdiği üzere, polis memurlarının yaptığı muamelenin kendilerinde post-travmatik stres bozukluğuna yol açtığını iddia etmişlerdir. Gözaltında tutuldukları sırada düzenlenen raporların, Türk Tabipleri Birliğinin ifade ettiği üzere, gerçekten kötü muameleye maruz kalıp kalmadıklarını belirleyemediklerini belirtmişlerdir. Başvuranlar son olarak polis memurları hakkında açılan davanın etkisiz olduğunu ifade etmişlerdir. Özellikle, polis memurları hakkında dava açılmasının 26 Mart 1999dan 18 Şubat 2000e kadar geciktirilmesinden ve raporların ilk derece mahkemesine sunulmasında yaşanan gecikmeden şikayetçi olmuşlardır.
Hükümet başvuranların kötü muamele iddialarının dayanaksız olduğunu iddia etmiştir. Bu bağlamda, başvuranların gözaltında tutulmaları sırasında ve hemen akabinde düzenlenen raporların, başvuranların vücutlarında herhangi bir kötü muamele emaresi bulunmadığını ifade ettiğini belirtmişlerdir. Hükümet, ayrıca, Türk Tabipleri Birliği üyesi doktorların 19 Temmuz 1999 tarihli raporu başvuranları muayene etmeden düzenlediklerini, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezinin raporunun davayı gören mahkeme tarafından değerlendirildiğini ileri sürmüştür. Jinekolojik muayenelere ilişkin olarak, Hükümet, başvuranların tecavüz iddiasında bulundukları için muayeneden geçirildiklerini ve muayeneye rıza gösterdiklerini belirtmiştir. Son olarak Hükümet, başvuranlara ilişkin tıbbi raporlardan hiçbirinin bu kişilerin gözaltında kötü muameleye uğradıklarını ifade etmemesine karşın, ulusal makamların başvuranların iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yürüttüklerini iddia etmiştir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
a. Başvuranların gözaltında kötü muameleye uğradıkları iddialarına ilişkin olarak
AİHM, bu noktada kanıt değerlendirirken, her türlü makul şüphenin ötesinde delil kıstasını uyguladığını yineler. Öte yandan böylesi bir delil, itirazı kabil olmayan yeterince ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karinelerden doğabilir (diğerlerinin yanı sıra bkz. Labita - İtalya (BD), 26772/95; Süleyman Erkan - Türkiye, 26803/02).
Mevcut davada, AİHM, her iki tarafın da, AİHMye bildirdikleri görüşlerini desteklemek amacıyla birçok tıp raporu sunduğunu gözlemler. Başvuranların dayandığı raporlar, başvuranların gözaltında tutulmaları sırasında meydana gelen travmatik deneyimlerin sonucu olarak psikolojik bozukluktan zarar gördüklerini göstermiştir, öte yandan başvuranların gözaltından serbest kalmalarına ilişkin raporlar, vücutlarında hiçbir kötü muamele emaresine işaret etmemektedir.
AİHM, başvuranların görüşlerinin tutarlılığının, iddialarının ciddiyetinin, olayların meydana geldiği sıradaki yaşlarının ve Türk Tabipleri Birliğinin, İstanbul Üniversitesinin ve Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulunun düzenlediği tıbbi raporların hepsinin birden, başvuranların iddia edildiği gibi kötü muameleye maruz kalmış olabilecekleri yönünde makul bir şüphe uyandırdığı kanısındadır. Sonuç olarak, AİHM, başvuranların kötü muamele iddialarının esasının belirlenmesi için tıbbi kanıtların hangilerinin değerlendirmeye alınması gerektiğini belirlemelidir. Bu bakımdan, AİHM, başvuranların gözaltılarının sona erdiği sırada adli tıp muayenesini bu muayenelerin güvenilir tıbbi kanıt sunabilip sunamayacağının belirlenmesi amacıyla değerlendirmelidir.
AİHM, gözaltındaki kişilerin tıbbi muayenelerinin, avukat hakkı ve gözaltının üçüncü kişilere bildirilmesi hakkıyla beraber kötü muameleye karşı en elzem tedbirlerden birini teşkil etmekte olduğunu yineler (bkz. Türkan - Türkiye, 33086/04; Algür - Türkiye, 32574/96). Üstelik, adli muayene sırasında elde edilen delil, tutuklularla ilgili yürütülen soruşturmalar esnasında ve tutukluların kötü muamele iddiasında bulunmaları halinde önemli rol oynamaktadır. Bu nedenle AİHMye göre, gözaltındaki kimselerin tıbbi muayenesi sistemi yargı sisteminin tamamlayıcı parçasıdır. Bu bilgiler ışığında, AİHMnin ilk görevi, mevcut davanın koşullarında, ulusal makamların gözaltındaki kimselerin tıbbi muayenesi sisteminin etkili biçimde işlemesini sağlayıp sağlamadıklarını belirlemektir.
AİHM, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin (AİÖK) gözaltındaki kimselerin tıbbi muayenelerine ilişkin ve İstanbul Protokolüolarak bilinen İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için El Kılavuzunda (Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliğine sunulmuştur, 9 Ağustos 1999) belirtilen ilkelere ilişkin standartlarını teyid eder. AİHM, tüm sağlık uzmanlarının, muayene veya tedavi etmeleri istenen kimselere özen göstermek zorunda olduklarını belirtir. Doktorların akdi veya diğer nedenlerle mesleki bağımsızlıklarından ödün vermemeleri, raporlarında kötü muamele emarelerini açıkça belirterek tarafsız delil sağlamaları gerekmektedir (bkz. Osman Karademir - Türkiye, 30009/03). AİHM ayrıca AİÖKnin tüm tıbbi muayenelerin polis memurlarının duyamayacakları ve tercihen göremeyecekleri bir mesafede gerçekleştirilmeleri standardına atıfta bulunur. Ayrıca her tutuklunun tek başına muayene edilmesi, muayene sonuçlarıyla beraber tutuklunun ilgili ifadeleri ve doktorun teşhislerinin doktor tarafından resmi biçimde kaydedilmesi gerekmektedir (bkz. Akkoç - Türkiye, 22947/93 ve 22948/93; Mehmet Eren -Türkiye, 32347/02). Üstelik AİHM, doktorun raporunda, fiziksel bulgular ile kötü muamele arasında ilişki olup olmadığına ilişkin görüşünü belirtmesinin şart olduğunu düşünmektedir (bkz. Mehmet Emin Yüksel - Türkiye, 40154/98).
AİHM, sözkonusu tarihte yürürlükte olan 1 Ekim 1998 tarihli Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinin (1998 Yönetmeliği) 10. maddesine göre, gözaltındaki kişilerin doktor kontrolünden geçirilmelerinin yasalara göre mecburi olduğunu kaydeder. 10. maddenin 5. paragrafı, yakalanan kişiye ilişkin doktor raporunun bir nüshasının sağlık kuruluşunda saklanması, bir nüshasının ise gözaltı birimine gönderilmesini öngörür. Üçüncü nüsha gözaltı biriminden çıkışında sanığın kendisine verilir, dördüncüsü ise soruşturma dosyasına eklenir. Aynı maddenin altıncı paragrafı, doktor hasta ilişkisi çerçevesinde, kişisel güvenlik endişesi olmadığı hallerde doktor ile muayene edilen şahsın yalnız kalmalarını öngörür.
AİHM, 10. maddenin bu hükümlerinin, adli tıp muayenelerine olan itimadı ve bu sistemin etkinliğini zayıflattığı için AİÖK tarafından 1999 ile 2003 yılları arasında sürekli olarak eleştirildiğini gözlemler.
Bu bağlamda, AİHM, AİÖKnin görüş ve tavsiyelerini takiben 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren değiştirilmiş yönetmeliği memnuniyetle karşılamaktadır. Yeni yönetmelik, tıbbi muayenenin, doktor belirli durumlarda bulunmalarını talep etmedikçe, kolluk kuvvetlerinin bulunmadığı bir odada gerçekleştirilmesini sağlar. Ayrıca tıbbi raporun bir nüshasının gözaltı birimine gönderilmesi koşulunu da iptal etmiştir.
Bununla beraber, AİHM, 1998 Yönetmeliğinin yürürlükte olduğu tarihteki 10. maddesinin 5. ve 6. paragraflarının, kötü muameleye karşı bir teminat teşkil eden tıbbi muayenenin esasını zayıflatabilecek nitelikte olduğunu da göz önünde bulundurduğundan, AİÖKnin ifade ettiği görüşlerden sapmak için bir neden görmemektedir.
Mevcut davanın özel koşullarına dönecek olursak, AİHM, Fatma Deniz Polattaşın 6 Nisan 1999 tarihinde gerçekleştirilen rektal muayenesi sırasında hazır bulunan hemşirenin ağır ceza mahkemesine muayene odasında bir cezaevi gardiyanının bulunduğunu anlattığını gözlemler. Öte yandan, muayeneyi gerçekleştiren doktor bunu reddetmiştir. AİHM ayrıca, başvuranı muayene eden diğer dört doktorun da muayene odasında polis memurlarının olduğu iddiasını reddettiklerini gözlemler. AİHMnin tüm muayenelerle ilgili bu iddiaları doğrulayamayacak olmasına karşın, en azından 12 Mart 1999 tarihinde başvuranların, aynı anda aynı odada, AİÖK standartları açıkça ihlal edilerek polis memurlarının başvuranlarla doktor arasındaki konuşmaları duyabilecekleri ve istediklerinde muayene odasını görebilecekleri şekilde muayene edildiklerini kaydeder.
AİHM ayrıca Sağlık Bakanlığının 1995 tarihli genelgesi uyarınca, sözkonusu tarihte, adli görevleri yerine getirmekle görevli doktorlardan, tutulu kişinin ifadeleri, doktorların bulguları ve teşhisleri için ayrı bölümler içeren standart tıbbi formları kullanmaları beklenmekteydi. Tıbbi raporların nüshalarını mühürlü zarflarla polise ve Cumhuriyet Savcısına göndermeleri gerekmektedir. Üstelik, 3 Aralık 1997 tarihli Başbakanlık Genelgesi, açıkça, gözaltındaki kişilere ilişkin adli raporların standart adli tıbbi formlarıyla uyumlu olmaları şartını koşmaktadır.
AİHM, gözaltındaki kişilerin tıbbi muayenelerini gerçekleştiren doktorların bakanlığın yukarıda belirtilen açık talimatlarına karşın standart adli tıbbi formları kullanmadıklarını gözlemler. Bundan öte, doktorlar, yalnızca, başvuranların vücutlarında fiziksel şiddet emaresi gözlemlemediklerini kaydetmişlerdir. Doktorlardan B.I.K. asliye hukuk mahkemesinde Fatma Deniz Polattaşın fiziksel kontaktan kaçınarak rahatsız olduğunu ifade etmiş, ancak bu gözlemini raporunda başvuranın psikolojik durumuyla ilgili bölümünde belirtmemiştir. AİHM özellikle doktorların bulgularını yalnızca emniyet amirliklerinin kendilerine gönderdiği ve başvuran ve diğer tutukluların muayene edilmelerini isteyen yazılara kaydetmiş olmalarını dikkat çekici bulmuştur.
Son olarak, AİHM, başvuranların gözaltılarının başlangıcında bakirelik kontrolünden geçirildiklerini gözlemler. Öte yandan, AİHM, Hükümetin bu muayenelerin yasal zorunluluk ya da diğer yasal şartlara dayandığını veyahut bunlarla uyumlu olduğunu göstermediğini kaydeder. Hükümet yalnızca, muayenelerin, başvuranların cinsel şiddet şikayetlerinin ardından gerçekleştirildiğini ve başvuranların bakirelik kontrolüne rıza gösterdiklerini belirtmiştir. Bu kontroller kapsamında, rıza gösterildiğine ilişkin yazılı hiçbir delil Hükümete sunulmamıştır. İddia edilen rızanın geçerliliğinin değerlendirilmesinde, AİHM, Nazime Ceren Salmanoğlunun sözkonusu tarihte yalnızca on altı yaşında olduğu gerçeğini göz ardı edemeyecektir. Bununla beraber, başvuranların rızası geçerli olsa bile, AİHM, başvuranların bakirelik kontrolünün gerçekleştirildiği sırada henüz cinsel saldırı suçlamasında bulunmadıklarından, bu durumda böylesi zorla muayeneyi haklı çıkaracak tıbbi ya da yasal bir zorunluluk olamayacağı kanısındadır. Bu nedenle kontroller başlı başına ayrımcı ve onur kırıcı muamele teşkil edebilecektir (bkz. mutatis mutandis, Juhnke - Türkiye, 52515/99).
Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, başvuranların hem 6 ve 12 Mart 1999 tarihleri arasında hem de 6 Nisan 1999 tarihinde gerçekleştirilen tıbbi muayenelerinin, yukarıda belirtilen ve İstanbul Protokolünde yeralan AİÖK standartları ve ilkelerini karşılamadıkları kanısındadır. Mevcut davada ulusal makamların gözaltındaki kimselerin tıbbi muayeneleri sisteminin etkili işleyişini sağlayamadıkları sonucuna varır. Bu nedenle bu muayeneler güvenilir delil teşkil etmemektedirler. Sonuç olarak, AİHM, 6, 8, 9 ve 12 Mart 1999 ile 6 Nisan 1999 tarihli raporlardaki bulgulara ehemmiyet vermemektedir.
AİHM şimdi Adana Adli Tıp Enstitüsü, Türk Tabipleri Birliği, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi (2., 4. ve 6. Bilirkişi Bölümleri) ile Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulunun raporları ile 25 Eylül 2000 tarihli kemik sintigrafisini inceleyerek devam edecektir.
AİHM öncelikle, Türk Tabipleri Birliğine üye doktorların, başvuranların şikayetlerinin kötü muamele iddialarıyla uyuştuğu yönünde görüş bildirdiklerini gözlemler. Öte yandan, Hükümetin de işaret ettiği üzere, bu raporlar başvuranların muayenelerini müteakiben hazırlanmış raporlar değildir. Buna göre, AİHM, bu raporların, başvuranların kötü muameleye maruz kaldıklarını kanıtlayacak veya kanıtlamayacak delil olarak göz önünde bulundurulamayacakları kanısındadır. Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulunun raporlarına ilişkin olarak da aynı sonuca varır.
Adana Adli Tıp Enstitüsü 2., 4. ve 6. İhtisas Kurullarının raporları ile kemik sintigrafisi testlerine ilişkin olarak ise, AİHM, bu raporların başvuranların tıbbi muayenelerini takiben hazırlandıklarını gözlemler. Öte yandan, muayeneler başvuranların gözaltıları sona erdikten sonra sekiz ay ile beş yıl arasında değişen sürelerde yapılmıştır. AİHM, aradan geçen zaman zarfı içinde, kötü muamele sonucu oluşan her türlü yara izinin ya gözden kaybolacağı ya da yara izine maruz kalınan tarihi belirlemenin olanaksızlaşacağı kanısındadır. Bu durum, Fatma Deniz Polattaşın anal tecavüz iddialarının doğruluğunun, 6 Nisan 1999 tarihli rektal muayenenin iddia edilen cinsel saldırıdan çok zaman sonra gerçekleştirilmesi nedeniyle tespit edilemeyeceğini belirten 6. Bilirkişi Bölümünün raporu ile de doğrulanmaktadır. Benzer biçimde, 2. Bilirkişi Bölümü başvuranın dişinin kırıldığı tarihin belirlenemeyeceği kanısındadır. Sonuç olarak AİHM bu raporları başvuranın iddialarını destekleyecek veyahut çürütecek delil olarak göz önünde bulunduramaz.
23 Ekim 2000 tarihli İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi raporu ile Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu raporlarına ne derece ehemmiyet verileceğinin belirlenmesi gerekmektedir.
AİHM, 23 Ekim 2000 tarihli raporların başvuranların üç aylık bir zamanda gerçekleştirilen çok ayrıntılı tıbbi muayenelerinin ardından hazırlandıklarını gözlemler. Raporlar başvuranların maruz kaldıklarını iddia ettikleri travmatik deneyimlerle ilgili ifadelerini, doktorların gözlemlerini ve teşhislerini de içermiştir. Doktorlar başvuranların, muayenelerden yaklaşık bir buçuk yıl öncesinde maruz kaldıkları travmatik deneyimlere (gözaltında kötü muamele) bağlı post-travmatik stres bozukluğundan zarar gördükleri kanısına varmışlardır. Ayrıca başvuranlar bu teşhisin ardından psikoterapiye girmişlerdir. Öte yandan Fatma Deniz Polattaşa ilaç tedavisi uygulanmıştır. 23 Ekim 2000 tarihli raporlardaki psikolojik bulgular, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu raporlarıyla da desteklenmiştir. 4. Kurul 2002 ve 2004 yıllarındaki muayenelerinde başvuranlarda herhangi bir psikolojik bozukluk bulunmadığını kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranların psikoterapi gördüklerini ve Fatma Deniz Polattaşa ilaç tedavisi uygulandığını göz önünde bulundurmuştur. Başvuranların tıbbi tedavi sonucu iyileştikleri sonucuna varmıştır.
Yukarıdakiler ışığında, AİHM, 23 Ekim 2000, 5 Mart 2003 ve 25 Ağustos 2004 tarihli raporların başvuranların lehine müspet delil oldukları kanısındadır. Bu bağlamda, AİHM, Hükümetin bu tıbbi raporların doğruluklarına itiraz etmediğini gözlemler. Hükümet 23 Ekim 2000 tarihli raporda bulunan psikolojik bulgular için de makul bir açıklama sağlamamıştır.
Bu nedenle, özellikle başvuranların göz altına alınmalarının başlangıcında herhangi tıbbi veya yasal bir zorunluluk olmaksızın gerçekleştirilen bakirelik kontrolü, her iki başvuranın da maruz kaldıkları post travmatik strese bağlı bozukluğu ve Fatma Deniz Polattaşın geçirdiği ciddi depresyona bağlı bozukluğu, bütün olarak ise davanın koşullarını göz önünde bulundurduğunda, AİHM, başvuranların on altı ve on dokuz yaşlarındayken gözaltında ağır kötü muameleye maruz kaldıklarına ikna olmuştur.
Bununla beraber, AİHM, başvuranların maruz kaldığı kötü muamelenin derecesini, ulusal makamların başvuranların daha önce geçirdiği tıbbi muayenelerin etkililiği ve güvenilirliğini sağlayamaması nedeniyle bütün olarak saptayamamaktadır. AİHMye göre, başvuranların gözaltından salıverilirken tıbbi muayene esnasında maruz kaldıkları ve üzerlerinde böyle uzun süreli psikolojik etkileri olan bir kötü muameleyi saptayabilmek mümkün olmalıydı.
AİHM, önceki saptamaları ışığında, AİHSnin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine karar vermiştir.
b. Soruşturmanın etkisiz olduğuna ilişkin iddialar
AİHM, AİHSnin 3. maddesinin, kötü muamele iddialarının savunulabilir olmaları ve makul şüphe uyandırmaları halinde makamların bu iddiaları soruşturmalarını şart koştuğunu yineler (bkz. özellikle Ay - Türkiye, 30951/96). AİHMnin içtihadının belirlediği etkililiğin asgari standartlarından biri, yetkili makamların örnek bir titizlilikle ve ivedilikle hareket etmeleridir (örn. bkz. Çelik ve İmret - Türkiye, 44093/98). Kötü muamele iddialarının soruşturulmasında makamların ivedi yanıtı, hukukun üstünlüğüne bağlılıklarına olan kamu güvenini korumada ve yasadışı eylemlerin herhangi bir şekilde müsamaha edilmesi veya bunlara göz yumulmasında genel olarak elzem olduğu biçiminde değerlendirilebilir (bkz. Batı ve Diğerleri). AİHM ayrıca bir devlet görevlisinin kötü muameleyi içeren suçlarla suçlanması halinde, yargılama süreci ve cezanın zaman aşımına uğramaması gerektiğini yeniden teyit eder (bkz. Abdülsamet Yaman - Türkiye, 32446/96).
AİHM yukarıda belirtilen olaylarda AİHSnin 3. maddesinin esası yönünden ihlal edildiği kanısındadır. Bu nedenle etkili bir soruşturma yapılması gerekmektedir.
Bu bağlamda, AİHM, başvuranların 26 Mart 1999 ve 1 Haziran 1999 tarihlerinde, gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldıkları yönünde şikayette bulunduklarını gözlemler. Ancak polis memurları hakkındaki davanın 15 Kasım 2006 tarihinde zamanaşımına uğradığı ilan edilmiştir. Sözkonusu davanın, daha çok dava süreci boyunca meydana gelen ertelemelerin azımsanmayacak sayıda olması, ve nihayetinde iç hukuktaki yasal süre aşımı uygulamaları nedeniyle sonuca ulaşmaması, AİHMnin dikkatini çekmiştir (bkz. Abdülsamet Yaman).
Yukarıdakiler ışığında, AİHM, başvuranların kötü muamele iddialarının, AİHSnin 3. maddesinin gerektirdiği biçimde ulusal makamlar tarafından etkili biçimde soruşturulmadığı sonucuna varmıştır.
Buna göre 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuranlar AİHSnin 14. maddesine dayanarak, jinekolojik muayeneden geçirildiklerinden, bunun da cinsiyete dayalı ayrımcılık teşkil ettiğinden şikayetçi olmuştur.
Özellikle tarafların görüşleri ile 3. maddenin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiği sonucuna varılması göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, bu başlık altında ayrı bir karar vermenin gerekli olmadığı kanısındadır (örneğin bkz. Uzun - Türkiye, 37410/97; Juhnke).
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuranların her biri manevi tazminat olarak 50.000er Euro (EUR), maddi tazminat olarak ise 20.000er EUR talep etmişlerdir.
Hükümet talep edilen meblağların haddinden yüksek ve gerekçesiz olduklarını belirtmiştir.
Maruz kalındığı iddia edilen maddi zarara ilişkin olarak, AİHM, başvuranların iddialarını destekleyici hiçbir belge sunmadıklarını gözlemler. Buna göre talebi reddetmiştir.
Ancak AİHM 3. maddenin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiği kanısına varmıştır. Ciddiyetleri karşısında, başvuranların yalnızca ihlalin tespit edilmesiyle yeterince telafi edilemeyecek acı ve strese maruz kaldıkları kanısındadır. AİHM, hakkaniyete uygun surette, başvuranların her birine 10.000er EUR manevi tazminat ödenmesine karar verir.
B. Yargılama gideri
Başvuranların her biri ayrıca AİHM önünde meydana gelen yargılama gideri için 5.000er EUR talep etmişlerdir. Başvuranlar bu masrafları, temsilcileriyle imzaladıkları avukatlık masrafları sözleşmelerine dayanarak belgelemişlerdir. Bu sözleşmelere göre, AİHMnin lehlerine karar vermesi halinde, başvuranların her biri avukata 5.000er EUR ödeyecektir. Çeviri masraflarına ilişkin olarak başvuranlar 354 Yeni Türk Lirası (YTL) (yaklaşık 200 EUR) harcadıklarını gösteren bir fatura sunmuşlardır.
Hükümet başvuranların iddialarını kanıtlayamadığını belirtmiştir.
AİHMnin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, sahip olduğu bilgiler, özellikle de avukat ücreti sözleşmeleri ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında, başvuranlara ortaklaşa, AİHM önünde meydana gelen yargılama gideri için, içinden Avrupa Konseyinden aldıkları 850 EUR adli yardım çıkarılmak üzere, 5.000 EUR ödenmesinin makul olduğu sonucuna varmıştır.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 3e karşı 4 oyla, AİHSnin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, AİHSnin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, AİHSnin 14. maddesi kapsamındaki şikayetlerin ayrı olarak incelenmesinin gerekli olmadığına;
5. 3e karşı 4 oyla;
(a) AİHSnin 44. maddesinin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, Savunmacı Hükümetin, başvuranlara, izleyen meblağları, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Savunmacı Hükümetin ulusal para birimine çevrilmek üzere ödemesine;
(i) uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber 10.000er EUR (on biner Euro) manevi tazminat ve
(ii) aldıkları 850 EUR (sekiz yüz elli Euro) adli yardım çıkarılmak üzere, uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber ortaklaşa 5.000 EUR (beş bin Euro) yargılama gideri;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, başvuranların adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 17 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy