(AİHS m. 3, 6, 13, 34, 35, 41, 44) (FAZIL AHMET TAMER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (NURAY ŞEN - TÜRKİYE DAVASI) (Y.F. - TÜRKİYE DAVASI) (HAYRETTİN TOKTAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (UYAN - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)) (SULTAN ÖNER VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (KANLIBAŞ - TÜRKİYE DAVASI) (KARAYİĞİT - TÜRKİYE DAVASI) (SALMAN - TÜRKİYE DAVASI) (SELMOUNI - FRANSA DAVASI) (AYŞE TEPE - TÜRKİYE DAVASI) (SUNAL - TÜRKİYE DAVASI) (NAZİF YAVUZ - TÜRKİYE DAVASI) (KIZIL - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no:16816/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
14 Nisan 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (16816/03) nolu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Mecail Özelin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 25 Temmuz 2001 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından R. Yalçındağ Baydemir tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran, 1960 doğumludur ve Diyarbakırda ikamet etmektedir.
22 Ocak 2000 tarihinde, öğlene doğru başvuran, Sosyal Sigortalar Kurumuna giderken, üç ilin belediye başkanlarının gözaltına alınmasını protesto etmek amacıyla düzenlenen gösterinin ortasında kalmıştır. Başvuran, göstericileri dağıtmakla görevli polisler tarafından yakalanmış ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde gözaltına alınmıştır. İfadelerinde başvuran, yakalandığı ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğüne nakledildiği sırada dövüldüğünü dile getirmiştir.
Aynı gün, saat 16.30a doğru başvuran, polisin talebi üzerine, doktor tarafından muayene edilmiştir. Düzenlenen sağlık raporunda boyun arka kısmında hassasiyet, ayaklarda ağrı ve boyunda ekimozlar olduğu belirtilmiştir. Doktor, üç gün işgöremez raporu vermiştir. Başvuran, saat 18.30a doğru serbest bırakılmıştır.
24 Şubat 2000 tarihinde başvuran, yakalanmasında ve gözaltından sorumlu polis memurları hakkında Diyarbakır Savcılığına suç duyurusunda bulunmuştur. Başvuran, polis memurlarını kendisini dövmekle suçlamıştır.
4 Nisan 2000 tarihinde, Savcının talebi üzerine, Diyarbakır Adli Tıp Kurumu, 22 Şubat 2000 tarihli raporu incelemiş ve başvuranda saptanan yararların üç gün işgöremez raporu gerektirdiğini belirtmiştir.
14 Nisan 2000 tarihinde, Savcı, yakalama ve gözaltından sorumlu polis memurları hakkında kötü muameleden dolayı ceza davası açmak için Diyarbakır Valiliğinden izin talebinde bulunmuştur.
25 Nisan 2000 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürü, Terörle Mücadele Şube Müdürü B.Y.yi işbu davada soruşturmacı olarak tayin etmiştir.
Soruşturmacı B.Y. başvuranın şikayetinde belirtilen polis memurlarının ifadesini almıştır. Polis memurları, dağılın emrine uymayı reddeden göstericileri yakaladıklarını belirtmişlerdir. Polis memurları gözaltının başında ve sonunda yapılan sağlık muayenelerinde gözaltındaki kimsenin kötü muameleye maruz kalmadığının açıkça görüldüğünü ifade etmişlerdir.
Eylül 2000de, soruşturmacı B.Y. disiplin soruşturmasına gerek olmadığına ve cezai takibat izni verilmemesinin yerinde olacağına dair raporunu sunmuştur. B.Y. olaylara ilişkin tutanakların ve sağlık raporlarının başvuranın kötü muamele görmediğini kanıtladığına kanaat getirmiştir.
10 Ekim 2000 tarihinde, valilik, görevleri dahilinde davrandıkları ve kötü muamelede bulunmadıkları gerekçesi ile sözkonusu polis memurları aleyhinde cezai kovuşturma başlatılmasına izin vermeyen karar hakkında Diyarbakır Savcılığını bilgilendirmiştir.
Diyarbakır Savcılığı, Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi önünde sözkonusu karara itiraz etmiştir.
5 Aralık 2000 tarihinde, mahkeme, sözkonusu itirazı reddetmiş ve ceza davası açılmasını haklı kılan hiçbir kanıt unsuru bulunmadığı gerekçesi ile valilik kararını onamıştır.
5 Şubat 2001 tarihinde, Diyarbakır Savcılığı, başvuranın şikayeti hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Takipsizlik kararı, 20 Şubat 2001 tarihinde başvurana tebliğ edilmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 3. , 6. ve 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yakalandığı ve gözaltına alındığı sırada kötü muamelelere maruz kalması nedeniyle AİHSnin 3. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Ayrıca, AİHSnin 6. ve 13. maddelerine atıfta bulunarak başvuran, AİHSnin 3. maddesi kapsamında yaptığı şikayetlerin hiçbir ciddi soruşturmanın konusu yapılmamasından ve tarafsız ve bağımsız mahkemeler tarafından incelenmemesinden şikayetçidir.
Kendisine yapılan başvurudaki olayların hukuki tanımlamasını yapmakta müstakil yetkisi olduğunu hatırlatan AİHM (Guerra ve diğerleri-İtalya, 19 Şubat 1998) sözkonusu şikayetlerin AİHSnin 3. maddesi çerçevesinde incelenmesinin uygun olacağı kanaatindedir (Fazıl Ahmet Tamer ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 19028/02, 24 Temmuz 2007).
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, başvuranın, 5 Şubat 2001 tarihli takipsizlik kararına ağır ceza mahkemesi önünde hiçbir itirazda bulunmaması nedeniyle iç hukuk yollarının tüketilmediğini savunmaktadır. Ayrıca Hükümet, başvuranın tazminat elde etmek amacıyla iç hukukta öngörülen hukuki ve idari yolları da kullanmadığını belirtmektedir. Bu itibarla Hükümet, AİHMye AİHSnin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmemesinden dolayı başvurunun kabuledilemez ilan edilmesi çağrısında bulunmaktadır.
Başvuran, sözkonusu argümanlara karşı çıkmaktadır.
AİHM, daha önce, savcıların vermiş oldukları takipsizlik kararlarına karşı Türk Ceza Hukuku tarafından öngörülen itiraz yolunun AİHSnin 35. maddesinin 1. paragrafı uyarınca tüketilebilir olduğunu ifade etmiştir (Epözdemir-Türkiye, başvuru no: 57039/00, 31 Ocak 2002; Şen-Türkiye, başvuru no: 41478/98, 30 Nisan 2002). Zira incelediği bazı davalarda AİHM, işbu davada olduğu gibi, sözkonusu başvuru yolunun, Güneydoğu Anadoluda görev yapanlar dahil olmak üzere devlet memurları hakkında cezai kovuşturma başlatma imkanı tanıdığını gözleyebilmiştir (bkz, örneğin, Fidan-Türkiye, başvuru no: 24209/94, 29 Şubat 2000, Toktaş-Türkiye, başvuru no: 38382/97, 5 Mart 2002).
Araştırılması gereken dava konusu olayların meydana geldiği dönemdeki hukuki durum göz önüne alındığında, başvuranın sözkonusu başvuru yolunu kullanması gerekip gerekmediğidir.
Dava dosyasından, memurlar hakkında kovuşturma yapılmasına ilişkin 2 Aralık 1999 tarihli 4483 sayılı yeni yasanın yürürlüğe girmesinin ardından soruşturma yapacak idari organ tarafından verilen takipsizlik kararına ancak idari mahkemeler önünde itiraz edilebileceği, uygulamada, savcıların görevlerinin, yalnızca suç duyurularını ilgili makamlara iletmek ve ilgili makam sözkonusu memur ile ilgili cezai kovuşturma iznini reddettiğinde takipsizlik kararı vermekle sınırlı olduğu anlaşılmaktadır.
Oysa AİHMnin daha önce de belirttiği üzere, sözkonusu idari itiraz yolu esas hakkındaki sorunlara değinmeyip sadece usuli incelemeye yol açtığı ve soruşturmayı yürüten idari organların yönetime karşı bağımsızlıkları konusunda AİHM tarafından müteaddit kereler dile getirilen tereddüleri gidermeye yetmediği cihetle, bu haliyle uygun bir itiraz yolu olarak kabul edilemez (Uyan-Türkiye, (no:2), başvuru no: 15750/02, 21 Ekim 2008; Sultan Öner ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 73792/01, 17 Ekim 2006; Kanlıbaş-Türkiye, başvuru no: 32444/96, 8 Aralık 2005).
AİHM, AİHSnin 3. maddesinin alanına girebilecek eylemlerin büyük bir çoğunluğu ile ilgili olarak, yukarıda belirtilen hukuki durumun, kötü muamele veya aşırı güç kullanımına başvurmaktan devlet memurları hakkındaki kovuşturmanın yeniden savcılar tarafından yürütülmesini öngören 2 Ocak 2003 tarihli 4778 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesine kadar devam ettiğini gözlemlemektedir.
Bu itibarla 2 Aralık 1999 tarihi ile 2 Ocak 2003 tarihleri arasında geçen süre boyunca, Türk Hukuk sistemi tarafından sunulan yolların bu halleri ile AİHSnin 3. maddesi kapsamında yapılan bir şikayet bağlamında uygun ve etkili addedilemeyeceği sonucuna ulaşmak gerekmektedir. Bununla birlikte, bu tespit, etkili iç başvuru yolunun bulunmaması nedeniyle sözkonusu dönem ile ilgili olarak, dies a quo altı ay süresinin soruşturmanın idari organı tarafından verilen takipsizlik kararı ile başladığı çıkarımında bulunma imkanı sağlamamaktadır (Walker-Birleşik Krallık, başvuru no: 34979/97).
Aslında uygulamada, aynı dönemde 4778 sayılı yasanın 9. maddesi ile öngörülen usule ilişkin olarak belirsizlikler ortaya çıktığı görülmektedir: bazı savcılıklar, bu davada olduğu gibi, ağır ceza mahkemesinde itiraz yolu açık olmak üzere takipsizlik kararı vermeye devam etmişlerdir. Oysa ki Yargıtay içtihadına göre böyle durumlarda savcıların yetkisi dava dosyasının kapatılması ile sınırlı idi.
AİHM, başvuranın, 4778 sayılı yasa ile öngörülen usullerin uygulanmasına ilişkin hukuki karışıklıktan zarar görmemesi gerektiği kanaatindedir.
2 Ocak 2003 tarihinden sonraki olaylar ile ilgili olarak AİHM, genel kural olarak, takipsizlik kararlarına ilişkin olarak ceza muhakemeleri usulü kanunu tarafından öngörülen itiraz yolunun AİHSnin 35. maddesinin 1. fıkrası anlamında tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğunu tekrarlamaktadır. Bu durumda, altı ay süresi başvuranın itiraz başvurusunun sonucunu öğrendiği tarihten itibaren başlayacaktır.
Buna karşın, 2 Aralık 1999 tarihi ile 2 Ocak 2003 tarihi arasında geçen olaylar ile ilgili olarak, AİHM, başvuranın başvuruda bulunmak için sahip olduğu altı ay süresinin, soruşturmanın idari organının kovuşturma iznini reddettiği tarihten değil de savcı tarafından verilen takipsizlik kararı tarihten itibaren hesaplanmasına müsamaha göstermelidir.
Bu dava konusu olayların yukarıda belirtilen zaman dilimi içerisinde meydana gelmiş olmaları muvacehesinde, AİHM, cezai itiraz yolunun tüketilmediği kapsamında yapılan itirazı reddetmektedir. Ayrıca AİHM, başvuranın suç duyurusunda bulunmasına rağmen, ulusal makamların, şiddet eylemlerinden sorumlu oldukları iddia edilen sanıklar aleyhinde açılan ceza davasının bir sonuca ulaşması için şartların gerektirdiği pozitif önlemleri almadıklarını kaydetmektedir (Nurgül Doğan-Türkiye, başvuru no: 72194/01, 8 Temmuz 2008).
Hukuki ve idari başvuru yollarının tüketilmediği kapsamında yapılan şikayete ilişkin olarak, AİHM, geçmişte müteaddit defalar bu hususta görüş bildirdiğini ve sözkonusu itirazı reddettiğini hatırlatmaktadır (Karayiğit-Türkiye, başvuru no: 63181/00, 5 Ekim 2004). AİHM, işbu davada önceden ulaştığı sonuçlardan farklı bir sonuca ulaşmasını gerektirecek hiçbir koşul tespit edememektedir.
Bu durumda AİHM, AİHSnin 35. maddesi uyarınca hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi tespit edemediğinden sözkonusu başvuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.
B. Esas
1. Polisin elinde kötü muameleye maruz kalındığı yönündeki iddia hakkında
Hükümet, başvuranın iddialarının mesnetten yoksun olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda, Hükümet, başvuranın birkaç saat polis karakolunda tutulduğuna ve vücudunda saptanan ekimozların göstericileri dağıtmaya çalıştıkları sırada polislere karşı koymasından kaynaklanmış olabileceğine dikkat çekmektedir. Hükümet, sözkonusu ekimozların AİHSnin 3. maddesinin uygulanması alanına girecek derecede ciddiyet taşımadıklarını da belirtmektedir.
AİHM, bir kimse, polis memurlarının mutlak kontrolü altında olduğu gözaltı sırasında yaralandığında, bu dönemde meydana gelen her yaralanmanın güçlü karinelerin doğmasına neden olduğunu hatırlatmaktadır (Salman-Türkiye, başvuru no: 21986/93). Bu nedenle bu yaraların nedeni hakkında makul bir izahat vererek mağdurun iddialarını, hele ki bu iddialar tıbbi belgelere dayandırılmış ise, çürütecek delilleri sunma görevi Hükümete düşmektedir (Selmouni-Fransa, başvuru no: 25803/94; Ayşe Tepe-Türkiye, başvuru no: 29422/95, 22 Temmuz 2003).
İşbu davada AİHM, bağımsız bir adli tabip tarafından hazırlanan ve Adli Tıp Kurumu tarafından onaylanan 22 Şubat 2000 tarihli sağlık raporunun, başvuranın vücudunda darp izlerinin mevcut olduğunu gösterdiğini ve sözkonusu izlerin, yaraların ciddiyeti ve sağlık durumu dikkate alındığında başvurana üç gün işgöremez raporu verilmesini gerektirdiğini belirtmektedir. Ayrıca, AİHM, Diyarbakır Valiliğince polis memurları hakkında cezai kovuşturma başlatılmasına izin verilmemesinden dolayı, yerel soruşturma dosyasının sözkonusu yaraların nedenine ilişkin net bulgular sunmadığını kaydetmektedir.
Hükümet ise, sağlık raporunda belirtilen ekimozların nedenini açıklamak amacıyla sadece tek bir varsayım sunmaktadır. Hükümete göre, sözkonusu yaralar, mevcut davada, şiddet gösterme eğiliminde toplanan kalabalığı dağıtma gerekliliği ile açıklanan meşru güce başvurmanın ardından oluşmuş olabilir. Bu bağlamda AİHM, başvuranın sözkonusu gösteriye katılmadığı iddiasında bulunduğunu kaydetmektedir. Sözkonusu grubun içerisinde yer aldığı varsayılsa dahi, dosyada bulunan hiçbir unsur, güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında, başvuranın direndiğini ortaya koymamakta veya başvuranın bu şiddette bir güç kullanımı ile kontrol altına alınacak şekilde saldırgan davrandığını kanıtlamamaktadır. AİHMye göre, gösteriyi dağıtmak ne başvuranda bulunan darpların ciddiyetini ne vücudundaki ekimozları açıklamak için tek başına yeterlidir.
Yukarıda ifade olunanları göz önünde bulunduran AİHM, Hükümetin ne başvuranın gözaltı süresinin bitiminde düzenlenen tıbbi rapor hakkında ne tespit edilen ekimozların nedeni hakkında makul bir izahat verdiğini değerlendirmektedir. Bu itibarla AİHM, Savunmacı Devletin belirtilen yaraların sorumluluğunu taşıdığı kanaatine varmaktadır (sözü edilen Nurgül Doğan).
Dolayısıyla AİHM, AİHSnin 3. maddesinin bu gerekçeyle esası bakımından ihlal edildiği sonucuna ulaşmaktadır.
2. Yürütülen soruşturmaların etkili olup olmadığı hakkında
Başvuran, AİHSnin 3. maddesi kapsamında yaptığı şikayetlerine ilişkin soruşturmanın ne etkili olduğunu ne bağımsız ve tarafsız merciler tarafından yapıldığını ileri sürmektedir.
Hükümet, sözkonusu soruşturmanın AİHSnin 3. maddesinin gereklerini karşıladığını belirtmektedir.
AİHM, bir kimsenin polisin elinde 3. maddeye aykırı ciddi kötü muameleye maruz kaldığına dair savunulabilir bir iddiada bulunduğunda sözkonusu hükmün etkili bir resmi soruşturma gerektirdiğini hatırlatmaktadır (Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998).
Mevcut davada AİHM, başvuran tarafından sunulan şikayetin ardından, Savcılığın, Diyarbakır Valiliğinden cezai soruşturma açma izni talep ettiğini gözlemlemektedir. Valilik, soruşturmaları yapılacak polis memurları ile aynı hiyerarşiye tabi bir polis komiserini soruşturmacı olarak atamıştır. Soruşturmacının görüşüne uygun olarak, Valilik, dava konusu polis memurları hakkında cezai soruşturma izni verilmemesine karar vermiş ve Savcılık takipsizlik kararı vermek durumunda kalmıştır. Hiçbir cezai soruşturma yürütülememiştir.
AİHM, ilgili idari organların AİHSnin 3. ve 13. maddelerinin gerektirdiği şekli ile bağımsız bir soruşturma yürütme kapasitesi konusunda daha önce de ciddi tereddüt izhar ettiğini anımsatmaktadır (Sunal-Türkiye, başvuru no: 43918/98, 25 Ocak 2005; Nazif Yavuz-Türkiye, başvuru no: 69912/01, 12 Şubat 2006). Bu nedenle Valiliğin müdahalesi, ihtilaf konusu olayların hangi koşullarda gerçekleştiğinin tespitine mahsus etkili bir cezai soruşturma açılmasına ve yürütülmesine mani olmuştur (Kızıl-Türkiye, başvuru no: 29098/03, 17 Temmuz 2008).
Mevcut davada yürütülen soruşturma AİHSnin 3. maddesi uyarınca etkili kabuledilemez. Bu itibarla AİHM, sözkonusu hükmün usul bakımından ihlal edildiği sonucuna ulaşmaktadır.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran, maruz kaldığı maddi ve manevi için 15.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet, sözkonusu iddiaya itiraz etmektedir.
AİHM, iddia edilen maddi zararın mesnetsiz olduğunu belirtmektedir. Dolayısıyla başvurana maddi tazminat ödemeye gerek yoktur. Buna karşın AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana 9.000 Euro manevi tazminat ödenmesi gerektiği kanaatindedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 5.505 Euro talep etmekte ve hesap özetini şu şekilde sunmaktadır: avukatlık ücreti için 4.987 Euro, AİHM önünde yapmış olduğu posta ve çeviri masrafları için 518 Euro. Başvuran belge olarak İstanbul Barosu ücret tarifesini, çeviri masraflarına ilişkin bir faturayı ve avukatının yapmış olduğu masraflar ile avukat ücretine ilişkin bir dekontu belge olarak sunmaktadır.
Hükümet, sözkonusu taleplerin gerekçelendirilmediği kanaatindedir ve AİHMye bu talepleri reddetmesi çağrısında bulunmaktadır.
AİHM içtihadına göre, bir başvuran, yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak gerçekliği, gerekliliği ve oranlarının makul yapısı ortaya konduğu sürece elde edebilir. Sahip olduğu belgeleri ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak AİHM, Avrupa Konseyi tarafından verilen 850 Euro miktarındaki adli yardımın düşürülerek başvurana yargılama masraf ve giderleri için 2.500 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 3. maddesinin usul ve esas bakımından ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde ulusal para birimine çevrilmek üzere Savunmacı Devlet tarafından başvurana aşağıdaki miktarların ödenmesine:
i) manevi tazminat olarak her türlü vergiden muaf tutularak 9.000 Euro (dokuz bin Euro)
ii) Avrupa Konseyi tarafından verilen 850 Euro (sekiz yüz elli Euro) miktarındaki adli yardım düşürülmek üzere yargılama masraf ve giderleri için her türlü vergiden muaf tutularak 2.500 Euro (iki bin beş yüz Euro)
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 14 Nisan 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy