(AİHS m. 6, 35, 41, 44) (MİTAP VE MÜFTÜOĞLU - TÜRKİYE DAVASI) (TENDİK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI) (YAĞCI VE SARGIN - TÜRKİYE DAVASI)
Başvuru No: 17940/03
Strazburg
19 Şubat 2008
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Başvuran 1952 doğumlu olup Kayseride ikamet etmektedir.
30 Haziran 1980 yılında başvuranın erkek ve kız kardeşleri bir miras davası çerçevesinde Kayseri Asliye Hukuk Mahkemesine başvuranın ve ölen babalarının eşinin yirmi beş tapuluk miras payının iptali istemiyle başvurmuşlardır.
Asliye Hukuk Mahkemesi 8 Haziran 1981 tarihinde tapuların tapu sicilinde kaydı olmadığını tespit etmiş ve bu talebi reddetmiştir.
11 Mart 1982 tarihinde davacıların temyize gitmesi üzerine Yargıtay İlk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
15 Haziran 1982 tarihinde Yargıtay başvuran tarafından yapılan kararın tashihi başvurusunu reddetmiştir.
Asliye Hukuk Mahkemesi 6 Aralık 1982 tarihli karar ile Yargıtayın geri gönderdiği karara uygun hareket etmiştir. Mahkeme davacıların talebini yerinde bulmuş ve tapuların adlarına kaydedilmesine karar vermiştir.
Başvuran 22 Şubat 1983 tarihinde bahse konu bu karar üzerine temyize gitmiştir.
Yargıtay 5 Temmuz 1983 tarihinde ilk derece mahkemesinin davada davalının tenkis defini dikkate almadığı için ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur.
Yargıtay 8 Aralık 1983 tarihinde davacıların kararın tashihi başvurularını reddetmiştir.
Asliye Hukuk Mahkemesi 21 Aralık 1983 tarihinden 27 Aralık 1990 tarihine dek yirmi kadar duruşma gerçekleştirmiş ve bu duruşmalarda tarafları ve görgü tanıklarını tekrar tekrar dinlemiş ve ihtilaf konusu taşınmazların değerini saptamak amacıyla bilirkişi incelemeleri istemiştir. Bilirkişi raporları 16 Kasım 1984, 19 Eylül 1989, 15 Mayıs ve 2 Aralık 1990 tarihlerinde tamamlanmış, fakat başvuranlar bu raporlara karşı çıkmışlardır.
Mahkeme 18 Şubat 1991 tarihinde dava dosyasında yer alan unsurların tamamını ve bilirkişi raporlarını dikkate alarak ihtilaf konusu taşınmazların değerini belirlemiş ve davacıların başvuranın hissesine düşen 1.677.166 TL.yi başvurana ödemesine karar vermiştir.
Tarafların temyize gitmeleri üzerine Yargıtay 11 Şubat 1992de tasarruf nisabının yanlış hesaplandığını saptayarak kararı bozmuştur.
Asliye Hukuk Mahkemesi geri gönderilen karar üzerine 26 Ekim 1992 tarihinde mirasçıların hisselerine göre taşınmazların tapuya tescil edilmesine karar vermiştir. Başvuranın mirastaki payı 9/16 olarak belirlenmiştir.
25 Mayıs 1993 tarihinde Yargıtay duruşmalar sırasında davalıların tenkis definden vazgeçtiklerini gözlemlemiş, ilk derece mahkemesi hakimlerinin karar vermeden önce bu konuda yorum yapmadıkları gerekçesiyle kararı bozmuştur.
Yargıtay 22 Aralık 1993 tarihinde başvuran tarafından yapılan tashih başvurusunu reddetmiştir.
27 Ocak 1994 tarihinden 7 Mayıs 1998 tarihine dek mahkeme otuz altı duruşma gerçekleştirmiş, bu duruşmalar boyunca esas olarak tarafları yeniden dinlemiş ve yeni bilirkişi incelemeleri talep etmiştir. Bu bağlamda, 20 Nisan ve 24 Mayıs 1995te bilirkişilerin, mahkeme üyelerinin ve tarafların avukatlarının katılımıyla ilgili yerlere keşifte bulunulmuştur. Bilirkişi raporları mahkemeye ve taraflara 7 Mart ve 1 Aralık 1997 tarihlerinde iletilmiştir.
Mahkeme 23 Haziran 1998 tarihinde daha önceki 26 Ekim 1992 tarihli kararını yinelemiştir.
Yargıtay Genel Kurulu 21 Ekim 1998 tarihinde 23 Haziran 1998 tarihli kararı onamış ve Yargıtay 2. Hukuk Dairesine göndermiştir.
Yargıtay Genel Kurulu 2 Haziran 1999 tarihinde davacılar tarafından geç başvuru yapıldığı gerekçesiyle kararın düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
Yargıtay 8 Kasım 1999 tarihinde ilk derece mahkemesinin 23 Haziran 1998 tarihli kararını bozmuştur.
İlk derece mahkemesi 1 Kasım 2001 tarihinde onanan 27 Eylül 2001 tarihli bir karar ile maddi hatanın düzeltilmesinin ardından 15 Mayıs 2001 tarihli yeni bilirkişi raporuna dayalı olarak ihtilaf konusu taşınmazların davacılar adına tapuya tescil edilmesi karşılığında başvurana 4.291.858.500 TL ödenmesine karar vermiştir.
Yargıtay 18 Nisan 2002 tarihli bir karar ile ilk derece mahkemesinin bu kararını onamış, 18 Kasım 2002de kararın tashihi başvurusunu reddetmiştir. Böylece 27 Eylül 2001 tarihli karar (1 Kasım 2001de düzeltilmiştir) nihai hale gelmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran yargı sürecinin uzunluğunun AİHSnin 6/1 maddesinde öngörülen «makul süre» ilkesinin ihlaline yol açtığını iddia etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe dair
Hükümet ilk olarak AİHMnin ratione temporis bakımından yetkisizliği hakkında kabuledilemezlik itirazında bulunmaktadır. Hükümet bu bağlamda başvuranın erkek ve kız kardeşlerinin ilk derece mahkemesine başvuruda bulundukları 30 Haziran 1980 tarihinden Türkiyenin bireysel başvuru hakkını tanıdığı 28 Ocak 1987 tarihine kadar geçen süre zarfında AİHMnin yetkili olamayacağını belirtmektedir.
Hükümet gibi AİHM de sözkonusu şikayete ilişkin ratione temporis yetkisinin Türkiye tarafından bireysel başvuru hakkının tanındığı 28 Ocak 1987den itibaren geçerli olacağını değerlendirmektedir. (Bkz. özellikle Mitap ve Müftüoğlu-Türkiye, 25 Mart 1996, Cankoçak-Türkiye no: 25182/94 ve 26956/95, 20 Şubat 2001; Şahiner-Türkiye no: 29279/95).
Sonuç itibarıyla AİHM dikkate alınması gereken dönemin 28 Ocak 1987 tarihinde başladığını kaydetmektedir. Ancak, bu tarih itibariyle davanın 6 yıl 8 aydır sürmekte olduğunu da göz önünde bulunduracaktır.
Hükümet iç hukuk yollarının tüketilmediği ve altı ay kuralına riayet edilmediği yönünde de itirazlarını da yapmakta ve AİHMyi şikayeti kabuledilemez bulmaya davet etmektedir. Hükümet yazılı görüşlerinde başvuranın AİHM önünde yapmış olduğu şikayeti iç hukuktaki mahkemeler nezdinde dile getirmediğini savunmaktadır.
Başvuran Hükümetin savına karşı çıkmaktadır.
AİHM daha önce de yargı sürecinin uzunluğuna ilişkin Hükümet tarafından dile getirilen benzer itirazların başvuranların iç hukukta etkili bir başvuru yolu bulamaması nedeniyle reddettiğini hatırlatır (Bkz. Tendik vd.-Türkiye kararı, no: 23188/02, 22 Aralık 2005 mutatis mutandis, Yağcı ve Sargın-Türkiye kararı, 8 Temmuz 1995). Bu başvuruda Hükümet tarafından sunulan görüşler bu içtihadın dışına çıkılmasına olanak tanımamaktadır.
Altı ay kuralına riayet edilmemesi ile ilgili AİHM, AİHSnin 35/1 maddesi gereğince iç hukukta 18 Kasım 2002 tarihinde alınan nihai kararın ardından altı ay içinde 13 Mayıs 2003 tarihinde AİHMye başvurunun yapılması doğrultusunda şikayetin kabuledilemez ilan edilemeyeceğini tespit etmektedir.
Bu nedenle AİHM, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
AİHSnin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvurular kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas hakkında
1. Dikkate alınacak dönem
Hükümet sözkonusu sürecin 30 Haziran 1980de başlayıp 18 Kasım 2002de tamamlandığını gözlemlemektedir. Bu süreç yirmi iki yıl dört buçuk ay sürmüştür. Hükümet buna karşılık AİHM tarafından dikkate alınması gereken sürenin 28 Ocak 1987 yılından itibaren başladığını, bunun yaklaşık on beş yıl dokuz ay olduğunu yinelemektedir.
Bu son hususta başvuran Hükümet tarafından sunulan görüşlere karşı çıkmamaktadır. Ancak başvurana göre AİHM -Hükümetin savunduğu şekliyle- dikkate alınması gereken dönemi 28 Ocak 1987 yılı olarak saptasa bile sözü edilen süreç aşırıdır.
Sonuç olarak dikkate alınması gereken son tarih Yargıtayın kararını aldığı 18 Kasım 2002dir. Yargı süreci iki dereceli mahkemede on üç kez ele alınarak yaklaşık on beş yıl dokuz ay sürmüştür.
2. Yargı sürecinin uzunluğunun makul yapısı
Hükümet yargı sürecinin uzunluğunun aşırı olmadığını gözlemlemekte ve AİHMden şikayeti dayanaktan yoksun bularak kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir. Hükümet öncelikli olarak ilk derece mahkemesinde verilen yedi hüküm, Yargıtayda, düzeltme kararları dahil alınan on beş karar (mirasçı veya mirasçıların tespiti, ilk derece mahkemesinde dava konusunun yeniden vasıflandırılması, dava konusu arazilerin çokluğu, bilirkişi incelemelerinin çokluğu, taşınmazların değerini saptamak için karşı bilirkişi incelemeleri, mirasçıların hisselerinin tespiti amacıyla bilirkişilerin arazide inceleme yapmaları) çerçevesinde sözkonusu davanın karmaşık bir yapısının olduğunun altını çizmektedir.
Hükümet ayrıca iç hukukta alınan karar sayısının çokluğunun esasen kendi tasarruflarındaki her başvuru yolunu kullanan başvuranların tutumundan ileri geldiğini gözlemlemektedir. Temyiz mahkemesi olarak hareket eden Yargıtay önündeki dava süresi, özellikle tarafların sistemli bir şekilde ilk derece mahkemesinde itirazda bulunmaları ve düzenlenen bilirkişi raporlarına sürekli itiraz etmelerinden kaynaklanmıştır. Ayrıca çağrıldıkları halde kimi duruşmalara katılmayan başvuranın ve avukatlarının tutumu da yargıyı geciktirmiştir.
Başvuran Hükümetin görüşüne karşı çıkmaktadır. Başvurana göre yargı sürecinin uzunluğunun temel nedeni iç hukuktaki mahkemelerin dava konusunun vasıflandırılmasındaki ve usul hukuku uygulamaları ile sözkonusu taşınmazların değerlerinin hesaplanmasında yapılan maddi hatalardır. Başvuran bilhassa yargılamanın başında tenkis definin yalnızca ilk derece mahkemesi iki hüküm, Yargıtay da iki karar verdikten sonra hesaplanmaya başlandığının altını çizmektedir. Dahası hesaplamanın yanlış yapılması yeni bilirkişi incelemelerini gerektirmiş ve gecikmelere yol açmıştır.
Başvuran iç hukuktaki mahkemeler önündeki tutumuna ilişkin, iç hukukta kendini tatmin etmeyen kararlara itirazda bulunmak için kendi tasarrufunda bulunan başvuru yollarını kullandığını belirtmekte, bazı duruşmalara katılmamasının yargı sürecini etkilemediğini ileri sürmektedir. Başvuran özellikle 1997 ve 1998 yıllarında yapılan duruşmalara katılmadığını, mahkemenin kararında ısrar etmesi ve davanın bilirkişi yoluyla inceleniyor olması doğrultusunda bu duruşmalara katılmayı gerekli görmediğini ifade etmektedir.
AİHM yargılama süresinin uygunluğunun davanın şartları ışığında ve davanın karmaşıklığı, başvuran ve ilgili mercilerin tutumu ve başvuran için neyin tehlikede olduğu gibi, içtihadında yerleşmiş ölçütlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır (Bkz. diğerleri arasında Pélissier ve Sassi - Fransa (BD), 30979/96).
AİHM davanın özellikle ilgili arazilerin sayısının yüksekliği (toplam yirmi beş), sözkonusu miras hisselerinin belirlenmesinin gerekmesi, mirasçıların hisselerinin hesaplanması, hak sahiplerinin saptanması ve kimliklerinin belirlenmesi ve bunlara dair birçok bilirkişi incelemelerinin yapılması ölçüsünde belirli bir karmaşık yapısının olduğunu tespit etmektedir. Bununla birlikte davanın karmaşık yapısı yargı sürecinin uzunluğunu haklı göstermez.
AİHM başvuranın tutumu ile ilgili olarak adı geçenin normal bir tutum gösterdiğini, ayrıca, yapmış olduğu başvuruların yerinde olduğunun ortaya çıkmış olması sebebiyle bu başvuruları yapmakla suçlanamayacağını gözlemlemektedir (Bkz. Piron-Fransa kararı, no: 36436/97, 14 Kasım 2000). AİHM ayrıca başvuranın ve/veya avukatlarının her seferinde iç hukuktaki mahkemeler huzuruna çıkmamalarının haklı gerekçelerinin olduğunu ve davanın o dönemde henüz hüküm aşamasına gelmediğini saptamaktadır. Bilirkişi raporlarının tamamlanması beklenirken duruşmalar mahkeme tarafından ertelenmiştir.
Ulusal mercilerin tutumuna gelince AİHM, yargı sürecinde onlardan kaynaklanan birçok gecikme olduğunu tespit etmiştir. AİHM genel olarak dava koşullarının bütünü ışığında, on beş yıl dokuz ay, hatta sürecin tamamı dikkate alındığında yirmi iki yıl devam eden ve mirasın paylaşılması tahririne dayalı süre ile AİHSnin 6/1 maddesinde yer alan makul süre koşulunun aşıldığına itibar etmektedir. Dolayısıyla bu sürecin yavaş işlemesi yalnızca ulusal mercilerin sorumluluğundadır.
AİHM bundan önce de bu başvurudakine benzer sorunları ortaya koyan davaların ele alındığını ve bunların 6/1 maddesinin ihlali ile sonuçlandığını kaydetmektedir (Bkz. sözü edilen Frylender kararı). AİHM 6/1 maddesinin Sözleşmeci Devletlere kendi yargı sistemlerini, mahkemelerinin özellikle makul süre de dahil, AİHMnin bütün gerektirdiklerini karşılayacak şekilde gerekli yükümlülüklerin her birini düzenlemesi görevini yüklediğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğer birçokları arasında Pélissier ve Sassi - Fransa (BD), no: 25444/94, sözü edilen Şahiner kararı).
AİHM mahkemeye sunulan tüm delil unsurlarını incelemiş ve Hükümetin Mahkemenin bu davada farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığını belirlemiştir. Mahkemenin bu yöndeki yerleşik içtihadını göz önünde bulunduran AİHM sözkonusu yargı sürecinin uzunluğunun aşırı ve «makul süre» koşuluna aykırı olduğu sonucuna varmıştır.
Bu nedenle AİHSnin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesine göre Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, AİHM, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil tatminine hükmeder.
A. Tazminat
Başvuran uğradığı maddi zarar için 1.755.171 Euro, manevi zarar için ise 100.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara itiraz etmiştir.
AİHM ihlal tespiti ile öne sürülen maddi zarar arasında bir illiyet bağı kuramamakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın, başvuranın manevi açıdan haksızlığa uğradığına itibar eden AİHM başvurana hakkaniyete uygun 7.500 Euro manevi tazminat ödenmesini kararlaştırmıştır.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran rakam telaffuz etmeksizin yargı giderlerinin karşılanmasını talep etmektedir.
Hükümet bu miktarlara karşı çıkmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre 41. madde uyarınca bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM bu nedenle, başvuranın yargı giderlerine ilişkin talebini reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3 puanlık bir artış eklenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHSnin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L. ye çevrilmek ve her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümetin başvurana manevi tazminat olarak 7.500 (yedi bin beş yüz) Euro ödemesine;
b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, bu meblağlara Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizin uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
Karar Vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 19 Şubat 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy