(AİHS m. 3, 6, 13)
(Başvuru no. 18207/03)
KARAR
STRAZBURG
12 Haziran 2007
Sözkonusu karar AHS'nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.
USULİ İŞLEMLER
Davanın nedeni, Türk vatandaşı Nevruz Koç'un ("başvuran"), 22 Mayıs 2003 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yaptığı başvurudur (başvuru no. 18207/03).
OLAYLAR
I. DAVA OLAYLARI
Başvuran, 1954 doğumludur ve İstanbul'da yaşamaktadır.
30 Kasım 1997 tarihinde bir restoranda ahçı olarak çalışan başvuran, görev bitiminde alkol almıştır. Restorana terk ettikten sonra eve dönerken, Sarıyer'deki bir otobüs durağında bekleyen bir grup insanla tartışmaya girmiştir. Polis memuru H. Ö. Tarafından yakalandığını ve yakalandığı sırada kötü muameleye maruz bırakıldığını iddia etmektedir. Sarıyer Polis Karakolu'nda gözaltına alınan başvuran bir gün boyunca kötü muameleye maruz bırakıldığını ileri sürmüştür.
Aynı gün hazırlanan polis raporunda başvuranın H. Ö.'ye hakaret ettiği ve vurduğu belirtilmektedir. Olay mahallinde bulunan kişiler de H. Ö. Herkesi sakinleştirmeye çalışırken başvuranın ona hakaret ettiğini doğrulamıştır. H.Ö. başvuranın kendisine hakaret ettiği ve fiziksel saldırıda bulunduğuna ilişkin şikayette bulunmuştur.
3 Aralık 1997 tarihinde Sarıyer Cumhuriyet Savcısı, Sarıyer Sulh Ceza Mahkemesi'ne bir iddianame sunarak başvuranı, görevde olan bir polis memuruna saldırmak ve hakaret etmekle suçlamıştır.
9 Şubat 1998 tarihinde başvuran Sarıyer Cumhuriyet Savcısı'na şikayette bulunarak Sarıyer Polis Karakolu'nda gözaltında tutulduğu sırada işkence gördüğünü ileri sürmüştür. İddiasını Adli Tıp Kurumu'nun 16 Aralık 1997 tarihli raporuna dayandırmıştır.
10 Şubat 1998 tarihinde Sarıyer Cumhuriyet Savcısı başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran HADEP (Halkın Demokrasi Partisi) üyesi ve Kürt kökenli olması nedeniyle Sarıyer'de ikamet eden kişilerin kendisine karşı olduklarını belirtmiştir.
24 Haziran 1998 tarihinde İstanbul İnsan Haklan Derneği doktorları, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada başına gelenleri doğrulayan bir rapor yayınlamıştır. Başvuranın iddiasının ve tıbbi raporların biribiriyle uyumlu olduklarını belirtmiştir.
21 Aralık 2000 tarihinde şartlı tahliyeye ilişkin bir kanun çıkarılmıştır. Dolayısıyla, 16 Mart 2001'de Sarıyer Sulh Ceza Mahkemesi başvuranın yaralanmasından sorumlu tutulan failler aleyhindeki cezai takibatın askıya alınmasına ve aynı suç sözkonusu suçlularca beş yıl içerisinde yeniden işlenmediği takdirde devam etmemesine karar vermiştir.
10 Şubat 2002 tarihinde Yargıtay, başvuranın sözkonusu karara ilişkin itirazını reddetmiştir. Başvuran, 25 Kasım 2002'de haberdar edilmiştir.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİK
Hükümet, başvuranın AİHS'nin 35 § 1. maddesi bağlamında mevcut bulunan iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda, polis tarafından gözaltında tutuldukları sırada kötü muamele mağdurları olduklarını iddia eden kişiler hususunda iç hukukun sağladığı çeşitli hukuki, cezai ve idari iç hukuk yolları mevcut olduğunu ve başvuranın, maruz kaldığını iddia ettiği zararın tazmini için başvuruda bulunma şansı olduğu halde bulunmadığını belirtmiştir.
AİHM daha önce benzeri davalarda Hükümet'in ilk itirazlarını incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemektedir. AIHM sözkonusu davada yukarıda anılan davada vardığı sonuçtan farklı bir sonuca varmasını gerektirecek özel bir durum görememektedir. Bu nedenle, Hükümet'in ilk itirazını reddetmektedir.
AİHM, başvurunun AİHS'nin 35 § 3. maddesi uyarınca temelden yoksun olmadığını belirtmektedir. Kabuledilmez olduğuna karar vermek için de gerekçe bulunmamaktadır. Bu nedenle kabuledilebilir olduğu sonucuna varılmalıdır.
II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHS'nin aşağıda kaydedilen 3. maddesinin ihlali yönünde kötü muameleye maruz bırakıldığı hususunda şikayette bulunmuştur:
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
A. Tarafların görüşleri
1. Başvuran
Başvuran gözetim altında tutulduğu sırada polis memurları tarafından gözlerinin bağlandığını, dövüldüğünü, kendisine vurulduğunu, tekme atıldığını, bacaklarına sopayla ve copla vurulduğunu ileri sürmüştür. Ayaklarına vurduklarını ve onları ezdiklerini belirtmiştir. Bu nedenle ve sol bacağına darbe aldığı için gözardı edilemeyecek bir süre yürüyemediğini iddia etmiştir. İddialarını desteklemek için tıbbi raporlardaki bulgulara değinmiştir.
2. Hükümet
Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmiştir. Başvuranın aşırı derecede sarhoş olması, küfür etmesi, bağırması ve etrafındaki kişilere saldırgan tavırlara sergilemesi nedeniyle yakalandığını ileri sürmüştür. Ayrıca başvuranın, kendisini bir kişiye saldırmaktan alıkoyan polis memuruna saldırmaya başladığını ileri sürmüştür. Polis memuru başvuranı sakinleştirmeye çalışmış ve kendisine karakola kadar eşlik etmesi gerektiğini söylemiştir. Polis arabasına giderlerken başvuran, polis memurunun yakasını tutarak onu sertçe itmiştir. Bunun üzerine polis memuru, başvuranın sağ kolunu geriye doğru kıvırmış ve sağ eline kelepçe takmıştır. Sol eline kelepçe takarken başvuran küfrederek polis memurunun yüzüne vurmuştur. Polis memuru olay yerinde diğer kişilerin yardımı ile başvuranı arabaya binmeye zorlamış ve polis karakoluna götürmüştür. Hükümet aynı gün, burnunda çürükler olduğunu ve dört gün boyunca çalışmasının uygun olmadığını belirten bir tıbbi raporda polis memuruna değinildiğini belirtmiştir. Olay mahallindeki kişilerden alınan ifadelerin, görüşlerini desteklediğini de eklemişlerdir.
Hükümet, başvurana ilişkin tıbbi raporlardaki bulguları kabul etmiştir. 30 Ekim 2000 tarihinde Adli Tıp Kurumu tarafından yayınlanan tıbbi rapora göre başvuranın aldığı yaraların 1 ve 9 Aralık 1997 tarihleri arasında ortaya çıkmış olduğunu vurgulamıştır. Ancak başvuranın polis tarafından gözaltında tutulma periodu 1 Aralıkta sona ermiş ve aynı tarihte yayınlanan tıbbi raporda hiçbir yaralanma kaydedilmemiştir. Bununla birlikte sözkonusu tarihte başvuranla birlikte gözaltında tutulan kişilerin hepsi polis memurlarının hiçbirinin başvuranı kötü muameleye maruz bırakmadıklarını belirtmiştir.
Hükümet ayrıca dikkatleri, başvuranın polis karakolunda sergilediği tutuma çekmiştir. Belirtilerin ilk önce başvuranın cezaevinde muayene edildiği 9 Aralık 1997 tarihinde ortaya çıktığını belirtmiştir. Başvuranın saldırgan tutumu gözönüne alındığında, belirtilerin daha fazla gözaltında tutulmasını engellemek için polis gözetimi bittikten sonra kendi kendine oluşturulduğunun yüksek olasılık taşıdığını belirtmiştir.
Başvuranın, Cumhuriyet Savcısı'na veya tetkik hakimine, polis gözetimi ardından karşılaştığı ilk makamlar olmaları nedeniyle kötü muamele iddialarını bildirmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Ancak başvuran bildirmemiştir. Bunun yerine, 10 Şubat 1998 tarihinde Sarıyer Cumhuriyet Savcısı'na bir dilekçe sunmuştur ve bu, iyi niyetle yaklaştığı görüşünü sarsmaktadır. Cumhuriyet Savcısı'na sunduğu dilekçede başvuranın Sarıyer'de ikamet eden bazı insanların Kürt kökenli olması nedeniyle kendisine karşı olduklarını ve polisin olaya müdahale etme nedeninin de aynı olduğunu - sözkonusu şahıslar ve kendisi arasında meydana gelen çatışma - belirttiğini de eklemiştir. Ancak Hükümet'e göre, bu tamamen başvuranın uydurmasıdır. Dava dosyasındaki tanık ifadelerinin çürüttüğü popüler ancak aldatıcı bir iddiadır.
Son olarak Hükümet, aynı dilekçede başvuranın, sol ayağının polis memurları kendisine vurduğu ve tekme attığı sırada zarar gördüğünü belirttiğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte, bu kadar ciddi bir yaralanma geçiren bir kişinin muayene ve tedavi edilmek için on gün beklemesi mantıklı değildir. Sekiz gün, bu kadar ciddi bir yaralanma için çok uzun bir süredir. Bilinç kaybına veya ağır sağlık problemlerine yol açabilmektedir. Fazla sarhoş olması nedeniyle 30 Kasım'daki olaya ilişkin hiçbir şey hatırlayamayan başvuranın nasıl olup da kötü muameleye maruz kaldığını hatırladığını merak etmektedir.
B. AİHM'nin değerlendirmesi
AİHM, kişinin sağlık durumu iyi olduğu halde gözaltına alındığı ancak salıverildiği sırada sağlık durumunun bozulduğu durumlarda Devlet'in, sözkonusu yaralanmanın nasıl oluştuğuna ilişkin inandırıcı bir açıklama ve başvuranın özellikle tıbbi raporlarla desteklenen iddialarına şüphe düşürecek deliller sunmakla yükümlü olduğunu yinelemektedir. Aksi takdirde AİHS'nin 3. maddesi uyarınca ciddi bir konu açığa çıkmaktadır.
AİHM delilleri değerlendirirken genel olarak "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardını uygulamaktadır. Ancak bu tür bir kanıt, yeterli derecede güçlü, net ve uygun çıkarımların veya benzeri çürütülmemiş maddi karinelerin birarada mevcut olmasından kaynaklanabilmektedir. Sözkonusu olayların, gözaltında tuttukları sırada kontrolleri altında bulunan kişilerde olduğu gibi tümüyle veya kısmen yetkili makamların bilgisi dahilinde olduğu durumlarda, gözaltı sırasında meydana gelen yaralanmalar hususunda kuvvetli maddi karineler ortaya çıkacaktır. İspat külfetinin, yetkili makamların tatmin ve ikna edici bir açıklamada bulunmasına bağlı olduğu kabul edilebilmektedir.
Sözkonusu davada AIHM, başvuranın polis gözetimine alınmadan önceki gözaltı döneminin başlangıcında tıbbi olarak muayene edilmediğini belirtmektedir. Polis tarafından gözaltında tutulması sona erdikten sonra, 1 Aralık 1997 tarihinde, vücudunda hiçbir kötü muamele izi bulunmadığını belirten Sarıyer Devlet Hastanesi doktoru tarafından muayene edilmiştir. Ancak, 9, 10, 14, 15 ve 16 Aralık 1997 tarihli müteakip muayene ve raporlar, ayağına ve bileklerine darbe aldığını göstermektedir. Başvuranın operasyon geçirmesi gerektiği kesindir. Sözkonusu raporlarda görülen bulgular AİHM'nin kanaatine göre başvuranın, dövüldüğüne, bacaklarına tekme atıldığına ve ayaklarına vurulduğuna ilişkin iddiaları ile tutarlılık göstermektedir.
AİHM 1 ve 9 Aralık 1997 tarihli raporların içerdiği bilgilerin çelişik olduğunu belirtmektedir. Hükümet'in 9 Aralık 1997 tarihli rapordaki tıbbi bulgulara itiraz etmediğini ancak yaralanmaların nedenine ilişkin farklı bir görüş ileri sürdüğünü belirtmektedir. Hükümet öncelikle daha fazla gözaltında kalmamak için aynı gün sergilediği saldırgan tutumu gözönüne alarak yaraların başvuranın kendisi tarafından oluşturulmuş olabileceğini açıklamıştır. Yaraların, polis memuruna başvuranın arabaya götürülmesinde yardımcı olan kişilerden kaynaklanmış olabileceğini ileri sürmüştür. Bununla birlikte başvuranın yakalanabilmesi için polis memurunun uyguladığı kuvvetin, başvuranın etrafındaki kişilere tehditlerde bulunması nedeniyle gerekli olduğunu iddia etmiştir.
AİHM özgürlüğünden mahrum bırakılan bir kişi hususunda bu kişinin tutumunun gerektirmediği şekilde fiziksel kuvvete başvurmanın, insanlık onuru ile bağdaşmadığını ve ilke olarak 3. maddede ortaya konan hakkı ihlal ettiğini yinelemektedir. Ancak yakalanma bağlamında kuvvet kullanımı, özellikle başvuranın kendi tutumundan kaynaklanan durumlarda yaralanmaya neden olsa bile, 3. maddenin kapsamı dışında kalabilmektedir.
Bu bağlamda AİHM başvuranın olay günü sergilediği sorumsuz ve saldırgan tavırlarını ve sarhoşluğunu gözönüne almaktadır. Yakalanması sırasında dört gün boyunca çalışmasının uygun olmadığı rapor edilen polis memurunu yaralayarak karşı koyduğunu gözlemlemektedir. Ancak başvuran yakalanması ardından tıbbi olarak muayene edilmemiştir. AİHM, Hükümet'in görüşüne göre bu tür bir muayene özellikle görevlilerinden birinin başvuranın yakalanması sırasında kuvvet kullanmak durumunda kalması nedeniyle yetkili makamların atacağı en uygun adım olacağını belirtmiştir. Bu tür bir rapor, başvuranın durumuna katkısı olabilecek üçüncü şahısların hareketlerinin netleşmesini sağlayacaktır.
Bununla birlikte alınan yararların ağırlığını ve niteliğini gözönüne alan AİHM (özellikle başvuranın operasyon gerektirecek ve 15 gün boyunca çalışmasını engelleyecek şekilde sol ayağına aldığı yara), yaraların başvuranın kendisi tarafından oluşturulduğunu inandırıcı bulmamaktadır. Bu nedenle, başvurana hiçbir şiddet uygulanmadığı anlaşılan 1 Aralık 1997 tarihli ilk tıbbi raporun bulgularına önem vermemektedir. Sonuç olarak AİHM Hükümet'in, gözaltı döneminde ortaya çıkan yaralara başvuranın neden olduğuna ilişkin açıklamaları tatmin edici bulmamaktadır.
Bu koşullar altında ve Hükümet'in inandırıcı bir açıklamada bulunmaması nedeniyle AİHM 9 Aralık 1997 tarihli raporda ortaya konan ve diğer tıbbi raporlarla desteklenen belirtilerin, sorumluluğu Devlet'e ait olan muamelenin sonucu olduğu kanısındadır.
Dolayısıyla AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS'NİN 6. ve 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran yetkili makamların, kötü muameleye uğradığına ilişkin iddiaları hususunda etkin bir soruşturma yürütmediğine ve polis memurları aleyhinde başlatılan cezai takibatın daha sonra 4616 No.lu Kanun (şartlı tahliye, adli kovuşturmanın askıya alınması veya mahkeme kararının ifası hakkında kanun) bağlamında askıya alındığına dair şikayette bulunmuştur. Şikayetini, AİHS'nin 6. ve 13. maddelerine dayandırmıştır.
AİHM, sözkonusu şikayetlerin yalnızca aşağıda kaydedilen 13. madde bağlamında incelenmesi gerektiği kanısındadır:
"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."
Hükümet, sözkonusu iddiaya itiraz etmiştir. Mevcut davada yerel makamların, başvuranın kötü muamele iddiaları hususunda etkin bir soruşturma yürüttüklerini belirtmiştir. Sarıyer Cumhuriyet Savcısı, ivedilikle bir hazırlık soruşturma başlatmış ve konuya ışık tutmak için gerekli adımları atmıştır. Başvuranın, sanıkların ve tanıkların ifadelerini dinlemiş ve başvurana ilişkin tıbbi raporları incelemiştir. Müteakiben Sarıyer Sulh Ceza Mahkemesi'ne bir iddianame sunarak sözkonusu beş polis memurunu Türk Ceza Kanunu'nun 245. maddesi uyarınca başvurana kötü muamelede bulunmakla suçlamıştır. Hükümet polis memurları aleyhindeki cezai takibatın, 4616 No.lu Kanun'un uygulanmasına bağlı olarak askıya alınmasının, yerel mahkemenin kapsamlı ve yeterli bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle başvurabileceği etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığını göstermediğini ileri sürmüştür.
AİHM 3. madde bağlamında teminat altına alınan hakkın niteliğinin, 13. maddeye ilişkin çıkarımları bulunduğunu yinelemektedir. Kişinin, devlet makamlarınca kötü muameleye maruz bırakıldığına ilişkin itiraz edilebilir bir iddiasını bulunduğu durumlarda, "etkin iç hukuk yolu" kavramı, uygun olduğu hallerde tazminatın ödenmesi ile birlikte şikayet sahibinin, soruşturma usulüne erişimini içine alacak şekilde sorumlu olanların teşhis edilmesi ve cezalandırılmasına yol açan kapsamlı ve etkin bir soruşturmayı gerekli kılmaktadır.
Sözkonusu davada sunulan deliller temel alındığında AİHM sorumlu Devlet'in, AİHS'nin 3. maddesi uyarınca başvuranın gözaltında tutulduğu sırada maruz bırakıldığı kötü muameleden sorumlu olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda başvuranın şikayetlerine, 3. madde ile bağlantılı olarak AİHS'nin 13. maddesi bağlamında "itiraz edilebilir".
AİHM başvuranın Sarıyer Cumhuriyet Savcısı'na maruz bırakıldığı kötü muamele hususunda şikayette bulunduğunu belirtmektedir. Öncelikle Cumhuriyet Savcısı, suçlanan polis memurları aleyhinde Sarıyer Ağır Ceza Mahkemesi'ne bir iddianame sunmuştur. Savcı iddianameyi, başvuranın aldığı yaraların tarif edildiği tıbbi raporlara dayandırmıştır. 16 Mart 2001'de Ağır Ceza Mahkemesi, 4616 No.lu Kanun bağlamında cezai takibatı askıya almıştır. Sözkonusu kanun aynı zamanda suçluların, askıya alma kararından itibaren beş yıl içerisinde aynı türde suçlan işlememeleri kaydıyla cezai takibatın devam etmemesini öngörebilmektedir. Başvuran Yargıtay huzurunda karara itiraz etmiştir ancak başarılı olamamıştır.
AİHM, AİHS'de öngörülen hakların teorik ve yanıltıcı değil pratik ve etkin olduğunu yinelemektedir. Bu nedenle mevcut soruşturma türündeki soruşturmalar, sorumlu olanların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilmelidir. Ancak, sözkonusu cezai takibat, aleyhlerindeki delillere rağmen şiddet içeren suçların failleri için fiili dokunulmazlık sağlayan 4616 No.lu Kanun'un uygulanmasına ilişkin bir sonuç sağlamamaktadır.
Sonuç olarak AİHM, başvuranın davasında uygulandığı şekliyle ceza hukuku sisteminin katı olmadığı ve şikayette bulunduğu türdeki kanuna aykırı fillerin etkin şekilde önlenmesini temin etmede caydırıcı bir etkisinin bulunmadığı kanısındadır.
Yukarıda anılanlar ışığında AİHM, yine yukarıda kaydedilen cezai takibatın, AİHS'nin 13. maddesinin gereklerini karşılaması bakımından kapsamlı ve etkin olarak kabul edilebileceği kanısında değildir.
Bu nedenle sözkonusu madde ihlal edilmiştir.
IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Tazminat
Başvuran, maddi zarar için 10,000 Yeni Türk Lirası (YTL), yaklaşık 5,429 Euro ve manevi zarar için 50,000 YTL (27,146 Euro) tazminat talep etmiştir.
Hükümet sözkonusu taleplere itiraz etmiştir. Başvuranın ilkine ilişkin gerekçe gösteremediğini ve ikinci talebin de haddinden fazla ve kabuledilmez olduğunu ileri sürmüştür.
AİHM tespit edilen ihlal ve ileri sürülen maddi zarar arasında nedensel bir bağ kuramamaktadır. Bu nedenle talebi reddetmektedir. Bununla birlikte, tespit edilen ihlalleri değerlendiren ve eşit temellere dayanarak değerlendirmede bulunan AİHM başvurana uğradığı manevi zarar için 10,000 Euro ödenmesine karar vermektedir.
B. Mahkeme masrafları
Başvuran aynı zamanda temsil edilmesine ilişkin masraflar için 7,500 YTL (4,086 Euro) talep etmiştir. Talebini desteklemek için İstanbul Barosu'na 2006 yılı tavsiye edilen ücret tarifesini sunmuştur. Mahkeme masrafları hususunda başka bir tazminat talep etmemiştir.
Hükümet sözkonusu miktara itiraz etmiştir.
AİHM içtihadına göre, gerekli olduğu için yapıldığının ve miktarının makul olduğunun gösterilmesi halinde başvuran mahkeme masraflarının tazminine hak kazanmaktadır. Mevcut davada elinde bulunan bilgileri ve yukarıda kaydedilen kriterleri gözönüne alan AİHM başvurana yasal masraflar için Avrupa Konseyi'nden alınan 850 Euro hariç tutularak 1,500 Euro tazminat ödenmesinin makul olduğu kanısındadır.
C. Gecikme Faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
BU NEDENLERLE, AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna,
2. AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine,
3. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine,
4. (a) sorumlu Devletin başvurana, kararın AİHS'nin 44 § 2. maddesine göre kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde, kararın verildiği tarihte uygulanan oran üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere, aşağıda kaydedilen miktarları ödemesi gerektiğine:
(i) Manevi tazminat için 10,000 Euro (on bin Euro);
(ii) Mahkeme masrafları için yasal yardım yoluyla edinilen 850 Euro (sekiz yüz elli Euro) hariç 1,500 Euro (bin beş yüz Euro);
(iii) Yukarıda kaydedilen meblağlara uygulanabilecek her tür vergi;
(b) Yukarıda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre yukarıda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi ödemekle yükümlü olduğuna karar vermiş,
5. Başvuranın adil tazmin taleplerinin kalan kısmını reddetmiştir.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77. Maddesi'nin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 12 Haziran 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy