(AİHS m. 34, 35, 41, 44, 1 NOLU PROTOKOL) (2577 S. K. m. 12) (JOHNSTON VE DİĞERLERİ - İRLANDA DAVASI) (N.A. VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no. 21482/03)
KARAR
(Esas)
STRAZBURG
24 Kasım 2009
İşbu karar AİHSnin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 21482/03 nolu davanın nedeni T.C. vatandaşı Zekeriye Yıldırırın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine 21 Mayıs 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran, Ankara Barosu avukatlarından E. Yücel tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI
Başvuran 1939 doğumludur ve Ankarada yaşamaktadır.
M.A. adlı kişi, 10 Ağustos 1976da aldığı inşaat ruhsatına dayanarak Ankaradaki Boğazkurtta bir ev inşa etmiştir. Evin ve müştemilatının inşası, 1978de tamamlanmıştır. M.A., evin çevresine ağaçlar dikmiş ve yetkili makamlara düzenli olarak emlak vergisi ödemiştir. Sözkonusu emlak, daha sonra, 1996da başvuran tarafından satın alınmıştır.
Bu süre içerisinde, 21 Ocak 1981de Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, M.A.ya aldığı inşaat ruhsatının süresinin 10 Ağustos 1980de dolduğunu ve kendisinin henüz yapı kullanma izin belgesi almadığını bildirmiştir. Bu bağlamda, sözkonusu yapının kullanımının halk sağlığı ya da çevre için tehdit arz etmediğine ilişkin bir rapor sunması talep edilmiştir.
30 Ocak 1981de Kızılcahamam hükümet tabibi, sözkonusu yapının kullanımının, kamu sağlığı için tehdit arz etmediğini ve yapının inşasının, çevre mevzuatına uygun olarak tamamlandığını kaydettiği bir rapor hazırlamıştır.
11 Şubat 1981de sözkonusu rapor, Bakanlığa sunulmuştur.
10 Mayıs 1981de M.A. inşaat ruhsatının yenilenmesi için Ankara İl İmar Müdürlüğüne başvuruda bulunmuştur. 21 Mayıs 1982de yönetim, cevaben kendisine başvurusunun işleme alındığını bildirmiştir.
18 Temmuz 1996da başvuran, M.A.dan bu yapıyı satın almıştır. Aynı gün, tapu dairesi başvurana, mülkün sahibi olduğunu kanıtlayan bir tapu belgesi vermiştir. Ayrıca, muhtar önceki sahibinin, 11 Ağustos 1976dan bu yana sözkonusu mülkte ikamet ettiğini belgelemiştir.
11 Kasım 1998de Ankara Valiliği Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü, başvurana gerekli inşaat ruhsatı olmadan tamamlanmış olması nedeniyle arazisi üzerindeki yapının yıkılması gerektiğini bildirmiştir.
20 Kasım 1998de aynı müdürlük, başvurana aşağıda kaydedilenleri bildirmiştir:
Mülke ilişkin inşaat ruhsatı 10 Ağustos 1976da verilmiş ve ruhsatın süresi, 10 Ağustos 1980de dolmuştur. Vakti geldiğinde, ruhsatın yenilenmesi için başvuru yapılmamıştır. Gerekli yapı kullanım izni de alınmamıştır. Mülk, içme suyu kaynağı çevresindeki 300 metrelik alan sınırlarına dahil olan mutlak korumalı bölgede inşa edilmiştir. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ve Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliğine göre, içme suyu kaynağı ve havzası çevresindeki 300 metrelik alan sınırlarında bina inşa etmek yasaktır. 11 Kasım 1998de, bu nedenlerden ötürü, ev inşaatının durdurulması emri çıkarılmıştır. Bu koşullar altında, yeni bir inşaat ruhsatı almak yasal olarak mümkün olmadığı için araziniz üzerindeki inşaatın yıkılması gerekmektedir; aksi takdirde, Ankara İl İdare Kurulunun vereceği karar ardından yıkılacaktır.
5 Ocak 1999da Ankara İl İdare Kurulu, Ankara Valiliği Bayındırlık ve İskan Müdürlüğünün bildiriminde ortaya konan sebeplere dayanan bir yıkım emri vermiştir.
26 Şubat 1999da başvuran, yapının gerekli iznin alınmasından itibaren iki yıl içinde tamamlandığını ve bu nedenle, yeni bir inşaat ruhsatı çıkarılmasının hiçbir zaman gerekli olmadığını ileri sürerek yıkım emrinin iptal edilmesini talep etmiştir. Ayrıca, yapının önceki sahibinin, gerekli belgeleri bu başvuruya ekleyerek 11 Şubat 1981de yapı kullanma izin belgesi almak için başvuruda bulunduğunu, ancak idarenin bu başvuruya cevap vermediğini ileri sürmüştür.
Başvuran, Şubat 1999da mülkünün yasal statüsünün belirlenmesi için Kızılcahamam Asliye Hukuk Mahkemesi önünde bir dava açmıştır.
16 Şubat 1999da mahkeme tarafından atanan bilirkişi komitesi, yapının bulunduğu mahalli ziyaret etmiş ve müteakiben, başvuranın arazisinde bulunan evin, yirmi yıl önce inşa edildiğini kaydettikleri bir rapor hazırlamıştır.
22 Eylül 1999da Ankara İdare Mahkemesi, idare kurulunun aldığı yıkım emrinin iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir.
29 Mart 2001de, idarenin itirazı üzerine, Danıştay başvuranın evinin ilgili iznin süresi dolduktan sonra inşa edildiği gerekçesiyle kararı bozmuştur.
6 Mart 2003te Ankara İdare Mahkemesi, Danıştayın kararına uymuş ve başvuranın, yıkım emrinin iptal edilmesi yönünde açtığı davayı reddetmiştir.
21 Nisan 2003te Ankara Valiliği Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü başvurana, Ankara İdare Mahkemesinin 6 Mart 2003 tarihli kararı uyarınca, tebligatı aldığı tarihten itibaren 30 gün içerisinde evinin yıkılmasını sağlaması gerektiğini bildirmiştir.
26 Mayıs 2004te başvuranın evi, idare tarafından yıkılmıştır.
HUKUK
I. AİHSYE EK 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, AİHSye Ek 1 Nolu Protokolün 1. maddesi gereklerine uygun olmayan koşullarda mülkünden mahrum bırakıldığından şikayetçi olmuştur.
Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, Ankara İdare Mahkemesi önünde Ankara Valiliği aleyhinde tam yargı davası açmamış olması nedeniyle başvuranın, mevcut iç hukuk yollarını tamamıyla tüketmemiş olduğunu kaydetmiştir. Tam yargı davası, binanın yıkılmasına ilişkin kararın iptal edilmesini ya da başvuranın sözkonusu mülk için yeterli tazminat almasını sağlayabilirdi.
Başvuran, lehine verilmiş bir mahkeme kararı bulunmaması nedeniyle, tam yargı davasının başarısızlıkla sonuçlanmasının kaçınılmaz olacağını ileri sürmüştür. Bu nedenle, mevcut tüm iç hukuk yollarını tüketmiş olduğunu iddia etmiştir.
AİHM, normal koşullarda, AİHSnin 35/1 maddesi bağlamında, başvuranın ileri sürülen ihlaller hususunda, yeterli tazminatı almasını sağlayacak mevcut iç hukuk yollarına başvurmasının gerekli olduğunu hatırlatmaktadır. Sözkonusu iç hukuk yolları, yalnızca teoride değil pratikte de mevcut olmalıdır; aksi takdirde, gerekli erişilebilirlik ve etkinlikten yoksun olacaklardır (bkz., inter alia, Vernillo/Fransa, 20 Şubat 1991, 27. paragraf, A Serisi no. 198, ve Johnston ve Diğerleri/İrlanda, 18 Aralık 1986, 22. paragraf, A Serisi no. 112).
Ayrıca, iç hukuk yollarının tüketilmesi hususuna ilişkin olarak, ispat külfetinin dağıtımı sözkonusudur. İç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri süren Hükümetin, AİHMyi, iç hukuk yolunun sözkonusu tarihte etkin ve teoride ve uygulamada mevcut, bir diğer deyişle erişilebilir, başvuranın şikayetleri hususunda gerekli tazmini sağlayabilir ve başarı olasılıkları sunabilir olduğuna ikna etmesi gerekmektedir. Ancak, sözkonusu ispat külfetinin yerine getirilmesiyle birlikte, Hükümetin ileri sürdüğü iç hukuk yolunun aslında tüketilmiş olduğunu ya da davanın özel koşulları bağlamında yeterli ve etkili olmadığını ya da söz konusu iç hukuk yolunu tüketme gerekliliğini sona erdiren özel koşulların mevcut olduğunu kanıtlama yükümlülüğü başvurana ait olmaktadır (bkz. Akdivar ve Diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996, 68. paragraf, Hüküm ve Karar Raporları 1996-IV).
Yukarda kaydedilen koşullar altında, AİHM, başvuranın İdari Yargılama Usulü Kanununun 12. maddesi bağlamındaki usulü kullanarak Ankara İdare Mahkemesinde tam yargı davası açabileceğini kaydeder. Ancak, aynı mahkeme 6 Mart 2003 tarihli bir kararla, başvuranın, evinin sözkonusu alana inşa edilmesinin hukuka aykırı olduğunun tespit edilmesi sonucu verilen yıkım kararının iptal edilmesi için açtığı davayı reddetmiştir. Diğer bir deyişle, Ankara İdare Mahkemesinin nihai kararı, başvuranın evinin yıkılmasına yol açmıştır.
Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, evinin yıkılması sonucu uğradığı zararın tazminini talep etmek için başvuran tarafından açılacak bir tam yargı davasının, dava koşulları altında başarıya ulaşma olasılığının bulunduğu kanaatinde değildir. AİHM bu bağlamda Hükümetin, kişinin bir idari işlemin kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle iptali için açtığı davada aleyhine verilen kararı müteakiben açtığı tam yargı davasında başarıya ulaşabildiğini gösteren bir idare mahkemesi kararı sunmadığını kaydeder. AİHM yukarıda kaydedilenler ışığında Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin iddiasını reddeder.
Başvurunun, AİHSnin 35/3 maddesi bağlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını kaydeder. Bu nedenle, başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Tarafların görüşleri
(a) Başvuran
Başvuran, ulusal makamların kendisine tazminat ödemeksizin evini yıkmalarının kanuna aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Tapuda, evinin yasa dışı bir yapı olduğunu ya da satılamayacağını gösteren bir ibarenin yer almadığını belirtmiştir. Bu nedenle, evini önceki sahibinden iyi niyetle ve tapu dairesinin tuttuğu resmi kayıtlara güvenerek satın almıştır. Hükümetin iddialarının aksine, evin önceki sahibi 1976 yılında yapı iznini almış ve evin inşasını 1978de bitirmiştir. Evi Keçiören Belediyesine beyan ettikten sonra emlak vergisi ödemeye başlamıştır. Bu nedenle, yapının tamamlanması için gereken dört yıllık süreyi aşmamıştır. Ayrıca, Kızılcahamam Birinci Derece Mahkemesinin atadığı bilirkişi komitesi, 1999da sözkonusu binanın yirmi yıl önce inşa edildiğini tespit etmiştir. Başvuran yukarıda kaydedilenler ışığında evinin herhangi bir tazminat ödenmeksizin yıkılmasının 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamındaki haklarını ihlal ettiğini iddia etmiştir.
(b) Hükümet
Hükümet, başvuranın evinin yıkılmasının 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında mülkiyet haklarına müdahale teşkil ettiğini kabul eder. Ancak, sözkonusu müdahale, yasal kesinlik ile uyumludur ve yapı inşasına getirilen yasaklamalara ilişkin genel kurallara uyulmasını amaçlamıştır. Bu bağlamda, sözkonusu binaya verilen inşaat ruhsatının, İmar Kanununa uygun olarak 10 Ağustos 1976da verildiğini kaydetmiştir. Bununla birlikte, süresi 10 Ağustos 1980de dolduğu halde inşaat ruhsatı yenilenmemiştir. Binayı kullanma izni de alınmamıştır. Dolayısıyla, başvuran yasal yollarla edinilmemiş olması nedeniyle 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında herhangi bir mülke sahip değildir. Her halükarda, Ankaraya içme suyu sağlayan Kurtboğazı Barajının korumalı bölgesine inşa edilmesi nedeniyle yetkili makamların başvuranın evi için izin çıkarmaları mümkün olmamıştır. Sonuç olarak, sözkonusu müdahale kanuna uygundur ve keyfi değildir. Yerleşim alanlarının ve kırsal bölgelerin düzenli olarak gelişmesini güvence altına almak üzere çevreyi ve kamu sağlığını korumak ve inşaat mevzuatına uyulmasını sağlamak yönündeki meşru amaçları gütmektedir.
2. AİHMnin değerlendirmesi
Mevcut davada uygulanabilir ilgili içtihadın özeti, N.A. ve Diğerleri/Türkiye (no. 37451/97, paragraflar 36-37, AİHM 2005-X) kararında bulunabilir.
AİHM, başvuranın evinin yıkılmasının, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ilk paragrafının ikinci cümlesi bağlamında mülkiyet hakkından mahrum bırakılma anlamına geldiğinin taraflar arasında ihtilaflı olmadığını belirtir.
Sözkonusu mahrum bırakmanın, dava koşulları altında haklı olup olmadığını değerlendirmeden önce AİHM, başvuranın tapu dairesi kayıtlarına güvenerek 1996da evi önceki sahibinden satın aldığını kaydeder. Taşınmazların kaydı ve devri hususlarında yegane makam olan tapu dairesi, mülkün sahibi olduğunu doğrulayarak başvurana tapu vermiştir. İç hukuka ve uygulamasına göre, sözkonusu mülke getirilen bir kısıtlama tapu sicil defterine işlenmelidir. Tapu dairesinin tuttuğu kayıtlara güvenerek mülk edinen kişilerin hakları korunur ve sözkonusu kayıtların tutulmasından kaynaklanan zararlar Devletin sorumluluğundadır.
Bu durumda, tapu sicil defterinde inşaatın kanuna aykırı ve devrinin kısıtlamaya tabi olduğuna dair bir ibare bulunmaması nedeniyle başvuranın, evin iç hukuk bağlamında yasadışı bir yapı olduğunu bilmediği ya da bilmesi gerekmediği anlaşılmaktadır. Hükümet de bu duruma itiraz etmemiştir. Bu nedenle başvuran, iyi niyetle satın alarak ve tapusunu edinerek, eve ilişkin vergileri ve diğer yasal ücretleri ödemiştir. Diğer bir deyişle, başvuran yerel makamlar tarafından mahrum bırakılana kadar, evin maliki olduğunu doğrulayan tapunun sahibi olarak 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında bir mülke sahiptir.
Ancak, başvuranın evi kamu sağlığı ve çevre için tehdit arz eden yasadışı bir yapı olduğu gerekçesiyle Ankara İl İdare Kurulu kararı ve ulusal mahkemelerin kararlarını müteakiben ulusal makamlar tarafından yıkılmıştır.
AİHM bu bağlamda, AİHSde çevrenin genel olarak korunmasını güvence altına alan bir madde bulunmamasına rağmen, günümüz toplumunda bu tür bir korumanın büyük önem teşkil eden bir unsur olduğunu kabul ettiğini kaydeder. Ayrıca, AİHM bazı davalarda benzer konuları incelemiş ve çevrenin korunmasının önemini vurgulamıştır (bkz., diğer hususlar meyanında, Taşkın ve Diğerleri/Türkiye, no. 46117/99, AİHM 2004-X; Moreno Gómez/İspanya, no. 4143/02, AİHM 2004-X; Fadeyeva/Rusya, no. 55723/00, AİHM 2005-IV). Yukarıda kaydedilenler ışığında ve ulusal mahkemelerin sunduğu nedenler göz önüne alındığında, AİHM, başvuranın mülkünden mahrum bırakılmasının, kamu sağlığının ve çevrenin korunması amacıyla, yani kamu yararının gözetilmesi sonucunda gerçekleştirildiğinin tartışma götürmez olduğu kanaatindedir (bkz. Lazaridi/Yunanistan, no. 31282/04, 34. paragraf, 13 Temmuz 2006).
Bu durumda çözüme kavuşturulması gereken konu, sözkonusu müdahalenin başvuranın ve genel olarak toplumun çıkarları arasında adil bir denge kurup kurmadığıdır. İç hukuk kapsamındaki tazminat hakkı, itiraz edilen tedbirin gerekli adil denge unsuruna riayet edip etmediğini ve sözkonusu tedbirin, başvuran üzerine orantısız bir yük yükleyip yüklemediğini değerlendirmede esas teşkil etmektedir. AİHM bu hususta daha önce, mülkün değeriyle makul surette orantılı bir tazminat ödenmeksizin mülkten mahrum bırakmanın, normal koşullar altında, orantısız bir müdahale teşkil edeceğine ve tazminat ödenmemesinin, yalnızca istisnai koşullar altında 1 Nolu Protokolün 1. maddesi bağlamında haklı görülebileceğine karar vermiştir (bkz. N.A. ve Diğerleri/Türkiye, no. 37451/97, 41. paragraf, AİHM 2005-X; Nastou/Yunanistan (no. 2), no. 16163/02, 33. paragraf, 15 Temmuz 2005; Jahn ve Diğerleri/Almanya (BD), no. 46720/99, 72203/01 ve 72552/01, 111. paragraf, AİHM 2005-VI).
Mevcut davada idare mahkemelerinin Ankara İl İdare Kurulunun yıkım emrini onayladığı göz önüne alındığında başvuranın, mülkünden mahrum bırakılmasına karşılık tazminat alma hususunda gerçekçi bir başarı olasılığı mevcut olmamıştır. Bu nedenle, başvuranın evini kaybetmesine karşılık tazminat almasını sağlayacak bir iç hukuk yolunun olmaması, mülkiyet hakkından tam olarak yararlanmasını engellemiştir. AİHM bu bağlamda, iç hukukta Devletin tapu kayıtlarından kaynaklanan herhangi bir zarardan sorumlu olduğunun öngörülmesine rağmen, Hükümetin, sözkonusu mahrum bırakma karşılığı tazminat ödenmemesini haklı gösteren istisnai koşullar dile getirmediğini kaydeder. Sonuç olarak, kendisine tapu vererek evinin yasal sahibi olduğunu kabul eden ulusal makamlar, başvuranın evinin yıkılması sonucu uğradığı zarardan otomatik olarak sorumlu olmuştur.
AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, başvurana tazminat ödenmemesinin, mülkiyetin korunması ve kamu yararı gerekleri arasında kurulması gereken adil dengenin başvuranın zararına olacak şekilde bozulmasına yol açtığı kanaatindedir (bkz. N.A. ve Diğerleri, 42. paragraf). Dolayısıyla, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi ihlal edilmiştir.
II. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHSnin 41. maddesi şöyledir:
Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.
Başvuran, 57,977 Türk Lirası (yaklaşık 27,000 Euro) maddi tazminat ve ailesinin yaşadığı stres ve sıkıntı için 100,000 Türk Lirası (yaklaşık 46,500 Euro) manevi tazminat talep etmiştir. Yargılama masraf ve giderleri hususunda belirli bir miktar talep etmemiştir.
Hükümet, başvuranın talep ettiği meblağın spekülatif ve dayanaktan yoksun olduğunu kaydetmiştir.
AİHM, dava koşulları altında, 41. maddenin uygulanması hususunun henüz karara bağlanma aşamasında olmadığı ve Davalı Devlet ile başvuran arasında mutabakata varılma olasılığı göz önüne alınarak bekletilmesi gerektiği kanaatindedir.
BU NEDENLERLE, AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHSnin 41. maddesinin uygulanması hususunun henüz karara bağlanma aşamasında olmadığına; dolayısıyla,
(a) sözkonusu hususun bekletilmesine;
(b) Hükümetin ve başvuranın, kararın AİHSnin 44/2. maddesi bağlamında kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içerisinde bu hususa ilişkin yazılı görüşlerini sunmaya ve özellikle, ulaşabilecekleri mutabakatı AİHMye bildirmeye davet edilmelerine;
(c) takip edecek işlemlerin ertelenmesine ve Daire Başkanına, gerekli olması halinde aynı hususu karara bağlama yetkisi verilmesine
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. Maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 24 Kasım 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy