(AİHM m. 6, 10, 17, 34, 35, 41, 44) (3713 S. K. m. 8) (4928 S. K. m. 19) (2709 S. K. m. 143) (YAŞAR KAPLAN - TÜRKİYE DAVASI) (ASLI GÜNEŞ - TÜRKİYE DAVASI) (SÜREK - TÜRKİYE DAVASI 4) (EKBATANI - İSVEÇ DAVASI) (KIZILYAPRAK - TÜRKİYE DAVASI) (GÜZEL - TÜRKİYE DAVASI NO: 1) (GÖÇ - TÜRKİYE DAVASI)
(Başvuru no:27690/03 )
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
10 Şubat 2009
İşbu karar Sözleşmenin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 27690/03 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı İbrahim Güçlünün 16 Haziran 2003 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Paris barosu avukatlarından S. Aydın-Izouli tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
1949 doğumlu başvuran avukattır ve HAK-PARın (Hak ve Özgürlük Partisi) genel başkan yardımcısıdır. Başvuran, ayrıca «demokrasi ve Kürt sorununu çözüm girişimi başlıklı bir sivil toplum kuruluşunda çalışmaktaydı. Başvuran başvurunun yapıldığı tarihte Ankarada hükümlü bulunuyordu.
22 Ocak 2001 tarihinde başvuran, Demokrasi ve Barış Partisi «DBP» tarafından düzenlenen «demokrasi ve Kürt sorunu» başlıklı bir toplantının bitiminde gazetecilerin sorularına cevap şeklinde bir açıklama yapmıştır.
Polis tarafından alınan video kayıtlarına göre, gazetecilerin sorduğu: «Fransa Parlamentosunun «Ermeni soykırımı» ile ilgili açıklamaları hakkında ne düşünüyorsunuz ?» sorusuna cevaben başvuran şahsi görüşü olarak Ermeni soykırımı olduğunu, ancak hareketleri tarafından bu konuda benimsenmiş bir tutum olmadığını belirtmiştir.
23 Temmuz 2001 tarihinde Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi («ADGM») Cumhuriyet Savcısı, başvuran hakkında bir ceza kovuşturması başlatmıştır. Cumhuriyet Savcısı, başvuranın yaptığı konuşmaya dayanarak, kendisini 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8. maddesinin 1. fıkrası anlamında bölücülük propagandası yapmakla suçlamıştır. Savcı özellikle İ. Güçlünün 1915 yılında bir Ermeni soykırımı yapıldığını iddia ettiğini savunmuştur.
Başvuran, ADGM önünde bu suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, orada siyasi bir konuşma yaptığını ve hakkında başlatılan ceza kovuşturmasının AİHS ile güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkının ihlâl edildiğini ileri sürmüştür. Başvuran özellikle iddianamede konuşmasının ne şekilde bölücü propaganda olduğuna dair bir açıklık bulunmadığını savunmuştur. Başvuran, basın toplantısında bir gazetecinin, 1915te meydana gelen olayların Ermeni soykırımı olarak tanınması yönünde uluslararası düzeyde meydana gelen son gelişmeler hakkında sorduğu bir soruya cevap verdiğini ve özellikle Türkiyenin inkâr etme yoluyla sorunu gerçekçi bir şekilde çözemeyeceği, ulusal düzeyde bir tartışma başlatılması ve hatta Osmanlı arşivlerinin kamuya açılması gerektiği yönündeki düşüncelerini kamuoyuyla paylaştığını ileri sürmüştür. Başvuran, Devlet ve kurumlarının görüşleri ile aynı görüşleri paylaşmamasının münferiden bir bölücülük eylemi olarak kabul edilemeyeceğini belirtmiştir.
ADGM 29 Mart 2002 tarihli kararında, başvuranı üzerine atılı suçlardan mahkum etmiş ve bir yıl hapis ve 1 000 000 000 Türk Lirası (yaklaşık 875 Euro) para cezasına çarptırmıştır. ADGM, ihtilaflı konuşmanın bazı bölümlerini kararına gerekçe olarak göstermiştir.
Başvuran kararı temyize götürmüştür.
23 Aralık 2002 tarihli kararında Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamış ve «cezanın niteliği» dolayısıyla duruşma yapılması talebini reddetmiştir.
Başvuran, 17 Nisan 2003 tarihinde, Ulucanlar cezaevinde cezasını çekmeye başlamıştır. Başvuran, hükümlülüğü sırasında kendisine karşı aşağılayıcı bir tavır sergilendiğini ileri sürmektedir.
3713 sayılı yasanın 8. maddesi 1. fıkrasının 18 Temmuz 2003 tarih ve 4928 sayılı yasayla yürürlükten kaldırılmasından sonra, Devlet Güvenlik Mahkemesi üç aydan fazla hapis yatan başvuranın cezasını iptal etmiş ve başvuran 21 Temmuz 2003 tarihinde tahliye edilmiştir.
HUKUK
I. AİHSNİN 10. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKIINDA
Başvuran, bir basın toplantısı sırasında düşüncelerini ifade ettiği için ceza mahkemesi tarafından mahkûm edilmek suretiyle, AİHSnin 10. maddesi anlamında düşünce ve ifade özgürlüğü hakkının meşru olmayan bir şekilde çiğnendiğini iddia etmektedir:
Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, ilk olarak, başvuranın, mahkumiyetinin iptal edilmiş ve tahliye edilmiş olması dolayısıyla mağdur sıfatının ortadan kalktığı kanaatindedir.
Bu itirazı reddeden başvuran, mevcut dava koşullarında ulusal makamların tutumundan doğrudan doğruya ve şahsen etkilendiğini hatırlatmaktadır.
AİHM, daha önce de buna benzer davaları incelediğini ve mağdur sıfatının olmadığına ilişkin itirazları reddettiğini hatırlatır. Başvuran lehindeki bir karar ilke olarak, sadece ulusal makamlar açıkça ya da özü bakımından AİHSnin ihlâlini kabul edip daha sonra telafi ettiği sürece mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterli olur (Bakınız, mutatis mutandis, Fransa aleyhine Amuur davası, 25 Haziran 1996, prg. 36, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-III ; Türkiye aleyhine Ergin davası (no 5), no 63925/00, prg. 24, 16 Haziran 2005. Yine bakınız, kararın ertelenmesi bağlamında Türkiye aleyhine Yaşar Kaplan davası, no 56566/00, prg. 32-34, 24 Ocak 2006, ve cezanın ertelenmesi bağlamında Türkiye aleyhine Aslı Güneş davası, no 53916/00, prg. 26, 27 Eylül 2005).
AİHM mevcut davada, cezanın kaldırıldığı tarihte başvuranın üç aydan fazla bir süredir hapis yattığını ve verilen para cezasını ödediğini, bütün bunlara Hükümetin bir itirazı olmadığını gözlemlemektedir. Başvuranın mağdur sıfatını taşıdığını tespit eden AİHM, Hükümetin itirazını reddetmektedir.
Hükümet, diğer taraftan, başvuranın şikayetlerini iç hukuk düzeyinde dile getirmediğini ileri sürmektedir.
AİHM, başvuranın AİHSye atıfta bulunarak ifade özgürlüğü hakkını sürdüğünü tespit etmekte ve Hükümetin bu itirazını da reddetmektedir.
Ayrıca AİHM, şikâyetin başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Bu itibarla, kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa ilişkin
Başvuran, 2000 yılında kurduğu «Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi» tarafından organize edilen bir konferans çerçevesinde düşüncelerini ifade ettiğini hatırlatmaktadır. Başvuran ifade özgürlüğünün, hiç kimsenin topluma ilişkin izlenimi veya anlayışı nedeniyle, kişinin fikirlerinin bilinen ve kabul gören veya tam tersine kışkırtıcı ve marjinal olmalarından bağımsız olarak, rahatsız edilmemesini gerektirdiğini belirtmektedir.
AİHM, ihtilaflı önlemin başvuranın AİHSnin 10/1 maddesiyle koruma altına alınan ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale teşkil ettiği ve bu müdahalenin yasayla öngörüldüğü konusunda taraflar arasında bir fikir ayrılığı bulunmadığını kaydetmektedir.
AİHMnin görevi, söz konusu müdahalenin AİHSnin 10/2. maddesinde belirtilen meşru amaçlara hizmet edip etmediğini ve «demokratik bir toplumda gerekli» olup olmadığını belirlemektir.
AİHSnin 10.maddesinin 2. paragrafında belirtilen meşru amaçlarla ilgili olarak ise Hükümet, silahlı terör örgütü PKK militanları tarafından işlenen cinayetlere atıfta bulunarak Türkiyede «uzun yıllar boyunca endişe verici boyutlara ulaşan bir olguya karşı mutlak gereklilik» oluşturan terörle mücadele koşullarını hatırlatmaktadır. Hükümet, ihtilaflı müdahalenin ulusal güvenlik ile kamu güvenliğinin sağlanması, kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önüne geçilmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması gibi birçok meşru amaca hizmet ettiğini savunmaktadır.
Başvuran, PKK terör örgütüne karşı mücadele ederken Türk Devletinin kendisini savunma ve ülke güvenliğini sağlamak için köklü tedbirler alma hakkına sahip olduğunu düşündüğünü kabul etmektedir. Buna karşın başvuran, kendisinin PKK terör örgütüyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısı olmadığını ve aksine adı geçen terör örgütünün politikalarını birçok defa açıkça ve alenen eleştirdiğini ve bunun herkes tarafından iyi bilindiğini ileri sürmektedir. Başvuran, mahkûmiyetinin meşru bir amacı olmadığını savunmaktadır.
AİHMnin gözlemine göre, başvuranın mahkûmiyetine dayanak olan eski 3713 sayılı yasanın 8. madde 1. fıkrasında, «sınır bütünlüğünü» korumak meşru amaç bulunduğu açıkça ifade edilmektedir. Bununla birlikte, mevcut davada, bu hükmün uygulamasındaki amacın «meşru» sayılıp sayılamayacağını belirlemek gerekmektedir. AİHM, bu son soruyla birlikte, aralarındaki yakın ilişkiye binaen, daha geniş bir kavram olan, demokratik bir toplumda bu müdahalenin gerekli olup olmadığı sorusuna da cevap arayacaktır.
Mahkûmiyet kararında yer alan bölümlere atıfta bulunan Hükümet, bunların siyasi bir tartışmanın parçası olarak kabul edilemeyeceğini, içeriğinin halk arasında kin ve nefret duyguları uyandırarak şiddeti tetikleyecek nitelikte olduğunu savunmaktadır. Hükümet, AİHSnin 17. maddesine atıfta bulunarak, ihtilaflı söylemin 10. maddenin koruması altında olamayacağını ileri sürmektedir.
Başvuran, Hükümetin bu analizinin saçma olduğunu değerlendirmekte ve ihtilaflı ifadelerin Devletin geçmişe yönelik sorumluluklarıyla yüzleşmesine ve birçok demokratik ülkenin nitelediği gibi geçmişte bir soykırım gerçekleştirdiğini kabul etmesine yönelik «uygar, ölçülü ve demokratik» bir çağrı olduğunu ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca söyleminde, Türkiyeyi aynı hataya bir kez daha düşmeyerek «sınırları dahilinde yaşayan yaklaşık 20 milyon nüfuslu bir Kürt ulusunun varlığını» kabul etmeye davet ettiğini savunmaktadır.
Başvuran, politikacı sıfatıyla Türk siyasi yaşamının bir aktörü olarak düşüncelerini ifade ettiğini ve söylemini bir basın toplantısı sırasında gerçekleştirdiğini, hiçbir surette şiddet veya silahlı direniş çağrısı yapmadığını ve halkı ayaklanmaya teşvik etmediğini hatırlatmaktadır.
Başvuran son olarak, kendisine takdir edilen cezaların Hükümetin atıfta bulunduğu meşru amaçlar için oldukça sert ve orantısız olduğunu ileri sürmektedir.
AİHM, ihtilaflı söylemin içeriğini ve anlatım tarzını daha iyi analiz edebilmek için, olaya tarafların sunduğu açıdan bakmakta ve özellikle ulusal mahkemenin mahkûmiyet kararının gerekçesine odaklanmaktadır.
AİHM, ilk önce, Hükümetin iddiasının aksine olarak, ihtilaflı söylemin açıkça kamu yararına bir tartışma olduğunu gözlemlemektedir. Burada, hem Türkiyenin sosyo-politik ve tarihsel gündeminde sıcak bir tartışma konusu olan «Kürt sorunu» hem yine aynı ülkede ulusal düzeyde ve uluslararası platformlarda en çok tartışılan konulardan biri olan «Ermeni sorunu» söz konusudur. AİHM, böylesine önemli bir konuda ifade özgürlüğü kısıtlamalarının daha dar bir çerçevede yorumlanması gerektiği kanaatindedir.
AİHM, ulusal mahkemelerin ihtilaflı söylemde üzerinde durdukları en önemli noktanın başvuran tarafından Kürt ve Ermeni sorunu hakkında yapılan bazı eleştiriler olduğunu kaydetmektedir. Başvuran, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan veya yaşamış olan Ermeni ve Kürt halkını başlı başına ulusal bir halk olarak nitelendirmekte ve bu iki halktan 1915te önce Ermenilerin ve daha ileri tarihlerde de Kürtlerin «zorla kendi topraklarından uzaklaştırıldıklarını» ileri sürmektedir. Konuşmasında söz konusu iki halkın başına gelenlerin benzerliğine dikkat çeken başvuran, kendisini dinleyenlere önce «Ermenilere yapılan haksızlığı» kabul etmeleri gerektiğini, zira kanaatince «Kürt sorununu» çözmek için bunun bir ön şart olduğunu vurgulamaktadır.
AİHM, başvuranın konuyla ilgili yaptığı analizin ulusal makamların düşüncelerine uymadığını gözlemlemektedir. Bununla birlikte AİHM, tartışma kavramının genelde farklı düşüncelerin karşı karşıya gelmesi olarak tanımlandığını hatırlatmaktadır. Eğer ihtilaflı söylem, özellikle Devlet politikasını benimseyen bazı kimselerin düşünceleriyle çakışan, onları inciten ve hatta endişelendiren sonuç ve öneriler içeriyorsa, AİHMnin daha önce de birçok defa belirttiği gibi, bu tür düşünceler, bu kadarla sınırlı kaldığı sürece, ifade özgürlüğü kapsamında mütalaa edilebilirler.
AİHM, DGMnin başvuranı halkı şiddet veya nefrete teşvik ettiği için değil, daha çok Türkiyede yaşayan Kürt ve Ermeni kökenli halkı başlı başına bir ulus olarak niteleyerek bölücülük propagandası yaptığı için mahkûm ettiğini kaydetmektedir. Başvuran, ayrıca Türkiyenin ulusal sınırları içerisindeki bir yeri tarif ederken «Kürdistan» kelimesini kullanmıştır.
Bu değerlendirme ulusal makamların öne sürdüğü meşru amaçlardan birine uygun olsa bile, tek başına başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin haklı gösterilmesi için yeterli değildir. (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Sürek davası (no 4) (GC), no 24762/94, prg. 58, 8 Temmuz 1999 ; Türkiye aleyhine Kızılyaprak davası, no 27528/95, prg. 40, 2 Ekim 2003).
AİHM, söylemin bütününü ve özellikle mahkûmiyete gerekçe olarak gösterilen bölümünü inceledikten sonra, başvuranın ulusal makamların ülkenin güneydoğusundaki icraatlarını eleştirdiği ve özellikle siyasal ve tarihsel sorunların tartışılmasını desteklediği sonucunu çıkarmaktadır.
Buraya kadar elde edilen bilgiler ışığında AİHM, ulusal makamların mevcut davada, kamuoyunun Türkiyenin güneydoğusundaki duruma ilişkin farklı bir bakış açısı konusunda bilgi alma ve ülkenin politika ve tarihi hakkında demokratik bir tartışma yapma hakkına yeterli ihtimamı göstermediği kanaatine varmaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Sürek (no 4) ilgili bölüm, prg. 58).
AİHM, müdahalenin orantılılığını belirlemek için, verilen cezaların niteliğinin ve ağırlığının da dikkate alınması gerektiğini kaydetmektedir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM, başvuranın başlangıçta bir yıl hapis ve ayrıca para cezasına mahkûm edildiğini ve başvuran üç ay hapis cezası çektikten sonra ulusal mahkemelerin bu mahkûmiyeti kaldırdıklarını hatırlatmaktadır.
Yukarıdaki unsurları dikkate alan AİHM, başvuranın DGM tarafından mahkûm edilmesi sonucu AİHSnin 10. maddesinin ihlâl edildiğini kaydetmektedir.
II. AİHSNİN 6. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, AİHSnin 6. maddesine atıfta bulunarak, devlet güvenlik mahkemesinin bünyesinde askeri bir hakim bulunması dolayısıyla bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmadığına ve Yargıtayda duruşma yapılmadığına ilişkin iki şikayette bulunmaktadır.
Kabuledilebilirliğe ilişkin
Birinci şikâyetle ilgili olarak AİHM, mevcut davada, (Anayasanın 143. maddesinin 18 Haziran 1999 tarih ve 4338 sayılı yasayla değiştirilmesinden sonra) Devlet Güvenlik Mahkemesinin bünyesinde hiçbir askeri hakimin yer almadığını, bu nedenle de bağımsız ve tarafsızlığının oluştuğunu kaydetmektedir. Ayrıca, hakimlerin statüleri anayasal ve yasal düzenlemelerle teminat altına alınmıştır (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine İmrek davası (karar), no 57175/00, 28 Ocak 2003).
İkinci şikâyetle ilgili olarak AİHM, 6. maddenin, karara bağlanacak davanın cinsine bakmaksızın, her zaman kamuya açık bir duruşma öngörmediğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, dava ilk derece mahkemesinde görülürken kamuya açık duruşmalar yapıldıysa, ikinci ve üçüncü derece mahkemelerinde duruşma yapılmaması, söz konusu yargılamanın niteliği göz önüne alınarak, makul kabul edilebilir. Bu şekilde özellikle olguların değil hukukun tartışılmasına ayrılan duruşmalar, Yargıtay başvurana mahkeme önünde savunma hakkı vermemiş olsa dahi, 6. maddenin şartlarını yerine getirmiş sayılır (bakınız, diğerleri arasından, İsveç aleyhine Ekbatani davası, 26 mayıs 1988, prg. 31, seri A no 134 ; İsveç aleyhine Jan-Ake Andersson davası, 29 Ekim 1991, prg. 27-28, seri A no 212-B kararları, ve Türkiye aleyhine Hasan Celal Güzel davası (karar), no 54479/00, 10 Haziran 2003).
AİHM, mevcut davada Yargıtayın davaya esastan bakmadığını ve yalnızca hukuk kurallarını yorumladığını ve bir ilk derece mahkemesi olan DGMdeki duruşmaların kamuya açık görüldüğünü hatırlatmaktadır (bakınız, a contrario, Türkiye aleyhine Göç davası (GC), no 36590/97, CEDH 2002-V). Bu itibarla AİHMnin kanaatine göre, ikinci derece mahkemede duruşmaların kamuya açık yapılmaması, AİHSnin 6. maddesinde öngörülen adil yargılama ilkesini zedelemez.
AİHM, AİHSnin 6. maddesi anlamında dile getirilen şikâyetlerin açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatindedir. Bu nedenle, AİHSnin 35. maddesinin 3. ve 4.maddeleri gereğince kabuledilemez ilan edilmeleri uygun olacaktır.
III. AİHSNİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
A. Tazminat
Başvuran 35.426,88 Euro maddi tazminat talep etmektedir. Bu miktarın dağılımını şu şekilde sıralamaktadır: para cezası için ödediği 875 Euro, mahkeme masrafları için 51,88 Euro, avukatlık yapamadığı üç aylık dönemde uğradığı gelir kaybı için 33.000 Euro, 3713 sayılı Kanunun 8/1 maddesinin yürürlükten kaldırılması ile serbest bırakılması arasında geçen, günlüğü 500 Eurodan üç günlük çalışma ücreti olarak 1.500 Euro.
Başvuran manevi tazminat olarak 93.000 Euro talep etmektedir. Başvuran bu rakam ile ilgili olarak şu gerekçeleri saymaktadır: bir yıl hapis cezasına mahkum edilmesi ve üç gün fiilen hapis yatması, olayların meydana geldiği dönemdeki yaşı dikkate alındığında çekmiş olduğu sıkıntı ve üzüntüler, kötü muamele görmesi, ailesinden ayrı kalması ve profesyonel iş yaşamında kaybettiği itibar.
Hükümet bu meblağların dayanaksız olduğunu savunmaktadır.
Yukarıda dile getirilen çeşitli unsurlar ışığında ve hakkaniyete uygun olarak AİHM, başvurana uğradığı tüm zarar için 5.000 Euro ödenmesini uygun görmektedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran iç hukuktaki mahkemeler nezdinde ve AİHMde yapmış olduğu yargılama giderleri için 13.825 Euro talep etmektedir. Başvuran öncelikli olarak ulaşım ve Türkiyedeki iki avukatın giderlerini hesaba katmaktadır. Başvuran bunlara eşinin hapishane ziyareti için yaptığı giderleri eklemektedir. Başvuran ikinci olarak avukatlık ücretini, tercüme masraflarını, avukatının Türkiyedeki konaklama ve haberleşme giderlerini eklemektedir. Başvuran ekte avukatı tarafından hazırlanan 5.000 Euroluk gider makbuzu ile 239,02 Euroluk tercüme faturasını ve ayrıca bunlara ilişkin 100 ve 150 Euroluk iki tercüme faturasını sunmaktadır.
Hükümet bu talebin dayanaksız ve aşırı olduğunu savunmaktadır.
AİHMnin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Bu başvuruda mahkemede sunulan belgeler ve sözü edilen kıstaslar ışığında AİHM, başvuranın ulusal mahkemeler nezdinde yapmış olduğu yargı giderlerine ilişkin talebini reddetmiş ve başvurana AİHM önündeki yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. AİHSnin 10. maddesi hakkındaki başvurunun kabuledilebilir, bunun dışında kalanların
kabuledilemez olduğuna;
2. AİHSnin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
3. a) AİHSnin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana uğradığı bütün zararların karşılığında toplam 5.000 (beş bin) Euro ve yargılama giderleri için 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;
4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHMnin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 10 Şubat 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir. (¤¤)
Full & Egal Universal Law Academy